5 Haziran 2022

Mucizeler Yaratan Meryem

Toplum Gazetesi, 5 Haziran 2022

Küçük çocuk annesinin kucağında, başını omzuna dayamış, elleriyle kulaklarını tıkamış. Yüzü buruşuk, neredeyse ağlayacak. Çan sesleriyle güvercinler uçuşuyor. Kadınlı erkekli koro siyahlar giyinmiş, ilahiler okuyor. Sesleri giderek yükseliyor. Küçük çocuk annesinin kulağına bir şeyler fısıldıyor. Kadının suratı ekşiyor. Koro susuyor, dualar başlıyor. Yüksekçe bir sahnede duran başrahip ve yardımcıları yumuşak, hafif ağlamaklı, hüzünlü İsa'dan, Meryem'den söz ediyor...

Katoliklerin Pantkot yortusu. Mukaddes ekmeğin İsa'nın vücuduyla özümleşmesini kutluyorlar. Altın sarısı bir çadırın altında yaşlı başrahip binlerce insana günün önlemini anlatıyor. Çevre köy ve kasabalardan Altötting'e gelmiş olan yöresel, tarihi, dini giysili gruplar ona kulak kesilmiş. Kısa deri pantolonlu, keçe şapkalı erkekler, rengârenk elbiseleri yere kadar uzanan köylü kadınlar ellerini önlerine kavuşturmuş, başları eğik, boyunları bükük başrahibi dinliyor.

Sonra birden Altötting'in tüm kilise çanları çalıyor. Güvercinler ürkek yükseliyor çatılardan. Annesi oğlunu kucağına alıyor, çocuk annesine sarılıyor. Rahipler dualar mırıldanarak bekleşenlere okunmuş kutsal ekmekten lokmalar dağıtıyor. İlahiler sonsuz. Sonra insanlar şöyle bir kımıldanıyor ve ağır ağır yürümeye başlıyor. En önde başrahip, rahipler, arkalarında yöresel politikacılar, değişik üniformalı, tarihi giysili erkekler, kadınlar ve 'bayramlıkları'nı giymiş halk. Annesi küçük oğlunu yere bırakıyor, elinden tutup evinin yolunda uzaklaşıyor…

Çan sesleri kulakları sağır ediyor

Binlerce insanın oluşturduğu dini alay gittikçe uzuyor, uzuyor; sanki boyu sonsuz bir yılan. Rahipler dualar mırıldanıyor, peşlerinden gelen binler duaları tekrarlıyor, kaldırımlarda bekleşenler alay geçerken haç çıkarıp duaya katılıyor. Dini tören yavaş yavaş sonuna yaklaşıyor. Ak saçlı başrahip yorgun, ayaklarını sürüyor. Sekizgen alanı çevreleyen kiliselerden yükselen çan sesleri kulakları sağır edecek neredeyse. Hiç kimse ağzını açmıyor, herkes suskun. Düşüncelerinde bambaşka bir dünyada insanlar. Uzak yoldan geliyorlar. Kimi onlarca, kimi de yüzlerce kilometre öteden. Günlerce yürümüşler, dağ bayır demeden. Kuzeyden, güneyden, her yönden yola çıkmışlar. İçlerinde, bisikletleriyle Avusturya'dan, İsviçre'den gelmiş olanlar da var. Tümü de Katolik.

Mucizeler yarattığına inandıkları Meryem'e geliyorlar. Papa 2. Jean Paul de Altötting'i ziyaret etmişti. Ağca suikastından altı ay önce, 1980'de. O günden sonra yöre iyice kutsallaşmıştı. Alman Papa 16. Benedikt de11 Eylül 2006'da doğduğu bu yöreye gelmişti.

Meryem'in mucizeleri

Altötting insan kaynıyor. Bazilikanın önündeki alana iğne atsan yere düşmüyor. Büyük kapının önünde duran başrahip o kadar yoldan gelen hacılara teşekkür ediyor. Sonra yumuşak, hafif ağlamaklı, hüzünlü bir sesle İsa'dan, Meryem'den söz ediyor. Törenin bitiminde insanlar kocaman alanı dolaşarak "Lütuf Kilisesi"ne gidiyorlar. Sekizinci yüzyılda kurulduğu söylenen bu küçücük kilise de alan gibi sekizgen. İçindeki Meryem heykeli kutsal. Altöttingli Meryem'in mucizeler yarattığına 15. yüzyıldan bu yana inanılıyor. İçine insanların sığmadığı, girebilmek için kimi gün saatlerce kapısında beklediği küçük kilisenin tüm dış duvarları, dini mesaj içeren tahta tablolarla dolu. İki bine yakın bu tabloyu, Meryem'in mucizelerine inanarak hastalıklarından ve başka dertlerinden kurtulmuş olan insanlar yapmış...Münih ve Salzburg'a bir saat uzaklıktaki Altötting Papa 16. Benedikt'in doğum yeri Marktl'dan sadece on kilometre ötede. Papa küçüklüğünde ana-babasıyla bu yolu yürüyerek çok kez gelmiş Meryem'ine. Altötting ve çevresi koyu Katolik ve tutucu.

29 Mayıs 2022

Manfred Osman Korfmann

Toplum Gazetesi/Almanya, 29 Mayıs 2022

Bir İstanbul-Stuttgart uçuşunda beraberdik. Yine Troia'dan dönüyordu, her zamanki gibi heyecanlıydı. Uçakta yan yana oturmuş, sadece kazılardan değil, havadan sudan da sohbet etmiştik. Kendisi gibi cana yakın eşi de yanındaydı. Uçaktan indikten sonra benimle pasaport kuyruğuna girmiş, sabırla beklemişti sırasının gelmesini. Turkish Airlines uçağından inen çoğu yolcu "AB ülkesi vatandaşları" girişinden çabucak çıkıp giderken, Alman/Türk pasaportlu Manfred Osman Korfmann Türk pasaportlularla aynı kuyrukta beklemişti.

Alçak gönüllüydü, duyguluydu, sabırlıydı. Onun bu nitelikleri ve insanımıza olan yakınlığı, Troia kazılarında yanında çalıştırdığı köylülerle arasında kolayca bir baba-oğul ilişkisi kurabilmesinin nedeniydi. Onun 1988'de büyük bir özveri ile başlattığı dev projenin başarıya ulaşmasında, dünya çapında yankılar uyandırmasında, çocukluğunu ve gençliğini ailesiyle Hitler'den kaçarak (1935-1946) ülkemizde geçirmiş olan yakın dostu Edzard Reuter'in katkılarını da burada belirtmek gerekiyor. 1987-1995 arasında Reuter'in yönettiği endüstri devi Daimler-Benz'in sürekli sponsorluğu olmasaydı, bugün Troia hâlâ toprağın altındaydı. Stuttgart'taki bir sohbetimizde bu proje desteğinin nasıl gerçekleşmiş olduğunu anlatmıştı: “Herr Korfmann'ın Troia'daki başarılarını biliyordum. Bir gün büroma gelmiş ve hemen konuya girmişti; her türlü destek konusunda çabucak anlaşmıştık.” Bu ortak çalışma kapsamında Daimler-Benz sadece Korfmann'ın Troia'daki çalışmalarının sponsorluğunu üstlenmemiş, kazılarda başarıyla kullanılan “Archäomog" robotunu da geliştirmişti.

Manfred Korfmann 2001 yılında, Troia kazıları nedeniyle Helga ve Edzard Reuter Vakfı'nın her yıl verdiği Birlikte Yaşamı Teşvik ödülünü almıştı. On üç yıllık kazıların ardından Korfmann'ın 2001 yılında Almanya'da düzenlediği ve ilkini Stuttgart'ta Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in açtığı üç büyük Troia sergisini yaklaşık 800 bin kişi gezmişti.

