31 Temmuz 2022

Büyükler düşler dünyasında

Toplum Gazetesi/ALMANYA, 31 Temmuz 2022

AHMET ARPAD

"Sayın yolcular, lütfen trene binin, hareket etmek üzereyiz... İyi yolculuklar dileriz!" ICE 694 sefer sayılı hızlı tren Münih istasyonundan ağır ağır yola koyuluyor. Yolculuk, Almanya'nın en güzel güzergâhlarından birinde. Şatolar ve üzüm bağlarını geride bırakarak Frankfurt'a.Upuzun, bembeyaz tren yılan gibi kıvrılıyor. Nehirler üzerindeki köprülerden, dağların içindeki tünellerden, romantik tarihi kentlerden geçiyor. Son istasyona vardığında hoparlördeki ses, ICE 694'ün gelişini bildiriyor. Hiç kimse inmiyor. Çünkü bu tren yolcuları cansız! Münih'ten Frankfurt'a 15 dakikada gelmişti. İki kent arası sadece 300 metreydi. Gerçek ICE 694'i çeken lokomotif ise 800 ton ağırlığında, 13 bin beygir gücünde. 360 m uzunluğundaki treni saatte 300 kilometre hıza ulaştırarak, Münih'ten Frankfurt'a 3,5 saatte götürüyor. Bu yolculuğunda Neckar ve Main nehirlerinin kıyısından, Augsburg, Ulm, Stuttgart ve Mannheim kentlerinden geçiyor, güzel Münih'i Avrupa'nın ortası, bankerler kenti Frankfurt'a yaklaştırıyor.

Geçen yıl Noel Bayramı öncesiydi. Koskocaman bir salonda, başka bir dünyadaydık. Büyüklerin düşü oyuncak trenler dünyasında! Tam 860 lokomotif, 3600 vagon ve 3 km raydan oluşan bir "düşler dünyası"nda. "Minyatür Trenseverler Derneği"nin Stuttgart metrosunun alt salonlarından birine kurmuştu. Salonda hiç kadın yoktu. Erkeklerin çoğu da yaşını başını almış, kırkının, ellisinin üstündeydi. Tek-tük çocuklar da göze çarpıyordu.

Almanların bu tür oyuncak trenlere merakı sonsuz. Milyonlarca insan yüzlerce milyon Avro'yu bu uğurda hiç çekinmeden harcıyor. Evinin bir odasını trenlerine ayıramayan çatı arasına ya da bodruma kapağı atıyor. Küçük lokomotiflerden, uzun vagon dizilerinden, ormanlardan, dağlar tepelerden oluşan "düşler dünyası"nda yaşayanlar yaşını başını almış insanlar. Küçük memurundan banka müdürüne, lise öğretmeninden başhekime, yargıca her meslekten insan kendi dünyasını kuruyor. Evinde halının üzerine dizdiği birkaç metre rayla her şeyi unutan, çocukluğunu yeniden yaşayan bu insanlar, hevesleri uğruna hiçbir giderden kaçınmıyor. Babaların 19. yüzyıldan bu yana severek oynadığı tek oyuncak minyatür trenler. Ve bu böyle kalacağa da benziyor. Boş zamanlarını buharlı ve elektrikli lokomotiflerin çektiği trenlerin dünyasında geçiren babalar çoğu kez zaman ayıramadıkları eşleri, oyuncaklarına dokunmalarına izin bile vermedikleri oğulları ile atışmayı da göze alır...

Buluşlar yapan bir 'çılgın'

Stuttgart şu sıralar bir sansasyon yaşıyor! Bu kentin aşığı Wolfgang Frey, kılı kırk yararak çalışan, buluşlar yapan bir 'çılgın'dı. 2012'de öldüğünde henüz 52 yaşındaydı. Yaşamının otuz yılını minyatür trenlere vermişti! Sadece onlara mı? Frey Alman Devlet Demiryolları'nda çalışıyordu. Stuttgart merkez tren istasyonunda demiryolu trafiğini kontrol ediyordu, sinyalizasyon sisteminin sorumlularından biriydi. İlk yıllarda evinin bodrumunda, sonra da kent metrosunun ona tahsis ettiği, birkaç dost dışında hemen hemen hiç kimsenin bilmediği 'gizli' bir bölümde neredeyse tüm boş zamanını minyatür trenler ve Stuttgart merkezinin dev maketini yaparak geçirmişti.

Gönlünce, candan çalışmıştı. 180 metrekare büyüklüğünde, 15 metre uzunluğundaki Stuttgart maketi evler, dükkanlar, insanlar, ağaçlar ve çiçekler, cadde ve sokaklarda otomobiller, otobüsler, bisikletlilerle dolu. Devlet operası, tarihi kiliseler, parklar, havuzlar, Wilhelma hayvanat bahçesi canlı canlı karşınızda. Tarihi istasyona sürekli trenler girip çıkıyor, 16 peronunda insanlar, çoluk çocuk, ellerinde bavullar bekleşiyor.

Wolfgang Frey her şeyi bire bir yapmış, her yerin fotoğraflarını çekmiş, sonra da onlara yüzde yüz sadık kalarak maketi geliştirmiş. Maketinde en çok karton, pleksiglas, ambalaj kâğıdı, kamış, tahta ve çıtadan yararlanmış. Ölümünden sonra Frey'in 'kalıtını' ailesinden satın alan Rainer Braun, bu dev 'eseri' altı aylığına Stuttgart'ın merkezinde sergiliyor. İzlerken sanki üç boyutlu dev bir fotoğrafın karşısındasınız!


