9 Mayıs 2021

"Özgür düşünce kuş gibidir!"

Toplum Gazetesi, 9 Mayıs 2021

Ahmet Arpad


'Beyaz Gül' direniş grubu üyesi 22 yaşındaki genç üniversite öğrencisi Sophie Scholl yargıca: "Bugün bizim durduğumuz bu yerde birgün siz duracaksınız”, diye bağırır. Münih Halk Mahkemesi 22 Şubat 1943'de Sophie Scholl, ağabeyi Hans ve üniversiteden arkadaşları Christoph'a üç saatlik tek celsede ölüm cezası vermişti. Suçları Nasyonel Sosyalistlere karşı bildiriler yayınlayıp dağıtmaktı. İhbar üzerine Gestapo'ya yakalanmadan önce gizlice dağıttıkları en son bildiride şunlar yazıyordu:"Hesaplaşma günü geldi! Halkımızın katlanmak zorunda bırakıldığı, tiksinmeye bile değmez bu gaddarla Alman gençliğinin hesaplaşmasının zamanı artık gelmiştir... Tüm Alman gençliği adına Adolf Hitler'den özgürlüklerimizi geri vermesini talep ediyoruz!” Bu sözler 'astığı astık, kestiği kestik' yöntemlerle ülkesini yöneten diktatörün gözünde büyük suçtu, bu 'vatana ihanet'ti ve cezası ölümdü! Sophie Magdalena Scholl 9 Mayıs 1921'de, tam 100 yıl önce bugün, Almanya'nın Forchtenberg kentinde dünyaya gelmişti!
* * *
Bundan 88 yıl önce yarın, 10 Mayıs 1933, Alman tarihine geçen karanlık, utandırıcı günlerden biridir. O akşam başlatılan 'Kitap Yakma' girişimi hemen tüm ülkeye sıçrar. Üç hafta içinde Almanya'da yüz binlerce kitap yok edildir. 10 Mayıs 1933'de Almanya'da başlatılan kitap yakmalar Hitler'in düşünürleri 'yok etme' girişiminde attığı ilk adımdır.
* * *
10 Mayıs 1933. Berlin Opera alanında alevler havaya yükseliyor. Büyük ateşin çevresine toplanmış insanlar keyifli. Aralarında öğrencileriyle gelmiş sayısız üniversite profesörü de var. Kucaklar dolusu, çantalar içinde, sırt torbalarında, bisiklet sepetlerinde, hatta el arabalarına doldurulmuş yığınla kitap taşıyorlar ateşin yakıldığı alana. Az öteye tezgâh kurmuş seyyar satıcılar kızartılmış sosisler, bira, şekerleme, çikolata satıyor.

Ellerinde büyük meşaleler üniformalı kızlar insanların arasında dolaşıp duruyor. 10 Mayıs 1933 akşamı Berlin Opera alanındaki olayların tanığı Erich Kästner ilerde kalem alacağı 'Kitaplar Yakılır mı?' adlı denemesinde o geceyi şöyle anlatır: "Binlerce kitap dolu kamyonlar insanlar arasından geçip yaklaştı. Hava kapalıydı, yağmur çiseliyordu..." Yazar Arnold Zweig da ilerde o akşamdan şöyle söz etmişti: "Yüzlerce insan budalaca, hayvani bir çılgınlıkla haykırmaya başlamıştı..."

"Alman düşün dünyasının çöpü"

O gün Almanya'nın 21 üniversite kentinde üç yüzün üzerinde edebiyatçının, filozofun, bilim adamının ve politik yazarın yapıtları ateşlerde kül oldu. Brecht, Dix, Döblin, Einstein, Freud, Heine, Horvath, Kafka, Lessing, Luxemburg, Mann, Marx, Musil, Remarque, Roth, Seghers, Schnitzler, Suttner, Tucholsky, Werfel ve Zweig'ın kitapları yanıp yok olurken askeri orkestralar marşlar çaldı. Naziler, "Alman düşün dünyasının çöpü" dedikleri bu yazarların sadece Berlin'de 20 bin kitabını ateşe attı. Propaganda Bakanı Goebbels Berlin'deki dev alevin başında haykırıyordu: "Yahudilerin artık çok aşırılığa kaçmaya başlayan entelektüelliğine son veriyoruz!"

Hitler'in düşünceye baskısı

10 Mayıs 1933 gecesi kitapların yakılmasıyla doruk noktasına ulaşmıştı. Nazi gençlik örgütlerinin 'Kitap Yakma' uygulamasının halka anlatılan gerekçesi, Alman kültürünü yabancı kirlenmelerden arındırmaktı. Kahverengi gömlekliler tüm ülkede kütüphaneleri, yayınevlerini bastılar, kitapları kamyonlara doldurup alanlara götürdüler. Kamyonlar ateşin yanında durdu, binlerce kitap yerlere döküldü, becerikli eller onları aldı, hızla alevlere savurdu..."

10 Mayıs 1933'de Almanya'da başlatılan kitap yakmalar Hitler'in düşünürleri 'yok etme' girişiminde attığı ilk adımdı. 'Kitap Yakma' girişimi hızla tüm ülkeye sıçradı. Hitler Gençliği ve eğitim müdürlükleri Almanya'nın tam doksan kentinde 102 yakma eylemi düzenledi. Üç hafta içinde Almanya'da yüz binlerce kitap yok edildi.

Adolf Hitler Almanya'yı 'teslim aldığı' 30 Ocak 1933'ten başlayarak aydınları, sol görüşlüleri, sendikacıları, gazetecileri ve edebiyatçıları düşü olan nasyonal sosyalist misyona karşıt görmeye başladı. 1934 yılının ilk günlerinde yürürlüğe giren "yazı işleri müdürleri" yasasıyla gazeteler ve yayınevlerinin çalışmalarını daha yakından denetleme olanağı yaratıldı; birkaç ay içinde özgür yayın yapan birçok gazete kapanırken, binin üzerinde gazeteci de işini yitirdi. Yahudi kökenli edebiyatçılar hızla Almanya'nın kültür yaşamından siliniverdi.

Nasyonal sosyalistler ülkede yönetimi ele geçirmelerinin daha ilk yılında sadece aydınların gözünü korkutmamış, tüm medyayı da çıkarlarına uygun yönlendirmeye başlamıştı. Neyin nasıl yazılacağına Hitler'in 1933'de yönetimi ele geçirmesinden birkaç hafta sonra kurduğu ve başına da Goebbels'i oturttuğu 'Propaganda Bakanlığı' karar vermeye başladı. Basından pek karşı çıkan olmadı. Tepki gösterenler işten atıldı, Almanya'dan kovuldu ya da öldürüldü.

Kültür cinayetine onay veren 'aydınlar'

Kitap yakma, Hitler ve peşinden gidenlerin Alman düşün dünyasında planladığı kıyımın sadece bir parçasıydı. Bu uygulama 10 Mayıs'tan önce, Hitler başa geçtikten iki ay sonra, başlatılmıştı. Üniversiteler, müzeler, kütüphaneler, tiyatrolar ve orkestralarda yapılan 'temizlik' için 7 Nisan 1933'te memur yönetmeliğinde değişikliğe gidilmişti. Komünistler, sosyalistler ve özellikle de Yahudiler devlet hizmetinden çıkarılacaktı. 10 Mayıs'tan haftalar önce Alman düşün dünyasına 'zarar veren kişiler'in listeleri hazırlanmıştı. Gizli polis teşkilatı Gestaρo'nun şefi Hermann Göring: "Bürokrasinin hiçbir maddesi benim uygulamalarımı engelleyemez", diyordu. Alman aydınlarının bir bölümü olup bitene sesini çıkaramadı, çoğu düşünür, profesör, aydın, insanlık tarihinde benzeri olmayan bu kültür cinayetine onay verdi. Basın da karşı çıkmadı, hatta birçok köşe yazarı girişimleri onayladı. "Kentlerimizde göğe yükselen alevler, Almanya'nın yeniden uyanışının bir simgesidir", diye yazanlar oldu. Hitler yönetimi 1935'de bir 'yasaklar listesi' yayımladı. Bu listeye göre Naziler tam 524 yazarın 'zararlı' dedikleri toplam 3601 eserinin Almanya'da yayımlanmasını ve okunmasını yasaklıyordu.

