13 Eylül 2020

Bikini ile yaşanan şok

CUMHURİYET, 13.09.2020

STUTTGART – AHMET ARPAD

Baden Württemberg eyaleti Tuna ve Ren nehirleriyle Konstanz gölü arasında, çoğu Karaormanlar'da tam 60 kaplıcasıyla Almanya'da en çok kaplıcaya sahip eyalet. Stuttgart da kaplıcalarıyla Budapeşte'nin ardından en çok şifalı suya sahip Avrupa kenti. Stuttgart'ın yarım saat kuzeyindeki tarihi üç kaplıcadan biri de Bad Rappenau. Bu küçük kente şu sıralar insanlar sadece tuzlu sularda şifa aramaya gitmiyor, gitmişken iki ay önce açılan BikiniARTmuseum'u da ziyaret etmeden dönmüyor.

II. Dünya Savaşı'nın hemen ardından atom bombalarıyla güçlenmek isteyen ABD Pasifik Okyanusu'ndaki doğa harikası Bikini atolünü nükleer deneme sitesi olarak seçmişti! 30 Haziran 1946 bu adada patlattığı ilk atom bombasıyla da tüm insanlığı şoke etmişti. Bu bombanın hemen ardından, 5 Temmuz 1946 günü, Paris'te başka bir 'bomba' patlamıştı! Fransız moda tasarımcısı Louis Réard kent sosyetesini kapalı yüzme havuz Molitor'daki bir defileye davet etmişti. Bu etkinlikte, Casino de Paris'te çıplak sahneye çıkan Micheline Bernardini insanlığa ilk bikiniyi sunmuştu! Louis Réard, iki küçük kumaş parçasından oluşan kışkırtıcı mayoya, beş gün önce şoke olmuş insanları daha çok 'şoke etmek' amacıyla, Pasifik atolü 'Bikini'nin adını vermişti! Kadınlar 'küçücük mayo'yu hemen giyememiş, çünkü ilk yıllarda birçok ülke kumsalında yasaklanmıştı. Soğuk ülke insanlarının sıcak ülkelerin kumsallarına, güneşine ve denizine koşmaya başladığı 1950'li yılların sonundan günümüze özgür kadın bikiniden vazgeçemiyor!

Bad Rappenau'daki BikiniARTmuseum'u ziyaret edenler binin üzerinde değişik, şaşırtıcı, güzel, çirkin mayoyla karşılaşıyor. Bunlardan dört yüzü bikini! İçlerinde Marilyn Monroe'nun, Brigitte Bardot'un, Esther Williams'ın giymiş oldukları da var. Dior, Chanel, Pucci markaları göze batıyor. Bikinin yaratıcısı Louis Réard'ın kalıtı on altı bikiniden on ikisi burada müzede. İçlerinde en değerlisi 1948 yapımı "Golden Réard". Salonlarda gezinenler "yüzme kültürü"nün on sekizinci yüzyıl sonlarından günümüze geride bıraktığı aşamaları yaşıyor. İki yüz yıl önce Avrupa'nın kıyılarında erkekler çıplak denize girerken, kadınlara tepeden tırnağa kapanmaları – burkini örneği – şart koşulurmuş! İki cinsin bir arada yüzme sefası yapmasına ancak 1920'li yıllarda izin verilmiş. Almanya'da iktidara gelen Hitler ise 1932'de çıkarttığı bir yasayla insanların daha kapalı mayolar giymesini şart koşmuş! Bad Rappenau'daki Almanya'nın ilk bikini müzesinin kurucusu Alexander Ruscheinsky otoyol yakınındaki büyük benzinci, tamirci ve lokanta tesisinden kazandıklarının bir bölümünü bu müzeye yatırmış!

Teknik müzesi bir 'cennet'
Concorde, Tupolev, Rolls-Royce, Bentley... 20. yüzyıl tarihine damga vurmuş buluşlar. 1970'li, 1980'li yıllarda saatte 2.300 km hızlarıyla ses duvarını aşan, 18 bin metre yükseliğe çıkan, Paris - New York arasını sadece 3,5 saatte alan süpersonik yolcu uçakları Concorde F-BVFB ile Tupolev Tu-144 sanki ikiz. Yanyana duruyorlar. Biri Fransa'da, diğeri Sovyet Rusya'da inşa edilmiş olan bu iki uçak birbirlerine çok benziyor! Bu nedenle uzun yıllar karşılıklı bir "endüstri hırsızlığından" söz edilmiş, ancak bu sav hiç kanıtlamamıştı. Tupolev, Ruslarla yapılan uzun görüşmelerin ardından, deniz ve karayolundan getirilip 2001'de müzeye konmuş. Yaşamında 5.473 uçuş yapmış olan Concorde da 2003 yılında Paris'ten Sinsheim'e gelmiş!

Bikini müzesine sadece on beş dakika uzaklıktaki küçük Sinsheim inanılmaz bir teknik müzesiyle ünlü. Önündeki alanda duran iki dev uçağı kilometlerce öteden görmek mümkün. Sinsheim müzesinde sadece Concorde'la Tupolev yok. Dünyanın dört bir köşesinden getirtilmiş 60 sivil ve askeri uçak da büyük alanı kaplıyor. İçlerinde Junkers, Douglas, Iljuschi gibi tarihi uçaklar var. Müzenin salonlarını 300 tarihi otomobil dolduruyor. Hepsi de çalışır durumda. İçlerinde 1920'li, 1930'lu yıllardan 16 Mercedes, 1921-1941 arası sipariş üzerine yapılmış zengin otomobili 11 Maybach dikkatleri çekiyor. Tabii böyle bir müzede tarihi Rolls-Royce, Bugatti ve Alfa Romeo'lar da eksik olamaz!

Sinsheim'daki müzenin tarihi lokomotifler bölümü de bir 'cennet'. Burada sergilenen ve hemen hemen hepsi çalışan 20 dev buharlı lokomotifin yanında insanlar cüce kalıyor. İçlerinde Çin'den getirtilmiş 152 tonluk buharlı lokomotif 'Qian Jin', 1975 yılında 250 km hıza ulaşmış Alman yapımı Transrapid, 1920-1980 arasında Avusturya, İsviçre ve İtalya Alpleri'nde çalışmış 110 tonluk 'Krokodil' de var.

mail@ahmet-arpad.de

23 Ağustos 2020

Dipsiz uçurumun kenarında

CUMHURİYET, 23 Ağustos 2020

STUTTGART - AHMET ARPAD


"Sofra"nın bugün kapılarını açmasına daha bir saat var. Önünde uzun bir kuyruk oluşmuş. Kuyruktakiler çoğunlukla yaşlılarla sığınmacılar. Ellerinde torbalar hem bekleşiyorlar hem de birbirleriyle çene çalıyorlar. Giyimlerinden pek varlıklı olmadıkları anlaşılıyor.