24 Temmuz 2022

Kaz ciğeri ezmesi ve bergamot reçeli

Toplum Gazetesi/ALMANYA, 24 Temmuz 2022

Strasbourg hümanist hareketin öncülüğünü yapmış, Roterdamlı Erasmus'u barındırmış, Mozart'ı bağrına basmış. Marie Antoinette sık sık buraya uğramış, Johannes Gutenberg insanlık tarihinin en önemli buluşunu burada gerçekleştirmiş. Yarattığı tipo basım yapan baskı makinesiyle özgür düşüncenin doğmasına, yayılmasına önayak olmuş. Goethe, Avrupa'nın en eski eğitim kurumlarından biri sayılan üniversitesinde yıllarını geçirmiş.

Strasbourg'da Kaz Ciğeri Ezmesi

İki bin yıllık Strasbourg çok ilginç bir kent. Yüzyıllarca Fransa ile Almanya arasında "gidip gelmiş". Strasbourg; insanlarının Almanca da anlayıp konuştuğu bir doğu Fransa kenti. Tarihiyle, sokakları ve evleriyle, lokantaları, yemekleri ve şaraplarıyla, kiliseleri ve parklarıyla her mevsim turist dolu. Strasbourg iki adım ötedeki Almanya'nın insanları için en yakın büyük kent. Karlsruhe, Baden-Baden ve Offenburg'dan buraya sık sık alışverişe gelenler dükkânları dolduruyor, Le Petite France semtinin tarihi evleri arasında geziniyor, kafelerinde keyif çatıyor, lokantalarında yağlı kaz ciğeri ezmesi, haşlanmış lahana yiyip kaliteli beyaz şarapları yudumluyorlar. Strasbourg'un hemen her sokağında şık pastaneler, çeşitli ekmek sunan küçük fırınlar, leziz gıda malzemesi dolu bakkal dükkânları var. Hizmet verenler müşteriyle ilgileniyor, cana yakın, onu memnun etmeye çaba gösteriyor. Almanyalılar için bütün bunlar alışılmamış, daha doğrusu çoktan unutulmuş şeyler. Giderek küçük dükkânların kapandığı, her şeyin artık kent dışındaki büyük mağazalarda bulunduğu, çeşidin ve çeşninin yitirildiği Almanya insanı için Strasbourg gibi kentler "bir bulunmaz"! Stuttgart-Paris arasını üç saat on dakikaya indiren süper hızlı Fransız treni, TGV ile artık bir saat on beş dakikada Stuttgart'tan Strasbourg'a geliniyor.

Avrupa Konseyi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Avrupa Parlamentosu ve daha birçok uluslararası kuruma ev sahipliği yapan Strasbourg kozmopolit bir kent. Sokaklarını sadece değişik ülkelerden – en çok da Almanya'dan – gelen turistler doldurmuyor, çok sayıda Kuzey Afrikalı da Strassburg'da severek yaşıyor, ancak özellikle kentin varoşlarında yaşayan bu insanların sorunları da yok değil.

Nancy'den birkaç kavanoz bergamot

Strasbourg'dan Paris yönünde bir buçuk saatte gidilen, görülmesi mutlaka gereken bir başka kent de Nancy. Sokakları, yapıları, dükkân ve lokantaları Strasbourg'a göre daha bir başka, daha güzel. Sokaklarında gezinen insanlar şık ve bakımlı. Tarihi binaların tümü çok güzel elden geçmiş. Kozmopolit değil Nancy, stressiz, sakin bir kent. Bergamot bonbonlarıyla, reçelleriyle ünlü. Art Nuvo'nun doğum yeri. Dolaşırken adım başı hissediyorsunuz bunu. Yapı cepheleri renkli pencereler, güller, filbaharları, kelebekler ve yusufçuklarla bezenmiş. Le Pépiniere Parkı'nda gezinirken rahatlıyorsunuz, Stanislas Alanı'nın şık kafelerinde, lokantalarında oturup dört bir yanınızı çevreleyen küçük sarayları andıran yapıları seyrederken yerinizden kalkmak istemiyorsunuz.

Stuttgart'a dönmek için yavaş yavaş tren istasyonuna doğru yürürken birkaç kavanoz bergamot reçeli almamak olmaz! Nancy'i hep anımsamak için...

17 Temmuz 2022

Maserati'ler, Lamborghini'ler, Ferrari'ler

Toplum, 17 Temmuz 2022

Saat gecenin ikisi. Başka zaman olsa çoktan uykudayız, fakat bu gece bir dost eğlentisinden dönüyoruz. Yarın sabah biraz geç kalksak da pek önemli değil. Yolumuz kent merkezindeki Theodor Heuss Bulvarı‘ndan geçiyor. Sadece beş yüz metrelik altı şeritli geniş bulvar cumayı cumartesiye bağlayan bu gece tam bir "ana baba günü!" Bugünlerde havalar çok sıcak Stuttgart'ta. Şu anda 24 derece! Yaz gecelerinin tadını çıkarmak isteyen insanlar sokaklara, alanlara dökülmüş. Geniş kaldırımlarda kızlı-erkekli genç grupları hava atıyor. Bulvarın iki yanında son on, on beş yılda peş peşe açılan sosyetik, kibar, lüks barlar adam almıyor. Havanın güzel olmasından yararlanıp dışarıya da masalar atılmış! Suite 212, T-O 12, BarBee, Barcode, Muttermilch, L'Oasis, Rohbau, Sausalitos ağzına kadar dolu. Çoğu insan içerde ve dışarda, ellerinde rengârenk içkiler ayakta. Turistlerin ve hafta sonlarında da çevre kentlerden gelenlerin uğramadan edemediği "barlar bulvarı"nda neşe gecenin ikisinde dorukta!

