2 Temmuz 2023

Alpakalar uysal ve şirin

Cumhuriyet, 2 Temmuz 2023

Beş yaşındaymış, irice, beyaz, bakışları kendinden emin. Hemen yanında duran ondan bir yaş büyük. Biraz topluca, açık gri. Yanlarına sokulmaya pek cesaret edemiyormuş gibi birkaç metre öteden onları seyreden bir başkası kısa boylu. Daha iki yaşına basmamış. Bakışları çekingen, tüyleri açık kahverengi. Üçü de erkek, üçü de damızlık... Onlar alpaka!

Waldstetten, Ulm ile Stuttgart arasında yemyeşil bir vadide uzanıyor. Çevrede korular Neckar Irmağı'ndan yukarılara çıkıyor. Buralarda yükseklikleri 1000 metreye varan geniş ovalar var. Kışın aylarca sürdüğü doğada küçük yerleşim merkezleri... Geçerken sokaklar hep boş, insansız. Sanki her gün dışarı çıkma yasağı var!

PERU DAĞLARINDA

Göz alabildiğine uzanan ağaçsız büyük araziler buğday ekili. Yörenin sert rüzgârından enerji üreten dev pervaneler ürkütücü. Bura insanı, karnını doyurmak için uzaktaki büyük kentlere gidiyor günbegün! Stuttgart ve Ulm yakınlarındaki endüstri kuruluşları, "taştan başka pek bir şeyin yetişmediği" yörede yaşayanların ekmek kapısı.

Bir ağacın gölgesine sığınmış, az uzaktan merakla bizi seyreden on alpaka rengârenk. Tüyleri pırıl pırıl. "Bize göre değil" diye düşünüyoruz. "Büyük kentli insan nerede yetiştirsin bu hayvanları?" Hemen hemen bütün ömrünü dışarıda geçiren alpakalara biraz ağaçlık, çok güneş almayan geniş çayırlar gerekli.

On alpakaya on bin metrekare arazi. Bizi gezdiren çiftlik sahibi, "Bu alpakalar Perulu" diyor. Yaşam süreleri 20 yıl. And sıradağlarının yüksek ve soğuk bölgelerinde yaşayan bu sürü hayvanı, tam altı bin yıldır evcil. Alpakalardan elde edilen yün çok değerli. Bu yünden yapılan kadın ve erkek giysileri pahalı! Onlar bakımı kolay, masrafsız hayvanlar. Dayanıklılar, pek hasta da olmuyorlar. Tüyleri tam yirmi iki ayrı renkte. Boyları bir metreyi bulan alpakalar, 50 ile 80 kg ağırlığında. Çiftlikteki hayvanlar yetiştiricilere de satılıyor. Erkeklerin fiyatı 6 ile 10 bin Avro arasında değişiyor. Hanımlar daha ucuzmuş! Yılda bir kez, ilkyaza girerken, sıcaklar başlamadan kırkım yapılıyor.

Çiftlik evinin bir köşesi satış dükkânı. Burada alkapa yününden yapılmış değişik giysiler satılıyor. İnternet üzerinden de satışlar yapılıyor. Çiftliğin dükkânında battaniyeler, yastıklar, değişik renk ve kalınlıklarda örgü yünleri, kazaklar, eşarplar ve eldivenler var. Hepsi alpaka yününden. Kışın giydiğinizde sizi üşütmüyor. Az ötede durmuşlar meraklı bakışlarla bizi izlemeye devam ediyorlar. Bazılarının bakışları soru dolu, bazıları da sırıtarak: "Ne işiniz var burada?" diye sorar gibi.

Az sonra çiftlik sahipleriyle vedalaşıp ayrılıyoruz. Stuttgart yönünde gaza basıyoruz. Saat iki olmuş. Karnımız aç. Lokantalar tabii ki kapalı. Öğle tatilindeler.

Süpürgeler Müzede

Toplum Gazetesi, Almanya, 2 Temmuz 2023

Ahmet Arpad

Bundan çok uzun yıllar önce Stuttgart'a yerleştiğimde ilk öğrendiğim ilginç şeylerden biri de kira sözleşmesinde yazan "Merdivenlerin ve kaldırımın temiz tutulmasından kiracı sorumludur" maddesiydi. Sırası gelen kiracı eline süpürgesini alıp ortak merdivenleri, binanın önündeki kaldırımı tüm hafta boyunca temiz tutmak zorunda.

Yaz, kış demeden. Karlı buzlu günlerde sabahın köründe, gerekiyorsa kahvaltıdan önce, yayalar ayakları kayıp düşmeden, kaldırım tertemiz olmalı. Kiracı, eğer oturduğu binanın iç avlusu varsa, orasını da süpürüp temizlemek zorunda. Sözleşmesindeki sorumluluğunu bir süre yerine getirmedi mi ev sahibi onu evden atabiliyor. Çok daireli apartmanlarda bu görevi üstlenen, çoğunlukla yabancıların kurduğu "temizlik şirketleri" var.

Her şey Württemberg Dükü Eberhard Ludwig'in 12 Ocak 1714 tarihli "temizlik" genelgesiyle başlamış! Dükün amacı insanları düzene ve temizliğe alıştırmakmış. Fransa'nın Güney Almanya sınırındaki Elsas ve Lothringen bölgesi 1871 ile 1918 tarihleri arasında Alman topraklarına katılınca temizlik genelgesi yöre halkına da uygulanmak istenmiş, fakat Alman yöneticiler bunu Fransız halka bir türlü kabul ettirememiş!

Kilisede Caz Konseri

Ağaçların ardında, ötelerde, yaz güneşinde ışıldayan geniş vadide Tuna Nehri ağır ağır süzülüyor. Tepede, sırtını kara çamların örttüğü yamaca dayamış barok Mochental sarayı yükseliyor. Yüzyıllar boyu yakındaki Zwiefalten Manastırı'nda yaşayan piskoposların dinlenceye gelmiş olduğu saray 1985'ten bu yana güzel bir kilisenin yanı sıra büyük sanat galerisiyle, Almanya'nın ilk süpürge müzesini de barındırıyor!

Karlsruheli galerici Ewald Karl Schrade ve eşi barok sarayın salonlarını değişik sergilere açıyor. 2500 metrekarelik sergi alanında postmodernizminden günümüze, tablolardan heykellere, çok değişik sanat yapıtlarına yer veriyorlar. Saray kilisesi de caz konserlerine ve kitap okuma akşamlarına açık.

Alt katın bütün salonlarını kaplayan süpürge müzesi görülmeye değer. Ewald Karl Schrade, 1970'li yılların sonunda çok ilgisini çeken bir süpürgeyi satın alıp evine götürürken günün birinde müze kuracağını aklının köşesinden bile geçirmemiş. Aradan geçen yıllarda dünyanın dört bir yanından dostları ona süpürge yollamaya başlamış, kendi satın almış, böylece sayıları yüzleri geçmiş. Sağda süpürge, solda süpürge, duvarlarda süpürge, yerlerde süpürge.

