18 Ocak 2019

Yabancı düşmanlığının altında ezilen uyum

POLİTEKNİK, Ocak 2019
AHMET ARPAD

Leipzig Üniversitesi'nin 7 Kasım 2018 tarihinde açıkladığı bir araştırmaya göre Almanya'nın doğusunda insanların yaklaşık %50'si, batısında da %30'u ırkçı görüşlere sahip. Aynı araştırma yabancı düşmanlığının da son yıllarda hızla artmış olduğunu yazıyor. Batıda insanların %24'ü, tek-tük yabancının yaşadığı doğuda ise %31'i yabancı düşmanı! Ülkenin batısında insanların %44'ü, doğusunda %50'si müslümanlara uzak duruyor. DIE WELT gazetesinin Ocak 2018'de sunduğu iki araştırmanın sonuçları da ürkütücüydü. Almanlar demokratik sisteme giderek daha az güveniyorlar. Çoğulculuk karşıtları ülkenin doğusunda %60'a yaklaşıyor.

2008 yılında zamanın Cumhurbaşkanı Horst Köhler, Berlin'de çoğunlukla yabancı çocukların devam ettiği Kepler okulunda yaptığı konuşmayla politikacıları suçlamıştı: "Almanya'daki eğitim utanç verici... İnsanların yeterli eğitim almadığı ülkelerde demokrasi işlemez... Devlet düzenimizin gelecekte de güçlü olması ancak eğitim sistemimizin düzelmesi ile mümkündür..." Cumhurbaşkanı Köhler konuşmasını Kennedy'nin: "Dünyada eğitimden pahalı tek şey eğitimsizliktir!" sözleri ile bitirmişti. Yetersiz eğitim bütün eyaletlere yayılırken öğretmen açığı günümüzde son 40 yılın en doruk noktasında. İktisadi İşbirliği ve Gelişme Teşkilatı (OECD) verilerine göre harcamalarının sadece yüzde 10'unu eğitime ayıran Almanya, Batı ülkeleri arasında sonlarda! Almanya Öğretmenler Birliği dikkati çekiyor: "Ülkeye 10 bin öğretmen daha gerekli... Okullarda her hafta 1 milyon saat ders boş geçiyor." Zenginle yoksul arasındaki mesafenin giderek büyüdüğü ülkede en büyük zararı, aralarında bizim insanlarımızın da bulunduğu, fakirleşen sınıfın yetersiz eğitim alan çocuk ve gençleri görüyor. Orta sınıf eriyor, eğitim giderek geriliyor, insanlar evlilikten kaçındığından doğumlar da giderek azalıyor, toplum küçülüyor. Geleceğine artık pek umutla bakmayan insanlar toplumu bencilleşiyor, bireyler her geçen gün daha çok "adalar" oluşturuyor. Alman toplumu gittikçe hızla değişimler yaşıyor.

Evet, Almanya'da her şey uzaktan görüldüğü gibi öyle pek tozpembe değil. Bundan 28 yıl önce doğusundaki "hasta" Almanya ile birleşmesinin ülke toplumuna hiçbir yararı olmadı. Ülkenin sorunları şu sıralar çok karmaşık, iç içe geçmiş. Tam bir arapsaçı. Bu arada kaybeden sadece Almanlar olmuyor, yabancılar da okkanın atına giriyor. Böyle bir ortamda "Yabancılar topluma uyum sağlamıyor" diyenler, ne yazık ki gözlerini kapatıyor, uyumun "tek yönlü bir cadde" olmadığı gerçeğini hasıraltı ediyor... Thilo Sarrazin bir milyon satan, Türkleri eleştiren "Almanya Kendini Yok Ediyor" adlı kitabıyla zengin oldu. Onun dayanıksız görüşlerini kamuoyu araştırmalarına göre Almanların çoğunluğu da onaylıyor.

"Almanlar Türklere adaletli davranmalıdır. Almanların Türklere yaptığı korkunç ve fanatik bir yabancı düşmanlığıdır. Hatta faşizm ve ırkçılıktır..." Ocak 2009'da yitirdiğimiz ünlü yazar Johannes Mario Simmel bu sözleri daha 1983 yılında söylemişti. Aradan geçen yıllarda yabancı düşmanlığı azalacağına arttı. NPD, NSU, HoGeSa, Pegida, AfD başarıya koştu! Aşırı sağcılar Almanya'da gittikçe daha çok saldırgan olurken, politikacılar karşılarında yetersiz kalmayı sürdürüyor. Daha 2001'de Avrupa Komisyonu: "Ülkedeki yabancı düşmanlığı, ırkçılık, antisemitist düşünce ve hoşgörmezlik önemli bir sorun olarak kabul edilmelidir" sözleriyle Almanya'nın dikkatini çekmişti. Ancak o günlerdeki sosyal demokrat İçişleri Bakanı Otto Schilly'nin: "En iyi uyum asimilasyondur!" açıklaması bütün ümitleri suya düşürmüştü. Mölln (1992) ve Solingen‘de (1993) Türkleri evlerinde yakarak başlatılan yabancı düşmanlığı kısa sürede sonra ereceğine NSU‘nun 2000-2010 yılları arasında sekiz Türk'ü öldürmesiyle büyüdü, gelişti, nedense bir türlü önlenemedi, sonunda da bugünkü ‘canavar‘ oldu!

Toplumsal sorunların sürekli arttığı, günlük yaşamın zorlaştığı ülkede gittikçe daha çok insan artık yalnız, fakir, ümitsiz. Almanlar kendilerinin ve ülkenin geleceğinden korkuyor. Milli gelirin %50‘sine nüfusun %10‘nun sahip olduğu artık bilinen bir acı gerçek. Resmi verilere göre Almanya'da 6 milyon çocuk ve genç fakir ailelerde yaşıyor. Bu sayı son on yılda ikiye katlanmış! Ekonomisi güçlü Almanya "aile ve eğitim fakiri" listesinde birinci sırada. Düsseldorf'taki Katolik Gençlik Sosyal Hizmetleri adlı kuruluşun hazırladığı "Almanya'da gençler arasında fakirlik" başlıklı geniş rapora (2011) göre yoksulluk sınırında yaşayan 18 yaşından büyük gençlerden %39‘nun hiçbir okuldan diploması yok! Almanya‘nın geleceği olan çocuklar giderek daha genç yaşta "kötü yola" düşüyor. On iki, on üç yaşında sigaraya, içkiye başlayanların, kaba kuvvete başvuranların, polisiye olaylara karışanların – içlerinde bizim gençler de var – sayısı hızla artıyor. Aşırı sağcıların güçlendiği ülkede günlük yaşamın sürekli ağırlaşan koşulları altında ezilen ana babalar "eve nasıl ekmek getireceğim" diye çırpınırken çocuklarının terbiyesine ve eğitimine pek zaman ayıramıyor. Almanya Türkleri‘nin %30'u fakirlik sınırının altında (DIE WELT, 3 Mayıs 2016) yaşamaya çalışıyor.

Dünyanın en güçlü ülkelerinden biri olan Almanya'da devletin kasasına giren vergiler rekor düzeydeyken niçin fakirle zengin arasındaki makas gittikçe açılıyor, Goethe'nin, Schiller'in ülkesinde eğitim geriliyor, yönetenlerden memnun olmayan insanlar halkçı partilere sırtlarını dönüp aşırı sağcıların kucağına oturuyor, demokratik düzen sarsıntı geçiriyor, 50-60 yıldır birlikte yaşadıkları yabancı kökenlilere birden düşman kesiliyor? 1990 yılını sınır kabul edersek, ondan önceki 30 yılda ülke uyum sorunu yaşamamışken, bu sorunu niçin son 30 yılda yaşıyor ve bir türlü altından kalkamıyor?