Çevredeki tiyatro ve sinemalardan çıkanların çoğu da eve gitmeden önce burada bir kadeh atmadan edemiyor! Korona yıllarını stresle geçiren gençlik haftanın bir gecesi de olsa dostlarıyla, tanışlarıyla Theo‘da bir araya geliyor. Bir şeyler atıştırıp çene çalmak, değişik kokteylerin tadına bakmak veya milli içki birayı yudumlamak, kalkıp dans etmek, yeni tanışlar edinmek, düşlere dalmak istiyor; kısacası tek istekleri mutlu olmak olanlar Theodor Heuss Bulvarı'na akın ediyor. Önümüzdeki aylar Avrupa'ya, Almanya‘ya neler getirecek, kimse bilmiyor, gençlik kimseye güvenemiyor.

Maserati'ler, Lamborghini'ler, Ferrari'ler

Diskjokeylerin çoğunlukla elektro, dance, house, pop, black müzik türlerini yeğlediği kulüp ve barlarda bir tanışını arayan, başka bir müzik dinlemek veya değişik bir içki isteyen "hopping" yapıyor. Bardan bara gidiyor. Görmek ve görünmek isteyenler için Theodor Heuss Bulvarı hafta sonları en uygun mekân! Buraya kadar gelip de şık barlardan, müzikli kulüplerden içeri adımını atmayanlar, alkollü içki içmeyenler de var. Onlar otomobilli fiyakalılar! Altlarında çoğu zaman kent cadde ve sokaklarında rastlamayacağınız, belki de bütün haftayı garajlarında geçiren lüks araçlar...

Tabii bunlar sadece Stuttgart yapımı Porsche veya Mercedes değil. 400-500 beygir gücünde, güzel havada üstü açılan Maserati'lere, Lamborghini'lere, Ferrari'lere hayransanız bir hafta sonu Theodor Heuss Bulvarı'na uğrayın! Cuma ve Cumartesi akşamları, geceleri çoğu lüksün lüksü araçların direksiyonlarında kelli felli, varlıklı beyler oturmuyor. Sürücüler, otomobilin kontak anahtarını kimden almış olduğu bilinmeyen, hava atanlar. Çoğunlukla jöleli veya briyantinli saçlar jilet gibi, ön ve üst kısımları uzun, yanlar ise kısa, boyunlarında altın zincirler, kulaklarında küpeler, bir elleri direksiyonda, hava atan genç tipler. Bunların bütün işi gücü, trafik tıkanmış da olsa gaza basıp gürültü yapmak, birkaç yüz metre sonra dönmek, tekrar ve tekrar aynı barların, kulüplerin önünden geçmek! Son yıllarda kent belediyesi aldığı bazı önlemlerle hafta sonlarında bu karmaşaya engel olmaya çalıyor. Bulvarın ortasına radarlar diktiler, ani trafik kontrolleri yapılıyor, hız sınırı gece saat 22'en sonra 30 kilometreye düşürüldü. Stuttgart Trafik Müdürlüğü'nden aldığım bilgiye göre 2021 yılında Theodor Heuss Bulvarı'nda 64.461 sürücü radara yakalanmış. Rekor saatte 196 km'ye ulaşan bir gençte! Motor performansı artırılmış 80-100 bin Avro‘luk aracıyla drift yapanlar ise artık pek görülmüyor.

Vergi artış oranı % 836,3

Ellerinde alkollü içecekler binlerce insanın eğlendiği bulvarda tek kör kütük sarhoşa rastlamadık. Saat ikiyi çoktan geçmiş. Biz bu gece artık içki içmeye niyetli değiliz. Theodor Heuss bulvarının geniş kaldırımlarını da yeterince arşınladık. Rotebühl alanındaki taksi durağına doğru yürürken şunları düşünmeden edemiyoruz: Türkiye'de alkollü içkiye yakın geçmişte son 90 yılın en büyük zamları yapıldı. Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) sürekli katlanıyor! Geçenlerde dikkatimi çekmişti: Türkiye'de alkollü içecekler üzerinden iki temel vergi alınıyor. 2010 yılında bir litre rakıda 51.48 lira olan ÖTV tutarı 2022 yılında tarihinde 481,98 liraya çıkmış. Sizin anlayacağınız 12 yılda vergi artış oranı yüzde 836,3 olmuş! Ürkütücü. Benim bildiğim her insan dostlarıyla bir araya gelip yemek yiyip sohbet etmek, keyiflenmek ister! Türkiye Tekel Bayiler Platformu birkaç gün önce açıklama yaptı, yeni zamların eli kulağındaymış! İçkiye zam üzerine zam yaparak insanların içmekten vazgeçeceğini sanmanın doğru olmadığını, bunun sadece kaçak içki imalatını ve ülkeye kaçak içki sokulmasını arttıracağını kavrayan Almanya'da ise eyalet hükümetleri içki vergisini zamanla kaldırdılar. İdeolojik şok içki zamlarına Almanya'da kesinlikle rastlanmıyor...

Bir tatlı huzur!