Ne de çok çeşidi varmış! Sapları kayın ağacından ve bambudan, hindistancevizi ve hurma ağacı kabuğundan... Süpürge otu yerine tavus kuşu ve deve kuşu tüyleri, kaz kanatları kullanılmış. İçlerinde bazıları var, sapları gümüş kaplama. Onlara âşık olmamak elde değil. Temizlik insanoğluna her çağda gerekli. Firavunlar süpürgeye meraklıymış, Çin İmparatorluğu'nun insanları, Sezar'ın Roma'sı da. Süpürge, yaşamımızda vazgeçemeyeceğimiz dostlarımızdan biri.

Dışarıda doğa yavaş yavaş bambaşka renklere bürünüyor. Sarayın büyük avlusunda iki tavus kuşu... Kanatlarını açmışlar, rengârenk kuyruklarını kaldırmışlar. Büyülenmiş gibi öyle duruyorlar...

25 Haziran 2023

Tahta Atların Büyüsü

Toplum Gazetesi/ALMANYA, 25 Haziran 2023

Ahmet ARPAD

Atlıkarınca tarihi. 1900 yılında yapılmış. 1930'a kadar elle döndürülmüş, sonra elektrik motoruna bağlanmış. O yıllardan kalma fillerin, atların, zürafaların üzerinde küçük çocuklar oturuyor. Eliszi ile Uwe'nin Stuttgart'ın dev parkı Killesberg'teki panayır yerindeyiz. Üzeri ay çiçekleriyle kaplı çimenlerle çelik örgü dev bir ağı andıran 42 metre yükseliğindeki kulenin arasında kurulmuş panayır yerinde sadece atlıkarınca yok, tarihi salıncağın önünde de çocuklar sırada. Panayır tiyatrosu da hafta sonlarında küçüklere kukla oyunları sunuyor. Burada çocuklar 1995 yılından bugüne Eliszi ile Uwe'nin oyunlarını, palyaçolarla, hokkabazlarla, cambazların marifetlerini de ağızları açık izliyorlar.

Çocukluğumuzun İstanbul'unda küçük panayırlar vardı, mahalle halkını eğlendirmek amacıyla kurulurdu. Bayram yerleri de vardı. Kara tahta salıncakların yanı sıra atlıkarıncalar vardı. Anne babalarının ellerinden tuttuğu küçük çocuklar ilk kez geldikleri bayram yerinde biraz ürkek dolaşırdı. Gözlerini dönme dolaplardan, atlıkarıncalardan, uçan sandalyelerden ayıramazlardı. Pamuk helvacıların, kâğıt helvacıların, dondurmacıların, baloncuların, macuncuların önünden geçerken anne babalarının gözünün içine bakarlardı. Büyük semtlerde büyük alanlara kurulan lunaparklara sirkler de gelirdi. Çadırlarda tel cambazları ve trapezciler nefes kesen gösteriler yapardı.

En çok anımsadığım, uzun yıllar yaz aylarını geçirdiğimiz Küçüksu'nun çayırındaki, haftalarca süren eğlencelerdi. Salıncakların, atlıkarıncaların yanı sıra çadır tiyatroları da tarihi ağaçların altına kurulurdu. Güldürüler, kukla ve gölge oyunları dört bir yandan gelen insanları keyiflendirirdi. https://www.oktayaras.com/hesaplasma/tr/35462 Küçüksu'da sadece yüzmeyi öğrenmedim, sütlü mısırın tadına, bisiklete binmenin zevkine de orada vardım.

"Düşsel Oyuncak"

Almanya‘da tarihi atlıkarıncalar deyince akla hemen Ahlen'li Fredebeul ailesi gelir. Bundan birkaç yıl önce Almanya Cumhurbaşkanı Walter Steinmeier, konutunun büyük bahçesinde düzenlediği geleneksel dev yaz etkinliğine onları da çağırmıştı. Davet edilmelerinin nedeni, sahip oldukları 1919'da Thüringen'de Friedrich Heyn tarafından yapılmış sevimli ve şirin atlıkarıncalarıydı. Bellevue Sarayı'nın parkına kurdukları bu "düşsel oyuncak" şu hayvanlardan oluşuyordu: Leopar, dağkeçisi, horoz, domuz, zebra... Bu hayvanları değiştirmek, yerlerine tilki, karaca, inek veya köpek de takmak mümkün.

Susanne Fredebeul atlıkarıncalar üzerine yazdığı araştırma kitabında anlattığına göre Avrupa'da ilk atlıkarınca 17 Mayıs 1620'de Osmanlı topraklarındaki Bulgaristan'ın Plovdiv kentinde kurulmuş. Fredebeul ailesi ömürlerini Almanya ve komşu ülkelerde dikkatlerini çeken tarihi atlıkarıncaları toplayıp restore etmeye vermiş. "Onların çekiciliği bizi büyülüyor", diyorlar. Tutkuları sınırsız.

Koleksiyonlarındaki bazı asırlık tahta atlar büyük mağazaların vitrinlerine dekor oluyor, televizyon dizilerinde de "rol alıyor". Fredebeul çifti dev koleksiyonlarıyla "Alman kültür tarihi"ni koruyor. Tahta atların büyüsü yaşam yollarını belirlemiş. "Onlara baktıkça çocukluk günlerimi anımsıyorum", diyorlar.

18 Haziran 2023

"İstanbul" – Bir müzikli oyun

Cumhuriyet, 18 Haziran 2023

Stuttgart - Ahmet Arpad

İşçi göçü tersine olsaydı

1960 yıllarda yaşanan ekonomik mucize Almanya'da değil de Türkiye'de yaşansaydı acaba ne olurdu? 'Misafir işçiler' ülkemizden Almanya'da değil de Almanya'dan Türkiye'ye gelseydi ne yaşanırdı? İşte şu sıralar Stuttgart Altes Schauspiel Tiyatrosu'da sahnelenen müzikli oyun "İstanbul"da bunun yanıtını vermek istiyor. Türkiye yaptığı işgücü anlaşmasıyla Almanya'dan işçi alıyor. O günlerde iyi kazançlı rahat bir yaşamı arayan, geleceğini garanti altına almak isteyen Stuttgart'lı Klaus Gruber bu anlaşmanın kapsamında çalışmak için İstanbul'a geliyor. Ailesini Stuttgart'ta bırakmıştır. Onları sonra yanına alacaktır.

