29 Kasım 2020

Sevinçten ışıldayan gözler

Cumhuriyet, 29 Kasım 2020 

Çocukluğumuzun İstanbul'unda küçük panayırlar vardı, mahalle halkını eğlendirmek amacıyla kurulurdu. Çocukluğumuzda bayram yerleri vardı, genci yaşlısı açılmalarını özlemle beklerdi.

Kara tahta salıncakların yanı sıra atlıkarıncalar vardı. Anne babalarının ellerinden tuttuğu küçük çocuklar ilk kez geldikleri bayram yerinde biraz ürkek dolaşırdı. Gözlerini dönme dolaplardan, atlıkarıncılardan, uçan sandalyelerden ayıramazlardı. Pamuk helvacıların, kâğıthelvacıların, dondurmacıların, baloncuların, macuncuların önünden geçerken anne babalarının gözünün içine bakarlardı. Büyük semtlerde büyük alanlara kurulan lunaparklara sirkler de gelirdi. Çadırlarda tel cambazları ve trapezciler nefes kesen gösteriler yapardı.

'Düşsel oyuncak'
En çok anımsadığım, uzun yıllar yaz aylarını geçirdiğimiz Küçüksu'nun çayırındaki, haftalarca süren eğlencelerdi. Salıncakların, atlıkarıncaların yanı sıra çadır tiyatroları da tarihi ağaçların altına kurulurdu. Güldürüler, kukla ve gölge oyunları dört bir yandan gelen insanları keyiflendirirdi. Küçüksu'da sadece yüzmeyi öğrenmedim, sütlü mısırın tadına, bisiklete binmenin zevkine de orada vardım.

Almanya Cumhurbaşkanı Walter Steinmeier, konutunun büyük bahçesinde düzenlediği geleneksel dev yaz etkinliğine o yıl günlük yaşamın değişik alanlarında gönüllü görev yapmış, topluma yararlı olmuş 4 bin vatandaşı davet ediyor. İki gün süren açık hava partisine geçen yıl Ahlen'li Fredebeul ailesi de çağırılmıştı. Davet edilmelerinin nedeni, sahip oldukları 1919'da Thüringen'de Friedrich Heyn tarafından yapılmış sevimli ve şirin atlıkarıncalarıydı. Bellevue Sarayı'nın parkına kurdukları bu "düşsel oyuncak" on dört tahta hayvandan oluşuyor. Fredebeul'lar onu 2000 yılında mesleğine son vermeye hazırlanan Dinkelsbühl'lü bir panayır göstericisinde keşfetmiş. Almanya'da bir başka benzeri olmayan atlıkarınca şu hayvanlardan oluşuyor: Leopar, dağkeçisi, horoz, domuz, zebra... Bu hayvanları değiştirmek, yerlerine tilki, karaca, inek veya köpek de takmak mümkün.

Kısa süre önce bir kitapçıda karşıma çıkan 500 sayfalık, büyük boyut, 3.5 kiloluk dev bir kitabın konusu atlıkarıncaların tarihi! Ahlen'li Susanne Fredebeul bir çılgın, bu yapıta tam 28 yılını vermiş! Ümidini kesip her şeyi bir kenara bıraktığı anlar olmuş, ancak sonra kendini yine toparlamış, "misyonunu" sürdürmüş. İyi de yapmış! Kitap 800 tarihi atlıkarınca ve panayır oyuncaklarının fotoğraflarıyla ender planları da içeriyor. Değişik arşivlerden temin edilen patentler, sayısız belge, geçmiş yüzyıldan gazete makaleleriyle, okur çok kapsamlı bilgilendiriliyor. Onlarca yıldır sürdürdüğü çalışmaları ve yarattıklarıyla unutulmaya karşı bir savaş vermiş, vermeye de devam ediyor.

Tahta atların büyüsü
Susanne Fredebeul'un dev kitabında yazanlardan öğrendim, Avrupa'da ilk atlıkarınca bundan tam 400 yıl önce, 17 Mayıs 1620'de Osmanlı topraklarındaki Bulgaristan'ın Plovdiv kentinde kurulmuş. Almanya'da ilk atlıkarınca 1780 yılında Hanau'da dönmüş. Onlarca yıl insan gücüyle çalışan atlıkarıncalar, ilk kez 1863'te İngiltere'de buharlı makine gücüyle dönmeye başlamış. Fredebeul'la eşi, ömrünü Almanya ve komşu ülkelerde dikkatlerini çeken tarihi atlıkarıncaları toplayıp restore etmeye vermiş. "Onların çekiciliği beni büyülüyor", diyor. Fredebeul'ların tutkusu sınırsız. Tarihi atlıkarıncaları sadece cumhurbaşkanının yaz etkinliğine davet edilmiyor, Münih'teki dünyanın en büyük panayırı "Ekim Bira Festivali"ne de son on yıldır sürekli çağrılıyor. Koleksiyonlarındaki bazı asırlık tahta atlar büyük mağazaların vitrinlerine dekor oluyor, televizyon dizilerinde de "rol alıyor". Fredebeul çifti dev koleksiyonlarıyla "Alman kültür tarihi"ni koruyor.

Almanya'da atlıkarınca ve diğer panayır oyuncaklarının merkezi sayılan Thüringen eyaletindeki birçok yapımcıya ve yüzyıllar boyu yarattıklarına kitaplarında geniş yer veriliyor. Tahta atların büyüsü Susanne Fredebeul'un yaşam yolunu belirlemiş. "Onlara baktıkça çocukluk günlerimi anımsıyorum" diyor.

Almanya'da yaklaşık 5 bin panayırcı var. Bu yıla kadar işleri fena gitmiyordu, fakat son altı ayda her şey değişti. Yaşam savaşı veriyorlar. Çoğu, devlet desteği olmadan yaşanan krizi atlatamayacak. Küçük aile kuruluşları olan panayırcıların misyonu, insanlara neşe ve sevinç vermek. Aachen'li atlıkarıncalar sahibi Johannes Braun: "Bizi mutlu eden, çocukların sevinçten ışıldayan gözleri..." diyor.

25 Kasım 2020

'Bizler yarın da bir hiç olacağız'

Toplum Gazetesi, 25 Kasım 2020

Ahmet ARPAD

Bir modern dünya vatandaşı... İki dünya savaşı yaşamış, politikacılara karşı eserleriyle düşünce savaşı vermiş, kitapları yakılmış gerçek bir aydın... Kültür aracılığıyla daha iyi bir dünya kurulacağına inanmış bir düşünür... Savaş karşıtı bir yazar... 28 Kasım Alman dili edebiyatının yazarlarından Stefan Zweig'ın doğumunun 139. yılı. O ününü hiç yitirmedi. Yapıtları günümüzde de tüm ülkelerde severek okunuyor

Toplumları birbirine yaklaştırmak bir misyondu onun gözünde… Kültürlerin birleştiği bir Avrupa... Hümanizm, güzel sanatlar, edebiyat, bir araya gelen sanatçılar, müzisyenler, edebiyatçılar... Avrupa insanlarını kültür aracılığı ile birleştiren, güçlendiren o insanlar... İşte Stefan Zweig'ın düşleri! İnsancıldı, dostluk eli uzatırdı herkese, karşılık beklemeden. Gösterişi sevmezdi, insanları sevmek Stefan Zweig için yaşam koşuluydu...