Cumhuriyet, 17 Temmuz 2022

İsviçre'nin Fransızca konuşulan güneybatı bölgesinde en güzel köşe Cenevre Gölü ve çevresi. Lozan yakınlarından başlayan kıyı yolu Vevey ve Montrö üzerinden geçip Villeneuve'e kadar uzanıyor. Oradan ötesi İtalya ve Fransa toprakları...

Göl ve çevresi Akdeniz kıyılarını anımsatan iklimiyle Avrupa'nın varlıklılarını hep mıknatıs gibi çekmiş. Tarihi yapıları, dar sokakları, şık butikleri, gösterişli villaları, dünyaca ünlü otellerinin yanı sıra dorukları karlı dağlar, üzüm bağlarıyla kaplı yamaçlar ve tarihi köylerden oluşan olağanüstü bir doğa! Montrö'de göl kıyısında durup kentin arkasında yükselen 2 bin metrelik Rochers-de-Naye'ya bakarken sadece yamaçlara serpiştirilmiş villaları görmüyorsunuz, üzüm bağları arasındaki çayırlarda nergislerin de açmaya başladığını seziyorsunuz. Montrö'nün bağlarında Unesco'nun 2007'de listesine aldığı Lavaux şaraplarının üzümleri yetişiyor. Montrö'nün doğusundaki doğa koruma alanı Grangettes'de 250 kuş türü yaşıyor.

Villeneuve'den Montrö'ye uzanan yolda en önemli yapı 12. yüzyıldan kalma Chillon Şatosu. Gölden çıkan bir kayanın üzerine inşa edilmiş şatoya uzaktan baktığınızda sularda yüzüyormuş sanıyorsunuz. Bugün sayısız sanat etkinliğine ev sahipliği yapan Chillon'un Cumhuriyet tarihimizde önemli bir yeri var. Montrö Boğazlar Sözleşmesi'ni 1936'da dönemin Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras bu şatoda imzalamış.

Az ötedeki Vevey, İsviçreli ve yabancı varlıklıların yeğlediği belki de en güzel küçük kent. Göl kıyısından tepelere doğru yavaş yavaş yükselen yeşil yamaçlar villalarla dolu. Tarihi kent merkezinin dar sokaklarında şirin yapılar yanyana. Gezinirken butikler, dükkânlar, kafeler, lokantalar sizi çekiyor. Vevey görkemli, fakat burada milyarderlerin yaşadığını fark etmiyorsunuz. Göl kıyısındaki Grand Hotel du Lac'ın kapısında limuzinler dizi dizi, şirin lokanta Ze Fork ağzına kadar müşteri dolu.

CHARLİE CHAPLİN

17 Eylül 1952 tarihinde, son filmi "Sahne Işıkları”nın galasına katılmak için birkaç günlüğüne Londra'ya giden Charlie Chaplin'e dönüşte ABD makamları yaşamını geçirdiği topraklara girmesine izin vermez. Gerekçeleri, ünlü sanatçının son yıllarda ülkenin huzurunu kaçırıcı girişimlerde bulunmuş olmasıdır. Kendini hep bir dünya vatandaşı kabul etmiş olan Chaplin eleştiriciydi, liberaldi, II. Dünya Savaşı yıllarında savaş karşıtı olmuştu. Amerika'da daha 1930'lu, 1940'lı yıllarda yönetenleri hafif alaylı sorgulayanlara bile kolayca "Marksist ve Komünist” damgası vuruluyordu. Onun gibi dünyaca ünlü bir sanatçıdan "rejime ve ABD anayasasına sadık” olması bekleniyordu! Bu nedenle FBI, İngiliz vatandaşı Charlie Chaplin'in oturma iznini iptal ederek yaşamın en önemli dönemini geçirmiş olduğu Amerika Birleşik Devletleri'ne girmesini engeller.

Ünlü sanatçı 1953'de tarafsız ülke İsviçre'ye yerleşmeye karar verir ve yeni yaşamı için Cenevre gölü kıyısındaki Corsier-sur-Vevey'i seçer. 14 hektar büyüklüğündeki parkın içinde yükselen 1839 yapımı iki katlı villa Manoir du Ban'i satın alır. Bu olağanüstü konutunda onu kimler ziyaret etmez! Winston Churchil, Marlon Brando, Bob Dylan, Peter Ustinov, Gandi, Çan Kay-şek, Hanns Eisler, Bertolt Brecht, Albert Einstein, Sophia Loren, Petula Clark misafiri olur. Chaplin ailesinin tarihi villası ve yanına inşa edilen Chaplins World günümüzde inanılmaz güzellikte bir müze, 1350 metrekare büyüklüğünde bir "film stüdyosu”. Burada Altına Hücum'un, Modern Zamanlar'ın, Sirk'in içindesiniz, Yumurcak, Serseri, Büyük Diktatör hemen yanıbaşınızda.