Joseph Roth Stefan Zweig'a 23 Eylül 1934 tarihli mektubunda şunları yazmıştı: "İnsanlar Hitler'in kalıcı olduğu görüşünde, dünya ve Almanya bir savaşı bekliyor... Çok büyük bir felakete sürüklendiğimizin farkında olduğunuzu sanıyorum. Edebiyat yaşamımız yok olacak." Yayınevleri kamulaştırıldı, karşı çıkmak isteyenler mallarını başkalarına satmak zorunda bırakıldı. Propaganda bakanlığının başındaki Goebbels o günlerde: "Bizimle çalışmak isteyene kapımız hep açıktır", diyordu.

Yönetenlerin korkulu düşü kitap

Kitap, diktatörlerin, baskı yönetimlerinin korkulu düşüdür, örümcekli kafalar için karabasanların en korkuncudur. Çünkü kitap, bütün işkencelerden, zindanlardan, her türlü silahtan daha güçlüdür. İnsanlık tarihinde kitaptan nefret eden, kitabı yasaklayan, yakan çarpık politika önderleri hep görülmüştür, ancak kalıcılığını ve etkinliğini her zaman korumuştur kitap. O, sağlıklı düşünceyi toplumlara ulaştırmayı, onlara doğru yolu göstermeyi hep başarmıştır. 10 Mayıs 1933 kitap kıyımı ve ardından gelen korkunç insan kıyımı hiç unutulmamalıdır. Düşünce özgürlüğüne baskı, uygulandığı ülkenin sınırlarını kolayca aşar, başka toplumlara da sıçrar. Bireye baskı yapan, onu düşüncesinden dolayı zindana atan çıkar çevreleri her zaman ve her ülkede vardır.

Daha 1824'de: "Bugün kitapların yakıldığı yerde, yarın insanlar da yakılır", demiş olan evrensel ve insancıl Alman şairi Heinrich Heine ne yazık ki haklı çıkmıştı. 10 Mayıs 1933 insanlık tarihine geçen karanlık, utandırıcı günlerden biridir... Hitler'den günümüze pek bir şey değişmedi. Baskıcı rejimler kitaba hep düşman gözüyle baktı. Aydın düşünürler ise hiç unutmadı kitabın silahtan daha güçlü olduğunu.

8 Mayıs 1945'de, 76 yıl önce dün, Naziler teslim olmuş, II. Dünya Savaşı resmen sona ermişti.

Her yerde bomba var!

Cumhuriyet, 9 Mayıs 2021 

STUTTGART - AHMET ARPAD

Stuttgartlı bir tanış, bundan çok yıllar önce mesleği gereği Dresden'e yerleşmişti. Birkaç yıl önce de: "Emekliliğimizde rahat bir yaşam sürelim", demiş ve doğu Almanya'nın Baltık Denizi kıyılarında, kumsala yakın bir ev satın almıştı. Geçmişte eşiyle birkaç günlüğüne oraya giderken, şimdinin zor yaşamında Dresden'den kaçıyor, evden çalışıp haftalarını deniz kıyısında geçiriyor. Bir süre önce telefonda: "Amaç az riskli bir yaşam sürdürmek", dediğinde geçen güzde televizyonda izlediğim bir belge aklıma geldi. Kadın rejisör Frido Essen'in "Denizde Bombalar" adlı filmi, Kuzey ve Baltık Denizi'nde 2. Dünya Savaşı yıllarından kalma yaklaşık 1.6 milyon ton bomba ve kimyasal silahın 80 yıldır yattığını anlatıyordu. Almanya'nın bu denizlere tam 1500 km. kıyısı var. 20 milyon insan geçen yıl, dibi dev bir silah deposunu andıran iki denizin kıyılarında ve adalarında tatil yapmış, altlarında bombalar, top mermileri, mayınlar ve torpidolar...

Almanya'nın silah çöplüğü
Hitler Almanyası'nın teslim olmasının ardından ülkeye el koyan "Dörtler" çabucak büyük bir temizliğe girişir! Aldıkları ortak kararla, Alman ordusunun silah fabrikalarında ve depolarında buldukları, çoğu kimyasal milyonlarca ton silahın yüzde seksen beşini Kuzey ve Baltık denizlerine boca ederler. İki deniz o günden günümüze Almanya'nın silah çöplüğü! Uzmanların açıklamalarına göre, denize atılan silahlar bir yük trenine doldurulmak istense 2 bin 300 kilometre uzunluğunda bir tren gerekirmiş.

Denizlerin dibinde yaklaşık 80 yıldır çürüyen İkinci Dünya Savaşı'nın silahlarından yayılan sayısız zararlı madde sulara karışıyor. Kiel Üniversitesi uzmanları, son yıllarda yangın bombalarıyla değişik cephanelerdeki fosfor, TNT ve arseniği pisi balıklarında ve midyelerde tespit ettiler. Silahların zehiri deniz ürünleri aracılığı ile insanlara bulaşıyor. Yetkili makamlar sorumluluğu onlarca yıldır birbirlerine atıyor, ne de olsa Amerikalıların denizin dibine yığdığı Hitler'in bombalarını çıkarıp imha etmek milyarlarca Avro'ya mal olacak. Kısa süre önce telefonlaştığım Dresdenli tanış: "Uzmanlar Rostock kıyılarında arayıp duruyorlar, buldukları bombaları çıkarıyorlar" dedi. "Kumsalda gezinirken dikkat etmemiz gerekiyor, çünkü yangın bombalarından kopan fosfor parçaları kehribarı andırıyor, yanılıp da eline alanın derisi kaslara kadar yanıyor!"

Yüz bin ton bomba
Savaşın bitiminden bu yana yaklaşık 75 yıl geçti. İngiliz ve Amerikan uçakları savaşın son yıllarında Almanya'nın üzerine yüz binlerce bomba yağdırmıştı. Bunlardan en korkunçlarından biri 1943'teki Hamburg bombalanmasıydı. Yaklaşık 800 Amerikan ve İngiliz savaş uçağının "Gomorrha harekâtı"nda attığı yüz binin üzerinde tahrip ve yangın bombası 40 bin insanın ölümüne neden olmuştu. 1945 şubatındaki Dresden bombalanmasında da güzel kent yerle bir edilmiş, 34 bin insan yaşamını yitirmişti. İkinci Dünya Savaşı'nın bombaları sadece suların altında değil, Alman topraklarının altında da yüzlerce patlamamış uçak bombası olduğu bilinen bir gerçek. Nerede oldukları belirsiz, çoğunlukla inşaat çalışmaları sırasında rastlantı sonucu ortaya çıkıyor.

"Dörtler"in uçakları sadece başkent Berlin'in üzerine 45 bin ton bomba atmış. Alman endüstrisinin merkezi Nordhein-Westfalen bölgesine de İkinci Dünya Savaşı yıllarında bir milyon tona yakın bomba düşmüş. Alman kentlerinde sık sık henüz patlamamış bomba bulunuyor. Hemen bomba imha ekibi çağrılıyor, çukurun bir kilometreye yakın çevresindeki tüm yerleşimler boşaltılıyor. Evlerde, okullarda, hastanelerde, işyerlerinde tek insan kalmıyor! Trenler, uçaklar duruyor. Duruma göre on binler 3-4 saatliğine başka yere "göç ediyor"! Sadece bu yılın ilk üç ayında, Almanya'nın sekiz büyük kentinde inşaat sırasında patlamaya hazır bombalar bulunup zararsız hale getirildi.

www.ahmet-arpad.de

30 Nisan 2021

"Kirli su dökülmez"

Toplum Gazetesi, 30 Nisan 2021

AHMET ARPAD

29 Nisan 1945 günü Rus orduları Berlin'i işgal etmeye başlar. 29 Nisan günü Adolf Hitler, başbakanlık yakınında bulunan sığınıktaki iki odalı dairesinde sevgilisi Eva Braun ile evlenir. 30 Nisan günü saat 15:30'da önce Eva Braun siyanür içer, hemen ardından da Adolf Hitler şakağına kurşun sıkar. Cesetlerini emir subayı Otto Günsche bulur. Askerler iki ceseti 1 Mayıs 1945 günü sığınağın iç avlusunda bir Rus top mermisinin açmış olduğu bir çukara koyar, üzerlerine benzin döker ve bez parçalarını tutuşturup cansız vücutların üzerine atarlar... Hitler'in yaşamına son vermesinin ardından bir günlüğüne 3. Reich'in başına geçen Nazi Almanyası'nın ikinci şansölyesi Joseph Goebbels de 1 Mayıs günü altı çocuğunu sinayürle zehirledikten sonra eşiyle birlikte intihar eder. Onların da cesetleri yakılır.