O, Avrupalı bir Avusturyalı. Avrupalı bir modern dünya vatandaşı. İki dünya savaşı yaşamış, politikacılara karşı eserleriyle düşün savaşı vermiş, kitapları yakılmış gerçek bir aydın! Kültür aracılığı ile daha iyi bir dünyayı yaratacağına inanmış tam bir düşünür. Savaş karşıtıydı. İnsan ve yazar olarak özgürlüğüne düşkündü. Bu uğurda savaşım verdi ömrü boyunca. Eserlerinde hep doğruya inanır, savaşlardan nefret eder Zweig. Lirik anlatımı ve yalın diliyle okuru kendine bağlar. Hayat hikâyesi olan "Dünün Dünyası" (Türkçesi: Burhan Arpad) eserinin son satırları, geride kalanlar ve yarınları yaşayacaklar için umut ışığıdır: "Her gölge sonunda yine de ışığın çocuğudur. Ancak aydınlıkla karanlığı, savaşla barışı, yükselişle alçalışı yakından tanımış olan kişi, hayatı gerçekten yaşamış sayılır."

ZWEİG ÖZGÜRLÜĞÜNE DÜŞKÜNDÜ

Stefan Zweig insan ve yazar olarak özgürlüğüne düşkündü. Dünyaca ünlü bu aydın hümanistin Hitler rejiminin dayanılmaz baskıları altında ruhsal çöküntüye uğraması çok trajiktir. Nazi faşizminin özgür düşünceyi yok etme girişimleri Zweig'ı 23 Şubat 1942'de ölüme sürüklemişti. Stefan Zweig'ın 20. yüzyıl savaş karşıtı yazarları arasında çok önemli bir yeri vardır. Her şeye hümanizmin penceresinden bakan Zweig'ın şu sözleri önemlidir: "Savaşlardan nefret ederim. Kaba kuvvet insanların iç dünyasına hiçbir zaman huzur getirmez… Aydınlıkla karanlığı, savaşla barışı, yükselişle alçalışı yakından tanımış olan kişi, hayatı gerçekten yaşamış sayılır..."

1933 yılında Nazilerin işbaşına gelmesiyle Almanya karıştı. Millet meclisi ateşe verildi, on binlerce sol görüşlü insan kamplara sürüldü. Yakın dostu Joseph Roth o günlerde Zweig'a yolladığı bir mektupta şöyle diyordu: "Çok büyük bir felakete sürüklediğimizin farkında olduğunuzu sanıyorum. Edebiyat yaşamımız yok olacak. Olup bitenler bizleri yeni bir savaşa sürükleyecek…" Fakat o günlerde Zweig kötülüğün kapıya dayandığına bir türlü inanmak istemiyordu. Birkaç ay sonra kitapları yakıldı, İnsel Yayınevi eserlerini artık basamayacağını bildirdi, dostları Almanya'dan kaçtı. Stefan Zweig'ın mutluluklarla ve başarılarla dolu yaşamı yavaş yavaş sona ermeye başladı. Nazilerin onu sosyal demokratları desteklemekle suçlamaları üzerine ani bir kararla Salzburg'u terk etti, İngiltere'ye yerleşti. Ancak burada da kendini rahat hissetmedi. Hitler'in güçlenmesi Zweig'ı daha çok bunalımlara soktu. Onlarca yıldır kafasından geçirdiği ve uğruna savaşım verdiği 'kültür Avrupası' düşünün artık gerçekleşmeyeceğini kavramıştı.

VATANSIZ KİŞİ STEFAN ZWEİG

Avrupa'daki gelişmeler onu yeni depresyonlara düşürür. 1937'de Salzburg'daki villasını Nazilerin baskısıyla satmak zorunda kalır. Bir yıl sonra eşi Friderike'den boşanır. Hitler'in 13 Mart 1938 günü Viyana'ya girmesi ve Avusturya'nın dünya politikasından silinivermesiyle en son gücünü de yitirir. Stefan Zweig artık bir 'vatansız kişi'dir. Elli yedi yaşında 'haymatlos' olması ona pek ağır gelir. "Bitkiler gibi insanlar da köksüz uzun süre yaşayamaz," diyen Zweig'ı bunaltıp tedirginleştiren olaylar giderek artıyordu. Alman dilinin konuşulduğu ülkelerdeki okurlarını yitirmişti. Tüm Avrupa Nazilerin elindeydi. Zweig yorgun ve bezgindi. O günlerde dostu Felix Braun'a şöyle yazar: "Artık Alman dilinde yazamayacağız, çünkü basmayacaklar." Zweig bu dünyada ikinci bir savaş daha yaşamak istemiyordu. O günlerde Franz ve Alma Werfel'e yolladığı mektupta da çok kötümserdir: "Evim nerede bilemiyorum… Her gün açıp kapattığımız birkaç bavul, tuhaf duygular, inanılmaz bir boşluk... Bereket versin kâğıt ve mürekkep henüz bulunuyor..."

'BİZLER YARIN DA BİR HİÇ OLACAĞIZ'

Tek tesellisi, üzerinde çalıştığı Amerigo Vespucci biyografisi ile anıları Dünün Dünyası'ydı. 26 Mayıs 1940 tarihinde günlüğüne şu notu düşer: "'En iyisi insanın yanında hep küçük bir şişe morfin bulundurması". Sevmiş olduğu dünyasının kesinlikle bir daha geri gelmeyeceğini anlamıştı. "Oluşacak yeni dünyada da artık sözümüz geçmeyecek…Bizler her yerde vatansız olacağız. Biz bugün bir hiçiz, yarın da bir hiç olacağız". 1941 yılının Ağustosunda bindikleri SS Uruguay transatlantiği Zweig'la ikinci eşi Lotte'yi Brezilya'ya götürür. Rio de Janeiro yakınlarında, yazlık kent Petropolis'te bahçeli küçük bir ev kiralarlar. Ev üç odalıdır. Petropolis'i, Habsburglar Avusturyası'nın ünlü kaplıcası Bad Ischl'e benzetir. Orada Avrupa'yı unutmak ister. Fakat oradan gelen korkunç haberlerle bunu başaramaz, huzura Brezilya'da da kavuşamaz. Bir yandan otobiyografisine son şeklini verir, bir yandan da 'Satranç' öyküsünü hazırlar. Montaigne ve Balzac üzerine denemelerini bitirmeye çalışır. Ancak düşünceleri hep Avrupa'dadır. Petropolis, Zweig'ların yaşamındaki son duraktır! 1941 Ekiminde ilk eşi Friderike'ye yolladığı mektupta yakın gelecekte hiçbir yere gidemeyeceğini yazar. Zweig için artık ne vatanı, ne evi, ne de kitaplarını basacak yayıncıları vardır! Altmış yaşında kendini yüz yaşında hisseder.