LOZAN ANTLAŞMASI VE MODERN TÜRKİYE

Az ötedeki Lozan da Montrö gibi bir yamaca kurulmuş. Kentin eski evleri ve dar sokakları, şirin lokanta ve kafeleri göl kıyısında değil, yukarda! Bir füniküler kıyıyı kent merkezine bağlıyor. Lozan'da görülecek yerler arasında en ilginci, her yıl 400 bin ziyaretçiyi çeken 13. yüzyıldan kalma gotik yapı, görkemli katedral. 1915'den bu yana Uluslararası Olimpiyat Komitesi'nin merkezi de Lozan'da. On binin üzerinde giysi, madalya, belgenin vitrinlerini süslediği, geniş bir parkın ortasındaki Olimpiyatlar Müzesi'ni her yıl 250 bin insan ziyaret ediyor. Lozan'ın Cumhuriyet tarihimizdeki yeri çok önemli. 24 Temmuz 1923'de Palais de Rumine'de imzalanan Lozan Antlaşması modern Türkiye'nin temelini oluşturuyor. Yörenin en şık ve ünlü otellerinden Beau-Rivage Palace'dan manzara eşsiz. Cenevre Gölü ayaklarınızın altında. Şirin göl gemisi "La Suisse” iskeleye yanaşıyor. Yolcular iniyor. Yeşiller, çiçekler arasında gezinirken hiç acele eden yok, gürültü yok. Her yerde bir tatlı huzur! 1910 yapımı yandan çarklı "La Suisse” bu arada hızla uzaklaşmış, burnunu karşı kıyıya vermiş, Cenevre'ye gidiyor. Geniş kaldırımlarında Ortadoğulu zenginlerin gezindiği Rue de Rhone ve Rue du Marche'nin şık mağazalarında az insanın alabileceği şık giysilerin, saatlerin, takıların satıldığı lüks kente...

10 Temmuz 2022

Gerçek Bir İstanbullu

Toplum Gazetesi, Almanya, 10 Temmuz 2022

Bizans, Konstantinopolis, İstanbul... İmparatorluklar başkenti, kültürler mozaiği. Dünyada eşi olmayan bir metropol. Ne kaldı o günlerden geriye? Ne bırakacağız torunlarımıza? İstanbul son yetmiş yılda peş peşe yediği darbelerin altında ezildi, fakat yine de hep direndi. İşin acısı bu darbeler dışardan, düşmanlardan değil, bu kentte yaşayanlardan, onu yönetenlerden geldi! Demokrat başbakanlardan, sağcı ya da dini bütün belediye başkanlarından! Değişik çıkarlar uğruna yapılan yağmaya en çok onlar katıldı. Peki karşı çıkan olmadı mı? Oldu. Bir avuç aydın, gerçek İstanbullu bir azınlık.

Çelik Gülersoy da onlardan biriydi. Bundan 19 yıl önce, 2003 yılının 6 Temmuz günü yitirmiştik onu. Büyük bir 'İstanbul aşığı' daha kayıp gitmişti. Çoğu İstanbullunun umudu o insan artık aramızda yoktu.Onun gibiler hızla azalırken, engellenirken, yağmacılar beslenmiş, yeni yeni yasalarla desteklenmiş, çıkarlar uğruna güçlendirilmişti. Çelik Gülersoy kırk yıla yakın genel müdür olarak yönettiği Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu'nun (TTOK) hemen hemen tüm gelirini İstanbul'un kültür ve tarihini koruma uğruna harcamıştı. Belediyenin, devletin topluma yapması gerekenleri o yapmıştı. Ona çelme atanlar, önüne sayısız engel çıkaranlar ise hep bizi yönetenler (!) olmuştu.

1980'li yıllardan başlayarak Gülersoy'un İstanbul'a kazandırmış olduğu 'Bir kolyenin incileri' Boğaziçi köşkleri, Çamlıca tepesi elinden alınıvermişti. Tarihi mekanlar tepeden tırnağa değiştirilmiş, içki yasağı getirilmiş, güzelim eşyalar depolara kaldırılmış, klasik batı müziği konserlerine son verilmişti. İstanbullu da artık türbanlarının akın ettiği köşklerden uzaklaşmış, daha doğrusu uzaklaştırılmıştı. Evet, 1990'lu yılların ortasında Gülersoy'un benzersiz projelerinin engellenmesi süreci başlatılmıştı. Bu süreçte bazı "siyasi güçler"in yönlendirmesiyle kurumun ana gelirleri de kesilmişti. O yıllarda Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu ülkeye kazandırmış olduğu değerleri birbiri ardına elden çıkarmak zorunda bırakılmıştı. Bu inanılmaz gelişmeler Çelik Gülersoy'un yüreğinde onulmaz yaralar açmıştı. 1999'da Danıştay'da üç kez kazanılmasına karşın tahakkuk ettirilen "gecikme" cezalı ağır vergi en verimli çağında elini kolunu bağlamış, onu kahretmişti.

ÇIKAR ÇEVRELERİNİN YAĞMASI

Ailece yakından tanıdığımız, onlarca yıl komşumuz olmuş olan Çelik Gülersoy artık mutlu değildi. Çünkü çıkar çevrelerinin İstanbul yağması, ülkeyi kim yönetirse yönetsin hiç aralıksız devam ediyordu. Duyarlı bir aydın, gerçek bir Atatürkçü olarak Gülersoy'un yüreği son gelişmelere kan ağlıyordu. 6 Kasım 1923'te "Türk Seyyahin Cemiyeti" adıyla Atatürk'ün himayelerinde kurulmuş olan Kurum'a 1947 yılında giren ve 1965'ten 2003'e dek Genel Müdür görevinde bulunmuş olan hukukçu Gülersoy'un umudu son yıllarda giderek azalmaya başlamıştı. İstanbul'a bir ömür vermiş olan insan yalnızlaşmıştı. Ölümünden birkaç hafta önce Bebek İskelesi'nde kahvelerimizi içerken: "Bilsen babanı ne kadar arıyorum!" demesini unutamayacağım. "O, arsa spekülatörleri-politikacılar-lumpen proletarya üçlüsünün İstanbul'a verdiği onulmaz zararı çok iyi gördü ve hiç çekinmeden açıkça yazdı."