Günümüz Almanyası'nda 83 milyonun yaklaşık yüzde 20'si fakir. Resmi verilere göre, 300 bin fakir çocuğu her sabah evden kahvaltısız çıkıyor. Açıklamalar bir milyon insanın evsiz barksız olduğunu söylüyor.

Bunların büyük bir kısmı 1-2 odalı sosyal konutlara başını sokuyor. 2018 verilerine göre 41 bin insan ise sürekli sokakta yatıp kalkıyor. Toplumların yaşadığı her krizde ilk elenenler dipsiz uçurumun kenarındakiler, en güçsüzler. Fakirleşen insan zamanla özgürlüğünü yitirebiliyor, kişiliğini de.

O artık kendi kendinden sorumlu olamıyor. Büyük marketler akşam kapanırken satamadıkları ve ertesi gün de satamayacakları için atılması gereken gıda malzemelerini "Sofra"lara hibe ediyor.

Tazeliğini çok az yitirmiş, görünümü pek çekici olmayan, bu nedenle de paralının almak istemediği sebze ve meyvelerin yanı sıra süt, tereyağ, ekmek, peynir ertesi sabah, bu dükkânlarda çok düşük fiyattan geçim güçlüğü içinde olanın elindeki torbaya giriyor. Sosyal yardım ve işsizlik parası alanlar, sosyal yardım dairesinin verdiği kartları göstererek "Sofra"lardan alış veriş yapma hakkına sahip.

"Sofra"larda satılan her şey marketteki fiyatının yaklaşık yüzde 80 altında. Bugün altı muz 30 Cent, bir yeşil salata 10 Cent, bir kilo ekmek 50 Cent... "Sofra"ların şoförleri çevredeki anlaşmalı marketlerden kapanış saatinden sonra "atılacak" gıda malzemelerini alıp depoya getiriyor. O gün ne satılacağına sabah dükkân açıldığında karar veriliyor. Müşteri de çoğunlukla umduğunu değil bulduğunu alıyor.

Tezgâhlarda mal kalmayınca arka depodan sandıklar geliyor, boşaltılıyor. Buraya emek verenlerin tümü de görevlerini karşılıksız yapıyor. Çoğunlukla kadın-erkek emekliler "Sofra"larda çalışıyor. Bazı günler, biraz Almanca öğrenmiş sığınmacılar da onlara yardıma geliyor.

YOKSULLUK HIZLA ARTIYOR
İlk "Sofra" 1993'te Berlin'de kurulmuş. Stuttgart şubesini de 1995 yılında Leonhard Kilisesi başpapazı Martin Fritz açmış. Kentte düşük gelirlilerin yaşadığı dört semtte "Sofra"lar var. Hepsi de tramvay, otobüs ve metro duraklarına yakın, çünkü müşterileri alışverişe otomobille gelemiyor. Bugün Almanya'da 984 "Sofra" sayısız kuruluştan ve yardımseverlerden gelen bağışlarla ayakta durabiliyor.

Çoğunluğu emekli 1.7 milyon insan günbegün ucuz gıda alabilmek için "Sofra"ların önünde kuyrukta bekliyor! Bu kuruluşlar 2019 yılında 265 bin ton gıda malzemesini, neredeyse bedava, yoksullara satmış. Kimi dükkân sebze, meyve dışında başkalarının hibe ettiği ikinci el giysi de satıyor.

Korona başladığından bu yana sadece işsizlik tırmanmadı, "Sofra" dükkânlarından aldıklarıyla karınlarını doyuran yoksulların da sayısı yüzde 20 arttı. Yaz, kış gününü sokaklarda geçiren, dilenen, geceleri de kendine bir köprüaltı bulan yoksullar, "Sofra"dan her gün iki kez alışveriş yapma hakkına sahip... "Sofra"lar ayakta kalabildikleri sürece günümüz Almanyası'nda - korona nedeniyle iyice sarsılmış - yetersiz sosyal sisteme önemli bir destek veriyor.

www.ahmet-arpad.de

15 Ağustos 2020

Ahmet Arpad: Çevirmen olmadığı zaman kültürler birbirini tanıyamaz

Artı49, 15 Ağustos 2020

Çağdaş Alman edebiyatının en önemli yapıt ve yazarlarını Türkçeye aktaran Ahmet Arpad'a göre, çevirinin olmadığı bir dünyada kültürler arası bir ilişkinin kurulması da mümkün değil. Arpad'a göre, bu zor işin temelinde "ısrar" var.

Çeviri, bir dili başka bir dile, bir kültürü diğer bir kültüre yakınlaştırıyor. Fakat hep özenli ve tüm bir ömre yayılacak kadar ısrarlı bir sorumluluk da gerektiriyor. Çevirmenin çevireceği dilin özelliklerini bilip bunları okuyucuya doğru bir şekilde aktarması, aslında yaptığı işin gerektirdiği temel bir sorumluluk.

Kendisiyle söyleştiğimiz Ahmet Arpad, Almanca konuşulan coğrafyanın belli başlı yazarlarını Türkçeye aktaran çevirmenlerin en ısrarlılarından biridir. 1968 yılından beri Almanya'da yaşayan ve yaratıcı çalışmalarını burada gerçekleştiren Arpad, sorularımızı yanıtlarken geçici bir döküm çıkardı.

Devamı: https://www.arti49.com/ahmet-arpad-cevirmen-olmadigi-zaman-kulturler-birbirini-taniyamaz-2345959h.htm

12 Ağustos 2020

Hermann Hesse ve Münih

EKDergi, 12 Ağustos 2020

Genç Hesse yüzyılın başında yerleşmiş olduğu Konstanz gölü kıyılarından sık sık Münih'e kaçarmış! O günlerde doğmuş olan çok yaşlı tanışın aklında ilerki yıllarda annesinden dinlemiş olduğu bazı şeyler kalmış.

Ahmet Arpad


Yaşamında çok yol yürümüştü! Yüz yaşına bir kaç adım kalmıştı. Karaormanlar kasabası şirin Calw'a tepeden bakan, pencerelerinden yeşil yamaçların göründüğü iki katlı villasının salonunda oturmuş çaylarımızı içerken konumuz her ziyaretimde olduğu gibi yine akrabası Hermann Hesse‘ydi. Calw doğumlu Hesse'nin annesi, yaşlı mı yaşlı kadının dedesi Friedrich Gundert'in kız kardeşi oluyordu! Stuttgart'ın yarım saat ötesindeki Bad Liebenzell kaplıcalarına çoğu gidişimde, tüm ömrünü yakındaki Calw'de geçirmiş olan yaşlı tanışa uğramadan, bir çayını içmeden, havadan sudan sohbet etmeden, sonsuz Hesse anılarını dinlemeden olmuyordu. Bir gün de konumuz dönüp dolaşmış, genç Hesse'nin Münih maceralarına gelmişti. Daha doğrusu sözü açan ben olmuştum. Çünkü birkaç yıl önce bir Münih ziyaretim sırasında Edebiyat Evi'ndeki "Hermann Hesse ve Münih" adlı sergiyi izlemiştim.