RUHSAL ÇÖKÜNTÜ VE SON

Stefan Zweig 21 Şubat 1942 akşamı, Brezilya'da kendisi gibi mülteci yaşamı sürdüren Yahudi asıllı yazar Ernst Feder ile bir parti satranç oynar. Onunla vatanı Avusturya'dan söz ederken çok kötümserdir. Zweig ertesi gün masasının başına geçip el yazısıyla bazı mektuplar kaleme alır. İlk eşi Friderike'ye yolladığı 22 Şubat 1942 tarihli mektupta şöyle yazar: "Sevgili Friderike, bu mektup sana vardığında ben kendimi eskisinden çok daha iyi hissedeceğim… Senin ise iyi günleri göreceğine eminim. Melankoli yüklü yaşamımla daha uzun süre beklemediğim için beni haksız bulmayacağına inanıyorum. Sana bu satırları son saatlerimde yazıyorum. Kararımı verdiğim andan sonra kendimi nasıl da rahat hissettiğimi bilemezsin... Sevgiler ve dostlukla... Hep yürekli ol! Rahata ve mutluluğa kavuştuğumu öğrendin. Stefan."

1881 yılında Viyana'nın ünlü Schottenring Caddesi'ndeki tarihi ve gösterişli bir yapıda başlamış olan yaşam 23 Şubat 1942 tarihinde Brezilya'nın küçük dağ kenti Petropolis'in Rua Gonçalves Dias 34 adresindeki bahçeli bir evde son bulur. Bir kaç gün sonra Nazi yanlısı Salzburg eyalet gazetesindeki haberde: "Bir mülteci yaşamı daha alışılmış şekilde sona erdi..." satırları yer alır. Ölümünün üzerinden 78 yıl geçtikten sonra Salzburg'daki 'sevgili' evi hâlâ bir müze olamadı. Büyük çabalar sonucu ancak 2010 yılında bir Stefan Zweig Centre açılabildi. Yirmi yıl önce adı bir okula verilecekti, ancak o günlerde bakanlık "İntihar etmiş birinin adını bir okula veremeyiz" diye karşı çıkmıştı. 2014 yılına gelindiğinde Salzburg Pedagoji Akademisi'nin adı yazarın 133. doğum gününde yapılan bir törenle Stefan Zweig Akademisi olarak değiştirildi...

Stefan Zweig savaştan kurtulmak için kaçtığı denizaşırı ülke Brezilya'da savaşın kurbanı olmuştu. Yirminci yüzyılın bu namuslu, insancıl ve iyi yürekli aydın yazarı ölümünden bu yana hiç yitirmedi güncelliğini. "İnsanların, düşüncelerin, kültürlerin ve ulusların birbirleriyle uzlaşmasına hümanizmin aracılık etmesini yaşamım boyunca hep hedefledim" diyen "Yıldızın Parladığı Anlar"ın yazarı Stefan Zweig huzursuz başlayan 21. yüzyılda düşünceleriyle bize her zamankinden daha çok gerekli.



18 Kasım 2020

İstanbullu depremi bekliyor, eli böğründe...

Toplum Gazetesi, 18 Kasım 2020

Ahmet ARPAD

2000'li yılların başında Birleşmiş Milletler tarafından hazırlanan deprem riski raporunda, İstanbul'da meydana gelebilecek büyük bir depremde 55 bin kişinin hayatını yitireceği açıklanıyordu. Yine o günlerde Dünya Bankası, sunulacak kapsamlı bir deprem projesine 500 milyon dolar vermeye hazır olduğunu belirtiyordu.

Ancak ne o yıllarda bir proje hazırlandı, ne de Marmara depreminin ardından yirmi bir yıl sonra Dünya Bankası'na sunulacak bir proje var ortada.

Ranta dayalı zenginleşme

Her yanı denizlerle çevrili 2500 yıllık metropolün son altmış yetmiş kentçilik ve toplumbilim açısından sağlıksız bir büyüme gösterir. İstanbul bütün deprem tehlikesine karşın hâlâ bir kaçak yapı cenneti. Çarpık kentleşmenin en 'güzel' örnekleri burada görülür. Menderes 'le başlatılan 'ranta dayalı zenginleşme', toplumu ve ekonomiyi allak-bullak ederek Özal döneminin 'devlet destekli yağma'sında doruk noktasına ulaşmıştı.

Yeditepe kentin yüzlerce tepesini ele geçirenler başlarını sokacak bir dam altı ile yetinmediler. Hazine arazileri üzerine kaçak yaptıkları gecekondularına oy karşılığı tapu aldılar. Böylece yasadışı eylemlerine devleti de ortak ettiler. Zamanla gecekondular apartmana çevrilirken, depremler kentinin taşı toprağı, kayan yamaçları betonla kaplandı.

Anadolu'nun "İstanbul'a hücum"u, sömürü ve çıkarcılığı da beraberinde getirdi. Altmış küsur yıl önce başlatılan bu sağlıksız sınıf tırmanmasının önü hiç alınmadı. Yüzkarası bir şehircilik, kültür mirasını ve doğayı yok eden bir yapılaşma kaçınılmaz oldu. Zamanla 1947'nin Yedikule tipi gecekonduları ortadan silindi.

Son yirmi yılın gecekonduları (!) su havzalarına, orman kenarlarına kondurulan villalar, holding ağalarının Büyükdere Caddesi'nin sağına, soluna diktiği 'plazalar', 'cityler', 'centerler', 'residence'lar'... Gökdelenlerin modern kentcilikte çağdaş bir adım olduğu yalanına biz İstanbullulara inandırmak isteyen para babaları, yetkililer, uzmanlar...

Bu kentin birinci derece deprem bölgesinde yer aldığını bilen mimar ve mühendisler... İstanbul hep çarpık yapılaşmaya yine de göz yummaya devam eden kent planlamacılarını, 'dinibütün' belediyecileri, 'referansı İslam' olan politikacıları gördü...

1999 depreminin ardından bir sürü uzman ortaya çıkmıştı. Sayısız konferans vermişler, sempozyumlar yapmışlar, konuşmuşlar, tartışmışlardı: "İstanbul ve yakın civarı için sismik tehlike, bölgenin depremselliği, depremlere dayanıklı yapı tasarımı ve inşaatı, depremler sırasında olabilecek hasarların azaltılması için alınması gereken önlemler, depreme hazırlık, kamuoyunu bilgilendirmek, falan-filan, fasa fiso..."

Sonra ne oldu? Her zamanki gibi lafla peynir gemileri yürütüldü! İstanbul'da 325 yılından bu yana büyüklükleri 8 ile 9 arasında değişen tam on üç büyük deprem olmuştur.

"Yağma Hasan'ın böreği"

Yıllar arkada kaldıkça da depremler arası süre kısalmıştır. Yeterli derecede gerçekçi ve güvenli bir çözüm bulabilecek jeoloji, jeofizik, inşaat mühendisleri, mimarlar, kent ve bölge planlama dallarında deprem konusunda uzmanlaşmış yürekli araştırmacıların ortak çalışması o kadar zor mu? Dünya Bankası'na sunacakları kapsamlı bir deprem projesi hazırlamaları mümkün değil mi? Değil.