Klaus kafasındaki iki dünya arasında geziniyor. Günlerini, Almanya'ya gelen Türk işçilerinin yaptığı geçiriyor. Çalışıyor, boş günlerinde iş arkadaşı Almanlarla bir araya geliyor, çoğu zaman ise içine kapanık bir yaşam geçiriyor. İş yerinden tanıdığı Türk arkadaşı İsmet ise eğlenmeyi, dansı, şarkıyı seven biri: "Siz Almanlar hep böylesiniz”, diye onunla alay ediyor. Soruyor: "Ne zaman Türkçe öğreneceksin?” Sonunda Klaus sinirleniyor: "Türklerin el sürmediği her işi biz yapıyoruz! Hem sen biliyor musun burada ev bulmak ne kadar zor. Adın Maier, Schulze veya Gruber oldu mu Türkler sana ev vermiyor!”

Başrolü Sezen Aksu'nun ünlü şarkılarının oynadığı 'İstanbul' Selen Kara, Torsten Kindermann ve Akın E. Sipal'in bir ortak çalışması. Yönetmen Murat Yeğiner'e göre tiyatronun sıradan insanların yaşamlarını konu etmesi çok önemli. "Toplumlardaki eşitlilik tiyatroya da yansımalı." Schauspielhaus sanat yönetmeni Axel Preuß da zıtlıklar ve çatışmalar dolu bir dünyada insanlar arası diyaloğu konu alan böyle yapıtlara çok gerek olduğunu vurguluyor. Oyuna başarıyla serpiştirilmiş 15 Aksu şarkısı Alman işçi Klaus'a yalnızlığı, memleket özlemini bir an için de olsa unutturuyor.

Aşk ve mutluluk

Bu oyunun Stuttgart'ta sahneye konması için proje ortağı olarak katkı sunan Stuttgart Türk-Alman Forumu'nun yöneticisi Kerim Arpad'a göre Avrupa'nın ekonomik mucizesini gerçekleştirmekle kalmayıp beraberlerinde getirdikleri hayat biçimi, mutfak kültürü ve yaşam sevinciyle bulundukları yerin kültürünü de şekillendiren insanların öyküsü bu. Arpad şu görüşte: "Misafir işçilerin tarihi bugün de yeterince algılanmıyor, yeterince anlatılmıyor."

Acı ve tatlı

'İstanbul' hem acı hem tatlı, aşkı ve mutluluğu arayan bir öykü. Sahnede Alman ve Türk oyuncular bir arada. Onlara eşlik eden orkestra da Alman ve Türk müzisyenlerden oluşuyor. Stuttgart Altes Schauspielhaus'ta başarıyla sahnelenen 'İstanbul' göç gibi zorlu bir olguyu Sezen Aksu'nun hareketli, coşturucu ve duygulandırıcı güçlü müziğinin eşliğinde eğlendirirken düşündürüyor da. İzleyiciler yer yer şarkılara katılıyor, hatta kalkıp dans edenler de var. Perde kapanırken salon alkışla inliyor! Oyuncular sahneden iniyor, izleyenlerin arasına karışıyor. Almanlarla Türkler salonda halay çekiyor!

9 Haziran'da ilk akşamı yapılan oyun 17 Temmuz'a kadar tam 33 kez sahnelenecek.

"Führer" ile Volga kıyılarına...

Toplum Gazetesi, 18 Haziran 2023

Ahmet ARPAD

Eski tanış geçenlerde 97 yaşına bastı. Dinç. Güney Almanya'da, İsviçre sınırdaki Grenzach-Whylen'de yaşıyor.

'Versay Antlaşması ülkemiz için yüz karası! Seksen milyon insana dar geliyor ülke, doğuda yeterince toprak var, gidelim, alalım o toprakları! Yerleşsin genç çiftçiler oralara... Gözün alabildiğine verimli topraklar. Ay çiçeği tarlaları dolu Ukrayna!' Bu gibi sözlerle kandırmışlardı bizleri. Yitirilen Birinci Dünya Savaşı, Fransa'nın Ruhr havzasını işgali, Versay Antlaşması, işsizlik, değer yitiren para, fakirleşen toplum... Hepsinin de suçlusu komünistler, sosyal demokratlar, Yahudiler, yabancıların Alman kültürüne zararlı etkileri, antifaşist yazarlar...

Tümünün altında ezilen Germen insanı ve onun değerleri. Ülkenin tüm sorunlarına, akıllı bir iç ve dış politika, zeki yöneticiler, ileriyi gören politikacılarla çıkar yol bulunabilirdi. Fakat hiçbir zaman savaşla... 1943 Mart'ında doğu cephesine sevk emrim çıktığında 18 yaşındaydım. Bir tank birliğine yazıcı er olarak yolladılar beni. Savaşta ilk aylarımı güney Çekoslovakya'da geçirdim. 1945'te Hitler orduları teslim bayrağını çekene dek bir oraya, bir buraya yollandım durdum. Tüm Doğu Avrupa toprakları, Rusya cepheleri, Volga kıyıları. Ve 1945'te peşimizde bizi kovalayan Ruslar, yine döndüm Almanya'ya…

...1933'ten öncesini yaşamamışlar Almanya'nın başına bir Hitler'in niçin geçmiş olduğunu, bu adamın niçin başka ülkelere saldırdığını öyle kolay anlayamaz. Bunun nedenleri sadece yitirilmiş bir dünya savaşı, Versay Antlaşması'nın getirdikleri, ya da toplumun büyük kesimlerinin çökmüş bir imparatorluğa duyduğu özlem değildi. Büyük ekonomik kriz, milyonlarca işsiz, paranın değer yitirmesi, insanların hızla fakirleşmesi toplumda radikal görüşlerin önünü açmıştı. Çoğu insan ülkeye komünizmin gelmesinden korkmaya başlamıştı. Böyle bir ortamda ülkeye artık huzur getirecek, insanları komünizm tehlikesinden koruyacak "güçlü bir yönetici" özlemi de giderek daha çok artıyordu…

Özlenen "Kurtarıcı"

Şimdi, 97 yaşıma bastığım bugün, villamın terasında oturmuş ilk yaz güneşinde ışıldayan Ren nehrini seyrediyor, anılarımda onlarca yıl öncesine dönüyorum. Cepheden sağ döndüğüm ve bu yaşıma ulaştığım için dua ediyorum. Özlenen "kurtarıcı" 1933'ün Ocak ayında Almanya'nın başına geçmişti. İlerde çoğu yaşıtım, kimi zorla, kimi isteyerek Nazi hücum kıtası SA'ya alınırken ben onlardan uzak durmuştum. Bir süre direnmiştim.

