17 Ağustos 2023

"Kurtlar Sofrasında"

Cumhuriyet Kitap, 17.08.2023

Ahmet Arpad

20. yüzyıl Alman dili edebiyatının ünlü yazarı Hans Fallada'nın yapıtları arasında en ön sırada yer alan dev "Kurtlar Sofrasında" romanı iç ve dış gerilim, acımasız bir gerçekçilik dolu. Anlatım çok özenli. Kahramanları küçük insanlar. Fallada bu yapıtında kendi yaşadıklarını ve deneyimlerini anlatıyor.

*

Almanya'da 1920'li yılların başlangıcındayız. İnanılmaz bir enflasyon tüm ülkeyi alt üst ediyor, aileler parçalanıyor ve kargaşa içindeki bir toplum yavaş yavaş çöküyor... Varlıklı bir ailenin çocuğu olan Wolfgang Pagel evden kaçarak kendini kumara veriyor. Düğününden bir gece önce elindeki bütün parayı rulet masasında yitiriyor, çaresizlik içinde sevgilisini ve Berlin'i terk ediyor. Alınyazısı onu Berlin dışındaki bir zengin çiftliğine götürüyor. Pagel burada büyük toprak sahibi soylu bir ailenin nasıl paramparça olduğuna, enflasyon batağına sürüklendiğine tanık oluyor. Sadece para değil, ahlak da değer yitiriyor, ilişkiler kopuyor, artık mutluluk nedir bilmeyen insanlar yalnızlaşıyor... Paranın çılgın gibi değer yitirdiği dönemde insanlar kendilerini, parçalanmaya başlayan toplumun içine düştüğü bataktan kurtarmaya çabalıyor.

'Kurtlar Sofrasında' bir dev roman

Hans Fallada'nın yaşamın gittikçe çılgınlaştığı Berlin'de geçen bu yapıtında Birinci Dünya Savaşı'na birlikte gitmiş üç insanın yazgısını ele alıyor. Ünlü yazar "Kurtlar Sofrasında" romanında toplumun her kesiminden seçtiği kahramanlarına bir 'resmigeçit' yaptırıyor. Okur, varlıksız soyluları, yarın nasıl yaşayacağını bilemeyen küçük insanları, subayları, sokak kadınlarını, kumarbazları, içki bağımlılarını ve karaborsacılarıyla Birinci Dünya Savaşı'nın ardından sarsılmış Alman toplumunu sanki içindeymiş gibi yaşıyor. Hans Fallada'nın bilinen olağanüstü toplumsal gerçekçiliği "Kurtlar Sofrasında" yapıtında da doruğuna ulaşıyor. Geride bıraktığımız yüzyılın bu çok önemli dönemini yaşayan Fallada, kargaşa içinde geçen 1920'li yıllar için: "Herkes herkese karşıydı, insanlar sadece kendilerini düşünüyordu," der.

"Kurtlar Sofrasında" bir toplum romanı. Hans Fallada hem karmaşık hem trajikomik bir konuyu renkli kişilikli roman kahramanlarıyla çok canlı ve sürükleyici anlatmasını başarıyor. Almanya'nın aşırı enflasyon yaşadığı 1923 yılının ikinci yarısında toplum düzeni çöküyor. İlk günlerde 1 Amerikan Doları'nın karşılığı 100 bin Mark olurken yıl sonunda 4,2 trilyon Mark'a ulaşıyor! İnsanlar tüm birikimlerini bir gecede yitiriyor. Fallada bize düzeni bir anda çığırından çıkmış Alman toplumunu gösteriyor. "Kurtlar Sofrasında" insanlar bencil. Güçlünün hakkının sıradan insanın hakkından önce geldiği bir toplum oluşuyor, insancıllık yitiriliyor. Hans Fallada'nın katılığın ve bencilliğin öne çıktığı bu dev romanında insanlar kendi kendilerini yok ediyor. Yazıldığı günlerde çağının çok ilerisinde kabul edilmesi gereken politik içerikli bir yapıt!

Acımasız bir gerçekçi

Fallada 'küçük insanların avukatı'ydı. Bu çok önemli yapıtında Almanya'nın zor geçen 1920'li yıllarını kendine özgü acımasız gerçekçiliği ile anlatıyor. Konusu Berlin ve çevresinde geçen "Kurtlar Sofrasında" çok çarpıcı anlatımıyla 20. yüzyıl Alman klasikleri arasına girmiş bir yapıt. Bir politik roman. Fallada elini kaldırıp okura öğütte bulunmak, ona akıl vermek istemiyor. O sadece tanık olduklarını tüm gerçekçiliği ile önümüze seriyor. İnsanlık sevgisi ön planda. Bu, Wolfgang Pagel ile Petra Ledig arasındaki aşkta da çok önemli bir rol oynuyor.

Edebiyatçı dostu Hermann Broch 22 Kasım 1937 tarihli mektubunda Fallada'ya şöyle yazar: "Güzel bir romanı değerli yapan her şey var bu yapıtınızda. Sağlam bir temele dayandırdığınız konuyu tümüyle ele alıp işliyorsunuz. İnsanlarınız kişiliklerine uygun gelişiyor. Yazar olarak hiçbirini zorlamıyorsunuz, onları kendilerine bırakıyorsunuz. Yapıt, bir mimar titizliği ile yaratılmış. Bir meslektaşınız olarak sizi bu başarınız nedeniyle kıskanmadım değil..."

Fallada bütün romanlarında gerçeklerden yola çıkar. Ona göre boynu bükük küçük insanların uyandırılması gerekiyor. 20. yüzyıl Alman dili edebiyatının bu önemli yazarı "Küçük Adam Ne Oldu Sana?" ve "Herkes Tek Başına Ölür" dev yapıtlarında da bu hedefinden vazgeçmiyor.

13 Ağustos 2023

Ruslar'ın Baden-Baden Sevgisi

Toplum24 / Almanya, 13 Ağustos 2023

Ahmet ARPAD

Stuttgart'tan tanıdığım, son yirmi yıldır Baden-Baden'de yaşayan Wolfgang ile arada sırada hâlâ görüşürüz. Bu kez buluşma yerimiz şifalı kaplıcaları, tarihi kumarhanesi, at yarışları, ender güzellikteki köşkleri, villaları, şık dükkânları, beş yıldızlı otelleri, parkları ve tiyatrosuyla ünlü Baden-Baden. Bu Karaormanlar kenti için "Rusya dışındaki tek Rus kenti" diyenler var!