Çünkü kültür toplumlarında benzeri görülmeyen bir sömürü sonucu binlerce yıllık kültür kenti İstanbul'u yetmiş yılda yok edenler, bu gibi çalışmalara izin vermez! İnşaat Mühendileri Odası bir zamanlar açıklamıştı: "İstanbul'daki yapıların yüzde 90'ının yapı kullanma izni yok!" İnşaat sektöründe daha fazla rant, depremlerde daha fazla ölüm demek! Doymak bilmez bir açlıkla "Yağma Hasan'ın böreği"ne hücum edenler, İstanbul'umuzu bir güzel midelerine indirmeye devam ediyor!

Büyük yıkım olur

Oysa bu kent ve yakın çevresindeki nüfus yoğunluğu, yapı stoku, fabrika ve sanayi kuruluşlarının sayıları ve onların Türkiye ekonomisindeki payı düşünülürse, ortak bir deprem projesinin önemi ve ivediliği her zaman için su götürmez bir gerçek.

Bilmiyor mu sorumlular, İstanbul'da meydana gelecek 7'den büyük bir depremin Türkiye'nin dengelerini bozabileceğini? On binlerce insanın ölümünün, yüzlerce milyar dolara varacak ekonomik kaybın bir daha altından kalkamaz bu ülke.

İstanbullu depremi bekliyor, eli böğründe...

9 Kasım 2020

9 Kasım: Almanya'nın Alınyazısı

EK Dergi, 9 Kasım 2020 

İlginç bir rastlantı mıdır bilinmez, 9 Kasım'ın Alman tarihinde çok önemli bir yeri vardır. Alman kayseri II. Wilhelm 9 Kasım 1918'de bir ihtilal sonucu tahtan inmek zorunda kalır. 9 Kasım 1923'de Hitler Münih'te darbe girişiminde bulunur. 9 Kasım 1938'de Naziler Almanya ve Avusturya'da Yahudilerin evlerini, dükkanlarını ve sinagoglarını yakar. 9 Kasım 1989'da iki Almanya'yı bölen duvar yıkılır...

Ahmet Arpad


İlginç bir rastlantı mıdır bilinmez, 9 Kasım'ın Alman tarihinde çok önemli bir yeri vardır. Alman kayseri II. Wilhelm 9 Kasım 1918'de bir ihtilal sonucu tahtan inmek zorunda kalır. 9 Kasım 1923'de Hitler Münih'te darbe girişiminde bulunur. 9 Kasım 1938'de Naziler Almanya ve Avusturya'da Yahudilerin evlerini, dükkanlarını ve sinagoglarını yakar. 9 Kasım 1989'da iki Almanya'yı bölen duvar yıkılır...

Adolf Hitler 1 Eylül 1923'de general Ludendorff'la birlik olup aşırı sağcı Alman Savaş Birliği'ni kurar. İki ay sonra da, 9 Kasım 1923'de Münih'te hükümet darbesi girişiminde bulunur. Hedefi, Bavyera'da yönetimi ele geçirdikten sonra başkent Berlin'de ülke yönetimine el koymaktır. "Geçici Alman Ulusal Hükümeti"ni ilan eden Hitler ve yandaşı darbeciler 9 Kasım 1923 sabahı silahlanıp, Feldherrenhalle'ye yürürler. Güvenlik güçleri ile çıkan çatışmada Hitler ve yardımcıları dört polisi öldürür. Ancak girişimleri başarılı olmaz ve darbeciler tutuklanır. İşledikleri suçun ağırlığı nedeniyle Leipzig'deki Devlet Mahkemesi'nin karşısına çıkarılmaları gerekmektedir. Ne de olsa hükümet darbesi girişimi ile devletin güvenliğini tehlikeye sokmuşlardır. Bu suçun cezası da idamdır.

"Kavgam"la aşılanan ülkü

Ancak suçun işlendiği Bavyera eyaletinin Adalet Bakanı Franz Gürtner, geçerli yasaları çiğneyerek davanın Münih'te görülmesini sağlar. Çünkü Hitler'e darbe girişiminde destek verenler Bavyera'da politikaya damgalarını vurmuş kişilerdir.

Bir ay süren dava boyunca Hitler ideolojik propagandasını yapar. Nasyonal Sosyalist ideolojiye olan yakınlığı bilinen başyargıç Neithardt'ın kararı beş yıl hapis olur. 1 Nisan 1924'de Landsberg hapishanesinde kendisine özel bir hücre verilen Hitler burada "Kavgam" adlı kitabının birinci cildini kaleme alır ve 9 ay sonra da aniden serbest bırakılır. Çıkar çıkmaz aşırı sağcı ve Nasyonal Sosyalist NSDAP'yi kurar.

Hitler "Kavgam" ile Alman toplumuna ideolojisini aşılarken özellikle şunun üzerinde durur: "Yahudi her zaman için bir parazittir, zararlı bir mikrop gibi yayılır…" 10 Mayıs 1933'de tüm Almanya'da yakılan kitapların arasında Yahudi yazarların kitapları da vardı. Ateşe atanların çoğunluğunun üniversite profesörleri ve öğrencileri olması, Hitler'in "Kavgam"la ne denli başarı elde ettiğinin bir kanıtıdır. Kitap yakmanın hemen ardından yayınlanan bildirilerle tüm ülkede halk Yahudi dükkânlarını, bankalarını, doktor ve avukatlarını boykot etmeğe çağrılır. 1938 yılının Ekim'inde binlerce Polonya asıllı Yahudi'nin ülkeden sürülmesini protesto eden 17 yaşındaki Yahudi Ernst von Rath'ın Paris'teki Alman Büyükelçiliği'ne suikast düzenlemesini bahane eden Goebbels 9 Kasım'da 'yakma emrini' verir! O gece yaşananlar Yahudi soykırımının başlangıcıdır.

1930'lar, Almanya'da Hitler, Türkiye'de Atatürk

Tüm Almanya ve Avusturya'da Yahudilerin sahibi olduğu 7500 dükkân yakıp yıkılır, talan edilir. Toplam 190 sinagog yangınlarla yerle bir edilir. SS'ler aynı gece 26 000 Yahudi'yi evlerinden alıp Buchenwald, Dachau ve Sachsenhausen kamplarına atar. Parçalanan camların gecenin karanlığına yükselen alevler ışığında parıldamasından esinlenerek bu yakıp yıkmaya 'Kristal Gece' adı verilir. Birkaç gün sonra da tüm Yahudi mallarına el konur. 3 Aralık günü çıkarılan yasalarla tiyatro ve müzelere girmeleri yasaklanır, otomobil ehliyetleri bile ellerinden alınır. Üniversite ve yüksek okullardan da atılan Yahudiler sahibi oldukları mücevherleri SS'lere vermeğe zorlanır. Savaşın başlamasıyla da çıkarılan sayısız genelge ile yaşam alanları daraltılır. Evlerinde radyo, evcil hayvan, plak, yazı makinesi, bisiklet, soba bulundurmaları yasaklanır.