Şimdi o günleri anımsadığımda savaş başlangıcıyla Hitler'e olan coşkumun nedenlerini daha iyi kavrıyorum. Çünkü 'Führer' bizler için yüzyılın dâhisi; batağa saplanmış, son günlerini yaşayan Almanya için büyük "kurtarıcı"ydı! Savaşta yaşananların ardından onun için, "İnsanlık tarihinin gelmiş geçmiş en müthiş katiliydi!" demek çok kolay. İlk yıllarında ondan "harikalar" beklemiş biz genç insanları bugün suçlamak bence çok yanlış…

...1943'de Doğu Avrupa topraklarında ilerliyoruz. Görev yaptığım tank birliği Doğu Prusya'yı ele geçiren ilk kuvvetlerden biri. Komutanlarımız sürekli, 'Biz bu savaşı Rus insanına karşı yapmıyoruz', diyor. Bolşeviklere karşı savaşıyor Alman orduları! Biz saldırmasaydık, sınırda bekleyen Kızıl Ordu önce Almanya'yı, ardından da tüm Avrupa'yı ele geçirecekti! Ne derece doğru bilemiyorum anlattıkları. Fakat çoğumuz inanıyoruz komutanlarımıza. Geçtiğimiz her yerde yakılıp yıkılmış köyler, kasabalar, kentler...

...Verenov'da beklemedeyiz. Radyoda Hitler: "Rus cephesinde zor günler geride kaldı" diye bağırıyor. Geçtiğimiz köy ve kasabalarda insanlar askerlerimizi sevinçle karşılıyor. Çoğunun gözünde biz Almanlar kurtarıcıyız! Sonra Rus kışını yaşıyoruz. Metrelerce karın altında yollar, tarlalar, evler, ırmaklar buz tutmuş. Smolensk yönünde ilerliyor birlikler. Düşman ağır silahlar ve paraşütlerle Yarzeva-Smolensk yolunu kontrol ediyor. Dört yandan sarıyorlar bizi. Kayıplar büyük. Ben, yazıcı er Erwin, bir oraya, bir buraya yollanıyorum. Sonra Hitler orduları çekilmeye başlıyor. Dönüş yolundasın, diyorum kendi kendime. Ruslar hep peşimizde. Bir gün, 'savaş bitti', diyorlar. Ruslardan kurtulup Amerikalılara esir düşüyorum. Ve 3 ay sonra da özgürlüğüme kavuşuyorum, 31 Temmuz 1945 akşamı Ren Nehri'nin yamacındaki evimin kapısından içeri giriyorum…"

Şimdi aynı evin büyük terasında oturuyoruz. Bize uzun sohbetimizde anlattıklarını geçenlerde onu Lörrach'tan ziyaretine gelmiş lise öğrencilerine de anlatmış!

11 Haziran 2023

Baltık Denizi Silah Çöplüğü

Toplum Gazetesi, Almanya, 11 Haziran 2023

Ahmet ARPAD

1 Haziran 2023 günü Almanya'nın kıyı kenti Wismar'da bir araya gelen Almanya, Norveç ve Finlandiya dışişleri bakanları Baltık Denizi'nin dibindeki İkinci Dünya Savaşı'ndan kalma cephane çöplüğünün artık kaldırılması gerektiği ve yapılacak harcamaları da (100 milyon Avro) üç ülkenin üstleneceği konusunda anlaştılar. Baltık denizinde savaştan günümüze bir türlü kaldırılmayan 40 bin kimyasal zehirli savaş malzemesiyle 400 bin ton cephane yatıyor!

"Denizde Bombalar"

Stuttgartlı bir tanış, bundan çok yıllar önce mesleği gereği Dresden'e yerleşmişti. Birkaç yıl önce de: "Emekliliğimizde rahat bir yaşam sürelim", demiş ve Doğu Almanya'nın Baltık Denizi kıyılarında, kumsala yakın bir ev satın almıştı. Geçmişte eşiyle birkaç günlüğüne oraya giderken, şimdinin zor yaşamında Dresden'den kaçıyor, evden çalışıp haftalarını deniz kıyısında geçiriyor.

Bir süre önce telefonda: "Amaç az riskli bir yaşam sürdürmek", dediğinde geçen güzde televizyonda izlediğim bir belge aklıma geldi. Kadın rejisör Frido Essen'in "Denizde Bombalar" adlı filmi, Kuzey ve Baltık Denizi'nde 2. Dünya Savaşı yıllarından kalma her an patlamaya hazır bombalarla kimyasal silahların yattığını anlatıyordu. Almanya'nın bu denizlere tam 1500 km. kıyısı var. Sadece geçen yıl 20 milyon insan dibi dev bir silah deposunu andıran iki denizin kıyılarında ve adalarında tatil yapmış, altlarında bombalar, top mermileri, mayınlar ve torpidolar...

Almanya'nın silah çöplüğü

Hitler Almanyası'nın teslim olmasının ardından ülkeye el koyan "Dörtler" çabucak büyük bir temizliğe girişir! Aldıkları ortak kararla, Alman ordusunun silah fabrikalarında ve depolarında buldukları, çoğu kimyasal milyonlarca ton silahın yüzde seksen beşini Kuzey ve Baltık denizlerine boca ederler. İki deniz o günden günümüze Almanya'nın silah çöplüğü! Uzmanların açıklamalarına göre denize atılan silahlar bir yük trenine doldurulmak istense 2 bin 300 kilometre uzunluğunda bir tren gerekirmiş! Çoğunluğu Kiel, Lübeck ve Rostock önlerinde denizin dibinde.

Yaklaşık 80 yıldır orada çürüyen İkinci Dünya Savaşı'nın silahlarından yayılan sayısız zararlı madde sulara karışıyor. Kiel Üniversitesi uzmanları, son yıllarda yangın bombalarıyla değişik cephanelerdeki fosforu, TNT ve arseniği pisi balıklarında ve midyelerde tespit ettiler. Silahların zehri deniz ürünleri aracılığı ile insanlara bulaşıyor. Yetkili makamlar sorumluluğu onlarca yıldır birbirlerine atıyor, ne de olsa Amerikalıların denizin dibine yığdığı Hitler'in bombalarını çıkarıp imha etmek milyarlarca Avro'ya mal olacak.

Kısa süre önce telefonlaştığım Dresdenli tanış: "Uzmanlar Rostock kıyılarında arayıp duruyorlar, buldukları bombaları çıkarıyorlar", dedi. "Kumsalda gezinirken dikkat etmemiz gerekiyor, çünkü yangın bombalarından kopan ve kıyıya vuran fosfor parçaları kehribarı andırıyor, yanılıp da eline alanın derisi kaslara kadar yanıyor!"