Münih'te bohem yaşamı
Genç Hesse yüzyılın başında yerleşmiş olduğu Konstanz gölü kıyılarından sık sık Münih'e kaçarmış! O günlerde doğmuş olan çok yaşlı tanışın aklında ilerki yıllarda annesinden dinlemiş olduğu bazı şeyler kalmış. Hesse, kendinden dokuz yaş büyük eşi Mia ile oturduğu Gaienhofen'deki bahçeli villayı aklına estiğinde terk edip kimi zaman sadece bir kaç günlüğüne, kimi zaman ise bir kaç haftalığına Münih'e kaçar, bu ilginç kentte bohem yaşamın tadını çıkarırmış! 1904-1913 yılları arasında edebiyatçılar çevresinde geçirdiği hoş sohbet Münih "gün ve geceleri" Hermann Hesse'nin yaşamında önemli izler bırakmıştır. "Burada hoppa bir yaşam var... Ben Münih'i çağlaya çağlaya yaşıyorum", diyen genç yazar kısa sürede Ludwig Thoma'nın çevresine girer. Thomas Mann'la Münih'te tanışırlar. Az sonra Almanya'nın en önemli mizah dergisi "Simplicissimus"un kadrosuna alınır. Aradan birkaç yıl geçmeden de Thoma'yla birlikte liberal solcu "Maerz" adlı haftalık dergiyi çıkarmaya başlar. Hesse: "Ben Münih'le içli dışlı bir yaşam sürmüştüm", der 1918 yılında kaleme aldığı gençlik anılarında. "Konstanz gölünün yanlızlığına sırtımı dönmek istediğimde Münih benim için kaçabileceğim tek kentti. Dostlarla meyhanelerde geçirdiğim uzun akşamların, canayakın hanımların ötesinde edebiyatçılar ve sanatçılar çevresi beni gittikçe daha sık Münih'e çekmeye başlamıştı." Çevresindeki tanışlar genç edebiyatçıya özlediği değeri verirler. Münih yaşamı onun politize olmaya başladığı yıllardır.

Tolstoy en sevdiği yazarlardan biriydi
"Yirmi yedi yaşındaki genç Hesse'nin kendinden dokuz yaş büyük bir kadınla evlenmesinin nedenleri vardı," diye anlatmıştı çok yaşlı tanış. "Bu nedenlerden en önemlisi, o yıllarda çok sevdiği annesini yitirmiş olmasıydı. Kendini yalnız hissediyordu." Aralarındaki büyük yaş farkına karşın Mia ile ortak yanları çoktu. Her ikisi de müziği seviyor, büyük kent yerine doğanın ortasında bir yaşamı yeğliyordu. Tolstoy en sevdikleri yazardı. Ancak Hesse 1912'de yaptığı uzun Hindistan yolculuğundan değişmiş bir insan olarak döner. Münih'e artık eski kadar sık kaçmaz. Bir yıl sonra da eşi Mia ile Konstanz gölü kıyılarını terk eder. Bu arada birbirlerine yabancı olmaya başlayan çift Bern'e yerleşir.

Yaşlı tanışla konuşurken odanın yüksek pencerelerinden görünen Karaormanların yamaçlarına, batmaya hazırlanan güneşin güçsüz ışınları düşüyordu. Ekim gelmişti doğaya. Meşeler, kayınlar sararmaya hazırlanıyordu. Çok yaşlı kadına veda etmenin zamanı gelmişti. Hava kararmadan Stuttgart'a dönmeliydi. Az sonra kocaman holde el sıkışırken, duvarlardaki Hesse küçük tablolarına her ziyaretimde yaptığım gibi bir göz atmadan edememiştim. Yaşamının son 43 yılını geçirdiği, kadının genç kızlığında sık sık ziyaret ettiği Montaglona'daki villanın pencerelerinden görünen İtalyan İsviçresi doğası... Hesse, annesiyle ona hediye etmiş. "Kusura bakmayın, bu kez size piyano çalamadım", demişti vedalaşırken. Sesinde bir özür vardı. "Az sonra dostlarım uğrayacak, her perşembe birlikte oda müziği yapıyoruz." Pazartesi akşamları da Calw müzik okulunda başka bir orkestranın provasına katılıp keman çalıyordu. Anımsıyorum, 2012'de Hesse'nin ölümünün 50. yılı anma töreninde Calw kilisesindeki konserde piyanonun başına geçmişti..!

Kaynak: https://www.ekdergi.com/hermann-hesse-ve-munih/

9 Ağustos 2020

Özel timin marifetleri!

CUMHURİYET, 9 Ağustos 2020

2002 yılında tanımıştım onu. Hermann Hesse'nin doğumunun 125. ve ölümünün 40. yılında Stuttgart'a yarım saat uzak, şirin Karaormanlar kasabası Calw'daki bir etkinlikte. Hesse'yle anne tarafından akrabaydı.

O da Hesse gibi Calw'da dünyaya gelmişti. Doksanına merdiven dayamıştı. Bir zamanlar Hesse'nin "Gençlik Bunalımları"nı çevirmiş olduğumu duyunca tanışlığımız dostluğa dönmüştü. Calw'e çok yakın Bad Liebenzell kaplıcasına her gidişimde ona uğramadan edemiyordum. Tarihi villasının çam ve kayın ağacı kaplı yamaçlar manzaralı büyük salonunda çay-pasta eşliğinde yaptığımız sohbetler hep çok ilginçti. Yaşlı kadının Hesse anıları inanılmazdı.

Bazı günler sevgili piyanosunun başına geçer Chopin ve Mozart çalardı. Bundan 3 yıl önce yaşama ve Karaormanlar'a veda eden Marie-Luise Bodamer'in villasının duvarlarını küçük Hesse tabloları süslüyordu.

ORDUDA AŞIRI SAĞCILAR
Calw şu günlerde hiç dillerden düşmüyor. Alman Askeri İstihbarat Teşkilatı'nın (MAD) ocak ayında yaptığı açıklamaya göre, orduda 592 aşırı sağcı şüpheli var. 1996 yılında Calw'de kurulan ve özel eğitilmiş 1400 seçkin askerden oluşan Alman Komanda Özel Kuvvetleri'nin (KSK) içindeki aşırı sağcı gelişmeler kısa süre önce su üstüne çıktı.

Gerek yurtiçinde gerekse yurtdışında gizli görevlere gönderilen özel time son yıllarda yabancı düşmanı aşırı sağcıların sızdığı, Calw'daki kışlada düzenledikleri Hitler selamlı, Nazi marşlı "etkinlikler"in olağan olduğunu gazete ve televizyonlar baş haber yaptı! İki ay önce Saksonya eyaletinde bir KSK gedikli başçavuşunun arazisinde cephane ve patlayıcı madde ele geçirildi. Temmuz başında Calw'deki KSK depolarında yapılan bir denetimde de 48 bin atımlık mühimmatla 63 kilo patlayıcının kayıp olduğu tespit edildi.