KUTSAL GÖREVE İNEN DARBE

Çelik Gülersoy'un restorasyonundan sorumlu olduğu Soğukçeşme Sokağı'nda yer alan dizi dizi konaklardan birinde Ocak 1990'da açmış olduğu İstanbul Kitaplığı günümüzde hâlâ ayakta! Onun ömrü boyunca topladığı İstanbul'la ilgili yapıtlar benzeri olmayan bu kitaplıkta yer alıyor. Bizans, Osmanlı ve Cumhuriyet devrinden İstanbul'la ilgili 14 binden fazla tarihi belge ve yapıttan yararlanmak mümkün. Kitaplıktaki en eski eser 1541 yılı tarihli! Araştırmacılar burada çalışıyor, binlerce kitap arasında aradığını buluyor. İstanbul'un tarihini bu kitaplıkta öğreniyor. Karşısında Ayasofya, arkasında Topkapı Sarayı'nın surları ve bahçesi. İstanbul Kitaplığı'nın sahibi Çelik Gülersoy Vakfı. Çok şükür!

Son yıllarında birileri (!) Gülersoy'un başlatmış ve onlarca yıl inatla, sabırla, dirençle sürdürmüş olduğu 'kutsal' görevine darbe indirmişti! Başımızdan hiç eksik olmayan çıkarcıların darbeleri öncelikle ona değil İstanbul'umuza olmuştu. Bu değerli insanın ölümünün ardından kendi kendime sormuştum: "Bakalım şimdi 'dünya kenti' İstanbul'u tüm Türkiye'nin doğa ve kültür varlığı olarak benimseyecek genç insanlar çıkacak mı?" Çıktı. Onları Gezi'de yaşadık...

https://arsiv.adalidergisi.com/cms/2010-2019/2019/sayi-169-temmuz-2019/makale/2692/olumunun-16-yılında-celik-gulersoy-a-saygıyla

3 Temmuz 2022

Direnişçiler Yürekliydi

Toplum Gazetesi Almanya, 3 Temmuz 2022

AHMET ARPAD

Hepsi de Stuttgart'ın göbeğinde. Neredeyse yan yanalar. Tarihi saray, eyalet kütüphanesi, devlet opera, bale ve tiyatrosu, devlet sanat galerisi, konservatuvar, eyalet meclisi ve tarih müzesi! Sanırım başka hiçbir kentte böylesine birbirlerine yakın, böylesine iç içe değil sanatla kültür, tarihle politika! Kentin göbeğindeler, kocaman bir parkın içindeler.

Ünlü mimarlar tarafından değişik stilde inşa edilmiş bu yapılardan biri de, sergilediği eserlerle Baden-Württemberg eyaletinin geçmişini anlatan tarih müzesi. Orada bundan birkaç yıl önce
"Onlar Yürekliydi" adlı bir sergiyi izlemiştim. Sayısız tarihi belge ve fotoğraftan oluşan serginin ana konusu 1933-1945 yılları arasındaki Alman toplumu ve direnişçilerdi! Naziler'in başa geçmesinin ardından Hitler'i, anayasa olanak tanımadığı için iktidardan uzaklaştırmak mümkün değildi. Naziler faşist iktidarların tümünün yaptığı gibi korkutma, sindirme ve hile yollarına başvurarak kısa zamanda hem yürütme, hem de yasama gücünü ele geçirmişlerdi! Bu süreçte toplum içinde komünistlerden, sosyalistlerden ve solculardan oluşan direniş gruplarının yanı sıra tek tek idealistler de görülmeye başlamıştı. Ancak hemen hemen hepsi Nazilerin acımasız takibi sonucu savaş yıllarından önce toplama kamplarına sürülmüştü. Bu insanların başarısız olmasının en önemli nedenlerinden biri de Nazi tehlikesi karşısında "üç maymun"u oynamayı yeğleyen ülke toplumundan hiç destek görmemiş olmasıydı! Bunun en iyi örneklerinden birini de yazar Hans Fallada'nın ünlü romanı "Herkes Tek Başına Ölür"de görebiliriz. Biricik oğulları cephede ölen işçi bir karı kocanın Nazilere tek başlarına direnişini anlatan roman yaşanmış olaylardan yola çıkmış. Çevrelerinden hiç destek görmeyen yaşlı "Quangel"lerin sonu idam olur!

"Onlar Yürekliydi"

Stuttgart Tarih Müzesi'ndeki sergide yalnız bırakılmış Hitler karşıtlarının yaşamı günümüz insanlarına bir daha anımsatılmıştı. Scholl kardeşler ve "Beyaz Gül" direniş grubu, suikast yolunu deneyen özgürlük düşkünü genç marangoz Georg Elser'e vitrinler ayrılmıştı. 20 Temmuz 1944 günü Kont Claus Schenk von Staufenberg ve kardeşi Berthold Hitler'in İkinci Dünya Savaşı'nda Doğu Cephesi karargâhı olan Wolfsschanze'de bir suikast girişiminde bulunurlar. Başını çektikleri Schwarze Kapelle girişimi üyeleri Hitler ve çevresindekilerin savaşı kazanamayacağını inancındadır. Ancak suikast başarısız olur, direnişçiler hemen ertesi gün kurşuna dizilir. Stuttgart Tarih Müzesi, çocukluğunu ve gençliğini Stuttgart'ta geçirmiş olan Kont Claus Schenk von Staufenberg'i sürekli bir sergiyle anıyor.