Troia, bir Hitit yerleşimi

Korfmann bu küçük, fakat çok önemli Küçük Asya kentinin sanıldığı gibi bir Yunan kolonisi değil, bir Hitit-Anadolu yerleşimi olduğunu, kanıtlamıştı. Troia kazılarında bulunan tunç bir mührün üzerinde Luwi dilinde hiyeroglif bir yazı vardı. Luwi dili Anadolu'nun en eski dillerinden biriydi ve Hititler tarafından hiyeroglif yazılarında kullanılıyordu. Korfmann Troia'nın Tunç Çağı'nda kentleşmiş büyük bir yerleşme olduğunu da kanıtlamıştı.

Birkaç kez görüşmüştük, Troia'da veya Stuttgart'ta; sohbetlerimizi hep Türkçe yapardık. Ölümünden iki yıl önce sessiz sedasız çift pasaportlu olmuştu! Alman makamları Manfred Korfmann'ın Türk pasaportunu da cebine koyup, Manfred Osman Korfmann adını almasını onaylamak zorunda kalmışlardı! 'Osman', kazılarda çalışan Türk işçilerin ona taktığı lakaptı!

63 yaşında ayrılmıştı aramızdan. Uluslararası bir müzenin Troia'da açılması için çok uğraşmıştı. Tüm eserlerin günün birinde yine kaçırıldığı topraklara geri dönüp o müzede sergilenmesini düşlemişti. Bağışladığı 6 bin kitap ile 10 bin makalesi, 2007 yılında Çanakkale'de açılan Korfmann Kütüphanesi'nde.

Ülkemiz Manfred Osman Korfmann'a (26 Nisan 1942 - 11 Ağustos 2005) çok şey borçlu... Geçtiğimiz 26 Nisan doğum günüydü, yaşasaydı 80. yaşını kutlayacaktı! Ülkemiz için daha çok verimli olacaktı.


22 Mayıs 2022

Papa Suikastı

Toplum Gazetesi, 22 Mayıs 2022

13 Mayıs 1981'de Mehmet Ali Ağca Vatikan'da Papa II. Jean Paul'ü öldürmek istemişti! Aradan tam 41 yıl geçmiş… Bu konu nereden mi aklıma geldi? Geçen hafta kitaplığımda, Alman kadın araştırmacı gazeteci Valeska von Roques'ın "Papa'ya Komplo" (*) adlı çalışması karşıma çıktı. Ünlü Alman haftalık dergisi "Der Spiegel"in çeyrek yüzyıla yakın İtalya muhabirliğini yapmış olan von Roques bu kitabı 2001 yılına yazmıştı; suikastın 20. yılında, ben de bir süre sonra Türkçe'ye çevirmiştim.

Gazeteci Abdi İpekçi'nin katili, tetikçi Mehmet Ali Ağca'nın Papa II. Jean Paul'e suikastını ele alan "Papa'ya Komplo"nun Hamburg'da yaşayan yazarıyla kısa süre sonra bir söyleşide bir araya gelmiştik. Görüşmemiz daha çok bu suikastın, daha doğrusu komplonun perde arkasında olup bitenler üzerine gelişmişti. Von Roques, Vatikan'da 4 Mayıs1998 gecesi işlenmiş ve bugüne kadar da nedeni ortaya çıkarılamayan üçlü bir cinayet üzerine kaleme aldığı "Vatikan'da Cinayet" adlı çok satan kitabın da yazarı. "Papa'ya Komplo" kitabında okura sunduğu bilgilerle cinayet girişiminin Soğuk Savaş yıllarının kirli bir operasyonu olduğunu, geri planda ABD ile Vatikan içindeki bazı güçlerin olduğunu kanıtlamak istiyordu. Kitabı yazarken çoğunlukla soruşturma hakimi Rosario Priore'nin 'Suikast' dosyalarından yararlanmış. Von Roques'a göre bu ortak suikast girişiminin nedeni, Vatikan'da birbirine rakip ve Ruhban sınıfı üyelerinden oluşmuş Faenza klanı ile Opus Dei tarikatı arasında amansız mücadeleydi. Polonyalı bir Papa'yı Vatikanın başında görmek istemeyen Faenza klanı daha çok Masonları andırıyordu. Papa'ya destek veren karşı grup Opus Dei ise oldukça köktenci bir Hıristiyanlığı yeğliyordu.

Aynı dönemde Amerika'daki bazı aşırı tutucu ve Sovyet Rusya karşıtı güçlerin çıkarlarıyla Vatikanlı Ruhban sınıfı üyelerinin çıkarları birbiriyle çok uyuşuyordu. Araştırmacı gazeteci von Roques şuna dikkati çekiyordu: "Biliyoruz ki 1980'li yıllara girildiğinde dünyada uluslararası bir yumuşama süreci başlamıştı, ancak Amerika'daki bazı güçler Batı ile Doğu arasındaki bu yumuşamanın çıkarlarına hiç uymadığını sezmişti. Vatikan içindeki II. Jean Paul karşıtları da 'komünist' Papa'dan kurtulmak istemekteydi."

Gerçekten de ABD'li güçler Doğu Avrupalı Papa'nın Polonya ile Sovyet Rusya'nın arasını düzelteceğinden, dolayısıyla tüm Avrupa'ya huzur geleceğinden çekiniyordu. Yazara göre Vatikan'ın hırs dolu piskoposları ile kapitalizmin kirli çıkarları birleşince o dönemde Batı'nın çevirmiş olduğu dolaplardan en çirkini gerçekleşmişti. Papa II. Jean Paul'ü öldürme girişimi Batılı güçlerin Soğuk Savaş'ta uyguladığı "covert operation"ların en korkusuzca olanıydı.

Türk gladyosunun rolü

Kitabın yazarı Valeska von Roques'a göre o yılların Soğuk Savaş ortamında Papa suikastı çok kirli bir oyundu. Suikast suçu Sovyetler Birliği'ne yıkılarak bu ülkenin uygar dünya dışında kalması amaçlanıyordu. "KGB ve Bulgaristan tezi işte bu nedenle ortaya atılmıştır", diye konuşmuştu yazar. "Bu oyunda bir CIA adamı olan Paul Henze ile kadın gazeteci Claire Sterling çok önemli iki rolü üstlenmişlerdi." Papa suikastında 'Bulgar parmağı' tezinin sahibi tabii gazeteci Sterling değildi. Geri planda ipleri tutan CIA, adamı Henze aracılığı ile bu 'görevi' Sterling'e verir ve kamuoyunu inandırıcı bir dosya hazırlaması istenir. Araştırmaları sonucu ortaya atılan 'KGB+Bulgar tezi'nin uydurma olduğunu kitabında kesinlikle ve inandırıcı bir şekilde kanıtlayan Valeska von Roques, ABD Başkanı Ronald Reagan'ın Soğuk Savaş strateji uzmanı Michael Leeden'in de tezin fikir babalarından biri olduğunu ortaya çıkarmıştı. Amaç, o dönemde Sovyetler Birliği'nin "Kötülüğün İmparatorluğu" olduğunu dünya kamuoyuna inandırmaktı. Önüne konulan verileri bir papağan örneği sorgulama aşamasında ve yargıç karşısında tekrarlayan M. Ali Ağca suçsuz Bulgarların tutuklanmasına ve uzun yıllar hapis yatmasına neden olmuştu.

Kitapta anlatılanlara göre 1983 yılındaki ikinci davayı izleyen Uğur Mumcu yanındaki İtalyan kadın meslektaşına: "Adam çok akıllı, çıkarlarını korumasını da çok iyi biliyor", der. "Ne söylemesi gerektiğinin de bilincinde..." Aynı davada tanık olarak dinlenen Abdullah Çatlı da: "Eğer bu mahkemede Ağca'nın 'Bulgar tezi'nin doğru olduğunu açıklarsak Almanya bize 200.000 dolar verecek, himayesi altına da alacaktı", diye konuşur.