Almanya'da siyasal İslam büyüp gelişirken en büyük dostlarından biri kiliseler olmuştu. Daha 1970'li yılların başında, "Müslüman öğrencilerin Almanya'ya uyumunu kolaylaştıracak!" görüşünden yola çıkan kiliseler okullarda İslam din dersi projelerini desteklediler. "Ülkemizde din özgürlüğü vardır, onlara karışamayız" diyen her renkten politikacının onayladığı sayısız İslami dernek ve üst kuruluş istediği gibi at koşturdu. Resmi verilere göre Almanya'daki Müslümanların en çok %20‘sini temsil eden bu tarikatçı dinciler açtıkları camilerde, Kuran kurslarında ve yatılı okullarda her yıl on binlerce çocuğumuzu imam eğitiminden geçirdi. 1970'ten bu yana üç bine yakın mescit ve cami inşa edildi. Fethullah Gülen liseleri de son on beş yılda neredeyse bütün Almanya‘ya yayıldı. Güçlenen İslamcılar işsiz insanlarımıza kucak açtı, çoğunun Alman toplumundan kopmasına neden oldu! Uyum karşıtı bu gelişmeler ülkede yabancı düşmanlığını körükleyen önemli nedenlerden biri sayılır. Önce tarikatçıların İslamını yıllarca destekleyenler, onlara kucak açanlar günümüzde: "Aşırı islamla savaşmalı!" diye bağırıyorlar.

Bu nedenle şimdi: "Almanya'daki Türk toplumu, onu temsil eden kuruluşlarla dernekler ve sivil toplum örgütleri de bir araya gelip insanımızı böylesine çok ilgilendiren yaşamsal bir konuda yıllarca seslerini çıkarmayarak üzerlerine düşen görevi ne yazık ki yerine getirmediler, getiremediler!" demek sanırım kimi hatalarının üstünü örtmek isteyenler için basit bir çıkış! Ülkedeki yabancıların, özellikle Türklerin, CDU ile SPD koalisyonundan beklentileri ne yazık ki hiç gerçekleşmedi. Çifte vatandaşlık hep reddedildi! Almanya‘da onlarca yıldır yaşayan, AB üyesi olmayan ülkelerin vatandaşları yerel seçimlerde ne zaman oy kullanabilecek? Yirmisekiz AB üyesinden onyedisi onlara bu hakkı verirken, Almanya getirilen yasa değişikliği önerilerini 15 yıldır rafta bekleterek bu çok olumlu uyum atılımına niçin karşı çıkıyor?

Türkiye Araştırmaları ve Uyum Araştırması Vakfı'nın verilerine (2017) göre Almanya'da Türk kökenlilerin kurduğu 90 bin şirket 400 bin insana iş veriyor! Sadece bu mu ortak yaşama ve uyuma olan olumlu katkımız? Hayır, sporcusundan tiyatro ve opera sanatçısına, balerine, müzisyene, sinema oyuncusuna, kabare sanatçısından komedyene, rejisörden edebiyatçısına, bilim adamından politikacısına kadar binlerce insanımız kimi engellere karşın uzun yıllardır Almanya‘nın ortak yaşamına önemli damgalar vuruyor!

www.ahmet-arpad.de

13 Ocak 2019

Çanlar çalıyor!

CUMHURİYET, 13 Ocak 2019
AHMET ARPAD
STUTTGART

Hava kararmış, saat altıya geliyor. Yanımızdan grup grup İsviçreliler geçiyor. Ellerinde, omuzlarında torbalar. İçleri mal dolu! Almanya İsviçreli için ucuz! Aceleleri var. Az sonra Zürih'e dizi dizi otobüs kalkıyor. Noel pazarı haftalarında Stuttgart'a on binlerce İsviçreli trenle, otobüsle, özel otomobiliyle Stuttgart'a akın ediyor. Stuttgart'ın Noel pazarı çok büyük, çok güzel ve çok zengin. Resmi verilere göre Noel pazarının açık olduğu dört hafta içinde 5 bin otobüs, 3,5 milyon turisti Stuttgart'a taşıyor. Noel'den bir gün önce uzun yıllardır tanıştığım doğubilimci bir Türk dostla Schiller Alanı'nda buluşup ayaküstü hem sıcak şarap içtik, hem de dereden tepeden, havadan sudan konuştuk. Birden çan sesleri tatlı sohbetimizi kesti. Söylediğimi dostum anlayamadı. Az ötedeki Stift kilisenin tepemizdeki dev çanları çok gürültülüydü. Bir süre sesimizi kıstık! Keyfimiz kaçtı. Az sonra, çanlar sustuğunda, dost konuyu değiştirdi: "Gece gündüz, saat başı, kimi yerde her yarım saatte bir bu çanları çalıyorlar!" derken biraz öfkeliydi. "Ülke onların, istediklerini yaparlar" diye karşı çıkmak istedim. "Çan ne İsa'nın emridir, ne de İncil'de yeri vardır" diye atıldı dost. Söylediğine göre çan çalma geleneği İsa'dan 1200 yıl sonra başlamış. Tarlasında çalışan köylüye dua saatini anımsatmak için. "Sonra Katolik ve Ortodokslar sayesinde dallanıp budaklanmış" diye gülümseyerek devam etti;. "Bizimkilere zar zor camiye izin veriyorlar, ezan okunması ise toptan yasak!"

Minaresiz camiler
Almanya'da yaklaşık 3 bin cami ve mescit var. Yetmişli yılların başında sayıları otuzu geçmezdi. Bu 3 bin cami ve mescidin yaklaşık 900'ü, Anayasayı Koruma Örgütü'nün verilerine göre ülkedeki Türk Müslümanlarının yüzde 80'ini temsil ettiği söylenen Diyanet'in! Bunun çeşitli nedenleri var. Azınlığın temsilcisi Milli Görüşçüler, Süleymancılar, Nurcular resmi makamlardan, kiliselerin de desteği ile rahatça yapı izni alırken, "Ankara'nın etkisindeki bir dinin temsilcileri" dedikleri Diyanet camilerine hep zorluk çıkarılıyor. En son örneğini yıllarca Köln'de gördük. Bu sorunlar Pforzheim, Mannheim ve Stuttgart-Esslingen camilerinin yapımında da yaşanmıştı. Almanya genelinde tüm camilerimizin başka bir sorunu da minareler. Kimi yerde minareye hiç izin vermiyorlar, kimi yerde de ancak kısacık bir oyuncak (!) minareyi kabulleniyorlar.  "Çanların her saat başı, kimi semtte gece yarısı bile çalınmasını pek anlamıyorum", diye konuşmasını sürdürdü dostum. "Evinin 20-30 metre ötesinde kilise olan yandı demek. Adamcağız çan sesini bütün gün çekmek zorunda. Ne kadar dava açarsa açsın, çan sesinin dayanılmaz olduğunu bilirkişi raporları ile kanıtlasın, hiçbir mahkeme ona hak vermez Almanya'da!" Çünkü çan sesi bir liturya kabul ediliyormuş!

Benim kafamı yıllardır kurcalayan başka bir şey daha vardı. Ancak Schiller Alanı'nda sıcak şaraba karşın yavaş yavaş üşümeye başlamıştım. Eve gitmeliydi. Konuyu değiştirerek doğubilimci dostun kafasını da daha çok karıştırmak istemedim. Ona veda edip hızla otobüs durağına doğru yürürken düşündüm: Ben bildim bileli onların Türkiye'de kiliselerinin yanısıra liseleri, kültür enstitüleri, lisan kursları, kütüphaneleri de var. Ankara'da yönetenler ise birgün olsun 3 milyon insanımızın yaşadığı Almanya'da Türk kültür enstitüleri kurmağı kafalarından geçirmedi.

mail@ahmet-arpad.de

3 Ocak 2019

Zweig umut verdiği için çok okunuyor

KARAR Gazetesi, 3 Ocak 2019

Son yılların en çok satan yazarı Stefan Zweig'ın kitaplarını Türkçeye çeviren Ahmet Arpad'a yazarın bu kadar okunmasının sırrını sorduk. Arpad "Zweig hiçbir zaman ümitsiz değildir; yapıtlarını okuyanı yüreklendiren, ona yaşama sevinci veren bir umut yazarıdır. Eminim ülkemizde okurlar Zweig'ı daha çok insancıl, barışsever olduğu için yeğliyor" dedi.