Bundan iki ay önce KSK'de görev yapan bir yüzbaşı, Savunma Bakanı'na yazdığı uzun mektupla özel kuvvet içinde aşırı sağcı eğilimlere göz yumulmasından ve bu kişilerin çalışmalarının gizlenmesinden şikâyet etti. Bu mektubun basına yansımasıyla olaylar iyice büyüdü.

HESSE: HASTA BİR DÜNYADA YAŞIYORUZ
Federal Meclis'teki muhalefet, Savunma Bakanı Kramp-Karrenbauer'i görevinin üstesinden gelememekle suçluyor. Kurulan çalışma grubu ilk raporunda, "KSK aşırı sağcılar için bereketli toprak" diyor. Kanımca ona, "kahverengi gömleklilerin biyotobu" demek de yanlış olmaz! 2016 yılında eski ordu ve özel tim üyeleri tarafından Stuttgart'ta sağcı görüşlü, değişik yurtdışı bağlantıları olan "Üniter" adında bir grup kurulmuştu.

Kısa süre sonra 2 bin üyesinin çoğunlukla asker ve polisler olduğu ortaya çıkınca Anayasayı Koruma Teşkilatı harekete geçmişti. Şu günlerde de Askeri İstihbarat Teşkilatı Üniter'in bir "Gölge Ordu" olduğu iddialarını araştırıyor, ancak günümüzde Alman ordusunda olup biten bu tür "tuhaflıkların" nedenini 1950'li yıllarda aramak doğru olur.

2. Dünya Savaşı'nın ardından kurulan Federal Almanya Cumhuriyeti'nde 1951 yılında oluşturulan "sınır koruma birliklerine", Batılı müttefiklerin de onayı ve göz yummasıyla Hitler ordusunda görev yapmış subaylar alınmıştı. Üst düzey görevlere getirilen bu Nazi subaylar tüm birliklerin yüzde 62'sini oluşturmuştu. 1956 yılında kurulan yeni orduda Hitler ülküsü uğruna çarpışmış 600 kadar üst rütbeli subay da görevlendirilmişti. Aralarında 31 general ile 100 albayın da olduğu bu subaylar, şimdiki Alman ordusunun temelini oluşturmuştu.

Federal Almanya Cumhuriyeti'nin Batılı müttefikleri ve dönemin Başbakanı Konrad Adenauer, Nazi subaylarını aklama yoluna gitmişlerdi! Savaş karşıtı Alman dili edebiyatı yazarları arasında çok önemli bir yeri olan Stuttgart-Calw doğumlu Hermann Hesse'ye göre, haksızlık dolu hasta bir dünyada yaşıyoruz: "Sevgi ve kardeşlik duygularının yokluğudur dünyamızı hasta eden." Hesse'nin bu görüşü günümüzde de de geçerli!

mail@ahmet-arpad.de

4 Ağustos 2020

"Hocam, artık buradayız!"

BirGün, 04.08.2020 

SEVİN OKYAY 


Ahmet Cemal'i kaybedeli üç yıl olmuş. Yapı Kredi Yayınları'nda karşımda, sağ çaprazımdaki masada oturan, Talat Sait Halman jürisinde biraz eğilip sol tarafıma bakınca artık ifadesini kitap gibi okuduğum asil sakin yüzünü gördüğüm kardeşim, arkadaşım, meslektaşım...
1 Ağustos'ta meslektaşı, hem de adaşı Ahmet Arpad, bana "Ahmet Cemal ‘gönlünce dinlen' başlığıyla bir mesaj atmış ve ikisinin bazı ortak yanlarını iletmiş:
"İsimlerimiz Ahmet
"İkimiz de Avusturya St. Georg Lisesi mezunuyuz.
"İkimizi de çeviri dünyasına babam Burhan Arpad sokmuştu.
"Ortak yaptığımız çeviriler var
"İkimize de Tarabya Ödülü verildi
"Ve bunlardan öteye biz ikiz sayılırız, çünkü doğum tarihlerimiz aynı: 5 Mart 1942."
Ahmet Cemal'in bizi bırakıp gittiğini, Rainer Maria Rilke'den çevirdiği şu şiir refakatinde öğrenmiştim:
"Ne yaparsın Tanrım, ben ölürsem eğer?
Ben senin testinim (ya kırılırsam?)
İçtiğin içki benim (ya bozulursam?)
Senin giysinim ve uğraşınım,
Anlamını da yitirirsin benimle."
Seni acaba Selim vasıtasıyla mı tanımıştım? Selim İleri senin için, "Çeviri edebiyatımızın en önemli adlarından, bir onur insanıydı," diyor. "Yaşamı boyunca ilkelerine kim bilir neler pahasına bağlı kaldı. Ve benim çok aziz bir dostumdu. Anısı bir hüzün şimdi."
Bir ara çok yorgun ve zayıf görünüyordun, sonra toparlandın. "Hatta son zamanlarda "Ahmet Cemal iyileştiyse bir ziyaretine mi gitsem acaba?" diye düşünmeye başlamıştım" demişim. "İnsanın yaşı yaşına yakın (sen yaşıtımdın), benzer şeylerle ilgilenen, zeki biriyle konuşması, güncel hayatın gereksiz yıpratmalarını telafi edebiliyor. Murathan da (Mungan), "Üç gündür, "Ne zamandır görmüyorum, bir arayıp buluşalım" diye geçiriyordum içimden. Bugün ölüm haberin geldi. Gönlünce dinlen Ahmet Cemal" demiş.
Talat Sait Halman'ın ikinci yıl ödülünü, Anna Seghers'in "Transit" adlı kitabının aynı adlı çevirisiyle, adaşın ve elli yıllık arkadaşın Ahmet Arpad almıştı. Birbirlerini 1960'lı yılların sonunda Ahmet'in babası üstat çevirmen Burhan Arpad'ın Altın Kitaplar'a önerdiği bir çeviri münasebetiyle tanımışlar. Ahmet Cemal sonradan, "Benim çeviri alanındaki ilk gerçek hocam Burhan Arpad olmuştu" diyecekti. Ahmet Arpad ise onun için, "Çevirdiği dilin kültürünü yakından tanırdı. Bu nitelikleri olmasaydı Musil, Broch, Zweig, Remarque, Rilke, Seghers ve Kafka çevirebilir miydi?" diyor.
Hermann Broch‘un çevirisi kırk yıl süren başyapıtı "Vergilius'un Ölümü"nü unutmuyorum elbet. Kitap Almanca'dan başka dile çevrilmez diye bilinirmiş. Hele Türkçe'ye hiç uymayan, giriş sayfasındaki 18 satırlık tek cümle... Sen de "İlk paragrafı çeviremezsem kitabı çevirmem," dedin. Kırk yılda tamamlamıştın.
Kurup yönettiğin YAZKO çeviri dergisini unutamam. Cumhuriyet'teki yazılarını da... Peki, 2014 Haziran'ında kurduğun Ahmet Cemal Kültür Atölyesi unutulur mu? Pek çok yerde ders vermiştin ama bence gönlün asıl, ilk gittiğinde "Türkiye dışında bir üniversite" dediğin Eskişehir Anadolu Üniversitesi'ndeydi.
Ahmet Cemal birkaç kez ölümü üzerine yazmıştı. Mart'ta Cumhuriyet'teki yazısında kalp krizi geçirip ambulans çağırılışını anlatıyor. "Beni sedyeye yerleştirip arabaya taşıyanlar. Daha araba kalkmadan: ‘Lütfen korkmayın hocam, artık buradayız!' diyen sesler.
‘O güne kadar, ‘...artık buradayız!' gibi kısacık bir cümlenin böylesine güçlü bir hayat kaynağı olabileceğini hiç düşünmemiştim!"
Öğrencilerin oradaydı, sevgili Ahmet Cemal! Ama sen de yaşadığımız kadar bizimlesin!