9 Kasım 2020, Almanya'da kayserin ihtilalle tahtan indirilmesinin ve monarşinin sonunun 102. yılı, Hitler'in Münih'te darbe girişiminin 97. yılı, Nazilerin Yahudi soykırımını başlatmasının da 82. yılı… İki Almanya'yı bölen duvarın yıkılışının 31. yılı…

Türkiye'de Atatürk'ün Cumhuriyeti kurduğu günlerde, Almanya'da Hitler Nazi ideolojisinin temellerini atıyordu!

25 Ekim 2020

"Saygı duyun bize..!"

CUMHURİYET, 25 Ekim 2020

STUTTGART – AHMET ARPAD

Hitler 1939 yılında altına imzasını attığı bir kararla iyileşmesi mümkün olmayan, "daha çok azap çekmesinler" dediği, sakat ve özürlü her yaşta insanın ortadan kaldırılması emrini verdi. 1940 yılında Güney Almanya'daki hastanelerle özürlü bakım evlerinden toplanan bedensel ve zihinsel özürlüler gecenin karanlığında kara otobüslerle getirildikleri Grafeneck tepesindeki tarihi sarayda kısa bir muayenenin ardından, tıpkı Yahudilere yapıldığı gibi, "duşa gidiyorsunuz" kandırmacasıyla gaz odalarını boyladı. Stuttgart'ın güneyindeki Grafeneck'te bir yıl içinde 10 bin 654, daha sonraki yıllarda da tüm Almanya'da 70 bin özürlü ölüme yollandı. Hitler'in doktorları "yaşamaları gereksiz" dedikleri bu insanlara iğne yaptılar, Luminal denen ilacı içirdiler, aç bıraktılar, gaz odalarında karbondioksit verdiler. "Bir özürlü yatağında yatarken, savaş yaralısı yatak bulamıyor!" sözleri Hitler'indir.

Nazilerin ve Afrika diktatörlerinin doktoru
"Führer"in doktorları savaş yıllarda tüm Almanya'da ve istila ettikleri ülkelerde de toplam 200 bin özürlünün yaşamına son verdi. Bu kıyımda büyük bir rol oynayan ve 1940'da Grafeneck yöneticisi olan doktor Horst Schumann kuzey Almanya'da da benzeri görevlere yollandı, savaşın son yıllarında doğu cephesindeki kamplarda, özellikle Auschwitz'de çalıştı. "Aşağı ırktan" tutuklular kısırlaştırılrı, ağır işlere koşuldu, "verimsiz" olanlar da doğrudan gaz odalarına yollandı. Savaşın ardından Nazi doktorun Schumann'ın başına hiçbir şey gelmedi! 1951'de arandığını duyunca Almanya'dan kaçtı, gemilerde doktorluk yaptı, Japonya'da yıllar geçirdi, oradan kapağı Afrika'ya attı, diktatörlerin özel doktoru oldu! 1959 yılında "Hristiyanlık ve Dünya" adlı gazetede çıkan bir makalenin ardından dikkati çekti. Yaşadığı Gana onu ancak 1965'de Almanya'ya iade etti. 1970 hakkında açılan dava 18 ay sonra, "suçlu ağır hastadır, bu nedenle mahkeme huzuruna çıkabilecek durumda değildir" gerekçesiyle düştü. Schumann'ın ağır hastalığı yüksek tansiyonuydu! 1972'de serbest kalan Schumann 1983 yılındaki ölümüne kadar Frankfurt'ta özgün bir yaşam sürdürdü! Olay Almanya'da hep bir "hukuk skandalı" olarak kabul edilmiştir. Horst Schumann geçmişte yaşananları ölümünden az süre önce itiraf etti: "Bize gelen emirlere uyarak özürlülerin yaşamlarına son verdik!" Grafeneck tepesindeki sarayda bugün de özürlüler var. 1947'den günümüze gerçekten tedavisi yapılıyor onların. "Ölüm barakaları" çoktan yerle bir edilmiş.

Özürlüler gözümüzü açmak istiyor
Aralarında Bahattin, Seyyah ve Haydar'ın da olduğu çoğu orta yaşlı kadın-erkek 12 özürlünün değişik rolleri üstlendiği bir oyun Grafeneck'te tam 80 yıl önce yaşanmış, bir insanlık utancı olan özürlü kıyımını anlatıyor. Reutlingen'deki "Die Tonne" tiyatrosunun Enrico Urbanek yönetimindeki yürekli bu projesi (https://spuren-nach-grafeneck.de) bir ‘sokak tiyatrosu'. Kent belediyesinin önündeki alanda izliyoruz. "Burada Kalacaksınız" adlı oyunla günümüz insanlarının gözünü açmak istiyorlar. Özürlüler tiyatrosu bu oyunu, 1940'da Baden-Württemberg Eyaleti'nde ailelerinden koparılıp "kara otobüslerle" ölüme götürülen 10 465 özürlünün yaşamış olduğu 25 kasabanın alanlarında sergiliyor!

Oyununun senaryosu Grafeneck ve Achern arşivlerindeki belgelere dayanarak yazılmış. Bir yıl boyunca tiyatro uzmanlarından oyun, konuşma ve dans eğitimi alan özürlüler Reutlingen yöresindeki bakım evlerinden seçilmiş. Düşündürücü, hareketli, çağrışımlar ve değişimlerle dolu "Burada Kalacaksınız"da özürlü oyuncuları sürekli başka başka rollerde izliyorsunuz. Bahattin daha çok hareketli, danslı, tekerlekli sandalyede oturan Seyyah da yüksek sesle, atılgan konuşmayı gerektiren sahnelerde ön planda. Kimi bölümleri gizemlerle dolu bir Brecht yapıtını anımsatan oyunda müziğe de yer verilmiş. Özürlü olmayanların çaldığı gitar, keman ve flüte özürlüler yer yer koro olarak eşlik ediyor. Birlikte şarkı söylüyorlar, tek tek haykırıyorlar: "Zincirler! Korku! Hüzün! Duygusuzluklar! At gözlüklüler!"

Doğuştan özürlü bu insanlar tepeden tırnağa kıpkırmızı tulumların içinde iki saat boyunca aralıksız sahnede kalıyor, haykırıyor, coşku ve hüzün dolu şarkılar söylüyor, dans ediyor, gezici demir kafesler içinde bir yerden bir yere gidiyor. Özürlüler rollerini ciddiye alıyor. Onlar biz özürlü olmayanları bilgilendiriyor, uyarıyor, düşündürüyor ve hüzünlendiriyor. Almanya'nın karanlık geçmişinde yaşananlara çok yönlü bakan, insan yok edici düzeni, tüm yalanların üstünü örten Nazi propagandasını çok canlı, heyecan ve duygu yüklü anlatan "Burada Kalacaksınız"ın sonunda özürlüler haykırıyor: "Saygı duyun bize!"

mail@ahmet-arpad.de

11 Ekim 2020

Dondurmanın büyüsü

CUMHURİYET, 11 Ekim 2020

STUTTGART - AHMET ARPAD

 Bir yaz daha geçti... Can sıkıcı, ürkütücü, huzursuz. Çoğu insan tatil yapamadı, yapmaktan çekindi, yakıcı sıcaklarda evine kapandı. Keyifsiz bir yaz geçirdi. Her zamanki gibi Akdeniz kıyılarına gidemeyen, gitmekten çekinen milyonlar tatil haftalarını balkonlarında, bahçelerinde, orman yollarında, açık yüzme havuzlarında, göl kıyılarında geçirmeye çalıştı. Cebinde bol parası olan varlıklı özgür altına bir karavan çekip aklının estiği yöne direksiyon salladı! Kısa süre önce açıklanan verilere göre Almanya'da son altı ayda 70 bin yeni karavan satılmış. Geçen yılla kıyaslandığında yüzde altmışlık bir artış! Bahçesi, balkonu, karavanı olmayan az varlıklı, çok çocuklu aile ise son yılların en sıcak yazında evine kapandı. Varsa az ötedeki parkta gezindi, çocuğunu oyun bahçesine, dondurmacıya götürdü...