Araştırmacı gazeteci Valeska von Roques iki yılı aşan çalışmaları sırasında İtalya ve Vatikan'dan başka Türkiye'den Amerika Birleşik Devletleri'ne birçok ülkede araştırmalar yapmış, "Papa'ya Komplo" kitabıyla perde arkasındakilerin kimler ve amaçlarının ne olduğunu ortaya çıkarmayı başarmıştı. İtalyan gizli servisi Sismi'nin bir ajanının verdiği bilgiye göre, suikastta iki Amerikalı keskin nişancı da görevlendirilmiş. Bu kişilerin görevi, Ağca silahını kaldırdığı anda öldürücü atışı yapmaktı, ancak son dakikada bu plandan vazgeçilmiş ve keskin nişancılar aynı gün apar topar Amerika'ya dönmüştü. O yıllarda görev yapmış bir başka Sismi elemanı da yazarın dikkatini şuna çekmişti: Fotoğraflarda da görüldüğü gibi Ağca kurşun sıkarken tabancasını 4-5 metre ötedeki Papa'nın başına değil de, aşağı doğru tutmaktaydı. Bu iki olay Papa'nın öldürülmesinden vazgeçilmiş olduğunu, sadece yaralanmasının amaçlandığını kanıtlıyordu.

"Papa suikastta ölmediği için çok mutluyum"


Valeska von Roques'un sayısız tanığa ve zengin belgelere dayanarak kaleme aldığı "Papa'ya Komplo"da anlatılanlar ülkemizi de yakından ilgilendiriyor. Abdi İpekçi cinayeti ile adını ilk kez duyuran Ağca'nın nasıl biri olduğunu yakından izliyor, Türk gladyosunun aktörlerinin Batılı gizli servis örgütlerince nasıl korunduğunu da görüyorsunuz. Kitabında Oral Çelik'e de değinen yazar: "Onun anlattıklarıyla İtalyan yargıç Rosario Priore'nin soruşturmaları sonu ortaya çıkardıkları örtüşüyor", diyor. "Bu nedenle suikastta önemli bir rol oynamış olan Çelik'in açıklamaları çok ilginç kaynak olarak kabul edilmelidir." Akıcı anlatım ve değişik kurgu "Papa'ya Komplo" kitabına bir gerilim romanı akıcılığını veriyor.

Sedat Peker için birkaç yıl önce bir TV röportajında: "O botokslu mafya lideri", diyen Ağca'nın şu sıralar İstanbul'da yaşadığı söyleniyor. 2009 yılında İtalyan Diva e Donna dergisine yaptığı açıklamada iki yıl önce din değiştirerek Katolik olduğunu söylemiş ve: "2010 yılında serbest kalınca Roma'ya gelip sevgili kardeşim Wojtyla'nın mezarını ziyaret etmek istiyorum", diye eklemişti. İki yıl önce de İngiliz Mirror gazetesine şunları söylemişti: „Papa suikastta ölmediği için çok mutluyum… O benim için kardeş gibi olmuştu. 2005'te öldüğünde kendimi kardeşim ya da en iyi arkadaşım ölmüş gibi hissettmiştim.” İngiliz gazetecinin yazdığına göre Mehmet Ali Ağca İstanbul'da sokak hayvanlarına bakarak günlerini geçiriyor!

(*) "Papa'ya Komplo" / Valeska von Roques/ Çeviren: Ahmet Arpad/ Yordam Kitap/ Ocak 2008/ 224 s.

15 Mayıs 2022

Alpler'de bir "Kartal Yuvası"

Toplum Gazetesi, Almanya, 15 Mayıs 2022


Stefan Zweig "Dünün Dünyası" yapıtında (Çeviri: Burhan Arpad, 1964) Salzburg yıllarını anlatırken şöyle söz eder: "Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra o küçük kentin kasvetli manzarasını anımsayıp, damından yağmur suları akan evimizde soğuktan titreştiğimizi düşündükçe, bu barış yıllarının değerini daha iyi kavrıyorum. Dünyaya ve insanlara inanmamıza izin vardı o günlerde, fakat sonra hemen karşımızda, Berchtesgaden dağında oturan bir adamın (!) bütün bunları tuzla buz edebileceğini hiç düşünmemiştik..."

* * *

İnanılmaz bir manzara, dimdik yükselen yamaçlar silme çam ormanlarıyla kaplı, aşağılarda, kayaların derinliğinde gölün yemyeşil suları, Königsee'ye akan pırıl pırıl dereler. Yaklaşık 2000 metre yükseklikteyiz. Çok ötelerde Salzburg, ufukta Alpler'in karlı dorukları... Obersalzberg tepelerindeyiz. Bu dağın 1933'ten bu yana kötü bir ünü var... Yörenin güzel ve sağlıklı doğasına hayran olduğu için 1923 yılından başlayarak her yıl burada haftalar geçiren Wolf adında biri, kendine hep Moritz Pansiyon'da oda kiralıyordu. Königsee ve Berchtesgaden yakınlarındaki yamaçlar o yılların Almanyası'nda yavaş yavaş ünlenmeye başlamıştı. Varlıklı ailelerle ünlü politikacıların çok çabuk alışmıştı ayakları Obersalzberg'e. 1930'lu yıllara girildiğinde bay Wolf, güzel bir evi "Adolf Hitler" adına sürekli kiralar! Birkaç yıl sonra da yakındaki koskocaman bir villayı satın alır. 1933 yılına gelindiğinde Hitler, çevredeki arazileri ve başka villaları da tek tek elde eder. Ülke yönetimini hızla ele geçirmeye başlayan bu insan, mülkünü satmak istemeyenleri "Toplama kamplarına gönderirim" tehdidi ile inadından vazgeçirir.

"Türk'ün Yeri"

Hitler'e bir süre karşı çıkan ve binasını satmayan tek kişi, yamacın en güzel köşesinde "Türk'ün Yeri" adlı pansiyonu işleten Karl Schuster idi. Naziler üzerine söyledikleri nedeniyle bir süre Dachau Kampı'na tıkılan Schuster, sonunda tehditler altında pansiyonu elden çıkarmak zorunda kalır ve kısa süre sonra da ölür. Savaş yıllarında Hitler'in Rayh güvenlik kadrosunun konakladığı pansiyon, 1945'ten sonra Obersalzberg'de sahiplerine geri verilen tek binaydı. Onlarca yıl "Türk'ün Yeri" adı altında pansiyon ve lokanta olarak çalıştırıldı. Sürekli doluydu. Müşterileri, başta Amerikalılar olmak üzere yabancılardı. Buraya "Türk'ün Yeri" denmesinin nedenine gelince... Şimdiki binanın yerinde 17. yüzyılda da bir pansiyon ve lokanta varmış. O zamanki sahibi 1683 yılında, Viyana'yı kuşatan Merzifonlu Kara Mustafa Paşa komutasındaki Osmanlı ordularına karşı savaşmak için askere alınmış. Osmanlılar'ı Viyana kapılarından püskürttükten sonra savaştan evine dönen adam binasını pansiyon-lokanta olarak çalıştırmaya devam etmiş. Yöre halkı da ona, Türklere karşı savaşmış olduğu için "Türk", pansiyonuna da "Türk'ün Yeri" demeye başlamış. Burası son zamanlarda kapalıydı; 2021 yılında yöreden bir zengine satıldı, yaklaşık 3 milyon Avro'ya.