14 Temmuz 2020

Bizans'ın Fethi - Ayasofya'da son ayin

EK Dergi, 14 Temmuz 2020

Başlarına ne geleceğini bilmek için kuşatılmışlara artık ne bir haberci, ne de düşmandan kaçmış biri gereklidir. Saldırı emrinin verilmiş olduğunu biliyorlar. Sonsuz bir tehlike ve sınırsız bir yükümlülük koskocaman ve kapkara bir fırtına bulutu örneği büyük kentin üzerine çöküyor. Başka zaman görüş ayrılıkları ve din tartışmalarıyla birbirleriyle pek anlaşamayan insanlar son saatlerinde kentin alanlarında bir araya gelmeye başlıyor. Ne yazık ki dünya tarihinde insanlar hep tehlike kaçınılmaz olduğunda birleşmeye karar verir. Kent halkına inançlarını, büyük geçmişlerini, ortak medeniyetlerini anlatmak isteyen İmparator etkileyici ve dokunaklı bir tören düzenlemeye karar veriyor. Onun emriyle bütün kent insanları, Ortodokslar ve Katolikler, din adamları ve din adamı olmayanlar, çocuklar ve yaşlılar bir dinsel alayda bir araya geliyor. Hiç kimse evinde kalamaz, hiç kimse evinde kalmak istemiyor. Yürekleri inanç dolu, en zengininden, en fakirine bütün insanlar "Kryie Eleison" duasını yüksek sesle okuyarak yürümeye başlıyorlar. Tören alayı kentin iç mahallelerinden başlayarak en dış surlara kadar uzanıyor. Kiliselerden çıkarılan aziz tasvirleri ve kutsal emanetler alayın en önünde taşınıyor. Surların neresinde açılmış bir deliğe rastlasalar oraya, kenti dinsizlerin saldırısından dünyevi silahlardan daha iyi korusun diye bir aziz tasviri asıyorlar. Sonra İmparator Konstantin son bir konuşmayla yüreklendirip, ateşlemek istediği senatörlerini, soyluları ve komutanlarını çevresine topluyor. Tabii onlara Mehmet gibi inanılmaz ganimetler sözünü veremiyor, fakat bu son ve kesin hücuma karşı koyabilirlerse bütün Hıristiyanlığa ve bütün Batı dünyasına kazandıracakları onurun yüceliğini ve bu katillere yenilirlerse kendilerini bekleyen tehlikeyi anlatıyor. Mehmet ve Konstantin, her ikisi de onları bekleyen günün dünya tarihini daha yüzlerce yıl çok etkileyeceğini biliyor.

Ve son sahne başlıyor! Avrupa tarihinin en dokunaklı, bir çöküşün en dehşetli anını yaşayan son sahne... Ölümü bekleyen halk, o günlerde dünyanın en muhteşem  katedrali olma onurunu taşıyan, iki kilisenin barıştığı o günden bu yana yazgısına terk edilmiş Ayasofya'da toplanıyor. Bütün saray halkı, soylular, Yunan ve Roma ruhanileri, Ceneviz ve Venedik askerleri, tayfaları, hepsi de üzerlerinde zırhları ve silâhları İmparator'un çevresinde duruyor. Onların arkasında suskun, saygı dolu binlerce ve binlerce bir şeyler mırıldanan gölgeler... Korku ve kaygı dolu başları eğik halk. Üzerlerine çökecekmiş gibi duran kemerlerin loşluğu ile savaşan mum ışıkları omuzları çökmüş, tek vücut olmuş dua eden insanları aydınlatmaya çalışıyor. Burada Tanrı'ya yakaran Bizans ruhu var. Patriğin sesi güçlü ve çağırıcı yükseliyor. Koro ona yanıt veriyor. Batı dünyasının ölümsüz sesi olan müzik bu yapıda bir kez daha yankılanıyor. Sonra inançta son teselliyi arayan İmparator ve en yakınları peş peşe mihrabın önünden geçiyorlar. En yüksekteki kubbe ve kemerlerine kadar katedral sürekli köpüren dalgaları andıran dualarla çınlıyor. Doğu Roma İmparatorluğu'nun en son ölüler ayini başlıyor. Justinyanos'un katedralinde Hıristiyanlık son anlarını yaşıyor.

Bu çok dokunaklı ayinin ardından İmparator, buyruğu altındakiler ve hizmetkaları ile vedalaşmak, yaşamında onlara haksızlık etmişse kendisini bağışlamalarını istemek için kısaca saraya dönüyor. Sonra atına atladığı gibi surlara doğru uzaklaşıyor. Büyük karşıtı Sultan Mehmet gibi İmparator Konstantin de askerlerini yüreklendirmek için atını surların bir ucundan öteki ucuna sürüp duruyor. Gecenin karanlığı çoktan üzerlerine çökmüştür. Artık ne bir insan konuşuyor, ne de bir silah şakırdıyor. Surların içindeki heyecan dolu binler doğacak günü ve ölümü bekliyor...