1901 yılından bu yana dondurmacı
Stuttgart'ın merkezindeki Bertazzoni kentin tanınmış dondurmacılarından. Vitrinde elliye yakın çeşit dondurma var. Böğürtlenli, vişneli, muzlu, ağaç çilekli, mürver çiçekli, limonlu, kavrulmuş bademli, raventli, yaban mersinli. Rengârenk, dev bir tabloyu andırıyor. Karşısında sabırla duranlar sanki müze ziyaretçileri! Dondurmacılık koronadan etkilenmeyen ender mesleklerden. Kuyruk uzun, maskeli bekleşenler mesafeli durmak zorunda. Dükkânın önündeki geniş kaldırım masalarla dolu, yer bulmak güç! Giulio Bertazzoni için dondurmacılık baba değil dede mesleği. Bertazzoni sülalesinde bu meslek çok çok gerilere gidiyor. 1898 yılında çalışmak için İtalyan'dan Stuttgart'a gelen dedesinin babası kendine doğru dürüst bir iş bulamayınca dondurmacılıkta karar kılmış. İyi de yapmış! 1901'de Stuttgart'ın banliyösü Esslingen'de açtığı dükkânla insanlara İtalyan dondurması nedir tanıtmış. Şimdi yetmişine merdiven dayamış torununun oğlu, eşinin de desteği ile bu güzel geleneği başarıyla sürdürüyor. Esslingen'deki ilk dükkân hâlâ duruyor, Giulio, yüzünde maskesi, çoğu gün Stuttgart'ta koşturuyor.

İnsanlık tarihinde ilk dondurmayı yiyenlerin Çinliler olduğu söyleniyor. Eski Yunan'da şair Keos (M.Ö. 400) dondurmadan söz ediyor. Büyük İskender ve Hippokrates de dondurma hayranıymış! Hint kralı Ashoka (M.Ö. 200) dondurmasını sadece Himalaya dağlarından getirttiği karla yaptırtırmış. Günümüzde en çok dondurma yiyen toplum Finler! Adam başına yılda 15 litre, onları İsveç ve Danimarka takip ediyor. Üçüncü Almanya adam başına yılda 8 litre ile İtalya'nın az önünde!

Sık gittiğim Münih'te üniversiteye yakın "Çılgın Dondurmacı"nın dondurmaları gerçekten çılgın. Güzel Bavyera kentinde dört şubesi olan bu dondurmacıda kavrulmuş bademli, çörek otlu, zencefilli, Cuba Libre'li, Camembert, Kaşar ve krema peynirli dondurmalar var. Münihliler ünlü Augustin birasını da dondurma yapımında kullanıyorlar.

"Dondurmacılık bir bilimdir"
Almanya'da yaklaşık 6 bin dondurmacı var. İnsanların en çok sevdiği dondurma, keskin vanilya aroması ve bitter çikolata parçacıklarıyla stracciatella. Onu çikolatalı, kaymaklı, çilekli, limonlu dondurmalar izliyor. Stuttgart'lı Giulio Bertazzoni atalarının mesleğine geç girmiş. O daha önce sivil pilotmuş! Değişik havayollarında onlarca yıl pilotluk yapmış, dünyanın her köşesine uçmuş. Ünlü Alman Başbakanı Helmut Kohl'ü de sağ salim ülkesine götürmüş. Giulio gülümsüyor: "Dondurmacılık bir bilimdir", diyor. Vitrinde dizili dondurmaların tümünde meyve oranının yüzde 60 ile yüzde 70 arasında değiştiğini söylüyor. Hiçbirinde kesinlikle katkı maddesi yok. "Biz İtalyanlar hâlâ dondurmanın en lezizini yapıyoruz, çünkü biz yaratıcı olmasını biliriz", diye övünürken göğsünün kabardığı belli oluyor. "Ben çoktan emekliyim, ancak çalışmaya devam edeceğim. Bu dükkân evimiz, mesleğimiz yaşam mutluluğumuz. Biz müşterilerimize çok şey borçluyuz!"

İnsanlar ellerinde dondurmalar yavaş yavaş uzaklaşıyor. Çocuklar mutlu, anne babalar mutlu, dedelerle nineler de.

mail@ahmet-arpad.de

27 Eylül 2020

'Göğün yarısı kadınların omuzlarındadır'

CUMHURİYET, 27 Eylül 2020

STUTTGART – AHMET ARPAD

"İnsanın kendi evinde kendini güvende hissetmemesi kabul edilebilir bir durum değil." Bu sözler Federal Aile Bakanı Franziska Giffey'in. Almanya'nın dev süpermarketleri, bakanlığın birkaç ay önce başlattığı "Evde güvende değil misiniz?" kampanyasına katılarak ülke çapındaki 26 bin şubesine astıkları afişlerle aile içi şiddete uğrayan kadınları nerede ve nasıl acil yardım alacakları konusunda bilgilendiriyor.

Kadına şiddet ülkenin yıllardır yaşadığı bir sorun. Münih Teknik Üniversitesi'nin kısa süre önce açıkladığı araştırmaya göre, bu sorun korona salgını nedeniyle insanların evlerine kapanması sonucu son altı ayda daha da büyüdü. Aile içi şiddetten sadece kadınlar zarar görmüyor, bu şiddete tanıklık eden çocuklar da doğrudan olumsuz etkileniyor.

Suçluluk ve utanma duyguları yük olarak doğrudan omuzlarına biniyor, günbegün şiddeti yaşayan kimi çocuk öldürülme duygusuyla yaşıyor, içine kapanıyor, daha çocuk yaşta çevresine güvenmeyi unutuyor, duygusuzlaşıyor, saldırganlaşıyor.

KADINA ŞİDDET TOPLUMUN UTANCI
Federal Aile Bakanlığı'nın verilerine göre 2018 yılında 34 bin kadın sığınma evlerine kaçmış. Bunlardan yüzde altmışı çocuklarını da yanına almış. Almanya'da 6 bin kapasiteli 400 sığınma evi var. Bunu, aile içi şiddetin giderek arttığı Türkiye ile karşılaştırdığımızda, Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı'nın verilerine göre ülkemizde 3 bin 500 kapasiteli 145 kadın sığınma evi olduğunu görüyoruz!