Almanya'nın altında yatan patlamamış bombalar

Savaşın bitiminden bu yana yaklaşık 78 yıl geçti. İngiliz ve Amerikan uçakları savaşın son yıllarında Almanya'nın üzerine yüz binlerce bomba yağdırmıştı. Bunlardan en korkunçlarından biri de 1943'teki Hamburg bombalanmasıydı. Yaklaşık 800 Amerikan ve İngiliz savaş uçağının "Gomorrha Harekâtı"nda attığı yüz binin üzerinde tahrip ve yangın bombası 40 bin insanın ölümüne neden olmuştu. 1945 şubatındaki Dresden bombalanmasında da güzel kent yerle bir edilmiş, 34 bin insan yaşamını yitirmişti. İkinci Dünya Savaşı'nın bombaları sadece suların altında değil. Alman topraklarının altında da yüzlerce patlamamış uçak bombası olduğu bilinen bir gerçek. Nerede oldukları belirsiz, arada bir rastlantı sonucu ortaya çıkıyorlar.

"Dörtler"in uçakları sadece başkent Berlin'in üzerine 45 bin ton bomba atmış. Alman endüstrisinin merkezi Nordhein-Westfalen bölgesine de İkinci Dünya Savaşı yıllarında bir milyon tona yakın bomba düşmüş. Alman kentlerinde sık sık henüz patlamamış bomba bulunuyor.

Hemen bomba imha ekibi çağrılıyor, çukurun bir kilometreye yakın çevresindeki tüm yerleşimler boşaltılıyor. Evlerde, okullarda, hastanelerde, işyerlerinde tek insan kalmıyor! Trenler, uçaklar duruyor. Duruma göre on binler 3-4 saatliğine başka yere "göç ediyor"! Sadece bu yılın ilk üç ayında, Almanya'nın sekiz büyük kentinde inşaat sırasında patlamaya hazır bombalar bulunup zararsız hale getirildi.

Bakalım 1 Haziran toplantısında aldıkları ortak kararlardan sonra Baltık Denizi'ne kıyısı olan ülkeler ne yapacak?

4 Haziran 2023

Krala "psikolojik yetersizlik" raporu

Toplum Gazetesi/Almanya, 4 Haziran 2023

Ahmet ARPAD

Füssen'de bir doğum gününe davetliyiz. Emekli olduktan sonra Güney Bavyera'ya yerleşmiş Stuttgartlı bir tanış 75. yaşını bu güzel kentte kutluyor. Yaklaşık otuz kişi öğle yemeğinde bir arada. Kimileri bizler gibi uzaklardan gelmiş. Lokantanın dağlara bakan bahçesinde oturuyoruz.

Garson kızların getirdiği tabaklar Bavyera mutfağının leziz yemekleriyle dolu. Hava güzel, insanlar keyifli. Çene çalanlar, gülenler, kahkahalar atanlar... Daha önce tanışmayanlar kısa sürede dost oluyor. Yemeğin sonunda, biz tatlıları, meyveler beklerken iki müzisyen ortaya çıkıveriyor. Kadın akordeon çalıyor, erkek keman. Bavyera lehçesi köy şarkıları birbirini izliyor. Anlamakta zorlanıyorum. Sanırım benim gibi masadakilerin çoğu da sözlerini anlamıyor, sadece hoş melodiyi dinliyor. Ancak bu pek önemli değil. Karınları doymuş misafirler daha da keyifleniyor. El çırpanlar var, ayağa kalkıp dans etmeye çalışanlar da...

Az sonra müzik susuyor. Doğum gününü kutladığımız bayan ayağa kalkıyor, geldiğimiz için hepimize teşekkür ediyor. "Şimdi yemeğe içmeye bir ara vereceğiz, gezinti yapacağız", diyor. "Buyrun bizi bekleyen şu otobüse binelim. Yolculuğumuz kısa olacak." Biniyoruz. Yola koyuluyoruz. Biraz sonra otobüs Hohenschwangau kasabına ulaşıyor. Bir an düşünüyorum: Yoksa saraya mı gidiyoruz? Buralara Tegernsee kıyısında yaşadığım yıllarda birkaç kez gelmiştim. Onlarca yıl geçmişti aradan. Fakat değişen pek bir şey yok. Doğa aynı, güzelliği hiç bozulmamış.

‘Eksantrik Kral‘

Az sonra karşımızda yükselen yapı bir saray mı, yoksa bir şato mu? Bir düşler dünyasındayız. 'Eksantrik' kral II. Ludwig'in karşımızda yükselen 'eseri' sarayla şato karışımı bir yapı. Milyonlarca Markı, ülkesinin hemen hemen tüm olanaklarını, gerçekdışı gibi görünen 6 bin metrekarelik bu olağanüstü saraya harcamış. İçinde bir mağara bile var. Ona "deli'' diyenler olmuş. Salonlar, odalar, küçük ve büyük, merdivenler, yine odalar.

Her yerde kraliyet sembolü kuğu figürleri... Altın, gümüş, emaye, mozaikler, şamdanlar, mumlar, sayısız kuğu heykeli. Belki de Avrupa'nın en güzel şato sarayı. Bavyera kralı II. Ludwig insanlarla bir arada değil, kendi yarattığı bir düşler dünyasında yaşamış. İçine kapanık, utangaç, fakat kendini hep en büyük hissetmek isteyen bir Kral!

İnsanlardan uzak olmayı yeğlediği için masalımsı bu sarayın duvarları ardına çekilmiş, ancak zamanla onun bu yaşamından rahatsız olmaya başlayan yakın çevresi bir doktor heyetinin verdiği "psikolojik yetersizlik" raporuyla kralı tahtından indirmiş. II. Ludwig Starnberg gölündeki Berg şatosuna sürülmüş. Kısa süre sonra da gölde boğulmuş olarak bulunmuş. Arkasında büyük borçlar bırakarak bu dünyadan göç etmiş! Düşler dünyasında yaşamış bir insanın hazin sonu böyle olmuş...

Dönüş yolunda otobüste yanına oturduğum yaşlı bayanla Bavyera'nın bu çılgın kralından söz ederken, kadın aniden: "Babamın da sonu hazin olmuştu", diyor. Ben sorar gibi yüzüne bakınca, babasının 1930'lu yılların sonunda Starnberg gölüne yakın Bad Tölz'deki SS-Junker Okulu'nda eğitim görmüş olduğunu söylüyor. Ve laf lafı açıyor. Çok yaşlı kadının anlattıkları bir başka yazıya kalsın...

26 Mayıs 2023

Kutsal Ekmekten Lokmalar

Toplum Gazetesi, 26 Mayıs 2023

Ahmet Arpad

Küçük çocuk annesinin kucağında, başını omzuna dayamış, elleriyle kulaklarını tıkamış. Yüzü buruşuk, neredeyse ağlayacak. Top sesleriyle güvercinler uçuşuyor. Kadınlı erkekli koro siyahlar giyinmiş, ilahiler okuyor. Sesleri giderek yükseliyor. Küçük çocuk annesinin kulağına bir şeyler fısıldıyor. Kadının suratı ekşiyor. Koro susuyor, dualar başlıyor. Yüksekçe bir sahnede duran baş rahip ve yardımcıları yumuşak, hafif ağlamaklı, hüzünlü İsa'dan, Meryem'den söz ediyor...