* * *

İnsanlık tarihi kimi zaman sayılarla oynar. Roma'nın barbarlar tarafından yağma edilmesinden tam bin yıl sonra Bizans'ın yağması başlıyor. Savaş galibi Mehmet vermiş olduğu o korkunç sözü, askerlerinin önünde içmiş olduğu antı yerine getiriyor. Askerlerinin Bizans'ın evlerini ve saraylarını, kilise ve manastırlarını yağmalamasına, erkeklerini, kadınlarını, çocuklarını ganimet olarak almasına izin veriyor. Gözü dönmüş askerler birbirleriyle yarışır gibi kentin sokaklarında çılgınca koşuşturuyorlar. İlk saldırılar kiliselere yapılıyor. Orada altından kaplar kor gibi yanıyor, değerli taşlar ışıldıyor. Askerler girdikleri evlerdeki ganimetin onların olduğunu arkadan gelenler anlasın diye kapılarına bayrak asıyorlar. Ellerine geçen ganimetler sadece değerli taşlardan, kumaşlardan, paradan ve taşınabilir ev eşyasından oluşmuyor, sarayın haremine kadınları, esir pazarlarına erkek ve çocukları sürüklüyorlar. Kiliselere sığınmış insanlar sürüler gibi dışarı çıkarılıp, kırbaçlanıyor. Yaşamaları yük olacağı düşünülen yaşlılar öldürülüyor, gençler elleri kollar bağlanıp, bilinmeyen yerlere sürülüyor. Bütün bu dehşetli yağmanın yanısıra, Haçlı ordularının yağmaladığı kentte kalmış çok değerli kutsal emanetler ve sanat eserleri çılgın galipler tarafından parçalanıp, yok ediliyor, inanılmaz değerdeki tablolar yakılıyor, en güzel heykeller kırılıyor, yüzlerce yıllık bilgeliğin, Yunan düşün ve yazınının kanıtı kitaplar acımasızca ateşlere atılıyor. Kerkaporta kapısının açık unutulduğu o anın getirdiği felaketlerin sonucunu, Roma'nın, İskenderiye'nin ve Bizans'ın yağmalanmasının ardından düşün dünyasının ne gbi değerleri yitirilmiş olduğunu insanlık tarihi hiç bir zaman bilemeyecek.

Sultan Mehmet zaferin gerçekleştiği gün öğleden sonra fethetmiş olduğu kente girdiğinde büyük yağma sona ermek üzeredir. Görkemli atının üzerine gurur dolu ve dimdik oturuyor, caddelerden geçerken vermiş olduğu sözü tutuyor, yağmalarına devam adamlarını rahatsız etmemek için ne sağına, ne de soluna bakıyor. Atının üzerine gururla ilerleyen sultanın hedefi, Bizans'ın göz alıcı simgesi dev kilise. Elli günden fazla çadırlarından Ayasofya'nın erişimez gibi görünen ışıldayan kubbesine özlemle bakmıştı. Şimdi ise zafer kazanmış biri olarak onun bronz kapısından içeri girecekti. Fakat Mehmet bir kez daha kendini dizginlemesini biliyor. Bu kiliseyi sonsuzluğa dek Tanrısına adamadan önce hayır duası edecektir. Başı önünde atından iniyor, yere diz çöküyor ve dua ediyor. Sonra yerden bir avuç toprak alıp, kendisinin de ölümlü olduğunu anımsayıp, başının üzerine serpiyor. Kulluk borcunu ödedikten sonra ayağa kalkıyor ve Tanrısının bir kulu olarak, kutsal bilgeliğin mekanına, Justinyanos'un katedraline, Ayasofa kilisesine ilk adımlarını atıyor.

Sultan bu görkemli yapıyı, yüksek kubbelerini, ışıldayan mermerlerini ve mozaiklerini, loşluğun içinden ışığa uzanan kemerlerini kendinden geçmiş gibi süzüyor. O anda, inancın bu yüce sarayının kendisine değil Tanrısına ait olduğunu hissediyor. Hemen getirttiği imam mihraba çıkıyor, padişah da Mekke'ye dönerek, bu Hıristiyan mabedinde dünyanın tek hakimi Tanrısına ilk namazını kılıyor. Ertesi gün çağırttığı ustalara eski inancın simgeleri olan her şeyi kaldırttıyor. Mihraplar yıkılıyor, dinle ilgili bütün mozaikler badanayla örtülüyor. Ayasofya'nın en yukarı kubbesinden sallanan, bin yıldan fazla dünyanın bütün acılarını kucaklamak ister gibi kollarını açmış olan haç da boğuk bir gürültüyle düşüyor.

Yerin mermerlerine düşüp, devrilen taş haçın çıkardığı müthiş ses kilisenin içinde ve dışında uzun uzun yankılanıyor. Hacın devrilmesi Batı dünyasını ürpertiyor. Korkutucu yankısı Roma'ya, Ceneviz'e, Venedik'e ulaşıyor, oradan da uyarıcı bir gök gürültüsü gibi tâ Fransa'ya, Almanya'ya  uzanıyor. Avrupa, budalaca umursamazlığı sonucu yıkıcı yeni bir gücün açık unutulmuş o küçük kapıdan, Kerkaporta'dan içeri sızdığını ve yüzlerce yıl elini kolunu bağlayacağını, onu kötürüm edeceğini ürpertiyle kavrıyor. Ancak insan yaşamında olduğu gibi tarihte de yitirilmiş bir an yakınıp dövünmeyle geri gelmez. Bir anda yitirilenleri bin yıl bile geri getirmez...

Bu yazı Ahmet Arpad'ın Stefan Zweig'dan çevirdiği ve Everest Yayınları'nda çıkmış olan Yıldızın Parladığı Anlar yapıtından alınmıştır.

12 Temmuz 2020

Duvarlarda renk coşkusu

Cumhuriyet, 12 Temmuz 2020
STUTTGART - AHMET ARPAD

Stuttgart'ın görkemli Mercedes Benz Müzesi'ne, Mercedes Benz Arenası'na, Mercedes Benz genel merkezine, Neckarpark futbol sahalarına, iki konser salonuyla bir spor salonuna, panayırların, sirklerin kurulduğu büyük çayıra giden kavşağın altı kockocaman bir alan! Kent belediyesi burasını grafiti sanatçılarına teslim etmiş! Günün hangi saati giderseniz gidin, orası ellerinde değişik spreyler duvardan duvara giden gençlerle dolu. Uzunlukları 500 metreye yaklaşan değişik duvarlarda, üzerindeki dev kavşağı taşıyan kalın sütunlarda renk coşkulu çizimler... Birileri buraya spreyi gönlü elverdiğince sıkmış! Çizimlerin tümü hareketli ve canlı. Kimileri vahşi, güldürücü, düşündürücü, kimileri de, karşılarında durup uzun uzun baksanız da, içinden çıkamadığınız, ışıldayan motifler.

Koskoca harfler, komik, küfürlü İngilizce sözler, kıvrılan bir dev yılanı andıran çizgiler, iç içe kadınlar, erkekler, hayvan figürleri, insanı gülümseten tuhaf yüzler... Hepsi de 'wild style'! Uzun bir duvarda bir fil, mor renginde, ağzını açmış bağırıyor, başına pembe dev bir fare oturmuş, gülümsüyor! Hemen yanında bir heykel, alçıdan, bıyıkları kalın, iri yarı, güçlü bir orta çağ savaşçısı. Elinde sprey kutusu önünden her geçen onu gönlünce boyamış!