Kimler gelmemiş şifalı sularına, at yarışlarına ve ünlü kumarhanesine! Tolstoy, Dostoyevski, Gogol, Turgenyev... Rusların Baden-Baden sevgisi Çar Aleksander'in 1793'te bu yöreli Luise ile evlenmesiyle başlamış ve aralıksız sürmüş. Daha o yüzyılda yeşillerin ortasında köşkler, villalar satın almışlar. Bugün de değişen pek bir şey yok. Özelikle son yirmi yılda Rusya ve kimi eski Demir Perde ülkesinde mantar gibi biten yeni zenginler kazançlarını (!) yurtdışına taşırken Baden-Baden ve çevresine de büyük emlak yatırımları yapmışlar...

Oos ırmağı kıyısındaki küçük kentin yamaçlarını dolduran çoğu tarihi villa çoktan el değiştirmiş, Almanlardan Ruslara geçmiş. Irmak kıyısında yürürken Wolfgang: "Rusların o yıllarda tam 32 tarihi villayı satın aldığı biliniyor", diyor. "Buna tabii sayısız lüks apartman katını da eklemek gerekir."

Şirin Karaormanlar kasabasında mutlaka görülmesi gereken yapı Bühler tepesinden Baden Baden'e bakan dev saray! Koruma altındaki bu tarihi yapı 1914 yılında bir 'Subay Sanatoryumu' olarak inşa edilmişti. 1920-1986 yılları arasında herkese açık bir sanatoryumdu. 1988'den 2010'a kadar da Almanya'nın en lüks ve pahalı oteli olarak zenginlere kapılarını açmıştı! Sahibi ünlü işadamı Dietmar Hopp'un 2010 yılında Ukranyalı oligark İgor Bakai'ye satmasıyla sonu gelmişti! Der Spiegel dergisinin bir zamanlar yazdığına göre 2000 yılına kadar Ukrayna devlet gaz şirketi Naftogaz'ın baş sorumlusu olan Bakai 2004'te Moskova'ya kaçarken yüklü bir serveti de beraberinde götürmüş. Şimdi bu paranın bir kısmının Baden-Baden'deki saray ve villalarda yattığı söyleniyor!

Baden-Baden'deki sarayımsı yapı 2013'de yine el değiştirmiş, bu kez Kazak yatırımcıların kurduğu Bühlerhöhe Castle İnvest Limited Şirketi'nin malı olmuştu. O günlerde basında çıkan haberlere göre bu şirket Baden Baden'de değişik villalara da sahip. Bunlardan biri de 1900 yapımı Stroh villası! Şirketin yetkilisi Timur Kulibajew. Bu kişi 1990-2019 arasında Kazakistan Cumhurbaşkanlığı yapmış olan Nursultan Nazarbayev'in damadı. Yüzlerce milyon Avro değerindeki Bühlerhöhe Oteli 2010'dan bu yana bomboş duruyor!

Ruslar Ortalıkta Görünmüyor

Rusya'nın Ukranya'ya saldırısına kadar Baden-Baden'de adım başında bir Rus'a rastlamak çok olağandı. Tarihi sokaklarda gezinirken, lokantalarda yemek yerken, Café'lerde otururken, Friedrichsbad ve Caralla kaplıcalarının sağlıklı sularında keyiflenirken, kumarhanenin karşısındaki, tezgâhtar kızların Rusça konuştuğu kuyumcu vitrinlerine ağzı açık bakarken, mağazalarında alışveriş yapamadan gezinirken hep onlar karşınıza çıkıyordu... Oos kıyısındaki şirin Karaormanlar kentine kısa süre öncesine kadar Rusya'dan sık sık ünlü opera ve bale sanatçıları da geliyordu. Gösterileri hep kapalı gişeydi! Şimdi Ruslar hâlâ Baden-Baden'de, fakat pek ortada görünmüyorlar!

Bu şirin kente gelip de Alman medya patronu Burda'nın büyük sanat galerisindeki birbirinden ilginç sergileri, Fabergé müzesindeki Çar III. Aleksander döneminden kalma altın, pırlanta ve elmasla süslü mücevher yumurtaları görmeden dönmek doğru olmaz. Buradan Stuttgart'a ne götüreyim diye düşünürken, Wolfgang: "İsviçre çikolatası götür!" deyiveriyor. Bu öneriye karşı çıkılır mı? Ünlü Laederach'ın şubesine uğruyoruz. Bir avuç pralin çikolataya 11 Avro öderken neredeyse utanıyorum. Çünkü önümdeki iki Rus sarışını onun yirmi katını kasaya bırakmıştı!

Satranç oynayanlar ve ahmak ıslatan

Cumhuriyet, 13.08.2023

Stuttgart'ın göbeğindeki büyük parkta bir tur attıktan sonra satranç oynayanların yanında duruyoruz. Tarihi ağaçlar altında büyük satranç tahtaları yerde, kocaman siyahlı beyazlı taşlar. Oyuncuların çoğu orta yaş ve üzerinde. Buraya sürekli gelenler, yaz kış demeden her havada oynayan satranç bağımlıları! Yüzlerce yıldır süregelen bir oyun satranç. Gerçek bir strateji; altmış dört karede hareket eden otuz iki taş. Şah, vezir, kaleler, filler, atlar, piyonlar. Zamanında İran'da bir şahın geliştirdiği savaş stratejisi, günümüzde milyonları kendine bağlayan bir oyun olmuş.