Kutsal ekmek

Münih'in güneyindeki Bad Tölz'de saat sabahın sekizi. İsar nehri kıyısındaki bu tarihi ve şirin kentin sokakları insan dolu. Katoliklerin yortusu. Kutsal ekmeğin İsa'nın vücuduyla özümleşmesini kutluyorlar. Altın sarısı bir çadırın altında yaşlı baş rahip binlerce insana günün önlemini anlatıyor. Çevre köy ve kasabalardan Bad Tölz'e gelmiş yöresel, tarihi, dini giysili gruplar ona kulak kesilmiş. Kısa deri pantolonlu, keçe şapkalı erkekler, rengarenk elbiseleri yere kadar uzanan köylü kadınlar ellerini önlerine kavuşturmuş, başları eğik, boyunları bükük baş rahibi dinliyor.

Sonra birden yine toplar atılıyor, Bad Tölz'ün tüm kilise çanları çalıyor. Güvercinler ürkek yükseliyor çatılardan. Küçük çocuk çocuğun gözlerinden yaşlar boşanıyor. Annesi kucağındaki oğluna daha çok sarılıyor. Rahipler dualar mırıldanarak okunmuş kutsal ekmekten lokmalar dağıtıyor bekleşenlere. Korodan ilahiler yükseliyor. İnsanlar şöyle bir kımıldanıyor ve ağır ağır yürümeğe başlıyor. En önde baş rahip, rahipler, arkalarında yöresel politikacılar, değişik üniformalı, tarihi giysili erkekler, kadınlar ve ‘bayramlıkları'nı giymiş halk...

Annesi küçük oğlunu yere bırakıyor, elinden tutup, evinin yolunda uzaklaşıyor. Binlerce insanın oluşturduğu dini alay gittikçe uzuyor, uzuyor. Boyu sonsuz bir yılan örneği kıvrıla kıvrıla yürüyor Bad Tölz'ün dar, tarihi sokaklarında. Rahipler dualar mırıldanıyor, peşlerinden gelen binler duaları tekrarlıyor, kaldırımlarda bekleşenler alay geçerken haç çıkarıp, duaya katılıyor.

Dini tören yavaş yavaş sonuna yaklaşıyor. En önden yürüyen bayraklılar İsar köprüsüne varıyor. Ak saçlı baş rahip yorgun ayaklarını sürüyor. Aşağıda nehir kıyısında insanlar güneşleniyor bikinili. Kimi üstsüz. Başörtülü iki kadın uzun eteklerini toplamış, çocukları peşlerinde güle oynaya yürüyorlar serin sularda...

13 Mayıs 2023

Ağca, İpekçi, Papa

Toplum Gazetesi/Almanya, 13 Mayıs 2023

Ahmet Arpad

Tetikçi Mehmet Ali Ağca 1 Şubat 1979'da İstanbul'da Milliyet gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Abdi İpekçi'yi öldürmüştü. Ağca 25 Kasım 1979'da Maltepe Askeri Cezaevi'nden üzerinde asker elbisesi ile firar etmiş, üzerinde asker giysisi elini kolunu sallayarak "özgürlüğü"ne kavuşmuştu! Yıllar sonra yaptığı açıklamada Ağca şöyle demişti: "Eğer içeride kalsaydım bu durum bazı çevreler için yenilgi olacaktı. Bu nedenle firar ettirildim."

Ağca'nın Papa II. Jean Paul'e suikastını ele alan "Papa'ya Komplo" adlı kitabın (Çeviri: Ahmet Arpad) yazarı Alman araştırmacı gazeteci Valeska von Roques ünlü Alman haftalık dergisi "Der Spiegel"in çeyrek yüzyıla yakın İtalya muhabirliğini yapmış. Akıcı bir anlatım ve değişik bir kurgu bu kitaba bir gerilim romanı akıcılığını veriyor. Von Roques Vatikan'da 13 Mayıs 1981 günü gerçekleşen suikat girişimini bu yapıtında okura sunarken verdiği bilgilerle olayın Soğuk Savaş yıllarının kirli bir operasyonu olduğunu, geri planda ABD ile Vatikan içindeki bazı güçlerin olduğunu kanıtlamak istiyor.

Bu ortak girişimin nedeni, Vatikan'da birbirine rakip ve Ruhban sınıfı üyelerinden oluşmuş Faenza klanı ile Opus Dei arasında amansız mücadeleydi. Polonyalı bir Papa'yı Vatikanın başında görmek istemeyen Faenza klanı daha çok Masonları andırıyordu. Papa'ya destek veren karşı grup Opus Dei ise oldukça köktenci bir Hıristiyanlığı yeğliyordu. Aynı dönemde Amerika'daki bazı aşırı tutucu ve Sovyet Rusya karşıtı güçlerin çıkarlarıyla Vatikanlı Ruhban sınıfı üyelerinin çıkarları birbiriyle çok uyuşuyordu.

Burada yazar von Roques şuna dikkati çekiyor: "Biliyoruz ki 1980'li yıllara girildiğinde dünyada uluslararası bir yumuşama süreci başlamıştı. Ancak Amerika'daki bazı güçler Batı ile Doğu arasındaki bu yumuşamanın çıkarlarına hiç uymadığını sezerler. Vatikan içindeki II. Jean Paul karşıtları da "komünist" Papa'dan kurtulmak istemektedir. Gerçekten de ABD'li güçler Doğu Avrupalı Papa'nın Polonya ile Sovyet Rusya'nın arasını düzelteceğinden, dolayısıyla tüm Avrupa'ya huzur geleceğinden çekiniyordu.

Yazara göre Vatikan'ın hırs dolu piskoposları ile kapitalizmin kirli çıkarları birleşince o dönemde Batı'nın çevirmiş olduğu dolaplardan en çirkini gerçekleşir. Papa II. Jean Paul'ü öldürme girişimi Batılı güçlerin Soğuk Savaş'ta uyguladığı "covert operation"ların en korkusuzca olanıydı.

Türk gladyosunun rolü

Kitabın yazarı Valeska von Roques'a göre o yılların Soğuk Savaş ortamında Papa suikastı çok kirli bir oyundu. Suikast suçu Sovyetler Birliği'ne yıkılarak bu ülkenin uygar dünya dışında kalması amaçlanıyordu. "KGB ve Bulgaristan tezi işte bu nedenle ortaya atılmıştır", diye konuşuyor yazar. "Bu oyunda bir CIA adamı olan Paul Henze ile kadın gazeteci Claire Sterling çok önemli iki rolü üstlenmişlerdi."