Önüne geçilemeyen tutku
Çoğunlukla bu 'sanata' yeni atılanların özellikle hafta sonlarında doldurduğu 'yeraltı alanı'nı kent belediyesi grafitiçilere bırakmış. Stuttgart'ın belirli banliyö istasyonlarının duvarlarını, merdivenlerini de kullanmaları mümkün. Kimi caddede binaların duvarlarını kaplayan dev tablolar da dikkati çekiyor. Onlar sipariş üzerine yapılmış! Varlıklılar, şirketler, dernekler sahibi oldukları binaların ön veya yan cephelerini profesyonel grafitiçilere açıyor! Belediyenin bazı otobüs ve tramvaylarında da eserlerini görmek mümkün! Artık bu 'sanattan' geçinenler var. Grafitiçileri doğum günlerine, okullara, ev partilerine çağırmak mümkün.

Bunlardan biri de otuz dokuz yaşındaki Stuttgart'lı Christoph Ganter. Çoğu Art Nouveau tabloları andıran dev boyutlarda çizimleri kentin değişik duvarlarını kaplıyor. Bir metro istasyonunun peronlara inen merdivenlerdeki dev panoya "Golden Future" adını vermiş. Kırmızı, iri balıklar, uğur böcekleri, domuz yavruları, filler, tavşanlar, yoncalar, kırmızı mantarlar karmakarışık, iç içe, oynak, şen, büyüleyici... Ganter 2019 sonunda mesleği olan lise öğretmenliğini bırakmış. "Şimdi kendimi çok özgür hissediyorum", diyor. Bir zamanlar aklına geleni geceyarıları gizlice duvarlara çizen, polislerden kaçan Ganter günümüzde profesyonel çalışan bir 'Street Art sanatçısı'.

İlkçağ insanlarının mağaralara çizdiği duvar resimleri grafitinin başlangıcı olarak kabul ediliyor. İlerki çağlarda Antik Yunan'da, Efes'te, Pompei'de, Mısır'da benzerlerine rastlanıyor. Grafitinin yeniden doğuşu 1970'li yıllarda New York'ta özgür gençlerin kent duvarlarına, metrolara çizdikleriyle başlamış. Duvarlardaki renk coşkusu önüne geçilemeyen bir tutku...
mail@ahmet-arpad.de

21 Haziran 2020

Bir kralın sarayları ve şatoları

Bu yapı bir saray mı, yoksa bir şato mu? Bir düşler dünyasındayız. "Eksantrik" Kral II. Ludwig'in karşımızda yükselen "eseri" sarayla şato karışımı bir yapı. Milyonlarca "Mark"ı, ülkesinin hemen hemen tüm olanaklarını, gerçekdışı gibi görünen, 200 odalı bu olağanüstü saraya harcamış. Ona "deli" diyenler olmuş.

AHMET ARPAD Almanya (Stuttgart)
21 Haziran 2020


Neuschwanstein, belki de Avrupa'nın en güzel şato sarayı! Bavyera Kralı II. Ludwig insanlarla bir arada değil, kendi yarattığı düşler dünyasında yaşamış, içine kapanık, utangaç, ancak kendini hep en büyük hissetmiş bir kral. İnsanlardan uzak olmayı yeğlediği için masalımsı bu sarayın duvarları ardına çekilmiş.

Zamanla onun yaşamından rahatsız olmaya başlayan yakın çevresi, bir doktor heyetinin verdiği "psikolojik yetersizlik" raporuyla Bavyera'yı artık idare edemeyeceğine inandıkları kralı tahtından indirmiş, sarayından atmış. "Bana komplo yapıyorlar" diyen II. Ludwig, Starnberg Gölü'ndeki Berg şatosuna sürülmüş. Kısa süre sonra da gölde ölüsü bulunmuş. Ölmüş mü, öldürülmüş mü? Bu günümüze dek yanıtlanamamış bir soru. Düşler dünyasının kralı ardında büyük borçlar bırakarak yaşama veda etmiş.

ALTIN KAPLI ODA...

Münih'le Salzburg arasındaki Chiemsee, Güney Bavyera'nın güzel göllerinden biri. Burayı çekici yapan Kral II. Ludwig'in ölümünden kısa süre önce yaptırdığı Herrenchiemsee Sarayı. Versay'dan etkilenmiş yapıda 98 metre uzunluğundaki görkemli tören salonu, ikinci kata çıkan merdivenler ve kralın her yanı altın kaplama yatak odası göz kamaştırıyor. II. Ludwig bu sarayda yaşamının sadece on gününü geçirmiş!

Ölümünden birkaç ay önce Tirol yöresinin şirin göllerinden Plansee kıyılarına Pekin'deki "Kış Sarayı"nı anımsatan bir saraycık kondurmayı planlamış. Gerçekleştiremediği başka bir yapı da Avusturya sınırındaki Garmisch'in kuzeyinde, Linderhof Sarayı'nın yakınlarında plandığı, Bizans saraylarını andıran büyük saraydır.

İNSANLARINDAN KAÇAN KRAL...

II. Ludwig'in başka sarayları da var. Bavyera Alpleri'nin çevrelediği Ammergau yöresindeki Linderhof ‚u çok severdi. Olağanüstü dağ manzarasıyla ünlü sarayın hemen hemen bütün odaları altın kaplı. İnsanlarından kaçan genç kral, hayranı olduğu ünlü besteci Richard Wagner'in "Tannhäuser" operasındaki dev mağaranın benzerini sarayın bahçesine yaptırmış.

Yine aynı yörede, Schachen tepesine kondurttuğu, 3 bin metrelik Zugspitze ve Avusturya Alpleri manzaralı "kral evi" de düşsel bir yapı. Birinci katın rengârenk odaları şark saraylarını andırıyor. Korona kısıtlamaları azalınca Berchtesgaden yakınlarındaki dostlarımızı ziyarete gittik.

Yolda Chiemsee Gölü'ne uğradık, II. Ludwig'in sarayını gezdik. Diğerlerini daha önce görmüştük, Herrenchiemsee Sarayı'na sıra bu kez geldi. Başka bir "cevher" de Obersalzberg tepesinde! Buralara kadar gelip de tekrar oraya çıkmamak olmazdı. Almanya-Avusturya sınırında, iki bin metreye yaklaşan bu tepenin 1933'ten bu yana kötü bir ünü var. Hitler, Almanya'da başa geçer geçmez Obersalzberg'deki tüm yapılara el koymuştu. Mülkünü satmak istemeyenleri "toplama kamplarına gönderirim" tehdidiyle inatlarından vazgeçirtmişti. Ona "halkın başbakanı" denmesini isteyen Hitler, bu tepeye kendi çizdiği planlara göre dev bir karargâh oturtmuştu.

