26 Ekim 2025

Ufukta Alplerin Dorukları

Aydınlık Avrupa, 26 Ekim 2025

Stuttgart – Ahmet Arpad

İnanılmaz bir manzara, dimdik yükselen yamaçlar silme çam ormanlarıyla kaplı, aşağılarda, kayaların derinliğinde gölün yemyeşil suları, Königsee'ye akan pırıl pırıl dereler. Yaklaşık 2000 metre yükseklikteyiz. Çok ötelerde Salzburg, ufukta Alpler'in dorukları... Obersalzberg tepelerindeyiz. Bu dağın 1933'ten bu yana kötü bir ünü var... Yörenin güzel ve sağlıklı doğasına hayran olduğu için 1923 yılından başlayarak her yıl burada haftalar geçiren Wolf adında biri, kendine hep Moritz Pansiyon'da oda kiralıyordu. Varlıklı ailelerle ünlü politikacıların çok çabuk alışmıştı ayakları Obersalzberg'e. 1930'lu yıllara girildiğinde bay Wolf, güzel bir evi "Adolf Hitler" adına sürekli kiralar! 1933 yılına gelindiğinde Hitler, çevredeki arazileri ve başka villaları da tek tek ele geçirir. Mülkünü satmak istemeyenleri "Toplama kamplarına gönderirim" tehdidi ile inadından vazgeçirir. 

"Türk'ün Yeri"

Hitler'e bir süre karşı çıkan ve binasını satmayan tek kişi, yamacın en güzel köşesinde "Türk'ün Yeri" adlı pansiyonu işleten Karl Schuster idi. Naziler üzerine söyledikleri nedeniyle bir süre Dachau Kampı'na atılan Schuster, sonunda tehditler altında pansiyonu elden çıkarmak zorunda kalır ve kısa süre sonra da ölür. Savaş yıllarında Hitler'in Rayh güvenlik kadrosunun konakladığı pansiyon, 1945'ten sonra Obersalzberg'de sahiplerine geri verilen tek binaydı. Onlarca yıl "Türk'ün Yeri" adı altında pansiyon ve lokanta olarak çalıştırıldı. Sürekli doluydu. Müşterileri, başta Amerikalılar olmak üzere yabancılardı. Buraya "Türk'ün Yeri" denmesinin nedenine gelince... Şimdiki binanın yerinde 17. yüzyılda bir pansiyon ve lokanta varmış. O zamanki sahibi 1683 yılında, Viyana'yı kuşatan Merzifonlu Kara Mustafa Paşa komutasındaki Osmanlı ordularına karşı savaşmak için askere alınmış. Osmanlılar'ı Viyana kapılarından püskürttükten sonra evine dönen adam binasını pansiyon-lokanta olarak çalıştırmaya devam etmiş. Yöre halkı da ona, Türklere karşı savaşmış olduğu için "Türk", pansiyonuna da "Türk'ün Yeri" demeye başlamış. Burası 2021 yılında yöreden bir zengine satıldı, yaklaşık 3 milyon Avro'ya.

"Kartal Yuvası"

Führer'in çayevinden seyrediyor insanlar ayaklarının altındaki olağanüstü doğayı. Uçurumun bağrına sipsivri bir çıkıntı gibi saplanan terasta 1944 yılına dek Hitler, yanında Eva'sı, ayaklarının dibinde üç köpeği, keyif çatıp çayını yudumlarken, kafasından yeni "kötülükler" geçiriyordu. Alpler'deki bu "kartal yuvası" ona Nasyonal Sosyalist Parti yönetiminin 50. doğum günü armağanıydı! Martin Bormann'ın sadece 13 ayda inşa ettirdiği, yaklaşık 150 metrelik bir kayanın sivri tepesine oturtulmuş yapıya ulaşmak bir macera. Önce kayalara oyulmuş, abajurlarla aydınlatılmış 124 metrelik bir tünelde ilerliyorsunuz. Sonra, tavanından sallanan kocaman bir avizenin, duvarlarındaki kollu şamdanları pırıl pırıl aydınlattığı, içi tamamen pirinç levhalarla kaplı kırk yedi kişilik asansörle kayaların içinden hızla 124 metre yükseliyorsunuz. Ziyaret sonrasında özel otobüsler insanları tekrar Berchtesagaden'e indiriyor. Sık sık çam ormanları arasından geçen, bir tarafı uçurum yol daracık. Otobüs tünelleri geçerek 1100 metreye iniyor. Ovaya inmeden önce görülecek başka şeyler de var. Yukarda, bir düzlükte, doruklar manzaralı beş yıldızlı bir otelle, az ötesindeki "Belgeler Merkezi". Bavyera Eyaleti'nin 2005 yılında 50 milyon Avro harcayarak 100 dönümlük araziye kondurduğu lüks otel dev sanki bir uçan daire. Zengin müşteriler kocaman pencereli lüks odalarından dumanlı Alp doruklarını seyredip düşlere dalıyor. Aşağılarda, durgun suları yeşil, beyaz, mavi Königsee. Üzerinde küçük gezinti gemileri, ötelerde sivri kayalara kanat çırpan kartallar...