Çevirmenliğe nasıl başladığınızı kısaca anlatabilir misiniz?
Çeviriye başlamama babam neden olmuştur. İstanbul Üniversitesi Alman Dili ve Edebiyatı bölümünde okuduğum yıllarda Hermann Hesse'nin "Gençlik Bunalımları" adlı romanının çevirisiyle bu 'görev'e başladım. Hesse'yi Heinrich Böll'ün ‚Palyaço‘su ve Gerhart Hauptmann'ın ‚Sevgili Wanda‘sı izlemişti.

Hangi dillerden/dillere çeviri yapıyorsunuz?
Ben Almancadan Türkçeye çeviriler yapıyorum.

Babanız da çevirmendi, babanızın size bu meslekteki en önemli öğretisi ne oldu?
Babam Almancadan çeviriler yapmaya 1943'de başlamış ve ilk olarak da Stefan Zweig'ın başyapıtı "Yıldızın Parladığı Anlar"ı dilimize kazandırmış. Onun bana bıraktığı en önemli öğreti, buna ilkesi de diyebilirim, yaptığı tüm çevirilerin konularının insancıl, savaş karşıtı ve barış yanlısı olmasıdır! Ben de çeviri yaşamım boyunca bu ilkeye hep sadık kaldım. Çevirilerimin arasında konuları polisiye, aşk veya serüven olan tek yapıt yoktur. Babam o yıllarda beni hep manen desteklemiş, hiçbir zaman yaptığım çevirileri okuyup da: "Şunu şöyle yap" dememişti. Beni o konuda özgür bırakmıştı. Metni çevirmeden önce ya da çevirdikten sonra üzerinde konuşurduk, fakat hiçbir zaman yaptığım çeviriye karışmamıştı.

Şimdiye kadar çevirdiğiniz eser sayısını sorsam?
Şimdiye kadar altmışın üzerinde yapıtı Almancadan Türkçeye çevirdim.

Stefan Zweig'ın da kitaplarını çevirdiniz. Zweig'ı çevirmek neden keyifli? Türkiye'de şu an çok satan bir yazar. Telif hakkı dışında ne kadar bu kadar okunduğuyla ilgili düşünceleriniz nedir?
2007 yılından bugüne otuz öyküsünü, dokuz da mektuplaşma, deneme, roman ve gezi yazılarını çevirdiğim Zweig'ın anlatımı kanımca Türk okurunun doğasına yatkınlık gösteriyor. O bizden bir yazar gibi okunuyor. Yaşama ve insana olan iyimserliği hemen hemen her yapıtında görülüyor. Zweig hiçbir zaman ümitsiz değildir; yapıtlarını okuyanı yüreklendiren, ona yaşama sevinci veren bir umut yazarıdır. Zweig barışın ve iyiliğin hep üstün geleceğini düşünmüş, umut etmiş ve yaşamının son dakikasına kadar da bu amaçla yazmıştır. Eminim ülkemizde okurlar Zweg'ı daha çok insancıl, barışsever olduğu için yeğliyor.

Size göre roman, hikaye, şiir, deneme gibi hangi türün çevirisini yapmak daha zorlayıcı?
Roman, öykü ve deneme türlerinin yanısıra mektuplaşmaları da yeğliyorum. Her birinin de kendine göre çekiciliği olduğu için çevirirken zorlanmıyorum. Yazarı ve yapıtını sevdiniz mi zorlanma söz konusu olmaz.

Metinlerinin çevirisinde en çok zorlandığınız isim kim, nedeniyle birlikte yazar mısınız?
Çeviri yaparken zorlandığım bir yazar yoktur diyebilirim. Diğerlerinden değişik bulduğum iki yazar var: Bunlardan biri Robert Musil, diğeri de Alfred Döblin, ancak onlarda da pek zorlanmadım. Çünkü anlatımlarını ilginç, konularını çekici buldum. Bence bir çevirmen zorlanacağı metni hiç eline almasın daha iyi. Zorlamayla iyi bir çeviri ortaya çıkmaz.

Her dil bilen çeviri yapamıyor, bir çevirmende bulunması gereken özellikler nedir?
Sadece yabancı dil bilmek, başarılı çevirmen olmak değildir. Çevirmenin hem yapıtın yazılmış olduğu dili, hem de Türkçeyi çok iyi bilmesi gerekir. Edebi bir eser çevirmek için genel kültür de gereklidir. Çevirmen çevirdiği dilin kültürünü, ülkesini tanımalıdır! Yazarla ve metinle böyle bir yakınlaşması olamazsa hiç çeviri yapmasın daha iyi. Bu mesleğe atılan kişinin edebiyatçı/yazar yanının olması da yararınadır. Burada belirtmek istediğim bir görüş var: Çevirmenler kültürler ve toplumlar arasında köprüler oluşturma görevini üstlenmiş kişilerdir. Bunu unutmamak gerekir! Ancak ülkemizde bazı yayıncılar yabancı edebiyata ağırlık verirken çevirmenler olmadan ayakta kalamayacakları gerçeğini pek önemsemiyorlar.

Çevirmenliğin size kattıkları nedir?
20. yüzyıl Alman Dili Edebiyatı'nın önder yazarlarını dilimize kazandırırken kişi, o yüzyılın Avrupasındaki toplum yapısından, işçi hareketlerine, Nazilerden zengin patronlara, köylü ayaklanmalarından gençlik sorunlarına kadar çok değişik şeyleri öğreniyor. Bütün bunların sadece okurun değil çevirmenin de genel kültürüne katkıları oluyor.

Şu an hangi çeviri üzerinde çalışıyorsunuz?
Şu sıralar Alfred Döblin'in bir yapıtını çeviriyorum. Yıllar önce aynı yazarın ünlü romanı "Berlin – Aleksander Meydanı"nı çevirdiğim için bu yapıtını da severek ve büyük ilgi duyarak Türkçeye kazandırıyorum.

29 Aralık 2018

Önce ağaçlar, sonra insanlar ölür

TOPLUM Gazetesi, Ocak 2019
AHMET ARPAD

    Stuttgart'tan sabah erkenden yola çıktık. Hava biraz puslu. Yolculuk Freiburg'a. Az sonra Tübingen'i, biraz sonra da Rottweil'ı geride bırakıyoruz. Karaormanlar başlıyor. Yol yükseliyor, pus kalkıyor, hava açılıyor. Güneşli, fakat serin bir gün bizi bekliyor. Güney Almanya'da güz sona ermiş, kışın eli kulağında. Yamaçlar kupkuru bir yazın ardından kahverengiye dönüşmüş, yükseklerde yer yer kar var. Semiz inekler, bembeyaz koyunlar çoktan ahırlarına dönmüş. Yol, vadilerde ve ovalarda yılan gibi kıvrıla kıvrıla uzanıyor. Karaormanlar bir doğa olayı. Avrupa'nın hiçbir ülkesinde rastlanmayacak büyüklükte ve güzellikte bir ormanlık. Şifalı yeraltı sularıyla kocaman bir tatil ve kür yöresi.

    Avrupa'nın en uzun nehri Tuna'nın çıktığı Donaueschingen uzaktan görünüyor. Bu ortaçağ kenti kuleleri, dar sokakları, tarihi yapıları ile bir molaya değer. Küçük bir lokantanın yemek listesinde o öğle değişik av etleri var. Karaca kızartmasını yeğliyoruz. Yanında tatlı kırmızı yaban mersiniyle doldurulmuş komposto armut ve yörenin ünlü hamur işi var. Ardından bir acı kahve, saray parkında kısa bir gezinti. Asırlık ağaçların altında, kuğuların yüzdüğü havuzların kıyısında... Ağır ağır akan derenin üzerinde tarihi köprüde durup, soğuk sularda balık arıyoruz.