"Kartal Yuvası"

Führer'in çayevinden seyrediyor insanlar ayaklarının altındaki doğa harikasını. Uçurumun bağrına sipsivri bir çıkıntı gibi saplanan terasta 1944 yılına dek Hitler, yanında Eva'sı, ayaklarının dibinde üç köpeği, keyif çatıp çayını yudumlarken, kafasından yeni "kötülükler" geçiriyordu. Alpler'deki bu "kartal yuvası" ona Nasyonal Sosyalist Parti yönetiminin 50. doğum günü armağanıydı! Martin Bormann'ın sadece 13 ayda inşa ettirdiği, yaklaşık 150 metrelik bir kayanın sivri tepesine oturtulmuş yapıya ulaşmak bir macera. Önce kayalara oyulmuş, abajurlarla aydınlatılmış 124 metrelik bir tünelde ilerliyorsunuz. Sonra, tavanından sallanan kocaman bir avizenin, duvarlarındaki kollu şamdanları pırıl pırıl aydınlattığı, içi tamamen pirinç levhalarla kaplı kırk yedi kişilik asansörle kayaların içinden 124 metre yükseliyorsunuz, sadece 41 saniyede. Ziyaret sonrasında tünel çıkışında bekleyen özel otobüsler insanları tekrar Berchtesagaden'e indiriyor. Buraya ulaşan yol özel araçlara kapalı. Sık sık çam ormanları arasından geçen, bir tarafı uçurum yol çok dik ve daracık. 1939'da tamamı kayalara oyulan 6.5 kilometrelik bu yolu da Bormann açtırtmış. Otobüs ardı ardına tünelleri geçerek 1100 metreye iniyor. Yolcular buradan sonra kendi özel araçlarıyla, ya da başka bir otobüsle yollarına devam ediyor. İsteyenin ovaya inmeden önce göreceği başka şeyler de var. Az yukarda, bir düzlükte, doruklar manzaralı beş yıldızlı bir otelle, az ötesindeki "Belgeler Merkezi". Bavyera Eyaleti'nin 2005 yılında 50 milyon Avro harcayarak 100 dönümlük araziye kondurduğu lüks otel dev bir uçan daireyi andırıyor. Zengin müşteriler kocaman pencereli lüks odalarından dumanlı Alp doruklarını seyredip düşlere dalıyor. Aşağılarda, durgun suları yeşil, beyaz, mavi Königsee. Üzerinde küçük gezinti gemileri, ötelerde sivri kayalara kanat çırpan kartallar...

Hitler'in Temmuz 1944'de terk edip savaşı Doğu Prusya'daki "Wolfsschanze”den (Kurt İni) yönetmeye başlamasının ardından boş kalan Obersalzberg tesislerini Amerikalılar 25 Nisan 1945'de bombalayıp yerle bir etmişti.

8 Mayıs 2022

Viyanalı rahatına düşkündür

Toplum Gazetesi/Almanya, 8 Mayıs 2022

AHMET ARPAD

Kahve alışkanlığı Sultan IV. Mehmet'in askerlerinin 1683'de Viyana kapılarından çekilirken geride bıraktığı çuvallar dolusu kahveyle başlayan Orta Avrupalı bu alışkanlıktan kendini 300 küsur yıldır kurtaramamıştır.1685'den başlayarak Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun ünlü kentleri Viyana, Budapeşte ve Prag'da ardı ardına kahvehaneler açıldı. Bu kentlerin keyfine ve rahatına düşkün insanları oralarda saatlerini geçirmeye başladı. Budapeşte'de Gerbaud, Central, New York yüzlerce yıldır kente damgasını vurmaya devam ediyor. Moldau kenti Prag'ın Avrupa düşünce ve edebiyat dünyasını etkilemiş olan Cafe Arco'nu, Cafe Louvre'u, Cafe Slavia'sı günümüzde hâlâ açık. Kapılarından içeri girdiniz mi, gözleriniz Franz Kafka'yı, Max Brod'u, Egon Kisch'i, Franz Werfel'i arıyor.

Leopold Hawelka bir Viyana tarihiydi

Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun eski başkenti Viyana ise, kahvehane geleneğini günümüzde diğer iki kentten daha titiz sürdürüyor. Yazarlar, sanatçılar, aydınlar, işadamları sabah kahvaltılarını, öğle yemeklerini, akşamüstü çaylarını oralarda alıyor. Schnitzler, Werfel, Freud, Zweig'ın saatler geçirdiği tarihi kahvehanelerin rahat koltuklarında günümüzde iş görüşmeleri, sanat tartışmaları yapılıyor, kitap okunuyor, mektup yazılıyor. Sacher, Central ve Dehmel daha çok turistlerin tanıdığı ve uğramadan Viyana'dan ayrılmadığı kafeler. Bir de Braeunerhof, Korb, Sperl, Prückl var ki, oralarda sadece Viyanalı görürsünüz. Burg Tiyatrosu'nun ünlü aktörlerine rastlamak istiyorsanız mutlaka tiyatronun az ötesindeki Café Landtmann'a uğrayın. Herren Sokağı'nın sonundaki Cafè Griensteidl'e Schnitzler, Hugo von Hofmannstahl, Hermann Bahr devamlı müşteri olmuştur. Az ötedeki Café Braeunerhof'da Thomas Bernhard gazetelerini okumuş, birileri ile tartışmış, Elfriede Jelinek Stephan Katedrali'nin yakınındaki Cafè Korb'dan uzun yıllar çıkmamış. Daracık Dortheer Sokağı'ndaki Café Hawelka 1950'den bu yana kent merkezinin çok sevilen bir edebiyatçılar, ressamlar ve gençler kahvehanesi. Ernst Fuchs, ressam Hundertwasser, aktör Qualtinger, Oskar Werner, Elias Canetti, Andy Warhol, Henry ve Arthur Miller sürekli müşterileri olmuş. Şu sıralar tarihi masalarını daha çok aydın gençler dolduruyor. Sahibi Leopold Hawelka 2011 yılında öldüğünde 100 yaşındaydı, oğluna devrettiği kahvehanesine her gün geldi, her zamanki köşesinde oturdu, cin gibi bakışlarıyla olup biteni dikkatle izledi!

Viyanalı hafif alaycıdır

Yüzyıllar boyu bir dünya imparatorluğunun başkenti olmuş Viyana kozmopolitliğini hiç yitirmemiştir. Viyanalı hafif alaycıdır, rahatına düşkündür, her şeyi hemen ciddiye almaz. Viyanalı bürokratik bir monarşide ayakta kalabilmek için yüzyıllar boyu kendine hep çıkar yollar aramış, yaşamında çoğu kez kaçamağı yeğlemiştir.

Her Viyanalı'nın ailesinde mutlaka bir Macar, bir Polonyalı, bir Çek, bir Yahudi vardır. Eski Viyana'da varlıklı aileler evlerinde Bohemyalı hizmetçi kızlar, Macar kadın aşçılar ve Çek çocuk bakıcıları çalıştırırdı. İmparatorluğun askerleri ve memurları birkaç yıllığına gönderildikleri uzak eyaletlerden Slavca, İtalyanca, Macarca öğrenmiş, oralı kızlarla evlenmiş dönerdi. Viyana mutfağı da hep Bohemya, Macar, İtalyan, Bavyera mutfaklarının etkisinde kalmıştır. İmparatorluğun dört bir köşesinden gelenler yüz yıllar boyu başkent Viyana'nın hoşgörülü ortamında uyum içinde kendilerini geliştirmişlerdir. Gluck Bohemya'dan, Haydn Macaristan'dan, Beethoven Ren bölgesinden, Mozart Salzburg'dan, Brahms Hamburg'dan gelip burada ünlerine kavuşmuşlardır. Hugo von Hofmannsthal Yahudi, İtalyan ve Viyanalıdır.