Çılgın kralın saraycıkları

Buralara gelmişken yöredeki bazı ilginç yapılar da görmeden dönmek olmaz. Münih'le Salzburg arasındaki Chiemsee, Güney Bavyera'nın güzel göllerinden biri. Burayı çekici yapan „çılgın" Kral II. Ludwig'in 1886 yılındaki ölümünden kısa süre önce yaptırdığı Herrenchiemsee Sarayı. Versay'dan etkilenmiş yapıda 98 metre uzunluğundaki görkemli tören salonuyla ikinci kata çıkan merdivenler ve kralın her yanı altın kaplama yatak odası göz kamaştırıyor. II. Ludwig, bu sarayda yaşamının sadece 10 gününü geçirmişti! Ölümünden birkaç ay önce Tirol yöresinin şirin göllerinden Plansee kıyılarına da Pekin'deki "Kış Sarayı"nı anımsatan bir saraycık kondurmayı planlamıştı. Gerçekleştiremediği başka bir yapı da Avusturya sınırındaki Garmisch'in kuzeyinde, Bizans saraylarını andıran büyük saray olacaktı!

Bavyera'nın doğası erişilmez güzellikteki bu yöresi „çılgınları" hep çekmiş...

19 Ekim 2025

Eğilerek selam vermenin çeşitleri

CUMHURİYET, 19 Ekim 2025

Stuttgart - Ahmet Arpad

Tanış televizyon gazetecisi, belgesel bir filmin ön konuşmaları için Köln'den günübirlik gelmişti. Uzun yıllardır tanışıyoruz. Dönüş trenine gitmeden önce istasyonun karşısındaki otelin lobisinde oturuyoruz. Çay içip sohbet ediyoruz. Türk dost o günkü ilginç görüşmelerinden söz ediyor.

 Bir an için otelin önünde bir otobüs duruyor. Açılan kapılardan Japonlar iniyor. Rehberleri, elinde kâğıtlar hızla resepsiyona doğru yürüyor. Oradaki görevliyle kısa bir konuşmanın ardından lobide bekleşen grubun yanına gidiyor. Onlara bir şeyler söylüyor. Hızlı hızlı, yüksek sesle. Anlatacak çok şeyi var gibi. Çevresinde toplanmışlar rehberlerini dikkatle ve dikkatle dinliyorlar. Sözünü kesip soru soran yok. Sadece ikide bir eğilip duruyorlar.

Hazır olda bekliyorlar

Adamın anlattıkları az sonra bitiyor. Hafifçe öne doğru eğilip çevresindekileri selamlıyor. Onlar da hep birlikte eğiliyorlar, başları önlerinde rehberlerini selamlıyorlar. Sonra resepsiyon görevlisi kadının getirdiği anahtarları alıp asansörlere doğru yürüyorlar. Binmeden önce de yine bir selamlaşma. Vücutların belden yukarısı inip kakıyor, başlar önde, gözleri lobinin mavi yer halısında. Eller iki yanda, sanki hazır ol beklemedeler! Selamlaşma bittikten sonra kendilerini kapıları açık bekleyen asansörlere atıyorlar.

Selam vermeyi kurslarda öğreniyorlar

Yolda bir tanıdığına rastlayan her Japon, nerede olursa olsun onu "Japon usulü" selamlamak zorunda. Ancak giderek endüstrileşen ülkede insanlar bazı nezaket kurallarını unutmaya başlamış. Özellikle büyük kuruluşlarda çalışan genç nesil elemanların günlük yaşamın birçok davranışından haberdar olmadığı dikkati çekmekte. Bundan yararlanan bazı işini bilenin kurduğu "nezaket okulları" dolup taşıyor. Zengin babaların gönderdiği şımarık oğullardan büyük kuruluşların "nezaketi" zorunlu kıldığı elemanlarına kadar her gün sayısız Japon bu okulların kapılarını aşındırıyor. Oradaki kurslarda konuşmaktan oturup kalkmaya, el sıkmaya ve eğilip selam vermeye değin her şeyi öğreniyorlar.