* * *

Adolf Hitler ve yandaşlarının Almanya'yı ele geçirme çabaları 8 Kasım 1923'te Bavyera'da başlar. Darbeciler "Geçici Alman Ulusal Hükümeti"ni ilan edip Feldherrenhalle'ye yürürler. Çıkan çatışmada Hitler ve adamları 4 polisi öldürür. İhtilal girişimi başarılı olmaz. Darbeciler tutuklanır. Darbe girişimi ile devletin güvenliğini tehlikeye sokmuşlardır. Bu suçun cezası idamdır. Ancak nasyonal sosyalist ideolojiye yakın olduğu bilinen yargıç Neithardt'ın başkanlık ettiği mahkeme heyeti Hitler'i sadece 5 yıl hapis cezasına çarptırır. Çünkü Hitler'i destekleyenler, başta eyalet Adalet Bakanı Franz Gürtner olmak üzere politikaya damgalarını vurmuş kişilerdir. Hitler 9 ay sonra serbest bırakılır.

Aynı Landsberg'de 2. Dünya Savaşı yıllarında çalışma kamplarında 15 bin esir işçi ölür. Kent, adını savaş sonrasında da duyurur. Hitler'e her türlü desteği vermiş oldukları için müttefiklerin suçlu gördüğü endüstri patronları Friedrich Flick, Alfred Krupp, Fritz Thyssen ve benzerleri günlerini, bir zamanlar Hitler'in kaldığı Landsberg hapishanesinde geçirir. Yeni Almanya için ortak planlarını orada yaparlar. 1933'te Almanya'ya el koyan Hitler ile yardakçılarının palazlanması ve 13 yıl ayakta kalması, Alman endüstrisinin bu "babaları" sayesinde mümkün olmuştu. Onlarsız Hitler bir hiçti. Nazi Almanyası'nın orduları, Flick, Krupp ve şürekâsı olmadan komşu ülkeleri istila edemez, savaşamazdı. 60 milyona yakın insanın ölümünden, Hitler'e hizmet etmiş olan bu endüstri patronları da sorumludur.

Almanya, Sovyetlere karşı "kale"


1945'te savaş sona erdiğinde Avrupa bir yıkıntıdır. Dörtler'in işgalindeki Almanya'da insanlar kolları sıvar, yüz binler bombalanmış kentlerde moloz yığınlarını kaldırır. Sovyetler'in el koyduğu doğu bölgesi 1949'da batısından koparılır. 20. yüzyılın ikinci yarısına girilirken Batı ile Doğu arasına demirden perde çekilir! İngilizlerle Amerikalılar kurdurdukları Batı Almanya'ya, Sovyetlere karşı "kale" görevini verirler, ancak ülkenin bir an önce güçlenmesi gerekmektedir. Hitler'e hizmet eden Alman endüstrisinin patronları hâlâ hayattadır. Yeni Almanya‘ya gerekli olanlar hapisten çıkarılıp, aklanır.

Kadın gazeteci Nina Grunenberg 2006 yılında çıkan "Harikalar Yaratanlar" başlıklı kitabında  ülkesinin 1942-1966 yılları arasında ABD'nin desteği ile nasyonal sosyalizmin kalıntıları üzerine yeni Batı Almanya'yı inşa edenlerin Hitler döneminde Nazilerle işbirliği yapan çıkarcılar olduğunu belgeleriyle anlatıyor. Grunenberg onlar için: "Komünistlerden nefret eden, solcuları sevmeyen, ataerkil düzenin temsilcileri, despot ruhlu, politik görüşleri en sağda, NSDAP üyesi insanlardı", diyor. Hitler'in gözünde bu kişiler bulunmaz nimetti. Yetenekli mühendisler ve teknisyenlere de kucak açmıştı rejim. Onlar sayesinde Nazi Almanyası 1942-1944 arasında silah gücünü üçe katlamıştı.

Savaş sonrası Amerikalılar bu insanların çoğuna yeşil ışık yakmıştı. Dizginler yine Flick, Krupp, Abs, Sohl ve Zangen'in elindeydi. Savaş yıllarında silah endüstrisiyle bakanlık arasındaki alışverişten sorumlu Mommsen Batı Almanya'da önce Krupp'u yönetir, ardından Başbakan Helmut Schmidt tarafından Savunma Bakanlığı'nda yüksek bir göreve getirilir. Nazilerin Silahlanma Bakanı Albert Speer'in "öğrencisi" Schlieker savaş sonrasında armatörlüğe soyunur. Speer'in bakanlığında mali işlerden sorumlu Hettlage, ilk Başbakan Adenauer'in mali danışmanı olur. Adenauer, Hitler'in İçişleri Bakanlığı'nda Yahudi karşıtı kararnamelerin altında imzasını atmış olan Globke'yi de güvenlik danışmanı yapar. Yahudilerin elinden alınan büyük alışveriş merkezlerine konan, Hitler'in peşinden ayrılmayan Neckermann etkisini Batı Almanya'da sürdürür. Savaş yıllarında Opel şefi olarak Hitler'in ordusuna kamyonlar yetiştiren Nordhoff savaşın ardından Volkswagen'in başına geçirilir. Yirmi beş SS subayı 1951'de kurulan Federal Kriminal Dairesi'nde önemli görevlere getirilir.
Batı Almanya'nın ilk başbakanı Konrad Adenauer'in şu sözü unutulmaz: "Temiz su yoksa kirli su dökülmez!"

25 Nisan 2021

Ve olan çocuklara oluyor...

CUMHURİYET, 25 Nisan 2021

STUTTGART – AHMET ARPAD

Toplumsal sorunları 2000'li yıllarda büyük bir hızla artan Almanya'da milli gelirin yüzde 50'sine nüfusun yüzde 10'u sahip! Endüstri ülkeleri arasında Almanya, "aile ve eğitim fakiri” listesinde birinci sırada.Yoksul aile çocuğu sorunlu yetişiyor, sağlıksız büyüyor, okulda başarılı olamıyor, sorun dolu bir gelecek onu bekliyor. Sabahları kahvaltı etmeden evinden çıkıyor, kimi anne çocuğunun çantasına bir dilim ekmek bile koyamıyor. Mercedes'in, Porsche'nin, Bosch'un "doğum yeri” Stuttgart, Almanya'nın "yaşanmaya değer varlıklı kentleri” listesinde doruktakiler arasında. Giderek daha çok modern bina yapılırken, yeni yeni yollar, tüneller açılırken, kent istasyonunun yeraltına indirilmesine, demiryolu güzergâhının toptan değiştirilmesine, tepeleri delerek kent havaalanına daha hızlı bir trenle bağlanmasına 10 milyar Avro'dan fazla harcanırken Stuttgart'ın okullarında çocuklar karnı aç derslere giriyordu.