    Az sonra Donaueschingen'i geride bırakıyoruz. Şimdi Karaormanlar'ın göbeğindeyiz. Ağaçlar sıklaşıyor. Sağımız solumuz çamın çeşidi. Ötelerde, güneyde, Feldberg dağı. 1500 metrelik doruğuna kar düşmüş. Yörenin ünlü bir kayak merkezi. Çevresindeki göller her mevsimde turist çekiyor. Sağlıklı, temiz hava ve doğanın eşsiz güzelliği bura insanının geçim kaynağı.

    Madalyonun bir yüzü güzel. Mutlu edici. Fakat bir de tam karşıtı öteki yüzü var. Daha gerçekçi olanı. Bütün Avrupa'da olduğu gibi Karaormanlar'da da ağaçlar ölüyor. Ülkenin en büyük yeşil örtüsü tüm önlemlere karşın yitiriliyor. Otomobil egzozlarının değiştirilmesi, yeni benzin türlerinin denenmesi, fabrika bacalarına özel filtreler takılması pek işe yaramıyor. Hava kirliliği devam ediyor, asitli yağmur ve asit yüklü sis bulutları ormanlara iniyor, ağaçlar yavaş yavaş ölüyor. Karaormanlar'da yapılan yürüyüşlerde ağaçların yaşam savaşını yakından görmek mümkün. Ağaçlara zarar veren kükürt dioksidi, azot oksidi, yeraltı sularındaki nitratlar ve sebez-meyvenin ekildiği topraklardaki çeşitli asitler kanser hastalığının da baş nedenlerinden biri. İnsanlar için öldürücü.

    İnsan kafasında bu gibi kötümser düşüncelerle Karaormanlar'da gezinirken ister istemez anavatanı da aklına geliyor. Türkiye'nin endüstri girmiş büyük kentlerinde, hava ve çevre kirliliğinin hiç bir önlem alınmadan dev adımlarla ilerlediği güzel İstanbul'da, Akdeniz'in temiz kalabilmiş köşelerinden cennet Gökova'da, Yatağan çirkin örneğinde doğa elden çıkarılmış, insan çoktan unutulmuş.

    Üniversitesi ve büyük katedraliyle ünlü güzel Freiburg'a yaklaşırken düşünüyoruz: Yeşilin hızla betonlaştığı, on binlerce ağacın kesildiği İstanbul'da yılda kaç ölümün nedeni hava kirliliği? Bu ne soran var, ne de araştıran.

    Hava kirliliğinden tek ölen ağaç mı?

23 Aralık 2018

Gerçeküstü bir dünyanın aç insanları

CUMHURİYET, 23.12.2018
STUTTGART - AHMET ARPAD

Tübingenli Stefanie Siebert bir "kumaş artisti". Tanışalı 10 yıl oluyor. Stefanie Siebert yüzlerce metre kumaş çeşidinden, yıllarca çalışarak insan boyunda bebek insanlar yaratıyor. Şu ana dek yüze yakın figüre yaşam vermiş!. “Onlar benim dünyam,” diyor. Çünkü neredeyse gece-gündüz birlikte yaşıyorlar. Büyük bir aile, Stefanie Siebert ve bebekleri. Yıllardır kendine büyük bir mekan arıyordu. Sonunda, bundan beş yıl önce, Tübingen yakınlarında şirin kasaba Haigerloch'da tarihi Schwanen otelini satın aldı. Şimdi otelin salonları, katları, odaları onun insanlarıyla dolu! İnanılmaz, dünyada eşi olmayan bir müze. Kaşrımda çoğu yaşını başını almış, suratlar kırışmış, yanaklar sarkmış, gerdanlar çifte, burunlar düşmüş, bakışlar tepeden, cakalı ve donuk, küstah ve şımarık. Bolluk içindeki bir toplumun bu üst sınıf insanları sizi kurgu bir dünyaya alıp, götürüyorlar. Onlar gözünüzün içine bakıyor. Her an konuşacaklar.

Yeşil ipek tuvaletli şarkıcı kadın, dudakları kıpkırmızı kocaman ağzını açmış sonuna kadar şarkılar söylüyor. Suratları kat kat boyalı kadınlar incecik sigaralarını altın ve gümüş uzun ağızlıklarla içerken, erkekler purolarını tüttürüyor. Tuvaletleri pahalı terzilerin elinden çıkmış kadınların giyimleri rüküş. Takıları gösterişli, ağır mı ağır. Başka bir salonda masa başına oturmuş köylü giysili kadınlarla, kısa deri pantalonlu erkekler sosisler yiyip bira içiyor. Birinin üzerinde frak, yakalarında altın salyangozlar, sosisler sallanıyor. Köşedeki küçük orkestra en popüler dans melodilerini döktürüyor. Ak saçlı bir adam dans ettiği genç kızın omzuna başını dayamış. Üzeri pastalar, kekler dolu bir başka masanın çevresinde toplanmış üç-beş kadın pahalı porselen fincanlardan kahve içip kahkahalar atıyor. Masanın altına uzanmış süslü püslü köpekleri uyukluyor. 1920'li yılların Berlin'indeyiz. Otto Dix'in insanları karşımızda.

Stefanie Siebert'in insanlarının yüzleri ve elleri ten renginde incecik triko kumaştan. Yüzlerinin içi sentetik pamuk dolu. Gözler her renk boncuktan. Işıldayan parlak kumaştan ringa balığı salamurası. Koyu kahverengi ipekten yuvarlak simitler, üzerlerindeki beyaz tuz taneleri suni inciden. Kuşkonmazlar ipek kumaşla beyaz rujdan. Kâseleri dolduran siyah ve kırmızı havyar minnacık styropor taneleri. Siebert insanlarını yaratırken ipeğin yanı sıra saten, deri, ince kadife, sırma şeritler de kullanıyor. Bütün bunları başarmak için sadece sanatçı olmanın yetmeyeceğini söylüyorum. İdealist olmak da gerekli. "Evet" diyor biraz düşünceli. "El emeği, göz nuru ve sonsuz bir sabır insanlarımla ortak yaşamımda bana hep eşlik etti." Yakında 40 yıl oluyor... Yarattığı “insanlar”la yıllarca kent kent gezmiş, büyük mağazaların vitrinlerinde, galerilerde, kütüphanelerde, tarihi saraylarda sergilemiş, görenleri hayrete düşürmüş. "Bu insanlarda en küçük ayrıntıya kadar her şey hemen hemen el dikişi. Özellikle yüzlerdeki ayrıntılar el dikişsiz olmuyor. Kullandığım her şey yumuşak olmalı. Satenden ipeğe, kadifeden triko kumaşına” diye anlatıyor ve dudaklarında bir gülümseme deam ediyor: “Canlandırdığım erkekler çoğunlukla yaşını başını almış, yaşamlarının son döneminde, kellifelli kimseler.  "Kadınlar ise orta yaşın üzerinde, geçmişin güzel günlerinin anı ve özlemiyle yaşamlarını sürdürenler." Ziyafet masasında oturanlar keyifli ve de aç. Gülüp konuşanlar, siyah havyara kaşık daldıranlar, kuşkonmazı elle yiyenler, karşısındaki hovarda suratlı zengin ihtiyara göz kırpan hanımlar. Başka bir masada tepsi tepsi havyar, somon, karides, ıstakoz, füme etler, haşlanmış domuz başı, salamlar, sosisler... Posbıyıklı bir garson, elinde şampanya şisesi bekliyor. Bakışlarından yorgun olduğu belli.

Gerçeküstü bir dünyanın insanları yaşıyor eski Schwanen Oteli'nin salon ve odalarında. Stuttgart'a bir saat uzakta, Eyach boğazında bir yamaca yaslanmış şirin kasaba Haigerloch'un gizemli bir geçmişi var! Saltanatlarının son aylarında Naziler bu yörede atom bombası üzerine başarısız çalışmalar yapmış. Tarihi sarayın altında kayalara oyulmuş, orta çağdan kalma bölmeleri Hitler'in atom fizikçileri laboratuvar olarak kullanmış.