Birkaç yıl önceki "Onlar Yürekliydi" adlı sergide anılanlardan biri de, Hitler yıllarının Stuttgartlı genç sendikacısı Willi Bleicher'di. Gestapo'nun 1934'te hapise attığı ve 1938'de hapisten çıkarmadan doğru Buchenwald toplama kampına sürdüğü Bleicher orada savaşın sonuna kadar kalır. Kendisine verilen görev, diğer tutuklularla kamp yönetimi arasında ilişki kurmaktır. Bleicher, bu görevini "kötüye kullanarak" çalıştırılan birçok tutuklunun hiç olmazsa aç kalmamasını sağlar. 1958'de yazdığı, ilerde filme de çekilen "Kurtlar Arasında Çıplak" adlı romanının kahramanı, gaz odasından kurtarmış olduğu üç yaşındaki Yahudi çocuğu Jetyz Zweig'dır. Büyük bir enflasyonun yaşandığı ve toplum yaşamının neredeyse çöktüğü 1920'li yılların Almanyasında yetişen Bleicher'in şu sözü ilginçtir: "İnsan olarak en önemli görevimiz üzerinde yaşamaya değer bir dünya yaratmaktır."

Almanya'da baskı rejimi toplumu ezerken Bleicher ve diğerleri çoğunluk gibi olup biteni görmezlikten gelmemiş, hayatlarını tehlikeye atarak hemcinslerine yardım etmişti! Savaş sonrasında Bleicher ülkenin en büyük sendikası olan Metal Sendikası'nın başına geçerek ünlenmiş, fabrika işçilerinin isteklerini endüstri patronlarından kopara kopara almıştı. 2012 yılından bu yana yazıları, radyo röportajları, belge filmleriyle Almanya'da işçi haklarına destek veren gazetecileri Willi Bleicher Ödülü'yle onurlandırılıyor. Adı caddelere verilmiş, sendikanın dev tarihi binasına da!

Stuttgart Tarih Müzesi'nin hemen karşısındaki Devlet Tiyatrosu geçen hafta 2022/2023 sezonu oyun planını basına açıkladı. Önümüzdeki 12 ay içinde Schiller, İbsen, Brecht, Shakespeare, Dürrenmatt, Büchner, Molière, Kästner ve Ende sahneye konacak. Murat Yeğiner'in yönettiği, konusu Türkiye'den Almanya'ya işçi göçünü ters açıdan ele alan ve çalışmak için İstanbul'a giden bir Alman'ın yaşadıkları olan "İstanbul-Bir Şarkı Resitali" adlı müzikal de Sezen Aksu şarkıları eşliğinde 9 Haziran 2023 – 15 Temmuz 2023 arasında Eski Tiyatro'da sahnelenecek!

26 Haziran 2022

Sevilmez mi Mozart?

Cumhuriyet, 26 Haziran 2022

Salzburg'da 1842'den bu yana tarihi sarayla katedral arasında duruyor. Burası kentin tam göbeği. Güzel biri değildi Mozart. Gözleri hafif patlak, çifte gerdanlı, cildi çiçek bozuğu, sürekli bir yerden bir yere huzursuzca koşuşturan, kimi zaman hoppa, kimi zaman duygulu yaşam sürdüren, yaşadığı süreçte çevresinin pek anlamadığı içine kapanık biriydi.

35 yıl, 10 ay ve 9 gün süren kısa yaşamının ardından kavramıştı insanlar Mozart'ın yarattığı müziğin dünyayı değiştirecek güçte olduğunu. Yaşamının üçte birini yollarda geçirmişti, kentten kente, konserden konsere gidip durmuştu.

2006'da 250. doğum gününü kutlarken değişik ülkelerden turistler, dünyaca ünlüler akın etmişti Salzach Nehri ile kayalık tepeler arasına kurulu güzel kent Salzburg'a. Fazıl Say da Mozarteum'da Mozart sevenlerin karşısına çıkmıştı. O günlerde heykeltıraş Markus Lüppertz'e ısmarlanan üç metre büyüklüğündeki modern Mozart heykeli skandala neden olmuştu. Salzburg'luların hoşuna gitmemişti. Yanınızdan geçene: "Mozart heykeline nereden gidilir" diye sorduğunuzda öfkeli bir yanıt alırdınız: "Görmenize hiç gerek yok!" Bir yıl sonra durduğu yerden kaldırdıklarında çoğu Salzburg'lu derin bir nefes alıp rahatlamıştı...

Çikolata Mozart

Sizi Salzburg'a getiren Euro City ekspres treninin adı Mozart, Salzburg havaalanına da Wolfgang Amadeus Mozart diyorlar. Tabii kentte bir Amadeus Oteli de eksik değil. Bu oteli yeğleyenler çoğunlukla Amerikalılarla Asyalılar. O hep karşınızda! Bira kadehlerinde, "Mozart-for-Men" tıraş losyonlarında, tişörtlerde, poşetlerde, çantalarda, yuvarlak çikolatalarda, pastalarda, kemanı andıran özel yapım sosislerde, sayısız şarapta, birada, sert içkide, yemek tabaklarında... O her yerde size gülümsüyor! Bütün dükkânlar, lokantalar, barlar, kafelerde o karşılıyor sizi! Salzburg'ta operalar, konser ve sergi salonları, tiyatrolar, kiliseler, alanlar, galeriler Mozart'la hep içli-dışlı...