Papa suikastında 'Bulgar parmağı' tezinin sahibi tabii gazeteci Sterling değildi. Geri planda ipleri tutan CIA, adamı Henze aracılığı ile bu 'görevi' Sterling'e verir ve kamuoyunu inandırıcı bir dosya hazırlaması istenir. Araştırmaları sonucu ortaya atılan 'KGB+Bulgar tezi'nin uydurma olduğunu kitabında kesinlikle ve inandırıcı bir şekilde kanıtlayan Valeska von Roques, ABD Başkanı Ronald Reagan'ın Soğuk Savaş strateji uzmanı Michael Leeden'in de tezin fikir babalarından biri olduğunu ortaya çıkarmıştı. Amaç, o dönemde Sovyetler Birliği'nin "Kötülüğün İmparatorluğu" olduğunu dünya kamuoyuna inandırmaktı. Önüne konulan verileri bir papağan örneği sorgulama aşamasında ve yargıç karşısında tekrarlayan M. Ali Ağca suçsuz Bulgarların tutuklanmasına ve uzun yıllar hapis yatmasına neden olur.

Kitapta anlatılanlara göre 1983 yılında Roma'daki ikinci celseyi izleyen Uğur Mumcu yanındaki İtalyan kadın meslektaşına: "Adam çok akıllı, çıkarlarını korumasını da çok iyi biliyor", der. "Ne söylemesi gerektiğinin de bilincinde..." Aynı davada tanık olarak dinlenen Abdullah Çatlı da: "Eğer bu mahkemede Ağca'nın 'Bulgar tezi'nin doğru olduğunu açıklarsak Almanya bize 200.000 dolar verecek, himayesi altına da alacaktı", diye konuşur.

Kitabın yazarı Valeska von Roques iki yılı aşkın çalışmaları sırasında İtalya ve Vatikan'dan başka Türkiye'den Amerika Birleşik Devletleri'ne birçok ülkede araştırmalar yapmış. "Papa'ya Komplo" kitabıyla perde arkasındakilerin kimler ve amaçlarının ne olduğunu ortaya çıkarmayı başarmış. İtalyan gizli servisi Sismi'nin bir ajanının verdiği bilgiye göre suikastta iki Amerikalı keskin nişancı da görevlendirilmiş. Bu kişilerin görevi, Ağca silahını kaldırdığı anda öldürücü atışı yapmaktı. Ancak son dakikada bu plandan vazgeçilmiş ve keskin nişancılar aynı gün apar topar Amerika'ya dönmüş. O yıllarda görev yapmış bir başka Sismi elemanı da yazarın dikkatini şuna çeker. Fotoğraflarda da görüldüğü gibi Ağca kurşun sıkarken tabancasını 4-5 metre ötedeki Papa'nın başına değil de, aşağı doğru tutmaktadır.

Bu iki olay Papa'nın öldürülmesinden vazgeçilmiş olduğunu, sadece yaralanmasının amaçlandığını kanıtlar. Valeska von Roques'un sayısız tanığa ve zengin belgelere dayanarak kaleme aldığı "Papa'ya Komplo"da anlatılanlar ülkemizi de yakından ilgilendiriyor.

Ağca'nın özgür yaşamı

Bu kitapta Abdi İpekçi cinayeti ile adını ilk kez duyuran Ağca'nın nasıl biri olduğunu yakından izliyor, Türk gladyosunun aktörlerinin Batılı gizli servis örgütlerince nasıl korunduğunu da görüyorsunuz. Kitabında Oral Çelik'e de değinen yazar: "Onun anlattıklarıyla İtalyan yargıç Rosario Priore'nin soruşturmaları sonu ortaya çıkardıkları örtüşüyor", diyor. "Bu nedenle suikastta önemli bir rol oynamış olan Çelik'in açıklamaları çok ilginç kaynak olarak kabul edilmelidir." Vatikan'da Papa'yı öldürme girişiminin ardından tam 42 yıl geçmiş.

Olay günümüzde de gizemini koruyor! Abdi İpekçi cinayeti gibi… Ağca 65 yaşına bastı, 2007'den bu yana Katolik, özgür bir yaşam sürdürüyor... 23 Mart 2023 günü Odatv'ye şöyle konuşmuştu: "Benim cezaevindeki koğuş arkadaşım şu anda medyanın yüzde 50'sinin sahibi". Röportaj Büyükçekmece'de bir villada yapılmış.

13 Mayıs 1981 – 13 Mayıs 2023. Aradan tam 42 yıl geçmiş. Ağca'nın gazeteci Abdi İpekçi'yi öldürmesi, elini kolunu sallayarak hapisten ve Türkiye'den kaçması (!), Papa'yı öldürme girişimi ve sonraki özgür yaşamı tüm gizemini korumayı sürdürüyor. Çok ilginç!

7 Mayıs 2023

10 Mayıs 1933

Toplum Gazetesi/ALMANYA, 7 Mayıs 2023

Ahmet ARPAD

Yazar Erich Kästner bundan tam 90 yıl önce, 10 Mayıs 1933 akşamı Berlin Opera alanında duruyor. Tam orta yerde dev bir ateş, alevler gecenin karanlığına yükseliyor. Çevresinde toplanmış insanlar keyifli. Aralarında öğrencileriyle gelmiş sayısız üniversite profesörü de var. Kucaklar dolusu, çantalar içinde, sırt torbalarında, bisiklet sepetlerinde, hatta el arabalarına doldurulmuş yığınla kitap taşıyorlar ateşin yakıldığı alana. Az öteye tezgâh kurmuş seyyar satıcılar kızartılmış sosisler, bira, şekerleme, çikolata satıyor. Ellerinde büyük meşaleler üniformalı kızlar insanların arasında dolaşıp duruyor. Az sonra kamyonlar ateşin yanına yaklaşıyor. Kapaklar açılıyor. Kahverengi gömlekli üniversite gençleri kamyonlardan aldıkları binlerce kitabı ateşe fırlatıyor. Kara suratlı üniformalılar, tasmalarından zor tuttukları kurt köpekleri yanlarında, olup biteni dikkatle izliyor.

Kästner 'Kitaplar Yakılır mı?' adlı denemesinde o geceyi şöyle anlatıyor: "Binlerce kitap dolu kamyon insanlar arasından geçip yaklaştı. Ateşin çevresindeki öğrenciler ne yapacaklarını bilmiyormuş gibi öyle duruyordu. Kitapların verilen emirlerle ateşlerde yakılabileceğini şimdi öğreneceklerdi. Binlerce kitap yere döküldü, becerikli eller onları aldı, hızla alevlere savurdu..."

O gece Alman dilini, kültür ve edebiyatını yüzyıllar boyu onurlandırmış edebiyatçıların, düşünür ve sanatçıların yapıtları büyük ateşte yanıyor, kül oluyor! Kitap yakma eylemleri 10 Mayıs'tan sonraki aylarda da sürdü. Hitler Gençliği ve eğitim müdürlükleri Almanya'nın tam doksan kentinde yüz iki yakma eylemi düzenledi. Almanya'nın yirmi bir üniversite kentinde üç yüzün üzerinde edebiyatçının, filozofun, bilim adamının ve politik yazarın yapıtları ateşlerde kül oldu.