9 Aralık 2018

İnsanlarımız tek başına...

Cumhuriyet, 9 Aralık 2018

Almanya'ya gelmişler yirmisinde, şimdi ulaşmışlar yetmişine, seksenine, tekdüze ve tek başına bir yaşamları olmuş. Hafta içinde çalışıp, hafta sonunda hemşehrileri ile buluşmuşlar, Bahnhof'larda! Bu böyle gelmiş, böyle gidiyor. Çoğunun tek buluşma yeri hep o tren istasyonları olmuş. Başlarında kasket, ellerinde sigara, koltuklarının altında Türk boyalı basının gazeteleri, omuzları çökmüş, ayaklarını sürüye sürüye yürüyorlar! Bu ülkede bir ömür geçirmiş, hep yalnız kalmış, içine kapanık insanlarımız. Almanlara Türkler birbirine dokunmadan, yan yana, kabuğuna çekilmiş yaşamış. Sonra işsizlik Almanya'yı kıskacına almıştı. Bundan en çok etkilenenlerin başında da düşük gelirli, mesleğinde kalifiye işçi olmayan Türkler gelmişti. İşte o dönemde çoğu insanımız kendini, onu bağrına basan İslamcıların kucağında bulmuştu! Cami ve mescitler günlük yaşamının bir parçası olmuştu. O günden bugüne de bu kıskaçtan kurtulamadılar. Elli küsur yıldır gettolaşmış Türk mahallelerinde, çoğuna hiçbir Alman'ın adım bile atmayacağı, yıkık dökük evlerde oturmaya devam ediyorlar.

Günümüzde birçok yaşlı insanımızın eline geçen emekli maaşı buradaki yaşamına açıkça yetmiyor. Hiç olmazsa yılın altı ayını ucuz (!) Türkiye'de geçirmesinin baş nedeni de bu... Ancak Türkiye ile hiç bağlantısı kalmamış insanlarımız da var. Memleketindeki bütün ailesi bir zamanlar yanına gelmiş bu emekliler hep Almanya'da kalmak zorunda! Onlara ilk yıllarda aileleri bakıyor. Önce eşler, sonra da çocukları. Ancak bir yaştan sonra bu bakım zorlaşıyor. İşte o andan sonra da her gün birkaç saat gelerek evde bakımlarını yapan kuruluşlara muhtaç! Hizmetin bir kısmını kişi kendi ödüyor, bir bölümünü de, gelirine göre devletin sosyal yardım kasası üstleniyor. Son yıllarda, bakıma muhtaç vatandaşlarımızın sayısının sürekli artması üzerine bazı Türk girişimciler de bu yeni pazarı keşfettiler. Özellikle Ruh havzasında açılan ve özellikle müslümanlara dönük yaşlılar yurtlarında çok yaşlı ve hastalar kalıyor. Yaptıkları açıklamalara göre bazılarının mescidi var, yemekler de tabii ‘helal‘… Bakım görevlileri Türkçe biliyor. Resmi verilere göre Almanya'da bakıma muhtaç 2 milyon insan var. Bunların 1,4 milyonuna kendi evlerinde bakım yapılıyor. Geri kalan yaklaşık 700 bin civarındaki insan ise yaşlılar yurtlarında yaşamak zorunda. Ülkedeki 450 bin yaşlı Türk‘ün 25 bininin sürekli bakıma gereksimi var. Türkiye'deki sağlık hizmetindeki eksikliklere karşın yaşlılığında yine de kesin dönüş yapanlar da yok değil.

Stuttgart'ın birinci kuşak yaşlıları tam otuz beş yıldır her Salı bir araya geliyor. Hepsi de çoktan emekli. "Gittikçe azalıyoruz," diyorlar. "Aramızda artık evden çıkmayanlar, yılın yarısını memleketinde geçirenler, hastalananlar var." Salı günleri toplananlardan çoğunu yirmi, yirmi beş yıldır tanıyorum. İçlerinde ikisi var, benden önce İstanbul'daki Avusturya Lisesi'ni bitirmişler. 1958'de geldikleri Stuttgart'ta mesleklerinde oldukça ünlenmişler, burayı hiç terk etmemişler. Yine de yazları birkaç ay Ege kıyılarına kaçmadan yapamıyorlar! Ne de olsa, her şeye karşın, Almanya'daki insanımız vatan havasını ciğerlerine çekmeden yapamıyor!

11 Kasım 2018

Ludwig'in hazin sonu

CUMHURİYET, 11 Kasım 2018

Göl bu sabah rüzgârlı, dalgalı da. Yelkenliler, motorlar yine de gidip geliyor, martılar uçuşuyor, kazlar, ördekler ise kıyıya çıkmış, ağaç altlarına sığınmış. Güney Bavyera'ya kış geliyor. Dün Münih'ten geldiğimiz Starnberg gölü kıyısındaki şirin Seeshaupt'ta konaklamıştık. Kahvaltının ardından terastaki rahat koltuklara kurulup güzel doğayı içimize çekiyoruz. Günün ilk gemisi iskeleye yanaşıyor.

Bugün yolumuz güneye, Alp eteklerine uzanıyor. İlk molayı Staffel gölü kıyısındaki Murnau'da veriyoruz. Dışavurumcu sanatçılar Wassily Kandinsky ve Gabriele Münter 1908'de, bundan tam 110 yıl önce bu şirin kentte bir ev satın alıp doğasına hayran oldukları yöreye yerleşirler. Kısa süre sonra Marianne von Werefkin, Aleksey Javlenski, Franz Marc, August Macke de onlara katılır ve 1911'de "Mavi Atlı" grubunun temeli atılır. Aynı yapının üst katında, yine yıllarını burada geçirmiş, Macar-Avusturyalı yazar Ödön von Horváth sürekli bir sergiyle anılıyor. 1924'ten, Hitler Almanyası'ndan kaçtığı 1935 yılına kadar yaşadığı Murnau'da değerli eserler verir. Ünlü romanı "Allahsız Gençlik" (Türkçesi: Burhan Arpad) 1938'de Nazilerce yasaklanır.

Başka bir güzel göl, Murnau'ya sadece yarım saat ötedeki Ammer. Amacımız Dießen'deki Meryemana Katedrali'ni görmek. Az sonra dev yapı tüm görkemiyle karşımızda yükseliyor. Kocaman kapıyı açıp içeri adım atıyoruz. Orgdan Mozart melodileri duyuluyor, kubbelerde bir arya yankılanıyor. Katedralde düğün var. Sonra org susuyor, soprano aryasını bitiriyor. Beyazlar içindeki yaşlı papaz duasına başlıyor. Düğün erkânı ayağa kalkıp hep bir ağızdan ona eşlik ediyor. Melekler, tanrılar, çıplak kadınlar uçuşuyor, şaha kalkmış atlar yükseliyor gökyüzünün sonsuzluğuna. Yüksek pencerelerden giren güneş ışınları barok ve rokoko dev yapıyı aydınlatıyor, kubbelerdeki, duvarlardaki melekleri, çıplak kadınları, aşağıdaki insanlara tepeden bakan İsa'yı...

İnsanın ruhunu dolduran bir müzik pencerelerden dışarı taşıyor, katedralden göle yürürken önünden geçtiğimiz bir evden geliyor. Carmina Burana'nın yaratıcısı Carl Orff burada yaşamış. Ünlü besteci çocukluğunda sık sık gelmiş olduğu Ammer gölü kıyısındaki Dießen'e 1955 yılında yerleşir ve yaklaşık 30 yıl burada kalır. Şimdi evi bir müze. Gölün suları durgun, kıyılarında sazlıklar. Yamaçlar geniş çayırlarla silme kaplı. Alplerin eteğinde küçük köyler, çiftlikler, korular, az ötede başka göller. Füssen yolundayız...