Evet, Japonlar selamlaşırken genellikle biz Batılılar gibi el sıkışmaz, karşılıklı eğilirler. Bu eğilme, basit bir baş sallamadan yaklaşık 45 derecelik bir açıyla derin bir eğilmeye kadar değişiyor. Eğilerek selam vermenin çeşitleri var. Kişi, aynı sınıftan ve aynı konumdaki birisi karşısında 15 derece, şefi karşısında 30 derece, onu kabul etmek lütfunda bulunan genel müdürü karşısında da 45 derece eğilmek zorundadır. Eğilerek selamla bir saygı gösterisi, bir şükran ifadesi kabul edilir. Geleneğe uygun şekilde selamlanmayan kişi karşısındakinin kendisine saygısızlık yaptığına inanabilir. Selam vermenin şu kuralı var: Eğilenin vücudunun yayı ne kadar derinse onun karşısındaki kişiye gösterdiği saygı da o kadar değerlidir. Bu hareket, kökeni 1200 yıl önce Asuka veya Nara dönemine dayanan ve Budizm ile birlikte ülkeye yayıldığı söylenen bir sanat olarak kabul ediliyor. Japoncada "aisatsu" kelimesi "selamlaşma" veya "selamlama" anlamına geliyor. Bu, kişinin karşısındaki kişiye veya gruba gösterdiği saygıyı ve ona verdiği değeri dile getiren bir davranıştır.

Japonya'da sokakta yürüyen insanların birbirlerine dokunması genellikle çok enderdir. Sevgililerin ele ele veya birbirine sarılmış yürüdüğü de hemen hemen pek görülmez. Bizim alışık olduğumuz gibi, iki insanın karşılaştığında veya birbirlerinden ayrılırken sarılıp "şapur şupur" öpüştüğünü de Japonya'da görmek mümkün değildir.

12 Ekim 2025

Diktatörün gerçekleşmeyen düşü

Aydınlık Avrupa, 12 Ekim 2025

Ahmet Arpad

"Bizim ırkımız bu dünyaya hükmetmek hakkına sahiptir. İşte bu hak bizler için gelecekte uygulayacağımız dış politikanın kutup yıldızı olmalıdır!" Hitler'in 1930'da bu söyledikleri sadece bir megalomani, sınırsız bir düş değildir. "İnanın bana, üstün ırkımız bin, hatta bin iki yüz yıl boyunca bütün dünyaya hükmedemeyecekse, her şey sadece Almanya ile sınırlı kalacaksa ne gerek var nasyonal sosyalist harekete!" Bu sözler gazeteci-yazar Ralph Giordano'nun "Eğer Hitler Savaşı Kazansaydı..." adlı kitabından. 1923 doğumlu Giordano, yaşadığı Nazi dönemini ve sonrasını belgelere dayanarak anlatmış.
Diktatör Hitler'in bu söylediklerinin altında kafasındaki geleceğin programı yatıyordu. Hitler ve partinin kilit noktalarına yerleştirdiği yardakçıları geleceğin dünyasının kapsamlı planlarını savaştan önce yapmışlardı. 1939'da Polonya'ya girdiklerinde gelecekte nasıl bir Avrupa'nın özlemini çektikleri, çekmecelerde hazır bekleyen sayısız muhtıra, genelge, emir ve yasa tasarısında yazıyordu! Polonya topraklarını Germen ırkının insanlarına açmak için ilk aşamada altı yüz bin Yahudi kamplara atılacak, üç buçuk milyon Polonyalı doğuya sürülecekti. Almanya'dan yollanacak köylüler ve işçilerle Polonya'daki Alman azınlığın nüfusu dört milyona çıkarılacaktı.
Nasyonal sosyalizmin ideologlarından Himmler'e göre sadece "boylu boslu, sağlam yapılı" Polonyalıların Almanlarla bir arada yaşamasına izin verilecekti. Sovyet Rusya ele geçirildiğinde 45 milyon insan daha topraklarından edilecekti. Sürülen Ruslar, Polonyalılar ve Ukraynalılar Ural Dağları ötesine yerleştirilecekti. Bu ülkelerde boşalacak topraklar on milyon Alman'a açılacaktı. Hitler'in düşüne göre otuz-kırk yıl içinde bütün Doğu Avrupa insanları asimile politikasıyla "Almanlaştırılmış" olacaktı.