"Führer" ülkeyi ve savaşı uzun yıllar buradan yönetmiş, ülkeler arası politikacılarla, diplomatlarla görüşmelerini burada yapmıştı. Yükseklik neredeyse 2 bin metre. İnanılmaz bir manzara, dimdik yükselen yamaçlar silme çam ormanlarıyla kaplı, aşağılarda, suları yemyeşil Königsee, pırıl pırıl dereler. Çok ötelerde Salzburg, ufukta Alp dorukları... Uçurumun bağrına saplanan bu "kartal yuvası"nda Hitler ,yanında Eva'sı keyif çatıp çayını yudumlarken kafasından kim bilir ne "kötülükler" geçiriyordu?

Megaloman kime denir? Kendini herkesten üstün gören kişiye! Onun temelinde çok güçlü ve bastırılmış bir aşağılık kompleksi vardır. İnsanlık tarihinin gelmiş gelmiş en büyük megalomanlarından biri Adolf Hitler'di. Psikiyatristlere göre Kral II. Ludwig de Hitler gibi iki ruhluydu. Onlar yakın çevreleri için kolay anlaşılmaz insanlardı. "Ben kendim için de, başkaları için de gizem dolu bir insanım", genç kralın ünlü bir sözüdür.

mail@ahmet-arpad.de

31 Mayıs 2020

'Sen sevdikçe seni de seven olacaktır...'

CUMHURİYET, 31 Mayıs 2020
STUTTGART – AHMET ARPAD

Oturmuş göl kenarındaki tahta iskeleye, sallandırmış çıplak ayaklarını sulara, anlaşılmaz bir şeyler mırıldanıyor. Çevre çok sessiz, doğa uzun süren kış uykusundan uyanıyor.

Göl kıyısındaki, dalları sulara değen ağaçlar yeşermiş, ıslak çimenleri rengârenk çiçekler bürümüş. Tahta sıralardan birine oturuyoruz. Adam bizi görmüyor, kendinden geçmiş gibi. Mırıldandığı şeyler yabancı bir dilde. Bir yandan da hafifçe sallanıyor. Gölün durgun sularına kuşlar inip kalkıyor, güzel renkli ördekler, peşlerinde yavruları, bembeyaz kuğular kıyı yakınında yiyecek bir şeyler arıyor. Adam susuyor. Şimdi hiç kıpırdamıyor. Az sonra ayağa kalkıyor ve bizi görüyor. Gülümseyerek yanımıza sokuluyor, karşımızdaki boş sıraya oturuyor. Biz sormadan konuşuyor: "Ne güzel bir gün, ne güzel bir doğa!" Sesi çok usul, şarkı söyler gibi.

Giysileri bembeyaz. Gülümsemeye devam ediyor. Yanımdaki tanış, kim bu tuhaf adam, der gibi bana bakıyor. "İnsan yüreği hep buradaki çiçekler gibi açmalı..." Başını çevirip doğaya bakıyor, ayağa kalkıyor, dans eder gibi kendi etrafında dönüyor. Biz hâlâ suskunuz. "Gülümse ve sev... Sevmeye hep devam et..." Yine kendi dünyasına dalmış gibi. "Sen sevdikçe seni seven de olacaktır..." Çimenlere doğru yürüyüp menekşeler topluyor, kollarını havaya kaldırıyor, bale yapar gibi birkaç adım atıyor, dönüyor. Dudaklarında hep bir gülümseme. Gidip kıyıdaki sazların arasında oturuyor, gözleri kapalı güneşe bakıyor. "Gel, kalkalım" diyor tanışım. "Yolumuza devam edelim."

ORMAN YOLLARINDA YÜRÜYÜŞ

Stuttgart ve çevresinde şu günlerde havalar neredeyse yaz. Kentin kuzeyindeki ormanlarda uzun bir yürüyüşteyiz. Trenle Murrhardt'a gelmiştik, orman yollarından Schwäbisch Hall'e gitmekti amacımız. Yöre her mevsimde güzel. Böyle bir doğada insan kendine geliyor, canlanıyor. Irmaklar, dereler, göl ve gölcükler, yeşil yamaçlar ve çayırlar, korular, ormanlar... Kızıl çamlar, ladin ağaçları, kayınlar, akçaağaçlar, dişbudaklar, gürgen ağaçları...

Az sonra ağaçlar bitiyor, üzüm bağlarıyla kaplı yamaçlarda uzanıyor yol. İkimiz de konuşmuyoruz. Buralar büyük kent insanının nefes alabildiği bir yöre, doğanın ciğeri. Yüzlerce kilometrelik yürüyüş ve bisiklet yollarıyla, balık avlanan, kürek çekilen, yüzülen küçük gölleriyle, yöresel yemek ve şarapların sunulduğu lokanta ve şaraphaneleriyle bir doğa cenneti. Uzaktan Rosengarten görünüyor. Tanışım, sanki aklımdan geçeni okumuş gibi: "Burada mola verebilseydik ne güzel olurdu" diyor. Ne yazık ki köy girişinde küçük lokanta haftalardır kapalı... Yola devam ediyoruz.

MİSTİZM MERAKI...

"Adamcağız meditasyon yapıyordu, rahatsız ettik" diye konuşuyor tanış. Anlamamış gibi suratına bakınca da devam ediyor: "Kim bilir hangi gurunun müridi?" Ben hâlâ, ne demek istiyorsun, diye ona bakıyor olacaktım ki konuşmasını sürdürüyor: "Belki de Bhagwan'ındır? Bizim enişte de 80'li yıllarda mistisizme meraklanmış, hatta ta Poona'lara gitmiş, gurunun yanında iki ay kalmıştı." Soruyorum: "Hindistan'a mı gitmişti?", "Evet, onun müridi olmuştu", diyor tanış. "O yıllarda Amerika'dan, Japonya'dan, Avrupa'dan genç yaşlı, ünlü ünsüz ona gider, gerçek benliğine kavuşmayı düşlerdi. Bhagwan, sonra ona Osho adını da verdiler ya, çevre etkisiyle sahte bir benlik oluştuğunu savlardı.

Gelecek yüzyılda meditasyon dinsiz Batı zenginlerinin yeni dini olacaktır, sözü de onundur." Mistisizm üzerine bir şeyler daha söylüyor, ancak benim bakışlarım ışıl ışıl doğanın güzelliğinde. Bana ne onun anlattıklarından! Anımsıyorum, Bhagwan için, modern zamanın en sahte ve zengin gurusu, diyenler de olmamış mıydı o yıllarda? Susuyorum. Gözlerimi hafif kısıyorum. Ötelerde, yamaçlar ardında hedefimiz tarihi kent Schwäbisch Hall. Daha ötelerde, kuzeyde Main Nehri ve daha çok ormanlar, akarsular, göller, yüzlerce kilometre yürüyüş yolları... Şaraphaneleri ve köy lokantalarını yakında açacaklarmış! O zaman bir kez daha geliriz bu güzel yöreye...

www.ahmet-arpad.de