Karşımızda yükselen yapı bir saray mı, yoksa bir şato mu? Bir düşler dünyasındayız, 'kaçık' kral II. Ludwig'in topraklarındayız. İnşaatı 1869'da başlayan, gerçekdışı gibi görünen, 200 odalı bu olağanüstü şato-saraya milyonlarca Mark harcanırken ülkenin hemen hemen tüm olanakları kullanılmış! Salonlar, odalar, merdivenler, yine odalar. Her yerde kraliyet sembolü kuğu figürleri. Altın, gümüş, emaye, mozaikler, şamdanlar, mumlar. Bavyera kralı II. Ludwig insanlardan uzak, kendi yarattığı düşler dünyasında içine kapanık bir yaşam sürdürmüş. O kendini hep en büyük hissetmek isteyen bir Kral olmuş, masalımsı sarayın duvarlarının ardına çekilmiş. Ancak zamanla onun bu yaşamından rahatsız olmaya başlayan yakın çevresi bir doktorlar heyetinin verdiği 'psikolojik yetersizlik' raporuyla kralı tahtından indirmiş. II. Ludwig Starnberg gölü kıyısındaki Berg'e sürülmüş. Kısa süre sonra da gölde cesedi bulunmuş. İnsanlarını terk etmiş, arkasında büyük borçlar bırakan Kral'ın sonu, düşler dünyasında yaşayan her insan gibi hazin olmuş...

28 Ekim 2018

Din Kardeşleri cemaati zorda

Cumhuriyet, 28 Ekim 2018

    Güz geldi. Günlerden pazar, Stuttgart yakınlarındaki Korntal’da yaşayan tanışlarımızın bahçesinde öğle yemeğine davetliyiz. Hanımlar tarihi kestanenin altına büyük masayı kurarlarken ben biraz gezinmek istiyorum. Kontal’ın güzel, bakımlı bir mezarlığı var. Hermann Hesse' nin babasıyla kız kardeşleri burada yatıyor. Mezar taşları tekdüze. Alçak, gri ya da kara taştan. Hepsi de eğik, arkaya doğru. Üzerlerindeki yazılar gökyüzüne bakıyor. Saat on bire geliyor. Sokaklar bomboş. Uzun yıllar Korntal lisesinin müdürlüğünü yapmış tanış ilginç şeyler anlatıyor: ''Burada yaşayanların çoğu Din Kardeşleri cemaati üyesidir'' diyor. ''Bu cemaati 1819 yılında Protestan kilisesinden ayrılan Gottlieb Hoffmann kurmuş. Kendisine inanan 70 aileyle Korntal'da 300 hektar araziyi satın alıp yerleşmişler.'' Giderek güçlenen bu cemaatin üyeleri İsa'nın ve onun dininin buyruklarına uygun yaşayan Piyetistler. Kimi dinbilimcilerine göre Katolikler için Roma neyse, Piyetistler için de Korntal o. Ancak son birkaç yıldır cemaat çok zor durumda.

    2014 yılında bir rastlantı sonucu ortaya çıktığına göre 1950 ile1980 yılları arasında cemaatin okullarına devam eden binlerce çocuk köle yaşamı sürmüş, yüzlercesi cinsel tacize uğramış ve bugüne dek de hiç kimse ağzını açmamış, bilenler hep susmuş. Günümüzde cemaatin başındakiler utanılacak bu olayları ilk günlerde yine samanaltı etmeye çalıştılar, fakat sonra çeşitli çevrelerden baskılar gelince uzmanların araştırmasını kabullendiler. Kısa süre önce açıklanan 408 sayfalık raporla tüm gerçekler ortaya çıkınca da henüz hayatta olan ‘kurbanlar’dan özür dilediler, tazminat ödeyeceklerine söz verdiler. Papa Franciscus geçen ağustosta dünyanın değişik ülkelerindeki Katolik papazların cinsel tacizde bulunduğu çocuk ve gençlerden özür dilemişti, selefi Papa 16. Benedikt de bunu on yıl önce yapmıştı.

    Az sonra büyük bir alana çıkıyoruz. Eski ve heybetli iki yapı hemen dikkati çekiyor. Tanışın söylediğine göre sağdakinde dinsel törenler, soldakinde toplantılar yapılıyor. İçeri giriyoruz. Her yer bir tuhaf. Mobilyalar, duvarlardaki resimler, perdeler, dolaşan insanların giyimleri... Zaman burada 50 yıl önce durmuş. Her şey konserve olmuş. Tanış az sonra içimin sıkıldığını fark ediyor. ''Haydi gidelim'' diyor. Dışarıda rahat bir nefes alıyorum. Bu arada büyük ayin salonunun kapıları açılıyor. İnsanlar akın akın çıkıyor. Suskunlar, dudaklarında mutlu bir gülümseme var. Görünümleri tekdüze. Giyimleri pastel renklerde, pahalı değil.

    Dinsel törenden çıkanlar, öğle yemeğinden önce büyük alanda gruplar oluşturup aralarında sohbete dalıyorlar. Tanış sabırla anlatmaya devam ediyor: ''Her önüne gelen Hristiyan‘ı içlerine almıyorlar. Zihniyet değişimi geçirmiş, kutsal ruhun değiştirdiği, yeniden doğuşu yaşamış, yepyeni insan olmuşlar cemaate üye kabul ediliyor.'' Günlük yaşamlarını İsa'nın buyruklarına göre düzenleyen Din Kardeşleri cemaati sözde Hristiyanları imana gelmişlerden sayılmıyor! Onlar sokakta göze batmayan, silik görünümlü insanlar. Kadının sözü pek geçmiyor. Toplumda etki alanları geniş, çünkü çoğu işveren, avukat, doktor, mimar. Tümü de varlıklı. Cemaatin mal mülküne herkes ortak. Çevredeki büyük araziler onların. Aileler çok çocuklu. Hindistan'da uzun yıllar misyonerlik yapmış olan baba Hesse'nin yattığı mezarlık cemaatin. Ölüler beyaz tabutlarda gömülüyor. ''Kurucuları Hoffmann'ın oğlu Christoph'un 19. yüzyılın ortalarında Templer kolonisini kurduğu İsrail'le araları hep iyi'' diye anlatıyor tanış.

    Artık eve dönmeli. Tarihi kestanenin altında akşam yemeği bizi bekliyor...

1 Ekim 2018

9 Kasım, Almanya’nın alınyazısı

TOPLUM Gazetesi, Ekim 2018
AHMET ARPAD

İlginç bir rastlantı mıdır bilinmez, 9 Kasım’ın Alman tarihinde çok önemli bir yeri vardır. Alman kayseri II. Wilhelm 9 Kasım 1918’de bir ihtilal sonucu tahtan inmek zorunda kalır. 9 Kasım 1923’de Hitler Münih’te darbe girişiminde bulunur. 9 Kasım 1938’de Naziler Almanya ve Avusturya’da Yahudilerin evlerini, dükkanlarını ve sinagoglarını yakar. 9 Kasım 1989’da iki Almanya’yı bölen duvar yıkılır...

Adolf Hitler 1 Eylül 1923’de general Ludendorff’la birlik olup aşırı sağcı Alman Savaş Birliği’ni kurar. İki ay sonra da, 9 Kasım 1923’de Münih’te hükümet darbesi girişiminde bulunur. Hedefi, Bavyera’da yönetimi ele geçirdikten sonra başkent Berlin’de ülke yönetimine el koymaktır. “Geçici Alman Ulusal Hükümeti”ni ilan eden Hitler ve yandaşı darbeciler 9 Kasım 1923 sabahı silahlanıp, Feldherrenhalle’ye yürürler. Güvenlik güçleri ile çıkan çatışmada Hitler ve yardımcıları dört polisi öldürür. Ancak girişimleri başarılı olmaz ve darbeciler tutuklanır. İşledikleri suçun ağırlığı nedeniyle Leipzig’deki Devlet Mahkemesi’nin karşısına çıkarılmaları gerekmektedir. Ne de olsa hükümet darbesi girişimi ile devletin güvenliğini tehlikeye sokmuşlardır. Bu suçun cezası da idamdır.