Ahmet Arpad / Stuttgart


Birden yağmur atıştırmaya başlıyor. Ahmak ıslatan. Kimse onu umursamıyor. Ne koşanlar ne de satranç oynayanlar. Her pazar olduğu gibi bugün de Stuttgart'ın göbeğindeki büyük parkta gezintimizi yapıyoruz. Kentin orta yerinden başlayıp ta Neckar kıyısına uzanan park gezinenler, koşanlar, çocuk arabası sürenler, tekerlekli paten yapanlar, pedallara basan bisikletlilerle dolu. Çoğu insan evinden çıktıktan birkaç dakika sonra kendini kilometrelerce uzanan bu yeşilliğin ortasında buluyor. Yaşlısı genci, binlerce insan nefes alıyor, spor yapıyor, rahatlıyor tarihi ağaçlar, bakımlı gezinti yolları arasında. Küçük göllerde yüzen ördeklere, kazlara, kuğulara yem atıyor, günün stresini burada unutuyor. Sonsuz çimenliklerde bebekler emekliyor, büyükler uzanıp güneşleniyor, uykuya dalıyor…

HERMANN HESSE'NİN ŞARAPHANELERİ

Yağmur artıyor. Satranç oynayanlar ve onları seyredenler şemsiyelerini açıyor. Pek konuşan yok. Kocaman taşlar bir yerden bir yere hareket ediyor. Parkta gezinen köpekli polisler bir an durup oynayanları seyrediyor, sonra yine yollarına devam ediyorlar. Rudi her zamanki yerinde. Üzerinde blucin, kara deri ceket. Saçlarına ak düşmüş, dinç biri. Tanıyorum onu. Onlarca yıldır burada haftanın beş günü. Yaş yetmiş beş. Fakat yaşından çok daha genç gösteriyor. Hans ondan da yaşlı. 82. Her cumartesi, pazar ta Leonberg'den kalkıp buralara geliyor. Az ötedeki büfeye uğrayıp sıcak çay ısmarlıyoruz, çikolatalı küçük kekler de. Yanımızdan geçiyor çabuk çabuk yürüyenler, Nordic Walking yapanlar, bastonuna dayanmış, beli bükük çok yaşlılar, bisikletliler, yavaş ve hızlı koşanlar. Hareket halinde herkes. Bütün gün büroda, evde televizyon karşısında oturan insanlar. Hafta içinde evden işe, işten eve koşuşturanlar, hafta sonlarında parklar, ormanlar, göl ve ırmak kıyılarında koşuyor...

Bir saatlik yürüyüşten sonra Neckar kıyısına gelenler canları çekerse ırmak kıyısında yollarına devam ediyor. Altında bisikleti, pateni olanlar Ludwigsburg'a, Esslingen'e uzanıyor. O kadar yolu gözü almayanlar, hava güzelse, kıyıda bekleyen gemilere binip gezintiye çıkıyor. İsteyen park bitimindeki tabiat müzesini dolaşıyor veya az ötedeki tarihi Wilhelma Hayvanat Bahçesi'nde saatlerini geçiriyor. Susamış, karnı acıkmış olanlar ırmak üzerindeki tahta köprüden karşıya uzanıp Hermann Hesse'nin sorunlu lise yıllarını geçirdiği, arada bir de uğramadan edemediği Bad Cannstatt'ın şaraphanelerini yeğliyor!

mail@ahmet-arpad.de

6 Ağustos 2023

"Silah Lobisi Çok Güçlü"

Toplum24 / ALMANYA, 6 Ağustos 2023

Ahmet ARPAD

Küçük lokantanın ıhlamur ağaçları altındaki bahçesi dolu. İki garson kız koşuşturuyor. Et, balık, patates, hamur işi, soslar dolu tabaklar gidiyor masalara. Çoğu müşteri şarap içiyor. Masaya gelen garson kız aşçıbaşının bugün özel olarak yapmış olduğu haşlanmış sığır bifteğini öneriyor. Yanında patatesle havuç var. Biz tabii bu tipik Avusturya yemeğini yeğliyoruz. Et ağızda dağılıyor.

Az sonra yörenin taze çileğinin yanında kaymaklı İtalyan dondurmasını kaşıklarken kalabalık, gürültücü bir grup bahçeye giriyor. Ellerinde kılıflara sokulmuş tüfekler var. Yakındaki atıcılık kulübünün üyeleri olmalı. Uzun bir masaya oturup şaraplarını ısmarlıyorlar. Kahkahaların ardı ardası kesilmiyor.

Biraz öfkeyle bakanlar oluyor. Keyifleri kaçmış gibi. Bizi öğle yemeğine davet etmiş olan tanışımız: "Haydi kalkalım”, diyor. Kahvemizi Waldenstein kalesinin terasında içeceğiz. Neredeyse otuz yıldır Rems ovasında yaşayan, Mercedes'ten emekli tanış, yörede bol sayıda görülen atıcılık kulüplerinden hoşlanmadığını söylüyor.

Komşu kavgası ve cinayet

Langweid Augsburg yakınlarında bir köy. Burada yaşam sakin. Daha doğrusu bir hafta öncesine kadar sakindi! Komşular arasındaki bir kavganın sonunda 64 yaşındaki bir silah meraklısı 3 kişiyi öldürdü, 2 kişiyi de yaraladı. Katil yerel avcılık ve atıcılık kulübüne üye. Değişik silahlara sahip, silah ruhsatı elinde! Cinayetin ardından kaçan adamı yakalayan polis otomobilinde ve evinde bulduğu tüm silahlara el koydu.

Augsburg'daki bu çok üzücü olayın ardından Almanya'da yine silah karşıtı sesler yükseldi. Bunlardan biri de 2009 yılında "Spor silahları cinayet silahları!” adlı girişimi kuran Roman Grafe. "Bu silahların öldürücü riski büyük, denetlenmesi bugünkü yasalarla hemen hemen olanak dışı!” diyor Grafe. "Çünkü yasalarımız çok gevşek!” Almanya'daki Augsburg benzeri şu cinayetlere de dikkatleri çekti:

Erfurt (2002), Winnenden (2009), Hanau (2020) ve Hamburg (2023). Grafe'nin bu çıkışına ilk tepki derneklere kayıtlı yetmiş bin avcının olduğu Bavyera'dan geldi. Eyalet İçişleri Bakanı Joachim Hermann: "Silah taşıma yasamız yeterlidir”, dedi. "Değişmesi söz konusu değildir.” Bavyera'da 470 bin kişi de 4600 atıcılık kulübüne üye!