ÖNCE AYDINLAR KAMPLARA ATILDI
Hitler, kafasına koyduğu Almanya'yı gerçekleştirmeye daha 1933'te başa geçer geçmez başladı. Önce aydınlar, sosyalistler, bilim insanları kamplara atıldı, kitaplar yakıldı. Hemen ardından sıra ülkeyi Yahudilerden temizlemeye geldi! Hitler ordularının Doğu Avrupa topraklarına el koymasından sonra yardımcıları Göring, Keitel ve Lammers'e: "Şimdi bu dev pastayı parçalara bölerken dikkatli olmalıyız" dedi. "Buraları yönetmesini ve sömürmesini bilmeliyiz." İşgal edilen topraklarda sadece "Almanlaşmış" ve "Alman kanı taşıyan" insanlar yaşayacaktı! Büyük Almanya'yı yaratabilmek için Sovyet topraklarının yeraltı zenginliklerinden ve endüstrinin kalifiye elemanlarından da yararlanılacaktı. Hitler'in görevlendirdiği çalışma grubunun 17 Kasım 1941 tarihli raporunda şunlar yazar: "Ural Dağları'na kadar uzanan bölge yüz yıl sonra tamamen Almanlaşmış olacaktır." 
Oralarda 100 milyon "saf kan" Almanın yaşamasını düşleyen Hitler o günlerde şöyle konuşmuştu: "İngiltere için Hindistan neyse, bizim için de Doğu Avrupa toprakları odur." Hitler'in beklentileri çok düşündürücüdür: Doğudaki yeni bölgelere İskandinav ülkeleri insanlarının da yerleşmesi sağlanacak, gelen insanlar yeni kurulacak kentlerde yaşayacak, eski kentler yavaş yavaş yok olacak, köylüler radyo haberlerine sadece sokaklara yerleştirilecek hoparlörler aracılığı ile ulaşacak, okullarda Almancaya ağırlık verilecek, diğer dersler geri plana atılacaktı. Özellikle taşrada insanların tek bir kiliseye değil değişik tarikatlara inanmasına izin verilerek inanç bütünlüğü engellenecekti...
Hitler'in özel sekreteri Martin Bormann, işgal edilmiş Doğu Avrupa topraklarından sorumlu Bakan Alfred Rosenberg'e 23 Temmuz 1943 tarihli mektubunda şöyle der: "Slavlar sadece bizim için çalışacaktır. Bize gerekmedikleri anda ölebilirler. Aşı olma zorunluluğu ve sağlık hizmetleri onlar için gereksizdir. Eğitim ve sağlık hizmetlerinden sadece işimize yarayacak işbirlikçiler yararlanabilir."

'AYDIN SINIFINI GÖRDÜKÇE ÖFKELENİYORUM'
'Führer' ülkeyi 'teslim aldığı' 1933'ten başlayarak komünistleri, aydınları, sol görüşlüleri, sendikacıları, gazetecileri, bilim adamlarını ve yazarları düşü olan nasyonal sosyalist misyona karşıt görmeye başlamıştı. "Bizdeki aydın sınıfını gördükçe öfkeleniyorum, fakat yapacak bir şey yok, çünkü onlar gerekli; böyle olmasaydı köklerini çoktan kazırdık!" Hitler bu sözleri 10 Kasım 1938 akşamı Münih'teki karargâhına çağırdığı yaklaşık 400 gazetecinin karşısında söylemişti. Bu nedenle 1933 yılının Mart ayında başlattığı "halkı ve ülkeyi korumak" amaçlı yasalarla öncelikle basın kontrol altına alma girişimini Haziran'da başarıyla sonuçlandırmıştı! Führer'e göre, basının toplumu yönlendirme ve etkileme gücü büyüktü, bu nedenle de onu geçici değil, sürekli kullanmalıydı! Amaca ulaşmak için yayın organları "eşitlenirken", daha doğrusu bütün basın organları birbirine uydurulurken, basın özgürlüğüne de büyük bir darbe indirilmişti.
Bu girişimlerin ardından, 4 Ekim 1933'de yürürlüğe giren "yazı işleri müdürleri" yasasıyla da gazeteler ve yayınevlerinin çalışmalarını daha yakından denetleme olanağı yaratılmıştı. Gazetelerde yazı işleri müdürü görevini üstlenecek kişilerin kesinlikle "saf kan Alman" ve politik açıdan "çok güvenilir" elemanlar olması koşulu getirilmiş, parti kendi adamlarını sorumlu görevlere yerleştirmişti. Yeni yasayla Ocak 1934'ten başlayarak birkaç ay içinde özgür yayın yapan birçok gazete kapanırken, binin üzerinde gazeteci de işini yitirmişti.