Müdürler ayaklandı
İki yıl önce önce Stuttgart'ta okul müdürleri eyalet eğitim bakanlığına ve kent belediyesine karşı "ayaklandılar”. Fakir çocukların çoğunlukta olduğu okullarda öğle yemeği verilmesini talep ettiler. "Gittikçe daha çok karnı aç öğrenci derslere giriyor”, diyen müdürlerin tepkisi sonunda başarıya ulaştı, yeni ders yılının başlamasıyla 80 okul dar gelirli ve fakir aile çocuklarına sadece bir Avro karşılığında öğle yemeği vermeye başladı. Eğitimciler girişimi tabii ki fakirliğin çözümü değildi. Ve bu fakirlik tüm Almanya için geçerliydi. Sorun son bir yılda yaşananlarla arttı, hem de çok hızlı. 

Korona ile her şey karmakarışık oldu. Sadece günlük yaşam, iş yaşamı ve insanlar arası ilişkiler "Gordion düğümü”ne dönmedi, geleceğin büyükleri çocukların da kafası karıştı. Ne zaman okula gideceklerini, okulda hangi öğretmenle hangi derse gireceklerini bilmiyorlar. On altı eyaletten oluşan Almanya'da on altı eğitim ve kültür bakanlığı var! 1949 yılından bu yana bir eyaletin eğitim yasası, diğer eyalette geçersiz.

Korona nedeniyle alınan önlemler nedeniyle bu "ayrıcalık” iyice ortaya çıktı. Örneğin Bavyera'da öğrenciler için test zorunluluğu getirildi. Öğrenciler haftada iki kez okullarda bir PCR testi ya da hızlı test veya kendi kendilerine yapacakları bir test yapmak zorunda. Kimi eyalet kreşleri kapatırken açık tutan eyaletlerde annelerle babaların iki yaşındaki çocuklarına test yaptırtması gerekiyor.

Uçurum derinleşiyor
Eyaletin birinde ilkokullarda yüz yüze eğitim yokken komşu eyalette var. Bazılarında ortaokullar uzaktan eğitim alırken bazılarında öğrenciler okula gidiyor. Enfeksiyon süreci izin veriyorsa alternatif derslere geri dönülüyor. Bazı eyaletlerde 7. ve 9. sınıflar dönüşümlü derslere başlarken bazılarında enfeksiyon durumuna göre okullar alternatif sınıflara dönmek zorunda! Haftada 2 veya 3 kez öğretmenlere zorunu testler uygulanacak. Tüm okullarda tabii maske zorunluluğu var.

Zenginle fakir arasındaki uçurum gittikçe derinleşiyor, ülkede resmi verilere göre 6 milyon çocuk fakir ailelerde yaşıyor. Toplumdaki zengin-fakir ayrımı eğitimde de kendini gösteriyor. Her çocuk istediği okula gidemiyor, zengin öğrenci fakir öğrenciden uzak duruyor. Fakir insan yalnız bırakılıyor, toplumdan koparılıyor. 

Almanya'da açlık sınırında yaşayan, çoğu kez tek başına kalmış, çalışmayan, doğumdan sonra hızla artan sorunların altından kalkamayan, çevresinin ilgilenmediği genç anneler gittikçe artıyor. Çocukları koruyan yasalar yetersiz, reformlar gerekli. Ancak çoğu kez fakirlikten kaynaklanan bu gibi trajedileri, çıkarılacak yeni yasalar da pek önleyemez. Nedenler daha derinlerde yatıyor. Ve olan çocuklara oluyor!

Çarpık yapılaşma ve deprem

Toplum Gazetesi, Almanya, 25 Nisan 2021

Ahmet Arpad

İki binli yılların başlangıcında, Yalova depreminin ardından Birleşmiş Milletler tarafından hazırlanan deprem riski raporunda, İstanbul'da meydana gelebilecek büyük bir depremde 55 bin kişinin hayatını yitireceği açıklanmıştı. Aradan 20 yıl geçti, İstanbul depremi gittikçe yaklaşıyor, artık ayak sesleri duyuluyor! İki ay önce İBB Genel Sekreter Yardımcısı Mahir Polat, TBMM Deprem Araştırma Komisyonu'na şu bilgiyi vermişti: "İstanbul'da olası bir depremde 200 bin binanın orta ve ağır hasar almasının bekleniyor, bu da 3 milyon insanı etkileyebilir…" 7.5 büyüklüğündeki bir deprem senaryosuna göre 48 bin binanın ağır hasar almasının beklendiğini dile getiren Kahraman, içme suyu ve doğalgaz şebekelerinde de büyük hasarın kaçınılmaz olduğunu açıklamıştı.

Ranta dayalı zenginleşme

Son 60-70 yılda kentçilik her yanı denizlerle çevrili 3 bin yıllık metropolda sağlıksız bir büyüme göstermiştir. İstanbul tüm deprem tehlikesine karşın sürekli bir kaçak yapı cenneti olmuştur. Çarpık kentleşmenin en 'güzel' örneklerini burada görmek mümkündür. Adnan Menderes'le başlatılan 'ranta dayalı zenginleşme', toplumu ve ekonomiyi allak-bullak ederek Özal döneminin 'devlet destekli yağma'sında doruk noktasına ulaşmıştır. Yeditepe kentin yüzlerce tepesini ele geçirenler başlarını sokacak bir dam altı ile yetinmediler. Hazine arazileri üzerine kaçak yaptıkları gecekondularına oy karşılığı tapu aldılar. Böylece yasadışı eylemlerine devleti de ortak ettiler. Zamanla gecekondular apartmana çevrilirken, depremler kentinin taşı toprağı, kayan yamaçları betonla kaplandı.

Anadolu'nun "İstanbul'a hücum"u, sömürü ve çıkarcılığı da beraberinde getirdi. 1950'li yıllarda başlatılan sağlıksız sınıf tırmanmasının önü hiç alınmadı. Yüzkarası bir kentçilik, kültür mirasını ve doğayı yok eden bir yapılaşma kaçınılmaz oldu. 1947'nin Yedikule tipi gecekonduları kısa sürede ortadan silindi. Son yirmi-otuz yılın gecekonduları(!) su havzalarına, orman kenarlarına kondurulan villalar, İstanbul'un sağına, soluna dikilen 'plazalar', 'cityler', 'centerler', 'residencelar'dır... Kimler başrolde?

Gökdelenlerin modern kentçilikte çağdaş bir adım olduğu yalanına İstanbulluları inandırmak isteyen para babaları, yetkililer, uzmanlar... Bu kentin birinci derece deprem bölgesinde yer aldığını bilen mimar ve mühendisler... Çarpık yapılaşmaya yine de göz yummaya devam eden kent planlamacıları, 'dinibütün' belediyeciler, 'referansı İslam' politikacılar...

İnşaat sektörü ve 'yağma Hasan'ın böreği'

1999 depreminin ardından bir sürü uzman ortaya çıkmıştı. Sayısız konferans vermişler, sempozyumlar yapmışlar, konuşmuşlar, tartışmışlardı. Konuları sınırsızdı: "İstanbul ve yakın civarı için sismik tehlike, bölgenin depremselliği, depremlere dayanıklı yapı tasarımı ve inşaatı, depremler sırasında olabilecek hasarların azaltılması için alınması gereken önlemler, depreme hazırlık, kamuoyunu bilgilendirmek, falan filan, fasa fiso..." Sonra ne oldu? Her zamanki gibi lafla peynir gemileri yürütüldü!

İstanbul'da 340 yılından bu yana büyüklükleri 8 ile 9 arasında değişen tam on üç büyük deprem yaşandı. Yıllar arkada kaldıkça depremler arası süre kısaldı. Yeterli derecede gerçekçi ve güvenli bir çözüm bulabilecek jeoloji, jeofizik ve inşaat mühendisleri, mimarlar, kent ve bölge planlama dallarında deprem konusunda uzmanlaşmış yürekli araştırmacıların ortak çalışması o kadar zor mu?
Dünya Bankası'na sunacakları kapsamlı ve inandırıcı bir deprem projesi hazırlamaları mümkün değil mi? İnşaat Mühendileri Odası geçenlerde açıkladı: "İstanbul'daki yapıların yarıya yakınının yapı kullanma izni yok!" Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum da altı ay önce: "İstanbul'da 5.9 milyon konutumuz var. Bunun 1,5 milyonu riskli, 300 bini acilen dönüşmesi gereken yapılar", dedi. İnşaat sektöründe daha fazla rant, depremlerde daha fazla ölüm demek!