Ancak suçun işlendiği Bavyera eyaletinin Adalet Bakanı Franz Gürtner, geçerli yasaları çiğneyerek davanın Münih’te görülmesini sağlar. Çünkü Hitler’e darbe girişiminde destek verenler Bavyera’da politikaya damgalarını vurmuş kişilerdir. Bir ay süren dava boyunca Hitler ideolojik propagandasını yapar. Nasyonal Sosyalist ideolojiye olan yakınlığı bilinen başyargıç Neithardt’ın kararı beş yıl hapis olur. 1 Nisan 1924’de Landsberg hapishanesinde kendisine özel bir hücre verilen Hitler burada “Kavgam” adlı kitabının birinci cildini kaleme alır ve 9 ay sonra da aniden serbest bırakılır. Çıkar çıkmaz aşırı sağcı ve Nasyonal Sosyalist NSDAP’yi kurar.

Hitler “Kavgam” ile Alman toplumuna ideolojisini aşılarken özellikle şunun üzerinde durur: “Yahudi her zaman için bir parazittir, zararlı bir mikrop gibi yayılır...” 10 Mayıs 1933’de tüm Almanya’da yakılan kitapların arasında Yahudi yazarların kitapları da vardı. Ateşe atanların çoğunluğunun üniversite profesörleri ve öğrencileri olması, Hitler’in “Kavgam”la ne denli başarı elde ettiğinin bir kanıtıdır. Kitap yakmanın hemen ardından yayınlanan bildirilerle tüm ülkede halk Yahudi dükkânlarını, bankalarını, doktor ve avukatlarını boykot etmeğe çağrılır. 1938 yılının Ekim’inde binlerce Polonya asıllı Yahudi’nin ülkeden sürülmesini protesto eden 17 yaşındaki Yahudi Ernst von Rath’ın Paris’teki Alman Büyükelçiliği’ne suikast düzenlemesini bahane eden Goebbels 9 Kasım’da ‘yakma emrini’ verir! O gece yaşananlar Yahudi soykırımının başlangıcıdır.

Tüm Almanya ve Avusturya’da Yahudilerin sahibi olduğu 7500 dükkân yakıp yıkılır, talan edilir. Toplam 190 sinagog yangınlarla yerle bir edilir. SS’ler aynı gece 26 000 Yahudi’yi evlerinden alıp, Buchenwald, Dachau ve Sachsenhausen kamplarına atar. Parçalanan camların gecenin karanlığına yükselen alevler ışığında parıldamasından esinlenerek bu yakıp yıkmaya ‘Kristal Gece’ adı verilir. Bir kaç gün sonra da tüm Yahudi mallarına el konur. 3 Aralık günü çıkarılan yasalarla tiyatro ve müzelere girmeleri yasaklanır, otomobil ehliyetleri bile ellerinden alınır. Üniversite ve yüksek okullardan da atılan Yahudiler sahibi oldukları mücevherleri SS’lere vermeğe zorlanır. Savaşın başlamasıyla da çıkarılan sayısız genelge ile yaşam alanları daraltılır. Evlerinde radyo, evcil hayvan, plak, yazı makinesi, bisiklet, soba bulundurmaları yasaklanır.

9 Kasım 2018, Almanya’da kayserin ihtilalle tahtan inmesinin ve monarşinin sonunun 100. yılı, Hitler’in darbe girişiminin 95. yılı, Nazilerin Yahudi soykırımını başlatmasının da 80. yılı...

Türkiye’de Atatürk’ün Cumhuriyeti kurduğu günlerde, Almanya’da Hitler Nazi ideolojisinin temellerini atıyordu!

15 Eylül 2018

Savaşa karşı savaş - Erich Maria Remarque

Kitap-lık, Eylül + Ekim 2018
AHMET ARPAD
    Bundan 120 yıl önce, 22 Haziran 1898 günü Almanya'nın Osnabrück kentinde Peter Remark adında bir basımevi ustasının oğlu olarak dünyaya gelir.17.yüzyılda Fransa'da büyük ihtilal sırasında katoliklere yapılan baskılar nedeniyle Almanya'ya göç etmiş olan ataları, 'Remarque' diye yazdıkları soyadlarını Almancalaştırmışlardı. İlkokuldan sonra Katolik papaz öğretmen okuluna verilen Erich zeki ve yetenekliydi, sınıfının en iyi öğrencileri arasındaydı. Daha okul yıllarında Jack London, Franz Werfel, Rilke, Nietzche, Balzac, Flaubert, Stendal, Proust gibi ünlülerin eserlerine merak sarmıştı. 1916 - 1918 yıllarını çoğu sınıf arkadaşıyla cephede geçiren Erich Remark'ın genel kültürünü genişletmeye karşı sonsuz bir eğilimi vardı. Çok okuyor, yüksek okuldaki konferanslara gidiyor, ilginç tiyatro oyunlarını senfoni ve oda müziği konserlerini de kaçırmıyordu.

    Yakın arkadaşlarından Josef Witt o günlerin Remark'ından şöyle söz eder: ''Katıldığımız kurslarda sık sık nutuk atardı. O günlere göre aşırı şeylerden söz ederdi, fakat öne sürdükleri içinde yaşadığımız ortamda ileri düşünceler olduğu için öğretmenlerimiz bile onu ilgiyle dinlerdi. Yirmi yaşına göre çok şık da giyinirdi. Panama şapkası ve güzel köpeğiyle dolaşırken tüm gözler ona çevrilirdi. ‘Hayatta ilerlemek istiyorsan dış görünüşüne büyük önem vermelisin!' demişti bana bir gün."

    1919 Haziran'ında okulu bitirdi ve öğretmen diplomasını aldı. Hemen göreve başladı. Ancak öğretmen Remark altı ay sonra Osnabrück makamlarına jurnal edildi. Kızıl ayaklanmalara katıldığı ileri sürülüyordu. Kurulan komisyon Remark'ın başka bir okulda göreve yollanmasına karar verdi. Fakat orada da, okul işlerine karışmaya kalkan bir papazla takıştı. 1920'nin Aralık ayında öğretmenlikten istifa etti. Çeşitli işler yaptı. Elinde çantası, kumaş satmayı denedi. Sonra bir mezar taşçısının yanına girdi. Hatta bir süre bir akıl hastanesinde org çalıp para kazandı. Geçim sıkıntısı yakasını bırakmıyordu. 1922'de büyük bir lastik fabrikasında reklam ve yayın işleri görevine getirilmesiyle rahatladı. Oldukça iyi para kazanıyor, geziyor, değişik çevrelerle ve insanlarla çalışıyor, edebiyat çalışmalarına da zaman ayırabiliyordu. Hannover'e taşındı. Yaşamında yeni başlangıç sayılan bu dönemde Erich Remark adını bıraktı ve Erich Maria Remarque oldu.