Yasa nedense değiştirilemiyor

On yedi yaşındaki öğrenci Tim K.'nın 2009 yılında Stuttgart yakınındaki Winnenden'de yerel atıcılık kulübüne üye babasının dolabından tüfeğini çalarak nefret ettiği (!) okulunda on altı kişiyi öldürmesinin ardından sadece bu yörede 6500 silah sahibinin üzerine yirmi beş bin silahın kayıtlı olduğu ortaya çıkmıştı. Almanya'da on beş bin atıcılık kulübüne üye bir buçuk milyon kişiden üç bin beş yüzü kadınmış! Ruhsatlı silahların sayısı da tam on milyon.

Bunlara üç yüz elli bin avcıyı da eklemek gerek! 2009'daki Winnenden olayının ardından Alman hükümeti çıkarmaya çalıştığı yeni bir yasayla silah alım ve kullanımıyla atıcılık sporu yapanların silahlarını evlerinde muhafaza etmelerini zorlaştırmak istemişti.

Ancak yasa önerisi ne atıcılık kulübü üyelerini ne de Tim K.'nın öldürmüş olduğu on altı gencin ana babasını memnun etmişti. İnsanlar o günlerde:

"Hiçbir şey değişmez", demişti. Haklı çıkmışlardı, çünkü ülkede silah lobisi çok güçlü! Unutmamak gerek, on milyon ruhsatlı silahın yanı sıra yirmi milyon da ruhsatsız silahın evlerde saklandığı tahmin edilen Almanya dünyada ABD ile Rusya'nın ardından silah ihraç eden üçüncü büyük ülke! Satışlarını son beş yılda yüzde yetmiş arttıran Alman silah endüstrisi Haber Ajansı dpa'nın bildirdiğine göre Türkiye'ye geçen yıl 344,6 milyon Avro karşılığında silah satmış. Tüm dünyaya 2022 yılında ihraç ettiği silahlar karşılığında kasasına 8,35 milyar Avro girmiş.

Cumhurbaşkanlığı Savunma Sanayi Başkanı Prof. Dr. İsmail Demir'in bir hafta önce yaptığı açıklamaya göre de Türkiye 2022 yılında 4,4 milyar dolar karşılığında silah ve cephane ihraç etmiş. 2023 yılının beklentisi altı milyar dolar!

30 Temmuz 2023

Dünyanın en zengin kralı

Cumhuriyet, 30 Temmuz 2023

Tayland'ın kralı Maha Vajiralongkorn (Rama X.) yaşamını Bavyera'da geçiriyor. Ülkesini, 2018 yılında Starnberg Gölü kıyısındaki Tutzing'de satın almış olduğu şahane villadan yönetiyor!

Ahmet Arpad / Almanya (Münih)

Arada bir Tayland'daki vatandaşlarını ziyarete giderken bindiği ve "Alongkorn” adını verdiği lüks Boeing 777 ona yaklaşık yarım milyar dolara mal olmuş. Uçağın tüm içi tik kaplama. Yolculuklarında kaniş cinsi iki düzine köpeği hep yanında! Malvarlığı üzerine değişik söylentiler var. 28 Temmuz'da 71 yaşına basan kralın banka hesabı (!) 30 milyar ile 100 milyar dolar arasında değişiyor! Babasının ardından tahtı devralırken başına konan taç 7.3 kilo ağırlığında. Kralın doğum günü Tayland'da resmi bayram.

BASKICI VE SAVURGAN

Tutzing'deki villasında canı sıkılıp gezintiye çıktı mı veya gölde yüzmeye gitti mi en az otuz kişi ona eşlik ediyor. Hep başkalarından değişik olmak isteyen baskıcı ruhlu ve savurgan bir tip olduğu söylenen kral Maha Vajiralongkorn'un ülkesindeki karşıtları Tayland'ı yabancı topraklardan yönettiğini ileri sürüp arada bir Alman hükümetine protesto dilekçeleri veriyorlar. Amnesty International ve benzeri kuruluşlar Tayland'da insan haklarının sürekli ihlal edildiğini raporlarında açıklıyor. Monarşiye hakaretin karşılığı 15 yıl hapis. Tutzing'deki, oturum alanı 1400 metrekare olan Villa Stolberg 1926 yapımı. Starnberg belediye meclisindeki partiler kralın "korunan tarihi evler” listesinde yer alan villasının "ikinci konut” kabul edilip vergi vermesini talep ediyorlar. Ancak bütün bu çıkışlar hep hasır altı ediliyor!

'ŞİMŞEKLERİN KRALI'

Kimler yaşamış (hâlâ da yaşıyor) Starnberg Gölü kıyılarında. Sadece Bavyera'nın ve Münih'in zenginleri değil. Avusturya imparatoriçesi ve Macaristan, Hırvatistan ve Bohemya kraliçesi Elisabeth (Sissi) 1854'de on yedi yaşında imparator Franz Joseph'le evlenen dek Possenhofen Sarayı'nda gençlik yıllarını geçirmişti. Kendi yarattığı düşler dünyasında içine kapanık, insanlardan uzak bir yaşam sürdürmüş olan Bavyera kralı II. Ludwig, 1886 yılında doktorlar heyetinin verdiği "psikolojik yetersizlik” raporuyla tahtından indirilmiş ve Starnberg Gölü kıyısındaki Berg'e sürülmüştü. Kısa süre sonra da gölde cesedi bulunmuştu. İnsanlarını terk etmiş, arkasında büyük borçlar bırakan kralın sonu, düşler dünyasında yaşayan her insan gibi hazin olmuştu...

Tayland kralı Maha Vajiralongkorn (Rama X.) Tutzing'de canı sıkılınca Avusturya sınırındaki Garmisch-Partenkirchen'de Alp Dağları manzaralı, 3 bin metrelik Zug Dağı'nın ayaklarının dibindeki ünlü otel Grandhotel Sonnenbichl'i kapatıyor. Tabii Kral II. Ludwig süitinde konaklıyor! Bavyera'nın bu şirin kentini yeğleyenlerden biri de 1974 yılında 11 milyon marka satın aldığı villayı 2020'deki ölümüne dek sürekli "ikinci konut” olarak kullanmış olan Umman Sultanı Kâbus bin Sait'ti.

Tayland'ın kraliyet marşındaki şu sözler dikkat çekici: Biz kralımızın hizmetindeyiz. Yaşamımız onun emrinde. Maha Vajiralongkorn "Şimşeklerin Kralı” anlamına geliyor!

mail@ahmet-arpad.de

28 Temmuz 2023

"Karmakarışık Bir Dükkân!"