Viyana'da gündüzleri kocaman parklarda, Osmanlı kuşatma yıllarından kalma daracık sokaklarda başıboş dolaşırsınız. Akşamlarınızı operada, tiyatroda, operette, müzikalde geçirirsiniz. Otelinize dönmeden önce loş sokaklarında gezindiğiniz kentin kahvehaneleri, lokantaları, şaraphaneleri geç saatlere kadar açıktır. Fazla düşünmeyin, girin birinden içeri. Masalarda sohbet eden, gülen, şarabını yudumlayan insanlar oturur.

Ismarlayın kendinize bir kadeh kırmızı şarap. İyi gelir uykuya...

1 Mayıs 2022

"Kaçmasaydık, Bugün Yaşamıyordum"

 Toplum Gazetesi Almanya, 1 Mayıs 2022

Speyer istasyonunda trenden indi. Sağına soluna şöyle bir bakındı ve sonra ürkek adımlarla çıkışa doğru yürüdü. Küçük istasyon binasının önünde bir taksi bekliyordu. Bir an düşündü. Kent merkezine yürüse miydi, yoksa taksiyle mi gitseydi? Hava serin, fakat güneşliydi. Yürümeye karar verdi. Karşı kaldırıma geçti. Sağa doğru gitmesi gerektiğini biliyordu. Büyük bir bahçe içinde kocaman, gösterişli, kırmızı tuğladan tarihi bir bina dikkatini çekti. Demir bahçe kapısında "Villa Ecarius" yazıyordu. Yoluna devam etti ve birkaç sokak sonra sola saptı. Uzaktan büyük katedralin kuleleri görünüyordu. Oraya gidecekti. Annesi, babası ve ablasıyla bu kenti terk ettiklerinde o bir yaşındaydı. Doğmuş olduğu topraklara hiç dönmemişti. Ana babası çoktan yaşamıyordu. Ablasını da beş yıl önce yitirmişti. Doğduğu toprakların hasretine daha çok dayanamamış, tek başına yola koyulmuştu.

"Çoktan Öldürülmüştük"

1939 sonbaharıydı, apar topar, her şeyi geride bırakarak son anda bu kenti terk ettiklerinde. Önce yakın Fransa'ya kapağı atmışlardı. Birkaç ay sonra da İngiltere'ye. İleri yıllarda savaş sürüp gitmişti. Babası anlatmıştı savaş sonrası yıllarda niçin aniden evlerini bırakıp buralara geldiklerini. "Kaçmasaydık", demişti, "bugün yaşamıyorduk, çünkü toplama kampından birinde çoktan öldürülmüştük."

Sağına soluna pek dikkat etmeden, düşüncelerle ve anılarla dolu yürüdü. Bomboş küçük sokaklardan, iki üç katlı daracık evlerin arasından geçti. "Greifengasse" yazıyordu tabelada. Bakışlarını katedralin kulelerinden ayırmadan ağır ağır devam etti yoluna. 'Predigergasse", oradan da geniş, upuzun Maximilian Caddesi. Buraları ablasının anlattıklarından anımsar gibi oldu. O yıllarda Speyer'in bu tek büyük caddesinden atlı arabalar ve tramvaylar geçermiş. Dosdoğru yürüdün mü katedrale çıkılırmış. Az ötede sinagog, köşeyi döndün mü banyo. Ablası "Pfaffengasse" adlı sokaktaki ikokulun birinci sınıfından ayrılmış... Şimdi koskocaman, devasa katedral karşısında. Durdu. Hiç kıpırdamadan bakışlarını yüksek kapısında, sonsuza tırmanan kulelerinde gezdirdi... İnsanlar gidip geliyor, karıncalar örneği kocaman alanda hareket ediyorlardı. Esther Lieberberg ise hareketsiz öyle duruyordu. Düşündü bir an için, gireyim mi katedrale? Sonra yürüdü, küçük adımlarla kocaman kapıya yaklaştı.

"Ne Değişti Ortaçağ’dan Günümüze?"

Katedralin içi daha da yüceydi. Sütunlar ve kubbeler sonsuza yükseliyordu. 1025 yılında temeli atılan Speyer katedrali 1981’den bu yana Unesco Dünya Mirası dev bir yapı. O, sıraların arasında gezindi. Arka bölüme geçti. Bir an için ürperir gibi oldu. Hızlı adımlarla çıkışa doğru yürüdü. Speyer'e gelmesinin nedenlerinden biri de Tarih Müzesi'ndeki "Ortaçağda Avrupa Yahudileri" sergisiydi. İsa 'dan önce 6. yüzyılda Yahudiler bugünkü Irak topraklarını terk edip önce Doğu Akdeniz kıyılarına, sonra da Roma döneminde İtalya üzerinden Batı Avrupa'ya göç etmişlerdi. Ren havzasına 4. yüzyılda Romalılar'la geldiklerinde Cermen kavimleri buralarda henüz yoktu. Yahudi tüccarlar Ortadoğu ile Orta Avrupa arasındaki ticaret köprüsünü oluşturmuşlardı. Speyer, Worms ve Mainz Yahudiler'in "kaleleriydi". Yahudi düşmanlığı o çağlarda da kendini göstermişti. 1348-1350 arasındaki büyük veba salgını sırasında "Yahudiler su kaynaklarımızı zehirliyorlar" gibi bir bahaneyle radikal Hıristiyanlar Yahudiler arasında kıyıma girişmişlerdi. Bu düşmanlık hep devam etmiş, 1500'lere girildiğinde Alman kentlerinden kovulmaya başlanmışlardı. 1529'da Speyer sinagogu ellerinden alınmıştı.

Esther Lieberberg, az sonra kendisini Judengasse" denilen sokakta bulduğunda, ne değişti ortaçağdan günümüze, diye düşündü. Yürüdü. Az sonra yerin üç kat altındaki eski banyonun taş basamaklarını ağır ağır inerken çok dalgındı. Her şeye karşın, bir yaşında terk etmiş olduğu doğum yeri kente 83 yıl sonra günübirliğine de olsa döndüğüne pişman değildi.

24 Nisan 2022

Himmler ve Hitler

Toplum Gazetesi /Almanya, 24 Nisan 2022

Heinrich Himmler 1900 yılında Münih'te doğar. Babası bir lise öğretmenidir. Kent burjuvazisine mensup, hali vakti yerinde Katolik bir ana babanın oğlu iyi yetişir, hümanist bir eğitim alır. Ufak-tefektir, çekingendir, pek arkadaşı yoktur. Birinci Dünya Savaşı'nda asker olup cepheye gitmek ister, fakat yaşı elvermediği için gidemez, düş kırıklığına uğrar. Katolik ve tutucu bu genç, 1922'de kendini birden nasyonal sosyalistlerin arasında bulur. 1923'de Hitler'in Münih'teki başarılı olmayan darbe girişiminde yer alır, bu darbeden kısa süre sonra partide hızlı adımlarla ilerler. 1925'te Nazilerin güvenlik örgütü SS'e katılır, üç yıl sonra da, devlet terörü estiren örgütün başına getirilir. Heinrich Himmler'in örgüte aldığı erkeklerin büyük bir çoğunluğu işsiz, yaşamla arası pek iyi olmayan, her türlü emri yerine getirmeye hazır insanlardır. 1930'lu yıllara girildiğinde nasyonal sosyalistler topluma ağırlıklarını koymaya başlarlar.

5 Mart 1933'de aldığı %44 oyla başbakanlık koltuğuna oturan Hitler 23 Mart'ta sosyalistler hariç diğer partilerin oyu ile çıkardığı yetki yasasıyla yasama, yürütme ve yargılamayı tek elde toplayarak Nazi diktatörlüğünü perçinler. Hemen ardından ideolojisini eleştiren herkesi sorgusuz sualsiz tutuklatmaya başlar. Sosyalistleri, aydınları, düşünürleri, sendikacıları, yazarları. Nazi karşıtı birçok kişi Himmler'in emriyle yok edilir. Sorumluluğundaki SS bünyesindeki Dirlewanger ve Kaminksi tugaylarının savaş sırasında en büyük soykırım suçu işlediği söylenir. Bu nedenle başta Yahudiler olmak üzere Aryan ırkından olmayan tüm azınlıkların soykırımından Hitler kadar Nazi Almanyası'nın ikinci adamı Himmler de sorumludur. Führer soykırımın planlayıcısı, Himmler de uygulayıcısıdır! Hitler'e olan yakınlığı korkuyla dalkavukluk arasında bir bağımlılıktır. 1943'de yılında İçişleri Bakanı görevini de üstlenen Himmler'in emrindeki SS örgütü, o günlerde iki milyon üyeye ulaşır.