Büyük yıkım olur

Oysa bu kent ve yakın çevresindeki nüfus yoğunluğu, yapı stoku, fabrika ve sanayi kuruluşlarının sayıları ve onların Türkiye ekonomisindeki payı düşünülürse, ortak bir deprem projesinin önemi ve ivediliği su götürmez bir gerçek. Bilmiyor mu sorumlular, İstanbul'da meydana gelecek 7'den büyük bir depremin Türkiye'nin dengelerini bozabileceğini? Elli beş bin insanın ölümünün, birkaç yüz milyar dolara varacak ekonomik kaybın bir daha altından kalkamaz bu ülke. Evler kalitesiz inşaat malzemelerinden yapılmış, ancak vatandaşlar hâlâ bu konutlarda yaşıyor. Ve depremi bekliyor, eli böğründe... Başta Almanya olmak üzere tüm endüstri ülkeleri Çernobil faciasının ardından nükleer güç santrallarını peşpeşe kapatıyor. Türkiye ise deprem bölgelerine nükleer güç santralları konduruyor! Yıllarca süren tüm karşı çıkmalar hiçbir işe yaramadı, Mersin-Akkuyu ve Sinop-İnceburun inşaatları sürüyor. Sinop'ta 650 bin ağaç kesildi. Üçüncü nükleer güç santralı da İstanbul'un kuzeybatısındaki deprem bölgesi İğneada'da yapılacak! 3155 hektarlık çok ender Longoz ormanları milli parkının yanıbaşına. Yörede 200'den fazla kuş türü yaşıyor!

Geçmişte: "Nükleer enerjiye karşı çıkanlar, radyasyon riski olduğu için acaba bilgisayar kullanmıyor mu, televizyon seyretmiyor mu? – Riski var mı, tabii var. Patlayabilir. Şimdi, riski var patlayabilir, diye biz tüpgaz kullanmayacak mıyız? – Bekârlık nükleer santraldan daha tehlikeli", diyen çok üstdüzey poltikacılarımız olmuştu!

Bütün bunlar yetmiyormuş gibi deprem bölgesine, İstanbul'un su kaynaklarının ortasına, kuşların göç yoluna 13 milyon ağaç kesilerek dev bir havalimanı oturtuldu. Açılması düşlenen 45 kilometrelik "beton kanal” da deprem bölgesinin içinden geçiyor. Doymak bilmez bir açlıkla "Yağma Hasan'ın böreği"ne hücum edenler, İstanbul'umuzu bir güzel midelerine indirmeye devam ediyor.

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu 17 Nisan'da şöyle demişti: "İstanbul özelinde ciddi bir deprem hazırlığı içindeyiz."

Ahmet ARPAD, Toplum Gazetesi/ALMANYA, 25 Nisan 2021

18 Nisan 2021

Alpakalar meraklı ve zeki

Toplum Gazetesi, Almanya, 18 Nisan 2021

Ahmet ARPAD

Biri irice, beyaz, bakışları kendinden emin. Hemen yanındaki topluca. Az ötede durmuş, çekingen çekingen onları seyreden kısa boylusu biraz gençten. Üçü de erkek. Alpakalar!

Stuttgart'ın güneyindeki şirin kent Tübingen'e yakın karlarla örtülü bir vadideyiz. Neckar ırmağı kıyısındaki yamaçlara yayılmış korular da beyazlaşmış. Belki de bu kışın en son karı geçen hafta yöreye düştü. Doğaya küçük yerleşim merkezleri serpişmiş... Sokaklar hep boş, insansız, sanki tüm yörede her gün dışarı çıkma yasağı var!

Burada yaşayanlar karınlarını doyurmak için günbegün uzaktaki büyük kentlere gidiyor!

Stuttgart ve Ulm'un endüstri kuruluşları, "taştan başka pek bir şeyin yetişmediği" yörenin insanları için ekmek kapısı. Büyük bir ağacın altındaki karsız çimenlere sığınmış rengârenk on alpaka az uzaktan merakla bizi seyrediyor. Tüyleri pırıl pırıl. Hemen hemen bütün ömrünü dışarıda geçiren alpakalara biraz ağaçlık, çok güneş almayan geniş çayırlar gerekli Güzel ve kuru havada bu çayırlarda gezinmek, alpakalara yaklaşmak, onlarla yürüyüşlere çıkmak mümkün.

Çiftlik evinin bir köşesi satış dükkânı. Burada alkapa tüyünden yapılmış değişik giysiler satılıyor. Şu günlerde tabii kapalı, sadece Cuma ve Cumartesi günleri birkaç saatliğine açmalarına izin veriyorlar. Satışlar sipariş üzerine yapılıyor. Çiftliğin dükkânında alpaka tüyünden battaniyeler, yastıklar, değişik renk ve kalınlıklarda örgü yünleri, kazaklar, eşarplar ve eldivenler var.

Alpakalar tam yirmi iki renkte

Çiftlilik evinin önünde uzun tüylü, koskocaman bir Leonberg köpeği oturuyor. Az ötesinde kısa bacakları çarpık, küçücük Base köpeği dolanıp duruyor. Çiftliğin bembeyaz kedisi peşimizi bırakmıyor. Söylendiğine göre yaklaşık yirmi yıl önce büyük kentten gelip bu yöreye yerleşen bir aile sevimli alpakaları yetiştirmeye başlamış. Şu anda sayıları yüzün üzerinde. Bu çiftlikte Peru tipi alpakalar var. Devegiller sınıfından olan alpakalar lamalarla akraba. And sıradağlarının yükseklerinde yaşayan bu sürü hayvanı tam 6 bin yıldır evcil.

Boyları 1 metreyi bulan, 50 ile 80 kg ağırlığındaki alpakaların ortalama yaşı 25. Onlardan elde edilen yün çok değerli. Alpakadan yapılan kadın ve erkek giysileri pahalı. Çiftlikteki hayvanlar yetiştiricilere de satılıyor. Erkeklerin fiyatı altı ile on bin Avro arasında değişiyor. Hanımlar daha ucuzmuş! Alpakaların bakımı kolay ve masrafsız. Dayanıklılar, pek hasta da olmuyorlar. Tüyleri tam yirmi iki ayrı renkte. Yılda bir kez, ilkyaza girerken, sıcaklar başlamadan kırkım yapılıyor.

Çite yakın duran üç alpaka meraklı ve zeki bakışlarla bizi izlemeye devam ediyor. Daha çok soru soran bakışlar dişilerde. Sırıtırmış gibi bakan erkekler: "Ne işiniz var burada", dermiş gibi bizleri süzüyor, biraz üst perdeden, biraz da kibirli. Çiftliğin beyaz kedisi bu arada karlara çıkmış. Zor görünüyor. Atların durduğu yerde, başı önünde geziniyor. "Tarla faresi arıyor olacak", diye düşünüyoruz

Az sonra çiftlik sahipleriyle vedalaşıp ayrılıyoruz. Stuttgart yönünde gaza basıyoruz. Saat iki olmuş. Karnımız aç. Lokantalar tabii ki kapalı.

11 Nisan 2021

Güvercinler kayıntı peşinde

Cumhuriyet, 11 Nisan 2021

AHMET ARPAD

Güvercinler oradan oraya uçuşuyor. Peron pek kalabalık sayılmaz. Şu günlerde insanlar az yolculuk yapıyor. Çok önemli bir işi olmayan evini terk etmiyor. Devlet Demiryolları'yla uçak şirketleri zararda.

Dortmund'dan gelip Münih'e giden hızlı tren Stuttgart istasyonuna giriyor. Yedi dakika gecikmeli! Bekleyenlerin ayakları arasında dolaşan güvercinler ürküyor, havalanıyor. Yolcular iniyor, yolcular biniyor. Üç dakika sonra kapılar yine kapanıyor ve ICE 513 yoluna devam ediyor. Peron boşalıyor. Güvercinler yine iniyor, sağda solda, bankoların altında yiyecek bir şey arıyor. Bulan buluyor, bulamayan yolcuların bekleştiği başka peronlara uçuyor.