Toplum24 / ALMANYA, 28 Temmuz 2023

Ahmet ARPAD

Okul defterleri, kalaylı kurşundan sürahiler, TV dergileri, oyuncak bebekler, pirinç şişler, üzerlerinde "Susayan Erkeklere" yazan bira kadehi altlıkları, karışık meyve şarabı. Hepsi bir arada. Az ötede sandıklarda bir sürü dergi, çizgi romanlar, elişini seven kadınlara rengârenk kumaş parçaları, iğne-iplikler, şekerlemeler, bonbonlar...

Karşı rafta değişik İtalyan likörleri, hemen yanında deste deste tahta mandal, renkli bantlar, kumaştan ve kâğıttan, balonlar, karnaval maskeleri, piknik tabakları. Her şey yan yana, iç içe, alt alta, üst üste. Tam bir karmaşa, insan bir şey ararken yoruluyor. Buraya bir düzen vermek olanak dışı.

16 bin çeşit...

Dükkân sahibi Dieter Lanz. 67 yaşında. "Yanılmıyorsam burada yaklaşık 16 bin çeşit var!" diyor ve nazikçe gülümsüyor. Stuttgart'ın canlı bir mahallesi olan Feuerbach'ın ana caddesindeki dükkânı birkaç yıl önce keşfetmiştim. Geçenlerde dosya kağıdı almaya, Herr Lanz'la biraz çene çalmaya uğradım. Günlerden cumartesi, içerisi oldukça kalabalık. Raflar, dolaplar, çekmeceler, sandıklar, sepetler arasında yürümek mümkün değil. Herkes bir şeyler arıyor. Dışarda, kaldırımda da sayısız ıvır zıvır duruyor, dükkânın girişi dar. Aradığını bulamayan veya buraya ilk kez gelen Herr Lanz'a ne istediğini söylüyor. Bu karmaşanın içinde neyin nerede olduğunu tek bilen o. Hemen kasadan ayrılıp istenen şeyi eliyle koymuş gibi anında alıp getiriyor! Hep güleç yüzlü.

1983'te açmış bu dükkânı; ilk yıllarda babası ona destek olmuş. "Tanıtım yapmaya hiç gerek olmadı", diye anlatıyor. Bu arada benim gibi sık sık uğrayan, başka semtlerden, hatta resmi dairelerden gelen müşterileri var. Tabii yakındaki iki okulun öğrencileri de "devamlılar" arasında! "Bu arada 1980'li, 1990'lı yıllarda gelen öğrencilerin çocuklarının da ayakları buraya alıştı", diye devam ediyor Lanz.

Özgürlük...

Dükkânın konumu o kadar iyi ki! Az ötedeki küçük Kelter Meydanı'nda cumartesi günleri pazar kuruluyor. Oradan da gelen müşterileri var. "Pazara inmişken bana da uğruyorlar", diyor. "Kimi eski tanış alışverişten sonra sadece çene çalmaya geliyor..." Söylediğine göre dükkâna gelenlerin dörte üçü devamlı müşteri. İçlerinde 30 yıldır gelenler var. Benim tanıdığım Herr Lanz eminim yaşamında hiç kızmamış, içi rahat biri. Böyle olmasa 16 bin çeşit malın ortasında hiç telaşlanmadan, bu kadar rahat bir yaşamı nasıl sürdürür, "dünyasında" gerilimsiz nasıl yaşardı!

Son 30 yılda ne bir gün hasta olmuş ne de bir gün tatile çıkmış! "Bu yıl sonunda kendimi emekliye ayıracağım!" diyor. "Bütün yıllarımı bir şirkette geçirseydim belki yaşamım da, kazancım da düzenli olurdu, fakat özgürlüğümü yitirirdim!" Her gün 10-12 saat çalışmış. "Fakat gelecek yıl bütün bunlar geride kalacak. Tek işim 95 yaşındaki anneme bakmak olacak. Bahçemdeki çiçekler de beni bekliyor!”

Dieter Lanz susuyor. Dudaklarında yine bir gülümseme. Nazik ve çekingen.

23 Temmuz 2023

Becherovka ne de leziz!

TOPLUM, Almanya, 23 Temmuz 2023

Ahmet Arpad

Prag'da saat on ikiye geliyor. Eski belediye binasının tarihi kulesinin dibine toplanmış insanlar. Az sonra küçük kapılar açılacak, figürler dışarı çıkacak, çanlar çalacak. Herkes bekleşiyor... Birden Arnavut kaldırımı yolda nal sesleri. Kara bir fayton görünüyor. Üstü açık. Atlar kara, melon şapkalı faytoncu da. Sadece yolcuları beyazlar içinde. Gelinle damat, ellerinde çiçekler iki de küçük kız. Kulenin dibinde duruyor atlar. Aynı anda çanlar başlıyor çalmaya. İnsanlar heyecanlanıyor. Bir kıpırdama. Kulenin açılan küçük kapılarından ölümle azizler çıkıyor peş peşe. Yüzlerce akıllı telefon aynı anda birkaç bin fotoğraf çekiyor. Sonra çanlar susuyor. İnsanlar ağır ağır dalıyor kentin sokaklarına.

Hitler'den kaçanların torunları

Büyük alana doğru yürüyoruz. Sıra sıra faytonlar, üstü açık tarihi otomobiller gezdirecek müşteri bekliyor. Kocaman binalar, boy boy yüksek sivri kuleler. İnsan nereye, ne zaman bakacağını şaşırıyor. Birkaç adım sonra Paris Caddesi'ndeyiz. Geniş bir bulvar, ağaçlıklı. Prag, kocaman, tarihi, süslü, yüz yıllık yapılarıyla insana Budapeşte ile Viyana'yı çok anımsatıyor. Hepsi elden geçmiş, bakımlı. Altlarında mağazalar, Paris'i aratmayan. Çoğunun sahibinin Amerikalı Yahudi olduğu söyleniyor. Demirperdenin kalkmasının ardından 30 bin Yahudi Prag'a dönmüş, Hitler'den kaçanların torunları.