Hitler'in intiharı

20 Nisan'da doğan Adolf Hitler 30 Nisan'da ölür. 1942 ile 1945 arasında, Hitler'in sekreterliğini yapmış olan Traudl Junge Führer'in son dakikalarını ilerde şöyle anlatır: "İlk Rus tankları Berlin kapılarına dayanmıştı. Top ateşlerini, gizlenmiş olduğumuz başbakanlığın bütün odalarından duyuyorduk. Hitler ve Eva kendileri için ayrılmış sığınaktaydı. İki gün önce evlenmişlerdi. Çok önemli evrakları yakmıştık. Himmler ile Goering Berlin'den kaçmıştı..." Hitler Eva'ya siyanür verir, kendi de şakağına kurşun sıkar. Daha önce verdiği talimata uygun olarak cesetleri sığınaktan çıkarılır, bahçede açılan bir çukura bırakılır ve üzerlerine benzin dökülerek yakılır.

Hitler'in soykımcısı

Bu arada savaşın son haftalarında Almanya'nın zaferinden kuşku duymaya başlayan, Nazi rejiminin hayatta kalmasını sağlamak için İngiltere ve Amerika ile barış görüşmeleri gerektiğini açık açık söyleyen yardımcısı Heinrich Himmler, savaşı yitireceğini fark eden Hitler tarafından partiden atılmış, yalnız kalmıştı. Müttefiklerin 8 Mayıs 1945'de ülkeyi işgal etmesiyle sahte kimliğe büründü, adını başçavuş Heinrich Hitzinger olarak değiştirdi ve yaşamı boyunca hiç kesmediği bıyığını tıraş etti, gözlüğünü çıkardı, sol gözüne bant taktı ve doğum yeri olan Bavyera'ya dönebilmek için yola koyuldu. Ancak 21 Mayıs 1945 günü, üstü başı yırtık, Lüneburg yakınlarında İngilizlere yakalandı. İki gün sonra da Heinrich Himmler olduğu anlaşılınca, daha önceden dişinin arasında yerleştirmiş olduğu siyanür kapsülünü ısırarak yaşamına son verdi. İngilizler Himmler'i Lüneburg yakınlarında defnettiler. Bugün mezarının yeri bilinmiyor. Araştırmacı Peter Longerich 1040 sayfalık 'Heinrich Himmler Biyografisi' adlı dev yapıtında onu şöyle anlatıyor: "Doğa kanunu olacağına varmalı ve en uygun olanlar yaşamalıdır, diyen Heinrich Himmler üç kişilikli bir insandı. O bir ideolog, hırslı bir politikacı ve tehlikeli bir oportünistti." Hitler'in soykımcısı Himmler!

17 Nisan 2022

Savaşı Umursamayanlar

Toplum Gazetesi /Almanya,17 Nisan 2022

ABD'li düşünce kuruluşu Atlantic Council'in kısa süre önce yaptığı bir açıklamaya göre, Rus oligarkların yurt dışında sakladığı "kara servet" yaklaşık 1 trilyon dolar! Onlar çoğunlukla kamu varlıklarını ele geçirip olağanüstü bir servetin üzerinde oturanlar. Türk Dil Kurumu oligarşiyi şöyle tanımlıyor: "Siyasal gücün birkaç kişilik bir grubun elinde toplandığı yönetim". Wall Street Journal'da (WSJ) yayınlanan analize göre sadece Putin'in yakınındaki oligarklar değil, ülkede kariyer sahibi 'üst düzey' teknoloji çalışanlarına kadar pek çok Rus kendileri için henüz herhangi bir yaptırımın olmadığı Türkiye'ye yöneliyor. Türkiye bilindiği gibi son haftalarda Rus zenginlerin yatları, jetleri ve paraları için hızla 'bir cennet' olmaya başladı!

Bir ABD üst düzey yetkilisi geçen hafta şöyle konuştu: "ABD Dışişleri Bakanlığı siyasi işler müsteşarı Victoria Nuland 4 Nisan'da Türk yetkililerle Ankara'da bir araya geldi. Kendisinin de söylediği gibi, Türkiye'nin dikkatli olması ve Rus oligarkların kirli parası için havuz olmasına izin vermemesi çok önemli."

Dünyada ne olursa olsun lüks yaşamlarından vazgeçmeyenleri ünlü yazar Stefan Zweig "Besuch bei den Milliarden" (1932) adlı denemesinde anlatıyor:

"Bir zamanlar bütün dünya yaşam umurlarında olmayanlarındı; mutlu kuşlar örneği karaların ve denizlerin üzerinden geçerler, güneşin ısıttığı, güzellerin ışıldadığı yerlere konarlardı. İtalya'nın masmavi kıyılarına, kuzeyin kayalık fiyortlarına, Tiroller'in ovalarına ve Güney Fransa'nın şatolarına... Aralarındaki kardeşçe yakınlık sonsuzdu, dünyanın dört rüzgârıyla uçar, sınırları aşarlardı. Sürekli susamış dudaklarıyla her yerde hareketli yaşamın o berrak ve tatlımsı köpüğünü içerlerdi. Nerede yoktu ki bu umursamazlar?  Gürültülü, kocaman kentlerin caddelerinde rahat ve şık otomobilleriyle gezinir, Alplerin karlı doruklarından hızla kayar, çok uzak diyarlara gitmiş fatihler örneği büyük gemilerin güvertelerinden uçsuz bucaksız denizleri seyreder, akşamları Sri Lanka kentlerinin sokaklarında uçar gibi çekçeklerle dolaşırlardı. Zenginliğin altından dalgası toplumların ve dillerin üzerinden aşar, bütün dünyaya taşırdı umursamazların o büyük topluluğunu, hiç işe yaramayan, fakat güzel, yaşamın kelebeklerini...

Peki bugün nerede o büyük topluluk? Kötü duruma düşmemek, tehlikeden kaçmak için yaşadıkları ülkeleri terk ettiler. Çünkü onlar yalnız olmak istiyordu, tek başlarına ve bir arada. Umursamazlar sadece umursamazlarla bir arada yaşamayı arzuluyordu. Ve hep birlikte kaçtılar. Yukarılara, dünyanın en güzel kış köşesine, İsviçre'de Engadin'e, St. Moritz'e... Parçalanmışlar oralarda yine bir araya geldi, çünkü orada fakirlik ve hastalık yoktu. Eğlenceleri de pek kısıtlanmıyordu, hiçbir şey tehdit edici değildi. Lüksün kalesi otellerin kapıları onlara açıktı... Tabii bir zamanlar dünyanın üzerinde uçuşan birkaç yüz binden sadece birkaç yüzü kendine bir yuva buldu. Burada insanlar gülüyor ve eğleniyor. Savaşı düşünen yok. "Non vi si pensa, quanto sangue costa." Ah, ne kadar da akıllı şu umursamazlar! Nasıl da biliyorlar güzelin güzelini, en iyinin en iyisini bulup ortaya çıkarmasını! En son koruyucu kaleleri olan St. Moritz güneşli kış günlerinde ne de güzel ve gizem dolu ışıldıyor! Hiçbir kötülük ve tehdit, her türlü kabalık buraya adım bile atamaz. Burada kış parıltı, güneş aydınlık, ışık da coşku ve berrak... Burada her şeyin üzerinde, kendi dünyalarında duruyorlar, bütün dertlerden çok uzak. Avrupa'nın bütün ülkelerine kandan bir bataklık gibi yayılmış o sonsuz hüznün nefesi buraların berrak havasına ulaşamıyor. Burada onların, umursamayanların, yaşamı tehlikede değil. No vi si pensa...