Hitler'den kaçıp 1943-1954 arası Türkiye'de yaşamış olan Stuttgart'lı Paul Bonatz'ın tren istasyonu gelecek yıl 100. doğum gününü kutlayacak. 16 peronunda günde 1300 trenin durup kalktığı, 260 bin yolcunun inip bindiği istasyon yerlerde yiyecek bir şeyler arayan yüzlerce aç güvercinin sürekli mekânı! Buna şaşmamak gerekiyor, çünkü peronların çevresinde her yirmi metrede bir kıyıntı büfesi var ve insanlar önlerinde kuyrukta.

Yem verene ceza...

Sadece tren istasyonunda mı aç ve yarı aç güvercinler dolaşıp duruyor? Hayır, istasyonun karşısındaki büyük alışveriş caddesi, önündeki büyük alan, altındaki büyük pasaj, onun altındaki tramvay durakları ve en aşağıdaki metro istasyonu da günün her saati güvercin dolu! Onlarla baş edebilmek için Stuttgart'ın değişik köşelerine dev "güvercin evleri" kurdular. Yıllardır sayısız gönüllü, bu kuşlar kenti istila etmesin diye oralara yem bırakıyor, kuluçkaya yatanların altındaki yumurtaları plastikleriyle değiştirip çoğalmalarına engel oluyor, fakat bütün bu çabaların yararı sınırlı. Yerin 40 metre altındaki istasyonda metrodan indiğinizde sizi aç güvercinlerle büfeler karşılıyor. Resmi verilere göre Stuttgart'ın merkezindeki bu metro istasyonunu her gün 130 bin yolcu kullanıyor. Uzun yürüyen merdivenlerde başınızın hemen yanından, aşağı inip çıkan güvercinler son hızla geçiyorsa, kapısı otomatik açılan büyük istasyon lokantasına müşterinin peşinden güvercinler de girip oturanların ayaklarının arasında dolaşıyorsa burada yıllardır süren ve bir türlü çözüm bulunamayan bir sorun var demektir...

Bu sorun sadece Stuttgart'ta yaşanmıyor. Almanya'nın bütün büyük kentleri güvercin dolu! Her yerde karşınızdalar. Sizinle yan yanalar. Hiç kaçmıyorlar. Ev damları, duraklar, parklardaki bankolar, tarihi binalar ve heykeller hastalıklı güvercin dışkısı dolu. Birkaç yıl önce belediyenin yaptığı bir açıklamaya göre Stuttgart'ta 30 bin güvercin yaşıyor, her yıl sokak ve caddelere bıraktıkları dışkı 360 ton! Aç güvercinlere yem verirken yakalanan hayvansever çok yüksek ceza ödemek zorunda. Münih'de bin Avro, Stuttgart ve Hamburg'da 5 bin Avro. Cezalar diğer büyük kentlerde de bunun pek altında değil!

Çabucak karnımı doyurayım...

Ucuzundan bir şeylerle açlıklarını ayaküstü bastırmak isteyenlerin akın ettiği, önünde sabırla ve inatla kuyrukta beklediği kayıntı büfeleri gittikçe artıyor. Kapanan bir dükkânın yerine büfe açılıyor. Son 10-15 yıldır gittikçe daha çok insan karnını büfeden aldığı sandviçle doyuruyor. Şu günlerde buluşmalar azaldığı veya yasaklandığı için insanlar kafelerde, lokantalarda, bistrolarda bir araya gelemiyor. Yürüyorlar, bir ellerinde karton bardakta ılık kahve, diğer ellerinde kağıda sarılı sandviç. İçiyorlar, ısırıyorlar. Çabucak karnımı doyurayım diyen sağlığını tehlikeye attığının farkında değil. Günümüz insanı yemeğini bir randevudan diğerine giderken, bürodan trene koşarken, metroyu beklerken, metroda, tramvayda, otobüste karşınızda otururken yiyor... Yürürken yemek yemenin yarattığı baş sorun sindirime yaptığı olumsuz etki. Uzmanlara göre, insan yürürken değişik nefes aldığı için ağzındaki yemeği yeterince çiğneyemiyor, bu da iç organlarına zarar veriyor.

Güvercinler gün boyu sandviçlerden yere düşenlerin peşinde. Geç saatlerde Stuttgart'ın ana caddesi boşalmış, insanlar evlerine gitmiş, çoğu tren depolarda dinleniyor, güvercinler de uykuya çekilmiş.

mail@ahmet-arpad.de

Amerikalılar'ın kucağındaki soylu Nazi

Toplum Gazetesi, Almanya, 11 Nisan 2021

1911 yılında çift kanatlı uçaklarla uçmuş olan ünlü bilim adamı Wilhelm Hoff Alman havacılık sanayisinin öncülerindendir. Strasbourg Üniversitesi'ni makine mühendisi olarak bitiren Hoff, 1910 yılında pilot brövesi takmaya hak kazanan ilk bilim adamlarından biridir de. Zamanla uçak yapım tasarımcısı olarak ünlenen Hoff uçuş sırasındaki ölçümlerin uçakların geliştirilmesinde ve yapımında çok önemli olduğuna inanırdı. 1912 yılında kurulan Alman Havacılık Deneme Enstitüsü'nün başına getirilen Hoff, Berlin Teknik Üniversitesi'nde verdiği derslerle de sayısız öğrenci yetiştirmiştir.

1930'lu yıllara girildiğinde Almanya'da silahlanma gittikçe önemli bir rol oynamaya başlar. Aynı süreçte Wernher von Braun adında roket teknolojisine meraklı Polonya kökenli yirmi yaşında genç bir baron adını duyurmaya başlar. Aradan daha iki yıl geçmeden "sıvı yakıtlı roketler" üzerine yaptığı doktora çalışmasıyla Hitler hükümetinin çok ilgisini çeker. Üzerine "çok gizli" damgası vurulan dosyaya el konur. Baron Braun'u artık doruğa giden bir gelecek beklemektedir. Bu süreçte kimi zaman Profesör Wilhelm Hoff'la da bazı ortak çalışmalar yapar. Ancak Hoff, savaş yaklaştığında kendini enstitüdeki görevinden iyice çekerken soylu Braun, Nasyonal Sosyalist Parti'ye üye olur, SS askeri birliklerine de katılır. Naziler bu arada savaş uçakları ve roket teknolojisinin gelişmesi uğruna 20 milyon Rayh Mark'ını gözden çıkarmıştır. Braun'un kurduğu araştırma merkezlerinde on bin insan çalıştırılmaktadır. Savaş başladığında Hitler'in gözünde baronun önemi daha da artar. Aradan iki yıl geçtikten sonra Braun'un planlarına uygun olarak yapılan dünyanın en büyük sıvı yakıtlı roketi, 13 ton ağırlığındaki, 14 metre yüksekliğindeki Aggregat A4 başarıyla havalanır. Bu dâhice buluşa hayran kalan Hitler'in emriyle 31 yaşındaki Braun'a profesörlük unvanı verilir.

Amerikalıların kucağına oturan Nazi

Genç soylu artık Alman roket sanayisinin başındadır. Aynı günlerde Hoff ise iyice içine kapanmıştır. Avrupa'daki savaşın ve silah yapımındaki gelişmelerin insanları felakete sürükleyeceğine inanan ünlü bilim adamı, Berlin'in Müggel Gölü kıyısındaki evinden pek dışarı çıkmamaktadır. O sıralar Braun'un yeni bir buluşu Avrupa'yı ayağa kaldırır. Hitler'in emriyle V2'lerin seri yapımına geçilir. Bu ‚efsanevi‘ roketlerle Londra ve Antverpen'e yapılan saldırılarda sekiz bin insan yaşamını yitirir. Fabrikalarda ve yeraltı deneme merkezlerinde binlerce savaş esiri ölümüne çalıştırılır...