Az sonra sokaklar daralıyor. Franz Kafka'nın dünyasına giriyoruz. Güney Bohemya'dan gelip Prag'a yerleşen Hermann Kafka'nın oğlu Franz yaşamını Yahudilerin gettosu Josefov'da geçiriyor. Praglı yazarlar Jarovlas Hasek ve Egon Erwin Kisch dostları. Fakat Kafka hep bu çevrenin içinde kalamıyor. Prag'ın değişik semtlerinde yaşıyor. Bu arada birkaç yılını Prag kalesinin gölgesinde uzanan Simyacılar Sokağı 22 numaradaki küçük mavi evde de geçiriyor. Sonra yine taşınıyor, bir başka yere, nehre yakın havasız ve rutubetli iki odalı eve. Zamanla hastalığı ilerliyor. Prag'ı uzun süre için terk ediyor. 1924 yılında Viyana yakınlarındaki Kierling'de öldüğünde 41 yaşında. Prag'ın Zelivskeho mahallesindeki Yeni Yahudi Mezarlığı'nda yatıyor. Moldau kıyısında müzesi var...

En çok birayı Çekler içiyor

Az sonra Karl Köprüsü'nün girişindeyiz. Kalabalık mı kalabalık burası. Turistten geçilmiyor. Satıcılar, ressamlar, müzisyenler, caz müziği ile dans eden turistler... Akşam oluyor Prag'da. Karşı tepede yükselen St. Veit Katedrali'nin sivri kuleleri arasında kıpkırmızı. Prag'da o akşamı ünlü birahanelerden birinde geçirmek istiyoruz. Wenzel alanına yakın U Fleku'ya gidiyoruz. İç avlular, arka bahçe, kemerli salonlar, uzun koridorlar insan dolu. Çoğu kocaman tahta masalara oturmuş, yer bulamayanlar ayakta. Herkes neşeli, kafayı çoktan bulmuşlar. Bira su gibi akıyor. Dünyada en çok birayı Çekler içiyor.

Prag insana Budapeşte ile Viyana'yı çok anımsatıyor. Ne de olsa üçünün de geçmişi aynı monarşi. Kocaman, tarihi, süslü, yüzyıllık yapılar. Hepsi elden geçmiş, bakımlı... Josefov'a doğru yürüyoruz. Hafiften bir yağmur başlıyor. Ahmak ıslatan. Arnavut kaldırım taşları çiseleyen yağmurun ıslaklığında ışıldayan dar sokaklardan hızla geçiyoruz. Az sonra Wenzel Alanı'ndaki Hotel Europe'un kapısından içeri girerken yağmur duruveriyor. Odaya çıkmadan önce bir Becherovka mı içsek? Bara doğru yürüyoruz. Piyanist Viyana ezgileri çalıyor. On üç bitkiden yapılan Becherovka ne de leziz!

16 Temmuz 2023

Büyüklerin düşler dünyası

Cumhuriyet, 16 Temmuz 2023

STUTTGART
Ahmet Arpad


"Sayın yolcular lütfen trene binin, hareket etmek üzereyiz... İyi yolculuklar dileriz!" ICE 694 sefer sayılı hızlı tren Münih istasyonundan ağır ağır yola koyuluyor. Yolculuk, Almanya'nın en güzel güzergâhlarından birinde. Şatolar ve üzüm bağlarını geride bırakarak Frankfurt'a. Upuzun, bembeyaz tren yılan gibi kıvrılıyor. Nehirler üzerindeki köprülerden, dağların içindeki tünellerden, romantik tarihi kentlerden geçiyor. Son istasyona vardığında hoparlördeki ses ICE 694'ün gelişini bildiriyor. Hiç kimse inmiyor. Çünkü bu tren yolcuları cansız! Münih'ten Frankfurt'a 15 dakikada gelmişti. İki kent arası sadece 300 metreydi. Gerçek ICE 694'i çeken lokomotif ise 800 ton ağırlığında, 13 bin beygir gücünde. 360 m uzunluğundaki treni Münih-Frankfurt arasında saatte 300 kilometre hıza ulaştırıyor. Tren bu yolculuğunda Neckar ve Main nehirlerinin kıyısından, Augsburg, Ulm, Stuttgart ve Mannheim kentlerinden geçiyor, güzel Münih'i Avrupa'nın ortası, bankerler kenti Frankfurt'a yaklaştırıyor.

Geçen yıl Noel Bayramı öncesiydi. Koskocaman bir salonda, başka bir dünyadaydık. Büyüklerin düşü oyuncak trenler dünyasında! Tam 860 lokomotif, 3600 vagon ve 3 km raydan oluşan bir "düşler dünyası"nda. "Minyatür Trenseverler Derneği"nin Stuttgart metrosunun alt salonlarından birine kurmuştu. Salonda hiç kadın yoktu. Erkeklerin çoğu da yaşını başını almış, kırkının, ellisinin üstündeydi. Tek-tük çocuklar da göze çarpıyordu.

Almanların bu tür oyuncak trenlere merakı sonsuz. Milyonlarca insan yüzlerce milyon Avro'yu bu uğurda hiç çekinmeden harcıyor. Evinin bir odasını trenlerine ayıramayan çatı arasına ya da bodruma kapağı atıyor. Küçük lokomotiflerden, uzun vagon dizilerinden, ormanlardan, dağlar tepelerden oluşan "düşler dünyası"nda yaşayanlar yaşını başını almış insanlar. Küçük memurundan banka müdürüne, lise öğretmeninden başhekime, yargıca her meslekten insan kendi dünyasını kuruyor. Evinde halının üzerine dizdiği birkaç metre rayla her şeyi unutan, çocukluğunu yeniden yaşayan bu insanlar hevesleri uğruna hiçbir giderden kaçınmıyor. Babaların 19. yüzyıldan bu yana severek oynadığı tek oyuncak minyatür trenler. Ve bu böyle kalacağa da benziyor. Boş zamanlarını buharlı ve elektrikli lokomotiflerin çektiği trenlerin dünyasında geçiren babalar çoğu kez zaman ayıramadıkları eşleri, oyuncaklarına dokunmalarına izin bile vermedikleri oğulları ile atışmayı da göze alır...