Fakat bana biraz komik gelmiyor da değil. Her şey bir maskaralığı andırıyor, yetişkinler çocuklar gibi oynuyor.Herkes çok neşeli, çok şık da giyinmişler, pahalı giysiler seçmişler, hepsi de rengârenk, insanın gözleri yanıyor onlara bakarken, bir panayır yerini andırıyor burası, bir maskeli baloyu anımsatıyor. Çok gürültülü, çok neşeli, çok küstah. Hiç kimse Avrupa'nın başka yörelerinde olup biten dehşeti düşünmek bile istemiyor. Bu insanlar pırlantalarıyla ve mühürlerindeki soyluluk simgeleriyle gurur duyuyor, neşeyle gülüyor; onlar hiçbir şeyi umursamıyor, onlar çok gururlu... Tangolu akşamüstü çayları, Soirées dansantes, maskeli balolar, tenis maçları... Burada ne isterlerse var. İtalya'dan ve Fransız Rivyerası'ndan getirilmiş çiçekleri satan dükkanlar, pastaneler ve parfümeriler..! Rüzgârların dünyanın dört bir köşesine savurmuş olduğu o büyük 'kardeşler topluluğu'nun buraya toplanmış yedi canlı üyeleri yaşamlarında alıştıkları hiçbir şeyden kaçınmıyor. Oturuyorlar hep bir arada akşamüstü toplantılarında, flört edip neşeyle gülüyorlar, Tango melodileriyle dans ediyorlar.

Ah, savaş nerede? Nerede alt üst olmuş dünya? Vals, çaydan sonra hafif bir vals... Ve gülüşmeler, birbirini süzmeler. Vatanları yok hiçbir şeyi umursamayanların, gelmişler bir yerlerden buralara. Onların cephelerde ölen babaları, kardeşleri, eşleri yok. Dudaklarının hafif gülümsemesinden belli, onlar her şeyin dışındalar, sadece günü gün etmek çabasındalar…Bir vals başlar başlamaz omuzlarını şöyle bir kaldırıyorlar, hoşlarına gitmeyen bir şey oldu mu, canları sıkıldı mı, hafifçe gülümseyerek onu unutmak istiyorlar. Burada dertli yok! Kahkahalar ve müzik. Non vi si pensa... İnsan bir an için dostlarını düşünüyor, şu sıra bir yerlerde karlarda yatan, ölümü bekleyenleri, bürolarına kapanmış, dosyalar dolusu kağıtlarla uğraşanları da. Avrupa kentlerinin hüzünlü varoşlarını, oralarda yaşan yaşlı kadınları ve üzgün çocukları da... Bizler için, kahkahalar atarak, üzerlerinde komik giysiler karlı yamaçlardan aşağı kayan bu insanlar adına utanmaktan başka çare yok… Ve yürek, o bütün dünyanın sevincini, mutluluğunu özlüyor, sadece kendi mutlu olursa utanıyor. Umursamazlıktan nefret ediyor, fakat hüzünlü olmaktan da. Çünkü biliyor hüzünlenmenin kimseye bir yararı olmadığını. Coşkulu insanların arasında tek başına kalıyor ve onların neşesini özlüyor. Pırıl pırıl bu doğanın ve soğuk yüreklerin ortasında kendini çok yalnız hissediyor...

Oturuyorlar fraklı beylerle dekolteli hanımlar tavanları yüksek balo salonunda. Pırlantalar göz kamaştırıyor, bakışlar süzgün, masada savaş ülkeleri insanlarının düşlerinde göremeyeceği yiyecekler. Her yerde kibarlık, şıklık ve flört. Onlar bir oyun oynarken Avrupa yıkıntılar içinde…"

(Çeviri: Ahmet Arpad)

10 Nisan 2022

Zürih'te Max Frisch'le

Toplum Gazetesi Almanya, 10 Nisan 2022

Ahmet Arpad

Zürih kentini yukarıdan seyretmek istiyorsanız İstasyon Caddesi'nden sola sapıp dar sokaklardan ağır ağır yürüyerek Lindenhof tepesine çıkmak en iyisi. Ağaçlar altındaki küçük park Zürih'te, kelimenin tam anlamıyla bir "vaha". Tarihi yapılar, büyük katedral, kentin ortasından geçen Limnat nehri buradan ayaklarınızın altında. Ötelerde Zürih'i ve gölü çevreleyen tepeler. Kışın ufukta karlı dağlar, lodos estiğinde mavimsi bir renge bürünen, kente iyice yaklaşan Alpler. Lindenhof her mevsimde güzel, huzur verici, romantik.

Savaş sonrası Alman dili edebiyatının en önemli yazarlarından sayılan Max Frisch, eserlerinde daha çok bireyin ve toplumun kimlik sorunlarını ele alır, ülkesi İsviçre'yi sorgulamaktan da geri kalmaz. Frisch yaşamının uzun yıllarını doğduğu kent olan Zürih'te geçirir, eserlerini orada yaratır. Göl kıyısındaki bu güzel kentin café ve lokantaları, onun çalışma ve tartışma mekânlarıdır. Max Frisch'in izinde yapılacak bir gezintiye göl kıyısındaki Bellevue alanından başlamak doğru olur.

Frisch – Dürrenmatt Çekişmesi

1978'de bir akşam dostu Friedrich Dürrenmatt ile yine Kronenhalle lokantasında buluşur. Dürrenmatt ona en son eseri "Okuma Kitabı"nı "eski dost ve omuzdaşım Max'a..." cümlesiyle imzalayıp verir. Frisch yazılana şöyle bir göz atar ve hiç sesini çıkarmadan lokantayı terk eder, fakat gece yarısına doğru geri döner ve elindeki kitabı hâlâ masasında oturmakta olan Dürrenmatt'ın önüne: "Bu utanılacak bir cümle, avukatımla konuştum, 'omuzdaş' bir hakaret!" sözleriyle fırlatır ve çıkar gider.

Kronenhalle günümüzde yine ünlüdür. Duvarlarını süsleyen değerli Picasso'ların ve Chagall'ların asılı olduğu lokanta, göl ile kent tiyatrosu arasındaki konumu nedeniyle her zaman dolu, masalarında çoğu kez varlıklılara ve diğer ünlülere rastlanıyor. 1862'de açtığı kapılarını hiç kapatmamış olan Kronenhalle, ciğer köftesinden yapılan leziz çorbasıyla da ünlüdür.

Max Frisch'in sık sık uğradığı Zürih lokantalarından biri de Bodega Espanola. Saatlerini geçirip kimi eserlerini kaleme aldığı, günlük gazeteleri karıştırdığı, yan masada oturanlarla politik tartışmalara girdiği Bodega 1874'te açılmış. İspanyol mutfağından özgü ağız tadı örnekleri ve şaraplar sunan lokanta da, Kronenhalle gibi sanki hiç yenilenmemiş, geçmişini günümüze dek öyle korumuş.

Göl kıyısındaki Café Odeon 111 yaşında. Onlarca yıl Zürih'e gelen ünlü mülteciler için ilk adres sayılan Odeon da, Frisch'in sık sık uğradığı "Café"lerden biriydi. Zürih'de Viyana kahvehanesi atmosferini arayan aydınlar için Odeon ideal bir buluşma yeriydi. Lenin, Thomas ve Klaus Mann, Albert Einstein, Franz Léhar, Arturo Toscanini, Erich Maria Remarque, Stefan Zweig, James Joyce sürekli müşterileriydi. Mülteci yazarların eserlerini basan Europa Yayınevi sahibi Emil Oprecht, kitapların ilk sunumunu Cafè Odeon'da yapardı.