Tüm silahlanmaya karşın Hitler Almanyası'nın savaşı yitireceği, 1945 yılına girildiğinde belli olur. Müttefik orduları doğudan ve batıdan saldırıya geçerler. Şubat ayında sevgilisi Eva Braun'u yanına alan Hitler, Berlin'deki yeraltı sığınağına girer ve savaşı oradan yönetmeye çabalar. Nisanın ilk haftalarında Ruslar başkent Berlin'i abluka altına alırlar. Kellesini kurtarmak isteyen koyu Nazi bilim adamı, soylu von Braun gizlice Münih'e kaçar ve o günlerde Bavyera'ya girmiş olan Amerikalılar'a teslim olur. Onlar da Nazi von Braun'a hemen kucak açarlar.

Aynı günlerde Profesör Hoff ise kızını, kucağında yeni doğmuş bebeği ile Berlin'i terk eden en son trenlerden birine bindirerek, Güney Almanya'ya kaçırtır. Genç anne ve Hoff'un iki aylık torunu Stuttgart yakınlardaki Ellwangen'de bir köylü ailenin yanına sığınırlar. Aynı günlerde Amerikalılar alelacele pakladıkları koyu Nazi von Braun'u, gizlice Atlantik ötesine yollar, Thürigen'deki roket araştırma merkezinden tonlarca sayısız malzeme ve gizli belgeyi de gemiyle Amerika‘ya kaçırır.

Kendini yıllarca insan öldürmek isteyen Nazilere "satmış" olan von Braun, Amerikalıların kucağına kolayca oturuvermiştir! Yeni dünyanın patronu olmayı hedefleyen Yankee'ler ,von Braun'un ardından, Naziler'e hizmet etmiş 126 roket uzmanını daha Amerika'ya alır! Eski Hitlerci, yeni Amerikalı bilim adamı bu ülkede kısa menzilli atom bombalarını geliştirir, kıtalararası balistik füze programlarında da çok önemli bir rol oynar. Apollo projesinde yer alan Saturn roketi de onun tarafından tasarlanmıştır.

"Soylu von Braun çok hırslıydı"

Ellwangen'de bir köylünün yanına sığınmış olan genç kadın üç ay boyunca hiç haber alamaz babaevinden. Temmuz 1945'te gelen resmi bir mektupta, Wilhelm Hoff ve eşinin 15 Nisan'da yaşamlarına son verdiği yazmaktadır. Karı koca Hoff'lar kıyısında oturdukları Müggel Gölü'nün sularına bırakmışlardır kendilerini. Wilhelm Hoff, ne Ruslar'ın, ne de Amerikalılar'ın eline düşmek istiyordu. Hitler'e hizmet etmemiş olan bilim adamı, savaşın ardından başkalarının emrinde silah yapımında çalıştırılmaktan korkmuştu. Soylu von Braun ise, pek hırslıydı, o hep kazananın yanında yer almak isterdi. Wernher von Braun birbirinden ayrı iki yaşamı yaşamış olan bir insandı. Yaşamının ilk yarısını Hitler'in kucağında geçirmişti, ikinci yarısını da Eisenhower'le Kennedy'nin. Naziler için yaptığı füzelerle on binler ölmüştü, ancak Naziler'i haritadan silen Amerika ona kucak açmış, Nazi geçmişini çabucak silivermişti!

Von Braun ABD'nin kıtalararası balistik füze programında, daha sonra da uzay programında çalıştı; aya insan gönderilmesini başaran Apollo projesinin uzay gemisi Saturn V, "Bilim, ahlak kurallarına uymak zorunda değildir", diyen soylu bilim adamı tarafından tasarlanmıştı!

4 Nisan 2021

Max Frisch'in izinde...

Toplum Gazetesi, Almanya, 4 Nisan 2021

Zürih kentini yukarıdan seyretmek istiyorsanız İstasyon Caddesi'nden sola sapıp, dar sokaklardan ağır ağır yürüyerek Lindenhof tepesine çıkmak en iyisi. Ağaçlar altındaki küçük park Zürih'te bir "vaha". Tarihi yapılar, büyük katedral, kentin ortasından geçen Limnat nehri buradan ayaklarınızın altında. Ötelerde Zürih'i ve gölü çevreleyen tepeler. Kışın ufukta karlı dağlar, lodos estiğinde mavimsi bir renge bürünen, kente iyice yaklaşan Alpler. Lindenhof her mevsimde güzel, huzur verici, romantik.

İsviçreli yazar Max Frisch 4 Nisan 1991'de ölmüştü. Aradan tam 30 yıl geçmiş! Savaş sonrası Alman dili edebiyatının en önemli yazarlarından sayılan Frisch eserlerinde daha çok bireyin ve toplumun kimlik sorunlarını ele alır, ülkesi İsviçre'yi sorgulamaktan da geri kalmaz. Frisch yaşamının uzun yıllarını doğduğu kent Zürih'te geçirir, eserlerini orada yaratır. Göl kıyısındaki bu güzel kentin café ve lokantaları onun çalışma ve tartışma mekânlarıdır. Max Frisch'in izinde yapılacak bir gezintiye göl kıyısındaki Bellevue alanından başlamak doğru olur.

Grand Café Odeon 110 yaşında

1978'de bir akşam dostu Friedrich Dürrenmatt'la her zamanki gibi yine Kronenhalle lokantasında buluşur. Dürrenmatt ona en son eseri "Okuma Kitabı"nı "eski dost ve omuzdaşım Max'a..." cümlesiyle imzalayıp verir. Frisch yazılana şöyle bir göz atar ve hiç sesini çıkarmadan lokantayı terk eder. Fakat gece yarısına doğru geri döner ve elindeki kitabı hâlâ masasında oturmakta olan Dürrenmatt'ın önüne: "Bu utanılacak bir cümle, avukatımla konuştum, 'omuzdaş' bir hakaret!" sözleriyle fırlatıp atar ve çıkar gider.

Kronenhalle günümüzde hâlâ ünlü. Duvarlarını değerli Picasso'ların ve Chagall'ların süslediği lokanta, göl ile kent tiyatrosu arasındaki konumu nedeniyle her zaman dolu, masalarında çoğu kez varlıklılara ve diğer ünlülere rastlanıyor. Kronenhalle ciğer köftesinden yapılan leziz çorbasıyla da ünlü. Max Frisch'in sık sık uğradığı Zürih lokantalarından biri de Bodega Espanola. Saatlerini geçirip kimi eserlerini kaleme aldığı, günlük gazeteleri karıştırdığı, yan masada oturanlarla politik tartışmalara girdiği Bodega 1874'te açılmış. İspanyol mutfağından spesiyaliteler ve şaraplar sunan lokanta da Kronenhalle gibi sanki hiç yenilenmemiş, geçmişini günümüze dek öyle korumuş.

Göl kıyısındaki Grand Café Odeon önümüzdeki Temmuz'da açılışının yüz onuncu yılını kutlayacak. Onlarca yıl Zürih'e gelen ünlü mülteciler için ilk adres sayılan Odeon da Frisch'in sık sık uğradığı Café'lerden biriydi. Zürih'de Viyana kahvehanesi atmosferini arayan aydınlar için Odeon ideal bir buluşma yeriydi. Lenin, Thomas ve Klaus Mann, Albert Einstein, Franz Léhar, Arturo Toscanini, Erich Maria Remarque, Stefan Zweig, James Joyce sürekli müşterileriydi. Mülteci yazarların eserlerini basan Europa Yayınevi sahibi Emil Oprecht kitapların ilk sunumunu hep Cafè Odeon'da yapardı.