Buluşlar yapan bir 'çılgın'

Stuttgart şu sıralar bir sansasyon yaşıyor! Bu kentin aşığı Wolfgang Frey kılı kırk yararak çalışan, buluşlar yapan bir 'çılgın'dı. 2012'de öldüğünde henüz 52 yaşındaydı. Yaşamının otuz yılını minyatür trenlere vermişti! Sadece onlara mı? Frey Alman Devlet Demiryolları'nda çalışıyordu. Stuttgart merkez tren istasyonunda demiryolu trafiğini kontrol ediyordu, sinyalizasyon sisteminin sorumlularından biriydi. İlk yıllarda evinin bodrumunda, sonra da kent metrosunun ona tahsis ettiği, birkaç dost dışında hemen hemen hiç kimsenin bilmediği 'gizli' bir bölümde neredeyse tüm boş zamanını minyatür trenler ve Stuttgart merkezinin dev maketini yaparak geçirmişti. Gönlünce, candan çalışmıştı. 180 metrekare büyüklüğünde, 15 metre uzunluğundaki Stuttgart maketi evler, dükkanlar, insanlar, ağaçlar ve çiçekler, cadde ve sokaklarda otomobiller, otobüsler, bisikletlilerle dolu. Devlet operası, tarihi kiliseler, parklar, havuzlar, Wilhelma Hayvanat Bahçesi canlı canlı karşınızda. Tarihi istasyona sürekli trenler girip çıkıyor, 16 peronunda insanlar, çoluk çocuk, ellerinde bavullar bekleşiyor. Wolfgang Frey her şeyi bire bir yapmış, her yerin fotoğraflarını çekmiş, sonra da onlara yüzde yüz sadık kalarak maketi geliştirmiş. Maketinde en çok karton, pleksiglas, ambalaj kâğıdı, kamış, tahta ve çıtadan yararlanmış.

Ölümünden sonra Frey'in 'kalıtını' ailesinden satın alan Rainer Braun bu dev 'eseri' şu sıralar Stuttgart'ın merkezinde sergiliyor. İzlerken sanki üç boyutlu dev bir fotoğrafın karşısındasınız!

mail@ahmet-arpad.de

Göl kenarında tahta iskele

Toplum24 Gazetesi/Almanya, 16 Temmuz 2023

Ahmet ARPAD

Oturmuş göl kenarındaki tahta iskeleye, sallandırmış çıplak ayaklarını sulara, anlaşılmaz bir şeyler mırıldanıyor. Çevre çok sessiz, doğa uzun süren kış uykusundan yeni yeni uyanıyor. Göl kıyısındaki, dalları sulara değen ağaçlar yeşermiş, ıslak çimenleri rengârenk çiçekler bürümüş. Tahta sıralardan birine oturuyoruz.

Adam bizi görmüyor, kendinden geçmiş gibi. Mırıldandığı şeyler yabancı bir dilde. Bir yandan da hafifçe sallanıyor. Gölün durgun sularına kuşlar inip kalkıyor, güzel renkli ördekler, peşlerinde yavruları bembeyaz kuğular kıyı yakınında yiyecek bir şeyler arıyor. Adam susuyor. Şimdi hiç kıpırdamadan öyle duruyor. Az sonra hızla ayağa kalkıyor ve bizi görüyor. Gülümseyerek yanımıza sokuluyor, karşımızdaki boş sıraya oturuyor.

Biz sormadan konuşuyor: "Ne güzel bir gün, ne güzel bir doğa!" Sesi çok usul, şarkı söyler gibi. Giysileri bembeyaz. Gülümsemeye devam ediyor. Yanımdaki tanış, kim bu tuhaf adam, der gibi bana bakıyor. "İnsan yüreği hep buradaki çiçekler gibi açmalı..." Başını çevirip doğaya bakıyor, ayağa kalkıyor, dans eder gibi kendi etrafında dönüyor.

Biz hâlâ suskunuz. "Gülümse ve sev... Sevmeye hep devam et..." Yine kendi dünyasına dalmış gibi. "Sen sevdikçe seni seven de olacaktır..." Çimenlere doğru yürüyüp menekşeler topluyor, kollarını havaya kaldırıyor, bale yapar gibi birkaç adım atıyor, dönüyor. Dudaklarında hep bir gülümseme. Gidip kıyıdaki sazların arasına oturuyor, gözleri kapalı güneşe bakıyor. "Gel, gidelim", diyor tanışım. "Yolumuza devam edelim."

Stuttgart'ın kuzeyindeki ormanlarda uzun bir yürüyüşteyiz. Trenle Murrhardt'a gelmiştik, orman yollarından Schwaebisch Hall'e gitmekti amacımız. Yöre her mevsimde güzel. Böyle bir doğada insan kendine geliyor, canlanıyor. Irmaklar, dereler, göl ve gölcükler, yeşil yamaçlar ve çayırlar, korular, ormanlar... Kızıl çamlar, ladin ağaçları, kayınlar, akça ağaçları, dişbudaklar, gürgen ağaçları...

Az sonra ağaçlar bitiyor, üzüm bağlarıyla kaplı yamaçlarda uzanıyor yol. İkimiz de konuşmuyoruz. Buralar büyük kent insanının nefes alabildiği bir yöre, doğanın ciğeri. Yüzlerce kilometrelik yürüyüş ve bisiklet yollarıyla, balık avlanan, kürek çekilen, yüzülen küçük gölleriyle, yöresel yemek ve şarapların sunulduğu lokanta ve şaraphaneleriyle bir doğa cenneti. Uzaktan Rosengarten görünüyor.

Tanışım, sanki aklımdan geçeni okumuş gibi: "Burada mola verelim" diye konuşuyor. Ne de olsa öğleyi bulmuştuk. "Köy girişinde küçük bir lokanta vardır. Bugün açıksa ne iyi olurdu."

Bhagwan'ın Müridi mi?

Az sonra dışarı atılmış tahta masalarda, yanında patates salatası, içi ıspanak dolu Alman mantısı yiyip yörenin şaraplarını yudumlarken keyifler yerindeydi. "Adamcağız meditasyon yapıyordu, rahatsız ettik", diye konuşuyor tanış. Anlamamış gibi suratına bakınca da devam ediyor. "Kim bilir hangi gurunun müridi?" Ben hâlâ, ne demek istiyorsun, diye ona bakıyor olacaktım ki konuşmasını sürdürüyor:

"Belki de Bhagwan'ındır? Bizim enişte de 80'li yıllarda mistisizme meraklanmış, hatta taa Poona'lara gitmiş, gurunun yanında iki ay kalmış." Kadehimdeki son şarabı yudumlayıp soruyorum: "Hindistan'a mı gitmiş?" Garson kadına işaret ediyorum. "Evet, onun müridi olmuş", diyor tanış. "O yıllarda Amerika'dan, Japonya'dan, Avrupa'dan genç yaşlı, ünlü ünsüz ona gider, gerçek benliğine kavuşmayı düşlerdi."