Aile içi şiddet sonucu Almanya'da geçen yıl 122 kadın yaşamını yitirmiş. Federal Kriminal Dairesi'nin de verileri ürkütücü ve düşündürücü: Aile içi şiddetin mağduru 140 bin kadının 6 bini Türk. Resmi verilere göre, kadına şiddet uygulayan 117 bin erkek tutuklanmış, 7 bini Türk. 2019 yılında yapılan "Almanya'da Kadının Yaşamı, Güvenliği ve Sağlığı" konulu bir ankete göre, Türkiye'den gelin gelen kadınların yüzde 49'unun aile içi şiddet yaşadığı açıklanmıştı. Kadına şiddet çoğunlukla insanlarımızın getto yaşamı sürdürdüğü Berlin, Köln, Mannheim, Hamburg gibi büyük kentlerde görülüyor.

Bunun temel nedenleri işsizlik, yoksullaşma ve uyum çabalarının başarısız kalmış olması! Stuttgart Belediyesi'ne bağlı "FrauenFanal" adlı kuruluş, aile içinde sorunlar yaşayan, evden kaçan kadınlara rehberlik yapıyor, onları bilgilendiriyor, avukatları hukuki danışmanlık hizmeti veriyor. Sadece onlar değil, aile içinde fiziksel ve ruhsal şiddeti yaşayan çocukları da bu kuruluştan destek alıyor. Kadına yönelik şiddet sadece onun yaşam hakkını tehdit etmiyor, aile birliğini de ağır yaralıyor, topluma ciddi anlamda zararlar veriyor.

Dünya kadınları 1921'den bu yana 8 Mart'ta "Kadınlar Günü"nü kutluyor, dünyanın çoğu ülkesinde kadına şiddet hızla tırmanıyor! 25 Kasım'daki Uluslararası Mücadele ve Dayanışma Günü'nde de kadına yönelik şiddet konu ediliyor. Sözler veriliyor, verilen sözler hep lafta kalıyor, çünkü hep rafa kaldırılıyor. Ne demiş Mao Zedung: "Göğün yarısı kadınların omuzlarındadır."

mail@ahmet-arpad.de

13 Eylül 2020

Bikini ile yaşanan şok

CUMHURİYET, 13.09.2020

STUTTGART – AHMET ARPAD

Baden Württemberg eyaleti Tuna ve Ren nehirleriyle Konstanz gölü arasında, çoğu Karaormanlar'da tam 60 kaplıcasıyla Almanya'da en çok kaplıcaya sahip eyalet. Stuttgart da kaplıcalarıyla Budapeşte'nin ardından en çok şifalı suya sahip Avrupa kenti. Stuttgart'ın yarım saat kuzeyindeki tarihi üç kaplıcadan biri de Bad Rappenau. Bu küçük kente şu sıralar insanlar sadece tuzlu sularda şifa aramaya gitmiyor, gitmişken iki ay önce açılan BikiniARTmuseum'u da ziyaret etmeden dönmüyor.

II. Dünya Savaşı'nın hemen ardından atom bombalarıyla güçlenmek isteyen ABD Pasifik Okyanusu'ndaki doğa harikası Bikini atolünü nükleer deneme sitesi olarak seçmişti! 30 Haziran 1946 bu adada patlattığı ilk atom bombasıyla da tüm insanlığı şoke etmişti. Bu bombanın hemen ardından, 5 Temmuz 1946 günü, Paris'te başka bir 'bomba' patlamıştı! Fransız moda tasarımcısı Louis Réard kent sosyetesini kapalı yüzme havuz Molitor'daki bir defileye davet etmişti. Bu etkinlikte, Casino de Paris'te çıplak sahneye çıkan Micheline Bernardini insanlığa ilk bikiniyi sunmuştu! Louis Réard, iki küçük kumaş parçasından oluşan kışkırtıcı mayoya, beş gün önce şoke olmuş insanları daha çok 'şoke etmek' amacıyla, Pasifik atolü 'Bikini'nin adını vermişti! Kadınlar 'küçücük mayo'yu hemen giyememiş, çünkü ilk yıllarda birçok ülke kumsalında yasaklanmıştı. Soğuk ülke insanlarının sıcak ülkelerin kumsallarına, güneşine ve denizine koşmaya başladığı 1950'li yılların sonundan günümüze özgür kadın bikiniden vazgeçemiyor!

Bad Rappenau'daki BikiniARTmuseum'u ziyaret edenler binin üzerinde değişik, şaşırtıcı, güzel, çirkin mayoyla karşılaşıyor. Bunlardan dört yüzü bikini! İçlerinde Marilyn Monroe'nun, Brigitte Bardot'un, Esther Williams'ın giymiş oldukları da var. Dior, Chanel, Pucci markaları göze batıyor. Bikinin yaratıcısı Louis Réard'ın kalıtı on altı bikiniden on ikisi burada müzede. İçlerinde en değerlisi 1948 yapımı "Golden Réard". Salonlarda gezinenler "yüzme kültürü"nün on sekizinci yüzyıl sonlarından günümüze geride bıraktığı aşamaları yaşıyor. İki yüz yıl önce Avrupa'nın kıyılarında erkekler çıplak denize girerken, kadınlara tepeden tırnağa kapanmaları – burkini örneği – şart koşulurmuş! İki cinsin bir arada yüzme sefası yapmasına ancak 1920'li yıllarda izin verilmiş. Almanya'da iktidara gelen Hitler ise 1932'de çıkarttığı bir yasayla insanların daha kapalı mayolar giymesini şart koşmuş! Bad Rappenau'daki Almanya'nın ilk bikini müzesinin kurucusu Alexander Ruscheinsky otoyol yakınındaki büyük benzinci, tamirci ve lokanta tesisinden kazandıklarının bir bölümünü bu müzeye yatırmış!

Teknik müzesi bir 'cennet'
Concorde, Tupolev, Rolls-Royce, Bentley... 20. yüzyıl tarihine damga vurmuş buluşlar. 1970'li, 1980'li yıllarda saatte 2.300 km hızlarıyla ses duvarını aşan, 18 bin metre yükseliğe çıkan, Paris - New York arasını sadece 3,5 saatte alan süpersonik yolcu uçakları Concorde F-BVFB ile Tupolev Tu-144 sanki ikiz. Yanyana duruyorlar. Biri Fransa'da, diğeri Sovyet Rusya'da inşa edilmiş olan bu iki uçak birbirlerine çok benziyor! Bu nedenle uzun yıllar karşılıklı bir "endüstri hırsızlığından" söz edilmiş, ancak bu sav hiç kanıtlamamıştı. Tupolev, Ruslarla yapılan uzun görüşmelerin ardından, deniz ve karayolundan getirilip 2001'de müzeye konmuş. Yaşamında 5.473 uçuş yapmış olan Concorde da 2003 yılında Paris'ten Sinsheim'e gelmiş!