Max Frisch Brecht'ten etkilenmişti

Max Frisch'in "Günlükler - 1946-1949" eserini kaleme aldığı Cafè de la Terasse birkaç yıl önce iyice bir elden geçmiş, Art nuvo salonuyla koruma altına alınmış yuvarlak bir yapı. Sütunları, büyük pencereleri ve mobilyaları kahvesini yudumlayana huzur veriyor. Frisch'in izinde yapacağınız gezinti sizi mutlaka az ötedeki dünyaca ünlü Zürich kent tiyatrosuna da götürecektir. Romanlarının yanı sıra tiyatro oyunlarıyla da ünlenen Max Frisch'in Bertolt Brecht'ten etkilendiği söylenir. Yaşamının tam kırk dört yılını Zürih tiyatrosuna vermiş olan yazarın toplumsal eleştiri ağırlıklı sahne oyunları da çoğu kez İsviçre'de heyecanlı tartışmalara neden olmuştur.

Max Frisch doğduğu ve yaşadığı, "çevresini fabrikaların değil villaların sardığı hoş bir gölün kıyısındaki" Zürih'i severdi. Kentteki yaşam, Limnat nehri, göl, dağlar ve en çok da caddelerinden geçen mavi tramvaylar hoşuna giderdi. Mavi, Frisch'in çok sevdiği renkti, kitaplarını ciltletirken hep maviyi yeğlerdi. Gençliğinde mimarlık eğitimi görmüş olan Max Frisch'in zengin arşivi günümüzde Zürih Teknik Üniversitesi'nde korunmakta. Sıcak yaz günlerinde serinlemek isteyenler kendilerini, 1949'da Max Frisch'in plânlarına uygun inşa edilmiş olan ve günümüzde bir kültür anıtı kabul edilen Letzigraben açık yüzme havuzunun sularına bırakıyor.


28 Mart 2021

Schiller'in kafatası kimde?

Toplum Gazetesi, 28 Mart 2021

Tarihi mezarlık Stuttgart'ın göbeğinde. Kocaman çınarların dalları yeşermeye başlamış. Buz gibi soğuklar geride kaldı, yaz saatinin başlamasıyla havalar ılındı. Isındı. Stuttgart'ın tarihi Fangelsbach mezarlığı bu sabah bir park! Mezar taşları arasında birkaç yaşlı geziniyor, çocuk arabalı anne ve babalar da dikkati çekiyor...

Bu mezarlığa en çok gömü 19. yüzyılda yapılmış, Stuttgart'ın ünlüleri ve varlıklıları Fangelsbach'da ebedi istirahatlerine çekilmiş; çoğu mezar taşında meslekleri yazıyor: Başrahip, taş oymacısı, fabrikatör, sahne sanatçısı, doktor, antropolog, dekan, şair, çan dökümcüsü, yayıncı, gazeteci, ressam, arkeolog, opera sanatçısı, mimar... Az ötedeki Markus Kilisesi'nin yanından uzanan yolun sonunda bakımlı bir mezar dikkati çekiyor. Büyükçe taşında yazdığına göre Goethe ile birlikte Alman edebiyatında klasik dönemin en önemli temsilcisi sayılan Friedrich Schiller'in oğlu Ludwig, torunu Friedrich ve onun eşi Mathilde burada yatıyor.

2009 yılında bu mezar açılmış, kemikler çıkarılmış, DNA analizinin ardından küçük bir törenle tekrar gömülmüştü. 1805 yılında Weimar'da ölen ve önce toplu bir mezara konan Schiller'in kemikleri, anlatılanlara göre, 1826 yılında prensler kabristanına taşınır, fakat kısa süre sonra Weimar'da yatanın Schiller olmadığı iddiaları yükselmeye başlar, tâ ki 1959 yılında Gerassimov adlı bir Rus doktor kabristandaki kafatasıyla kemiklerin Schiller'e ait olduğuna karar verene kadar…

Ancak 2005'de ünlü edebiyatçının 200. ölüm yılında Alman televizyonu MDR aracılığı ile yeni ve çok kapsamlı bir araştırma başlatılır. Bu girişimler kapsamında Freiburg Üniversitesi Stuttgart'taki aile mezarında yatan oğlu ile torununun kemiklerini inceler ve Weimar'daki kafatasının, Alman edebiyatının bu ünlü yazarına ait olmadığı kesinlikle saptanır. 2009 yılında Stuttgart-Marbach doğumlu Schiller'in 250. doğum yıldönümü törenleri nedeniyle konuşan Antropolog Ursula Wittwer: "On dokuzuncu yüzyılda ünlü kişilerin kafatasları meslektaşlarımın çok ilgisini çekerdi", demişti. Schiller'in kafatasının da o yıllarda çalınmış olduğu tahmin ediliyor!

"Friedrich Schiller bir popstar"

Aynı yıllarda büyük bir bakımdan geçen, Alman edebiyatının çok zengin hazinesini barındıran eşsiz Stuttgart - Marbach'daki Schiller Milli Müzesi'nin yeniden açılışında konuşan Cumhurbaşkanı Horst Köhler: "Marbach doğumlu Friedrich Schiller bir popstar idi!" demişti. Aydınlanma çağının en önemli bu düşünürünün idealizmi, bireyin ruhuna ve özgürlüğüne öncelik tanır. Heyecanlıdır, ateşlidir, amaçlarına ulaşmak için hep isteklidir. Okul yıllarından başlayarak kendini hep baskı altında hisseder, Dük Karl Eugen döneminde yaşam onun için dayanılmaz olunca, 1782'de Stuttgart'ı terk eder ve Weimar'a yerleşir. Goethe ile yakın dostluğu işte o yıllarda başlar. Wilhelm Meister romanını yazması için onu zorlar. Goethe de Schiller'i "Wallenstein" eserini yazması için yüreklendirir, hatta Weimar'da sahneye konduğunda oyunun rejisörlüğünü üstlenir.

Schiller "Haydutlar"ın ilk baskısını kendi cebinden öder, borç parayla da bir edebiyat dergisi çıkarır. Ölümüne yakın son sözleri: "Artık her şeyi daha sade, daha berrak görüyorum..." olur. Schiller'in ardından "Varlığımın yarısını yitirdim", diyen Goethe için sahip olduğu en değerli hazine, aralarındaki yazışmalardır. Bir süre sonra bütün mektupları yayınlatır.

Marbach'taki Alman Edebiyat Arşivi'nde Alman edebiyatının Goethe'den Kafka'ya on binlerce edebiyat belgesi duruyor. Bundan on yıl önce Fischer, Suhrkamp ve Insel Yayınevleri çok değerli arşivlerini Marbach'a vermişlerdi. Hofmannstahl, Rilke, Zweig, Frisch, Enzesberger, Walser gibi 20. yüzyıl Alman dili edebiyatının yıldızlarının elinden geçen müsveddeler ve mektuplar şimdi Marbach'da herkese açık. 2012 yılında Schiller'in 253. doğum günü nedeniyle düzenlenen törende o yılki "Schiller Konuşması”nı yapmakla Orhan Pamuk onurlandırılmıştı!

Ünlü yazarımızın İngilizce yaptığı uzun konuşmasının ana konusu "romanlarda naiflik ve duygusallık” idi. Pamuk konuşmasında Schiller'in 1796'da kaleme almış olduğu "Edebiyatta naiflik ve duygusallık” başlıklı makalesine de değinmiş ve: "Schiller'e göre çağının modern yazarları aşırı duygusaldı”, demişti. "Onun gözünde Dante, Shakespeare, Cervantes, Goethe ve Dürer naif, çocuksu kalmış yazarlardı.

Naif yazarlar doğa ile iç içedir; onlar yerine göre ölçülü ve bilge, yerine göre de acımasızdır. Çoğu kez üzerinde pek fazla düşünmeden, içlerinden geldiği gibi yazarlar, yarattıklarının etik sonuçlarını pek umursamazlar. Yazdıkları üzerine başkalarının ne düşündüğü de onları pek ilgilendirmez... Schiller, Goethe'nin olgunluğunu, bencilliğini, özgüvenini kıskanırdı, onun çok kolay olağanüstü düşünceler yaratabilmesine de hayrandı.”

Hepsi iyi güzel de, Friedrich Schiller'in kafatası nerede, kimde?

mail@ahmet-arpad.de