Garson kadın ikinci kadeh şarapları getiriyor. Bu kadarı yeterdi, yoksa hedefe varamazdık bugün. Tanış devam ediyor: "Bhagwan, sonra ona Osho adını da verdiler ya, çevre etkisiyle sahte bir benlik oluştuğunu savlardı. Gelecek yüzyılda meditasyon dinsiz Batı zenginlerinin yeni dini olacaktır, sözü de onundur."

Mistisizm üzerine bir şeyler daha söylüyor, fakat benim bakışlarım ışıl ışıl doğanın güzelliğinde. Bana ne onun anlattıklarından! Anımsıyorum, Bhagwan için, modern zamanın en sahte ve zengin gurusu, diyenler de olmamış mıydı o yıllarda? Susuyorum. Gözlerimi hafif kısıyorum.

Ötelerde, yamaçlar ardında hedefimiz tarihi kent Schwaebish Hall. Daha ötelerde, kuzeyde, Main nehri ve daha çok ormanlar, akarsular, göller, yüzlerce kilometre yürüyüş yolları...

9 Temmuz 2023

Özgürlük ve Sanat

Toplum Gazetesi/Almanya, 9 Temmuz 2023

Avusturya-Macaristan İmparatorluğu 1. Dünya Savaşı'ndan yenilgiyle çıkmıştı. İmparatorluk yok olup gitmişti; yollar paramparça, evler yıkık kırık, Viyana'nın dar sokakları karanlıktı. Ceplerindeki paranın değer yitirdiği insanlar karınlarını zor doyursa da, birkaç lambanın aydınlattığı buz gibi salonlarda oynanan opera ve operetlere akın ediyordu. Viyanalı aradan daha bir yıl geçmeden ayağa kalkmasını başarmıştı. Ünlü yazar Stefan Zweig ilerde anılarında o günlerden şöyle söz etmişti: "Özgürlüklerini arayan insanlarımızın sanata olan olağanüstü bağımlılığı ve tutkusu Viyana'yı bir kez daha kurtarmıştı... Özgürlüğün olmadığı yerde kültür ve sanat gelişemez."

Bir Mucize Daha

Orkestralar ve sanatçılar başarının doruğuna erişmişti. Ve sonra bir mucize daha gerçekleşmişti. Dört, beş yıl içinde her şey yine eskisi gibiydi. Yıkık binalar yepyeni ayakta, bahçeler, parklar rengârenkti. Viyana. birden canlanmış, kent eskisinden daha güzel olmuş, her alanda etkinlikler hızla artmıştı. Avusturya aynı alınyazısını 2. Dünya Savaşı yıllarında da yaşamıştı. Özellikle 12 Mart 1945 günü bine yakın Amerikan ve İngiliz uçağının bir buçuk saatlik aralıksız bombardımanı sonucu Viyana yerle bir olmuştu. Hemen hemen hiçbir şey ayakta kalmamıştı. Ancak 1950'li yıllarda başlatılan ve inatla sürdürülen yeniden inşaat ve restorasyon çalışmaları sonucu günümüz Viyanası bugün Paris ve Roma'yı çoktan geride bıraktı.

"Art Nouveau'nun dünya şampiyonu" kabul edilen Tuna kentinin sokakları, caddeleri, alanları, bulvarları bu sanat akımının değerli yapılarıyla dolu. Saraycıklar, zengin villaları, opera, tiyatrolar, kiliseler, müzeler, kahvehaneler, çeşmeler, tuvaletler, tren istasyonları, oteller ve resmi binalarda Art Nouveau dekoratif süslemelerle doruk noktasında.

Büyük Kayıp

Viyana'ya gelip de ünlü operanın, Burg Tiyatrosu'nun veya Volksoper'in kapısından içeri adım atmamak büyük bir kayıp. Viyanalı için opera, operet ve müzik hâlâ günlük politika kadar önemli. Neşeli ve alaylı şarkılar, çok hareketli danslar, yanılgılar, taşlamalar, raslantılar ve ezgilerle dolu Viyana operetleri birer vodvil sayılır, öyle bir an gelir ki konu içinden çıkılmayacak kadar karışır. Fakat sonunda her şey yine yoluna girer, herkes sevdiğine kavuşur.

Volksoper’de hemeh hemen her sezon sahnelenen "Im Weissn Rössl" de böyle bir operet. İzleyiciler, neşe dolu güzel şarkı ve melodilere hafif mırıldanarak, oturdukları yerde iki yana sallanarak katılıyor. Yaşam sevincini sahneden salona taşıyan bu operette büyük bir orkestra hareketli caz melodilerine, tiz sesle söylenen dağ şarkılarına, kanunu andıran bir aletle çalınan romantik Alp ezgilerine dek bütün oyuna başarıyla eşlik ediyor. Göz kamaştıran pırıl pırıl giysileriyle dans eden oyuncular kimi sahnede sizi bir an için 1920'li yılların revülerine götürüyor.

Vals ve fokstrot ağırlıklı danslar dinamik ve fantazi dolu. İlk gecesini 1930 yılında Berlin Büyük Sahnesi'nde 700 oyuncu ve figüranla yaşayan "Im Weissn Rössl"ü kısa süre sonra Naziler "soysuz sanat" gerekçesiyle yasaklamıştı! Viyana'da hep kapalı gişe oynayan eserde müzisyenler, 2009 yılında bir rastlantı sonucu Belgrad'da bulunan Benatzky'nin orjinal orkestra uygulamasına sadık kalıyor.

Viyanalı'nın yaşam sevincine en güzel operetlerde tanık oluyorsunuz. Perde kapanırken müthiş bir alkış fırtınası kopuyor. İki buçuk saatin ardından salonu terk eden mutlu insanlar yakındaki birahane ve şaraphanelere koşuyor.