Bertolt Brecht'in Etkisinde

4 Nisan 1991'de ölen Max Frisch'in en önemli yapıtlarından biri "Günlükler - 1946-1949"dir. Onu kaleme aldığı Cafè de la Terasse şık Arnuvo salonuyla koruma altına alınmış yuvarlak bir yapıdır. Sütunları, büyük pencereleri ve mobilyaları kahvesini yudumlayana huzur veriyor. Frisch'in izinde yapacağınız gezinti sizi mutlaka az ötedeki, dünyaca ünlü Zürih kent tiyatrosuna da götürecektir. Romanlarının yanı sıra tiyatro oyunlarıyla da ünlenen Max Frisch'in Bertolt Brecht'ten etkilendiği söylenir.

Yaşamının tam kırk dört yılını Zürih tiyatrosuna vermiş olan yazarın toplumsal eleştiri ağırlıklı sahne oyunları da çoğu kez İsviçre'de heyecanlı tartışmalara neden olmuştur. Max Frisch doğduğu ve yaşadığı, "çevresini fabrikaların değil, villaların sardığı hoş bir gölün kıyısındaki" Zürih'i severdi. Kentteki yaşam, Limnat nehri, göl, dağlar ve en çok da caddelerinden geçen mavi tramvaylar hoşuna giderdi.

Çünkü mavi, Frisch'in çok sevdiği renkti, kitaplarını ciltletirken hep maviyi yeğlerdi. Gençliğinde mimarlık eğitimi görmüş olan Max Frisch'in zengin arşivi günümüzde Zürih Teknik Üniversitesi'nde korunmaktadır.

Uzun bu gezintinin ardından, tabii sıcak bir yaz gününde Zürih'teyseniz, kendinizi serin sulara bırakın. Engen'deki göl plajını, ya da 1949'da Max Frisch'in plânlarına uygun inşa edilmiş olan ve günümüzde bir kültür anıtı kabul edilen Letzigraben açık yüzme havuzunu yeğleyebilirsiniz. 1888 yılında kapılarını açan tarihi "Frauenbadi" Limnat nehri kıyısında; buraya o günden bugüne, tam 134 yıldır, sadece kadınların girmesine izin var!


3 Nisan 2022

Hitler yandaşı başbakan!

Toplum Gazetesi, Almanya, 3 Nisan 2022


Susanne Filbinger, bundan 15 yıl önce, 1 Nisan 2007’de ölen babasının tavanarasına kaldırmış olduğu bir sandık içinde 60 defter bulmuştu. Bu defterler merhumun yaşamı boyunca ailesinden saklamış olduğu günlükleriydi. Kardeşleri engellemek istese de Susanne Filbinger onları kitaplaştırmıştı. 1913 Freiburg doğumlu Hans Filbinger lise öğreniminin ardından 1933'de hukuk öğrenimine başlar. Aynı yıl Nasyonal Sosyalist Üniversite Öğrencileri Birliği'ne üye olur. Kısa sürede "Hıristiyan olmayanlara ve Alman toplumuna yabancı güçlere karşı çıkmalıyız" gibi görüşlerle çevresinde ünlenir. 1934'de Hitler'in "Yıldırım Kıtaları"na (SA) katılır. Genç Hans Filbinger hırslıdır. 1937'de Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi (NSDAP) üyesi olur. Savaş sürecinde Nazi Almanyası'nda askeri yargıç olarak görev yapar. Çoğunlukla deniz kuvvetlerinde suç işleyenler (!) onun karşısına çıkarılır. Filbinger savaşın son aylarında bile idam kararlarının altında imzası olan bir Nazi yargıcıdır. Yeni kurulan Almanya'da hiç kimse Filbinger'in kılına bile dokunamadı. O avukat olarak yaşamını sürdürdü, Hıristiyan Demokrat Parti'ye (CDU) girdi, kısa süre sonra Freiburg Belediye Meclisi’ne seçildir, parti içinde hızla yükselir.

Bir Hitler yargıcı

1960'da Eyalet Meclisi’nde milletvekiliydi. Kurt G. Kiesinger kabinesinde içişleri ve milli eğitim bakanlıkları yaptı. 1966'dan 1979'a kadar Baden-Württemberg Eyaleti Başbakanı Hans Filbinger'di! Nazi Almanyası'ndaki geçmişi, Hitler döneminde yandaş bir savcı ve yargıç olması sağcı görüşlü, tutucu çevresinde hiç kimseyi rahatsız etmemiştir. Hatta 1974 ve 1977 yıllarında Almanya'ya yeni bir cumhurbaşkanı aranırken Hans Filbinger'in adı hep adaylar arasında geçti, ancak aynı süreçte ünlü tiyatro yazarı Ralf Hochhut Filbinger'in „bir Hitler yargıcı" olduğunu belgeleriyle ortaya koydu. Ünlü rejisör Claus Peymann rejisör Thomas Bernhard'ın 1979'da yazdığı "Emeklilikten Önce" adlı oyununu Stuttgart'ta sahneledi. Kısa sürede büyüyen tartışmaya eski yargıç önce: „O zaman doğru olan şimdi yanlış olamaz" görüşleriyle karşı çıkmaya uğraştı. Hochhut aleyhine açtığı davayı kaybetti, çünkü bu dava sürecinde eski Nazi yargıcının savaşın son günlerinde de dört idam kararının altında imzası olduğu ortaya çıktı ve Hitler yandaşı Filbinger Baden-Württemberg Eyalet Başbakanlığı’ından istifa etmek zorunda kaldı.

"Kirli Su Dökülmez"

Ancak o görüşlerinden vazgeçmeye hiç niyetli değildi; kısa süre sonra aşırı sağcı, tutucu Weikersheim Araştırmalar Merkezi'ni kurup başına geçti. 1 Nisan 2007 tarihinde vefat ettiğinde, zamanın eyalet başbakanı Oettinger cenaze töreninde yaptığı konuşmada: "O Nazilerin bir kurbanıydı, o nasyonal sosyalist değildi, kendini baskı rejiminin zincirlerinden kurtaramamıştı” sözleriyle Hitler yandaşı eski yargıcı koruyan bir skandala imza attı. O yılların CDU sekreteri olan ve: "Eyalet başbakanımızın Filbinger üzerine söyledikleri çok doğru”, diyen Thomas Strobl, yıllarca Angela Merkel'in beş yardımcısından biri olarak görevine devam etti! Günther Oettinger de skandal konuşmasının ardından Baden-Württemberg Eyalet Başkanlığ'ından istifa etmek zorunda kaldı, fakat bir kedi örneği 'dört ayağının üstüne düştü' Başbakan Merkel onu Brüksel’e yolladı. Oettinger orada on yıl boyunca AB Enerji Yüksek Komiseri olarak görev yaptı! Şu sıralar sadece Wiesbaden'deki özel bir üniversitede öğretim üyesi değil, sayısız endüstri kuruluşunun da 'lobicisi ve danışmanı'!

Savaşın ardından Hans Filbinger örneği birçok eski savcı ve yargıcın yeni kurulan Almanya'da yine görevlere getirildiği bilinen bir gerçek. Özellikle 1960'lı yıllara kadar Federal Almanya Adalet Bakanlığı bünyesinde çalışanların üçte ikisinin, Nazi geçmişi olduğu sonraki yıllarda ortaya çıkmıştı.

Bunun nedenini ülkenin ilk başbakanı Konrad Adenauer şöyle açıklamıştı:
"Temiz suyun olmadığı yerde kirli su dökülemez!"