Kitaplar Silahlardan Daha Güçlüdür

Baskı yönetimleri kitaptan hep korkar, çünkü kitap her türlü silahtan daha güçlüdür. Kitaptan nefret eden, kitabı yasaklayan, yakan çarpık politika önderleri hep görülmüştür. Bireye baskı yapan, onu düşüncelerinden dolayı zindana atan çıkar çevreleri her zaman ve her ülkede vardır. Ancak kitap her şeye karşın toplumları etkinlemesini, insanlara doğru yolu göstermeyi hep başarmıştır.

Ünlü "Berlin-Aleksander Alanı" romanı da (Çeviren: Ahmet Arpad) ateşe atılan Alfred Döblin'in olayların ardından şu söyledikleri çok uyarıcı: "Özgür düşünceye engel olamazsınız, o kuş gibidir, her yere uçar." 1933 kitap yakmaları Hitler'in aydınları yok etme girişiminde attığı ilk adımdır. Daha 1824'de: "Bugün kitapların yakıldığı yerde, yarın insanlar da yakılır" diyen evrensel ve insancıl Alman şairi Heinrich Heine ne yazık ki haklı çıktı. 1933'de kitapları yakan Naziler 9 Kasım 1938'de tüm ülkede Yahudi ibadet evlerini, sinangogları da yaktı. O gece 400 insan yangınlarda öldü veya öldürüldü. 10 Mayıs 1933'de yakılan ateş tam 12 yıl sönmedi, toplama kamplarının fırınlarında, bombalanan onlarca kentte yandı durdu. 10 Mayıs 1933 insanlık tarihine geçen karanlık, utandırıcı günlerden biridir…"

Hitler seçimlerde salt çoğunluğu elde edememişti. Ancak sol partiler arasında işbirliği sağlanamaması, bu arada Hindenburg ve tilki politikacı von Papen'in ağır endüstri krallarıyla gizli anlaşması, uydurma Reichstag yangını Hitler'i yine de başbakanlık koltuğuna oturtmuştu. Hırsı sınır tanımayan "Führer"in ilk işlerinden biri özgürlükçü sola ve düşünürlere karşı saldırıya girişmek olmuştu. Yüz binlerce emekçinin yanı sıra düşünürler, sanatçılar, bilim adamları tutuklanmıştı.

"Yahudi Ruhu Almanya'yı Tehdit Ediyor"

10 Mayıs akşamı başlayan 'Kitap Yakma' girişimi hemen tüm ülkeye sıçradı. Üç hafta içinde Almanya'da yüz binlerce kitap yok edildi. Berlin Opera Alanı'ndan Münih Kral Alanı'na dek. Kitapların yakıldığı kentlerin tümünde üniversite vardı. Kitaplar yanarken sadece Nazi subayları nutuklar atmıyordu. Profesörler de heyecanla: "Giderek artan Marksist girişimler, yıkım getiren Yahudi ruhu Almanya'yı tehdit ediyor", diye binlerce insana sesleniyordu. Heine, Marx, Freud, Seghers, Brecht, Zuckmayer, Zweig, Mann ve Remarque'ın havaya uçuşan eserleri alevlerde yok olurken askeri orkestralar marşlar çalıyor, insanlar hayvanlar gibi uluyordu.

Naziler: "Alman düşün dünyasının çöpü", dedikleri bu yazarların sadece Berlin'de 20 bin kitabını ateşe attı. Hitler'in düşünceye baskısı kitapların yakılmasıyla doruk noktasına ulaşmıştı. Nazi gençlik örgütlerinin 'Kitap Yakma' uygulamasının halka anlatılan gerekçesi, Alman kültürünü yabancı kirlenmelerden arındırmaktı. Kahverengi Gömlekliler tüm ülkede kütüphaneleri, yayınevlerini bastılar, kitapları kamyonlara doldurup alanlara götürdüler.

Kültür Cinayetine Onay Veren Aydınlar

Kitap yakma, Hitler ve peşinden gidenlerin Alman düşün dünyasında planladığı kıyımın sadece bir parçasıydı. Bu uygulama 10 Mayıs'tan önce başlatılmıştı. Üniversiteler, müzeler, kütüphaneler, tiyatrolar ve orkestralarda yapılan "temizlik" için 7 Nisan 1933'te memur yönetmeliğinde değişikliğe gidilmişti. Komünistler, sosyalistler ve özellikle de Yahudiler devlet hizmetinden çıkarılacaktı. 10 Mayıs'tan haftalar önce Alman düşün dünyasına 'zarar veren kişiler'in listeleri hazırlanmıştı. Alman aydınlarının bir bölümü olup bitene sesini çıkaramadı.

Çoğu düşünür, profesör, aydın, insanlık tarihinde benzeri olmayan bu kültür cinayetine onay verdi. Basın da karşı çıkmadı, hatta birçok köşe yazarı girişimleri onayladı. "Kentlerimizde göğe yükselen alevler, Almanya'nın yeniden uyanışının bir simgesidir", diye yazanlar oldu. Aradan iki yıl geçtikten sonra Hitler yönetimi bir 'yasaklar listesi' yayımladı. Bu listeye göre Naziler tam 524 yazarın 'zararlı' dedikleri toplam 3601 eserinin Almanya'da yayımlanmasını ve okunmasını yasaklıyordu.

Kitap, diktatörlerin, baskı yönetimlerinin korkulu düşüdür, örümcekli kafalar için karabasanların en korkuncudur. Çünkü kitap, bütün işkencelerden, zindanlardan, her türlü silahtan daha güçlüdür. İnsanlık tarihinde kitaptan nefret eden, kitabı yasaklayan, yakan çarpık politika önderleri hep görülmüştür. Ancak kalıcılığını ve etkinliğini her zaman korumuştur kitap. O, sağlıklı düşünceyi toplumlara ulaştırmayı, onlara doğru yolu göstermeyi hep başarmıştır.

Düşünce özgürlüğüne baskı, uygulandığı ülkenin sınırlarını kolayca aşar, başka toplumlara da sıçrar. Bireye baskı yapan, onu düşüncesinden dolayı zindana atan çıkar çevreleri her zaman ve her ülkede vardır.

Stuttgart'taki çalışmaları ağırlıklı 'insan hakları' olan "Die AnStifter" derneği önümüzdeki günlerde değişik toplantı ve okumalarla bizlere 10 Mayıs 1933'de ve sonrasında Hitler diktatörünün Almanya'sında neler olup bittiğini bir kez daha anımsatmaya hazırlanıyor!