    20. yüzyılın en başarılı eseri

    31 Ocak 1929 tarihinde Berlinli Ullstein şirketler grubunun Propylaen Yayınevi'nde ilk kez basılan "Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok" romanının 20. yüzyılın en başarılı eseri olacağını o günlerde ne yazarı Erich Maria Remarque, ne de yayıncısı düşünden bile geçirmişti. 1930 yılında Amerika'da beyazperdeye uyarlanan, elli dile çevrilen, yirmi milyon baskı yapmış olan bu roman geçen yüzyılın ilk ve en başarılı savaş karşıtı eseridir. Remarque Ullstein'dan önce elinde müsveddler kapı kapı gezmiş, ilk romanını basacak bir yayınevi aramıştı! Remarque'ın: "Çağımın bir belgesidir" dediği ‚Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok‘ bir lise öğrencisinin Birinci Dünya Savaşı'nda cephede yaşadıklarını ve izlenimlerini anlatır. Roman ilk altı ayda yarım milyon satar. Piyasaya verilmesinden on iki ay sonra tirajı bir milyona ulaşır. Remarque bu eseriyle Birinci Dünya Savaşı'nın yaralarını on yıl sonra bile bir türlü saramamış olan Weimar Cumhuriyeti insanlarını yüreğinden vurmuştu. Okurları savaşla tramva geçirmiş, ruhsal dengesini yitirmiş, çökmüş bireylerdi. Remarque da onlardan biriydi. 19 yaşında cepheye sürülmüş, ağır yaralı olarak bir yılını askeri hastanelerin koğuşlarında geçirmişti. "Ben bu eserimle şikayet etmekten çok, savaşta bir neslin yitirilmiş olduğuna toplumun dikkatini çekmek istiyorum....", diyen Remarque'ın anlattıkları gerçektir, kendinin ve cephe arkadaşlarının yaşadıklarına dayanır. Carl Zuckmayer: "Bu roman Bilinmeyen Asker'e dikilmiş bir anıttır", der. "Remarque'ın eseri yaşamlarını yitirmiş yüz binlerce genç askerin kalıtıdır... Onu milyonlar okuyacaktır." 20. yüzyılın ilk yarısında toplumsal eleştiri içeren romanlarıyla ünlenen yazar Leonhard Frank'ın şu sözleri de önemlidir: "Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok gibi bir eser ancak yüz yılda bir yazılır!"

    „İnsanları Seveceksin“

    Ancak 1933'de Almanya'da yönetime el koyan Naziler halkın bu gibi aydınlatıcı romanları okumasına karşıydı. 10 Mayıs 1933 günü Berlin Üniversitesi önündeki alanda Nazilerin ateşe attığı binlerce kitap arasında Remarque'in, ‚'Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok‘' ve ‘Dönüş Yolu‘ romanları da vardı. Remarque Alman vatandaşlığından çıkarıldı. 1933'lerin kahverengi gömlekli iktidarı onu ve romanlarını kendilerine engel görmeye başlamıştı. Çünkü genç yaşta ünlenen yazar, yüzyıllardır Cermen efsaneleri ve masalımsı yiğitlik örnekleriyle yetiştirilmiş sıradan Alman halkına savaşın yersizliğini, kötülüklerini herkesin anlayacağı apaçık gerçekler olarak haykırıyordu. Eserlerine edebiyatçılar ve büyük tenkitçiler dudak bükseler de, insanlar Remarque'i okuyor ve savaşın ne olduğunu, savaştan kimlerin yararlandığını anlamaya başlıyordu.

    İşte o günlerde Remarque ülkesini terk etti ve otuz yıla yakın bir süre Almanya'ya dönmedi. İtalyan İsviçresi'nin Laggo Maggiore kıyısındaki Porto Ronco'da 1929 yılında satın almış olduğu villasına yerleşti. Üçüncü romanı, ‘Hayat Kıvılcımı‘ 1938'de Hollanda'da basıldı. İkinci Dünya Savaşı yıllarında Amerika'ya yerleşti ve Avrupa'ya tekrar barış gelene kadar da orada kaldı. 1947'de Birleşik Amerika Devletleri yurttaşı oldu. Dördüncü romanı ‘İnsanları Seveceksin‘ 1941'de İsveç'te yayımlandı. Savaş nedeniyle on binlerce insan Almanya'dan ayrılmak zorunda kalmıştı. Çoğu tüm varını yoğunu, çocuğunu, hayat arkadaşını geride bırakmıştı. ‘İnsanları Seveceksin‘ romanı o insanların yürekler acısı durumlarını yepyeni bir Remarque anlatımı ve roman tekniği ile ele alır.

    „Uyanık olmak, dikkatle izlemek gerekiyor“

    O edebiyat tarihçileri ve büyük okur yığınları için her zaman ‘Batı Cephesi...‘nin yazarı olarak kalmıştır. İlginçtir, Alman edebiyat çevreleri Remarque'ın romanlarına çoğu kez mesafeli durmuş, hatta onları küçümsemiştir. Onu büyük bir Alman edebiyatçısı olarak övenler daha çok yabancı edebiyat eleştirmenleridir. Ünlü yazarın: "Ülkemiz yazarları eserlerinde bir düşün uğrunda açıkça yan tutabilmek için gerekli süreklilikten yoksunlar" sözleri üzerinde durulması gereken bir görüştür. "Okurların, basının ya da iş başındakilerin hoşuna gitmemekten, sevilmemekten korkuyorlar. Bundan daha yanlış bir tutum olamaz..." görüşünü ileri süren ünlü yazar ilerde savaş sonrası Almanyası'ndan şöyle söz etmiştir: "Kaygılıyım. Eski Nazi ruhuna şurada burada tek tük de olsa rastlanıyor. Uyanık olmak, dikkatle izlemek gerekiyor..." Remarque'a göre genç neslin de ana babalarının bir zamanlar ne suçlar işlediğini çok iyi öğrenmesi gerekir. „Bugün ülkede iktisat, politika ve hukuk alanlarında önemli yerlerde eski Nazilerin görev almasına da aklım ermiyor, bu beni rahatsız ediyor. Eski pislikler örtmekle yok edilemez..."

    Savaşın dehşetini, beraberinde getirdiği yıkımı, insanları birbirine nasıl yabancılaştırdığını çarpıcı bir şekilde dile getiren Remarque, savaşla ilgili bildiğimiz sandığımız gerçekleri sorgulamamızı sağlarken, edebiyatın ne kadar güçlü ve ölümsüz bir kaynak olabileceğini de bir kez daha kanıtlar. Onun amacı küçük insanın militaristlerin gerçek yüzünü görmesi ve barışın kutsallığını kavramasıdır. Remarque savaşa karşı sadece kalemiyle savaştı, militarizmi hep eleştirdi, çıkarları adına kimi politikacıların sinsi planlarla insanları boğazlamasını bütün yürekliliği ile yerdi. Ona göre insanlar arasında gerçek banş, savaşların her çeşidinin kötülenmesi. savaşın insanlık için en büyük yüzkarası olduğunun yığınlara anlatılmasıyla gerçekleşebilir. Remarque sorumluluğunu bilen bir yazar olarak bu görevini hep yerine getirdi. Eserleriyle kanlı savaşlarla geçinen çirkin politikacılara seslendi, militaristlerin gerçek yüzünü ve barışın kutsallığını insanlar kavrasın, barış dolu bir dünya gerçekleşsin istedi. Milliyetçilik yutturmacasıyla maskelenmiş Alman faşizminin içyüzünü Erich Maria Remarque romanlarında bütün çirkinliğiyle gözler önüne serdi.

    Savaşa karşı savaş açtı

    Savaş sonrası eleştirmenlerinin "Barış Savaşçısı" dediği ünlü yazar tüm eserlerinde militarizmi yerer. Romanları 45 dile çevrilmiş olan Remarque hep kanlı savaşlardan ve bu savaşlara neden olan politikacılardan söz eder. Amacı küçük insanın militaristlerin gerçek yüzünü görmesi ve barışın kutsallığını kavramasıdır. Remarque'a göre insanlar arasında gerçek banş savaşların her çeşidinin kötülenmesi, savaşın insanlık için en büyük yüzkarası olduğunun yığınlara anlatılmasıyla gerçekleşebilir. Remarque sorumluluğunu bilen namuslu bir yazar olarak bu görevi yerine getirdi. Hızlı bir yaşamı seven, Greta Garbo ve Marlene Dietrich ile büyük aşklar yaşayan Remarque öldüğünde arkasında on bir roman, bir tiyatro oyunu ve 20. yüzyıl Alman edebiyatında hiçbir yazarın ulaşamadığı büyük bir ün bıraktı. Savaşa karşı savaş açmış dünya yazarları arasında Erich Maria Remarque'ın hâlâ ayrı bir yeri vardır...