ELEŞTİREN GAZETECİLERİ ÜLKEDEN KOVDULAR
Nasyonal sosyalistler böylece ülkede yönetimi ele geçirmelerinin daha ilk yılında tüm medyayı çıkarlarına uygun yönlendirmeyi başarmışlardı. Neyin nasıl yazılacağına, Hitler'in hemen 1933'ün ilk haftalarında kurduğu ve başına da Goebbels'i geçirdiği 'propaganda bakanlığı' karar verecekti. Basından pek karşı tepki gelmemişti, daha doğrusu gelememişti. Çünkü tepki gösterenler işten atılmış, Almanya'dan kovulmuş ya da öldürülmüştü. Bazıları kendiliklerinden başka ülkelere iltica ederken, birçoğu da toplama kamplarına sürülmüştü. Seslerini çıkarmak yürekliliğini gösteremeyen gazete sahipleri 1933 yılının Haziranında kurulan medya kontrol meslek birliğinin başına Max Amann adında bir Nazi'nin geçmesine de göz yummuşlardı. Böylece Alman basını tam bağımlı yapılmıştı. Hitler'in 44. doğum günü olan 20 Nisan'da ünlü çizer Emil Stumpp'un yaptığı Führer karikatürünü birinci sayfadan yayımlayan ünlü Dortmund gazetesine hemen ertesi gün el konulmuş, mal varlığı ve sermayesi partiye aktarılmıştı. Çizer Stumpp'un da Almanya'da çalışması yasaklanmıştı.

YÖNETENLERİ KÜSTÜREN GAZETELER
1935'ten sonra da 'yönetenleri küstüren' veya 'basının şerefini lekeleyen' herhangi bir haber veren gazeteler meslek birliğinden çıkarılmıştı. Hitler'in nasyonal sosyalist devleti böylece birkaç yıl içinde medyayı sadece kontrol etmeyi başarmamış, ne türlü yayın yapacağına da karar vermekle onu bütünüyle ele geçirmişti. Aynı süreçte tabii Yahudi azınlığın tüm yayın organlarına da el konmuştu. Karşı çıkabilecekleri düşünülenler sahibi oldukları yayınevlerini başkalarına satmak zorunda bırakılmıştı.
Ülkede gücünü pekiştirmekte olan Hitler'in NSDAP partisi basını amaçlarına uygun yönlendirmeyi başarmıştı. Propaganda bakanlığının başındaki Goebbels'in tek amacı ilk günden başlayarak tüm basını, radyoları ve her türlü yayın organının düşünce ve görüşlerini baştan sonra denetlemekti. Goebbels: "Ben bakan olarak gazeteleri yasaklayamam" diyordu. "Fakat hükümet basınla baş etmek zorunda kalırsa gereken tüm yöntemleri mutlaka gerçekleştirecektir! Bizimle çalışmak isteyene kapımız hep açıktır. Biz ona elimizi uzatıyoruz ve onun da uzattığımız bu eli kayıtsız şartsız tutmasını bekliyoruz..." Nasyonal sosyalist parti çıkardığı yasalarla, 'yönetenlerin korkulu düşü' olan medyayı kısa sürede kendi politik çıkarları doğrultusunda standartlaştırmıştı.

DEMOKRATİK GÜÇLER SUSTURULMUŞTU
Naziler savaş yıllarında tüm ülkede gazetelerin yüzde 36'sını kontrol ediyordu. Tirajı yüksek bu yayın organları halkın yüzde 82'si tarafından okunmaktaydı! Ellerine geçirdikleri yayınevleri arasında ünlü Ullstein da vardı. Kitap ve gazete Hitler'in korkulu düşüydü. Nazi Almanya'sında bireye yapılan baskı 10 Mayıs 1933'te kitapların yakılmasıyla başlamıştı. Brecht, Dix, Döblin, Einstein, Freud, Heine, Horvath, Kafka, Lessing, Luxemburg, Mann, Marx, Musil, Remarque, Roth, Seghers, Schnitzler, Suttner, Tucholsky, Werfel ve Zweig ateşi boylamıştı. İnsanların okumaması, düşünmemesi demekti. Führer, gazete ve kitabın silahtan daha güçlü olduğunu çabuk kavramış, basın özgürlüğüne son vererek de tüm demokratik ve liberal güçleri susturmayı başarmıştı. Ancak bilindiği gibi Hitler düşünü geçici bir süre için gerçekleştirebilmişti. 
Sonunda bir diktatör daha gitmiş, giderken düşünü de beraberinde götürmüştü. Her diktatör gibi arkasında parçalanmış bir insanlık bırakmıştı...