Bikini müzesine sadece on beş dakika uzaklıktaki küçük Sinsheim inanılmaz bir teknik müzesiyle ünlü. Önündeki alanda duran iki dev uçağı kilometlerce öteden görmek mümkün. Sinsheim müzesinde sadece Concorde'la Tupolev yok. Dünyanın dört bir köşesinden getirtilmiş 60 sivil ve askeri uçak da büyük alanı kaplıyor. İçlerinde Junkers, Douglas, Iljuschi gibi tarihi uçaklar var. Müzenin salonlarını 300 tarihi otomobil dolduruyor. Hepsi de çalışır durumda. İçlerinde 1920'li, 1930'lu yıllardan 16 Mercedes, 1921-1941 arası sipariş üzerine yapılmış zengin otomobili 11 Maybach dikkatleri çekiyor. Tabii böyle bir müzede tarihi Rolls-Royce, Bugatti ve Alfa Romeo'lar da eksik olamaz!

Sinsheim'daki müzenin tarihi lokomotifler bölümü de bir 'cennet'. Burada sergilenen ve hemen hemen hepsi çalışan 20 dev buharlı lokomotifin yanında insanlar cüce kalıyor. İçlerinde Çin'den getirtilmiş 152 tonluk buharlı lokomotif 'Qian Jin', 1975 yılında 250 km hıza ulaşmış Alman yapımı Transrapid, 1920-1980 arasında Avusturya, İsviçre ve İtalya Alpleri'nde çalışmış 110 tonluk 'Krokodil' de var.

mail@ahmet-arpad.de

23 Ağustos 2020

Dipsiz uçurumun kenarında

CUMHURİYET, 23 Ağustos 2020

STUTTGART - AHMET ARPAD


"Sofra"nın bugün kapılarını açmasına daha bir saat var. Önünde uzun bir kuyruk oluşmuş. Kuyruktakiler çoğunlukla yaşlılarla sığınmacılar. Ellerinde torbalar hem bekleşiyorlar hem de birbirleriyle çene çalıyorlar. Giyimlerinden pek varlıklı olmadıkları anlaşılıyor.

Günümüz Almanyası'nda 83 milyonun yaklaşık yüzde 20'si fakir. Resmi verilere göre, 300 bin fakir çocuğu her sabah evden kahvaltısız çıkıyor. Açıklamalar bir milyon insanın evsiz barksız olduğunu söylüyor.

Bunların büyük bir kısmı 1-2 odalı sosyal konutlara başını sokuyor. 2018 verilerine göre 41 bin insan ise sürekli sokakta yatıp kalkıyor. Toplumların yaşadığı her krizde ilk elenenler dipsiz uçurumun kenarındakiler, en güçsüzler. Fakirleşen insan zamanla özgürlüğünü yitirebiliyor, kişiliğini de.

O artık kendi kendinden sorumlu olamıyor. Büyük marketler akşam kapanırken satamadıkları ve ertesi gün de satamayacakları için atılması gereken gıda malzemelerini "Sofra"lara hibe ediyor.

Tazeliğini çok az yitirmiş, görünümü pek çekici olmayan, bu nedenle de paralının almak istemediği sebze ve meyvelerin yanı sıra süt, tereyağ, ekmek, peynir ertesi sabah, bu dükkânlarda çok düşük fiyattan geçim güçlüğü içinde olanın elindeki torbaya giriyor. Sosyal yardım ve işsizlik parası alanlar, sosyal yardım dairesinin verdiği kartları göstererek "Sofra"lardan alış veriş yapma hakkına sahip.

"Sofra"larda satılan her şey marketteki fiyatının yaklaşık yüzde 80 altında. Bugün altı muz 30 Cent, bir yeşil salata 10 Cent, bir kilo ekmek 50 Cent... "Sofra"ların şoförleri çevredeki anlaşmalı marketlerden kapanış saatinden sonra "atılacak" gıda malzemelerini alıp depoya getiriyor. O gün ne satılacağına sabah dükkân açıldığında karar veriliyor. Müşteri de çoğunlukla umduğunu değil bulduğunu alıyor.

Tezgâhlarda mal kalmayınca arka depodan sandıklar geliyor, boşaltılıyor. Buraya emek verenlerin tümü de görevlerini karşılıksız yapıyor. Çoğunlukla kadın-erkek emekliler "Sofra"larda çalışıyor. Bazı günler, biraz Almanca öğrenmiş sığınmacılar da onlara yardıma geliyor.

YOKSULLUK HIZLA ARTIYOR
İlk "Sofra" 1993'te Berlin'de kurulmuş. Stuttgart şubesini de 1995 yılında Leonhard Kilisesi başpapazı Martin Fritz açmış. Kentte düşük gelirlilerin yaşadığı dört semtte "Sofra"lar var. Hepsi de tramvay, otobüs ve metro duraklarına yakın, çünkü müşterileri alışverişe otomobille gelemiyor. Bugün Almanya'da 984 "Sofra" sayısız kuruluştan ve yardımseverlerden gelen bağışlarla ayakta durabiliyor.

Çoğunluğu emekli 1.7 milyon insan günbegün ucuz gıda alabilmek için "Sofra"ların önünde kuyrukta bekliyor! Bu kuruluşlar 2019 yılında 265 bin ton gıda malzemesini, neredeyse bedava, yoksullara satmış. Kimi dükkân sebze, meyve dışında başkalarının hibe ettiği ikinci el giysi de satıyor.

Korona başladığından bu yana sadece işsizlik tırmanmadı, "Sofra" dükkânlarından aldıklarıyla karınlarını doyuran yoksulların da sayısı yüzde 20 arttı. Yaz, kış gününü sokaklarda geçiren, dilenen, geceleri de kendine bir köprüaltı bulan yoksullar, "Sofra"dan her gün iki kez alışveriş yapma hakkına sahip... "Sofra"lar ayakta kalabildikleri sürece günümüz Almanyası'nda - korona nedeniyle iyice sarsılmış - yetersiz sosyal sisteme önemli bir destek veriyor.

www.ahmet-arpad.de

15 Ağustos 2020

Ahmet Arpad: Çevirmen olmadığı zaman kültürler birbirini tanıyamaz

Artı49, 15 Ağustos 2020

Çağdaş Alman edebiyatının en önemli yapıt ve yazarlarını Türkçeye aktaran Ahmet Arpad'a göre, çevirinin olmadığı bir dünyada kültürler arası bir ilişkinin kurulması da mümkün değil. Arpad'a göre, bu zor işin temelinde "ısrar" var.

Çeviri, bir dili başka bir dile, bir kültürü diğer bir kültüre yakınlaştırıyor. Fakat hep özenli ve tüm bir ömre yayılacak kadar ısrarlı bir sorumluluk da gerektiriyor. Çevirmenin çevireceği dilin özelliklerini bilip bunları okuyucuya doğru bir şekilde aktarması, aslında yaptığı işin gerektirdiği temel bir sorumluluk.

Kendisiyle söyleştiğimiz Ahmet Arpad, Almanca konuşulan coğrafyanın belli başlı yazarlarını Türkçeye aktaran çevirmenlerin en ısrarlılarından biridir. 1968 yılından beri Almanya'da yaşayan ve yaratıcı çalışmalarını burada gerçekleştiren Arpad, sorularımızı yanıtlarken geçici bir döküm çıkardı.

Devamı: https://www.arti49.com/ahmet-arpad-cevirmen-olmadigi-zaman-kulturler-birbirini-taniyamaz-2345959h.htm