250. doğum günü kutlanırken kentin sokak ve alanlarını kocaman topları andıran, rengârenk yuvarlaklar doldurmuştu. 1890 yılında Salzburg'lu pastacı Paul Fürst'ün buluşu olan top çikolatalar günümüzde elli ülkeye satılıyor. Badem ezmesi ve pralinle doldurulmuş çikolatalar yumuşak nugat kreması da içeriyor. Bugün Salzburg'la Viyana'yı ziyaret eden turistler üzerinde Mozart'ın resmi olan küçük kemanları, şemsiyeleri, golf sopalarını, kül tablolarını, şapkaları, tişörtleri kahve fincanlarını, küllükleri almadan ülkelerine dönmüyorlar.

"Mozart çok şey anlatır"

Salzburg'a gelip de karşı kıyıya geçmemek, Kapuzinerberg'in yamaçlarına tırmanmamak olur mu? 18. yüzyılın en ünlü Salzburg'lusu Mozart, 20. yüzyılın ünlüsü de tabii ki Stefan Zweig'tı! Kapuzinerberg'in yamacındaki villasında eşi Friderike ile geçirdiği yıllardı Zweig'ı edebiyatta doruğa tırmandıran. En güzel eserlerini, kente ve Salzach'a yukarıdan bakan o iki katlı, ağaçlar arasına gizlenmiş villasında yazmıştı.

Az sonra yine aşağıda Linzer Sokağı'ndasınız. Gabler birahanesinin penceresinde besteci Ferruccio Busoni'nin şu sözlerini okursunuz: "Mozart çok şey anlatır, fakat hiçbiri fazla değildir!" Avrupa prensleriyle zengin soylularının saray ve villalarına küçük resitaller ve piyano dersleri için sürekli davet edilen Mozart Viyana klasiğinin baş kahramanıydı! Vaftiz adı Joannes Chrysostomus Wolfgangus Theophilus Mozart olan besteci ilerde mektuplarını Wolfgang Amadé veya Wolfgang Amadeo diye imzalardı, Amadeus'u kullandığı görülmez. "Türk Marşı" (Rondo alla Turca) ile ünlü opera "Saraydan Kız Kaçırma"nın da bestecisi olan Mozart, 1791'de arkasında 626 besteyle 35 yaşında dünyamızdan ayrılırken şu sözleri mırıldanmıştı: "Ölümün tadı dudaklarımda... Bu dünyadan olmayan bir şey hissediyorum."

Salzburg'un Mönchberg tepesi eteğindeki St. Peter Mezarlığı'nı da mutlaka görmek gerekir. Sayısız sanatçı ve bilim adamının yanı sıra Mozart'ın kız kardeşi Nanerl, Haydn'ın küçük kardeşi Michael, Salzburg Katedrali'nin mimarı Solari'ni de bu çok romantik ve tarihi mezarlıkta. Salzburg sürekli Mozart'la yatıp Mozart'la kalkıyor. Kentli onu çok seviyor, çünkü o yarattıklarıyla insanları birbirine bağlıyor. Sevilmez mi Mozart?

Mavi Atlılar

Toplum Gazetesi/Almanya, 26 Haziran 2022

Carl Orff müziği pencerelerden dışarı taşıyor. Evin önünden geçerken merakla durup insanın ruhunu dolduran melodiye kulak kabartıyor, sonra yine ağır ağır tepeye doğru yolumuza devam ediyoruz.

Uzun yokuşun sonunda Meryemana Katedrali tüm görkemiyle göğe yükseliyor. Kocaman kapıyı açıp içeri adım atıyoruz. Burada da müzik. Orgdan Mozart melodileri duyuluyor, kubbelerde Mozart'tan bir arya yankılanıyor. Katedralde düğün var. Az sonra org susuyor, soprano aryasını bitiriyor. Beyazlar içindeki yaşlı papaz duasına başlıyor. Düğüne gelmişler ayağa kalkıp hep bir ağızdan ona eşlik ediyor. Melekler, tanrılar, çıplak kadınlar uçuşuyor, şaha kalkmış atlar yükseliyor gökyüzünün sonsuzluğuna. Yüksek pencerelerden giren güneş ışınları barok ve rokoko dev yapıyı aydınlatıyor, kubbelerdeki, duvarlardaki melekleri, çıplak kadınları, aşağıdaki insanlara tepeden bakan İsa'yı...

Az sonra yine Carl Orff Müzesi'nin önünden geçerek göle doğru iniyoruz. Carmina Burana'nın yaratıcısı, büyük besteci daha 17 yaşında bir opera ve pek çok şarkı yaratmıştı. Çocukluğunda sık sık geldiği şirin Ammer gölü kıyısındaki Diessen'e 1955 yılında yerleşmişti. Evinin pencerelerinden gölün karşı kıyısında, Andechs yamaçlarındaki dev manastır görünüyor. Göl bugün rüzgârlı, dalgalı da. Yelkenliler, motorlar, gezi gemileri yine de gidip geliyor, martılar uçuşuyor, kazlar, ördekler ise kıyıya çıkmış, ağaç altlarına sığınmış.

Kandinsky ve Münter

Yolumuz buradan güneye, Alp eteklerine uzanıyor. Berrak havada dorukları hafif beyaz dağlar ne kadar da yakın. Tarihi evleri ve sokakları ile ünlü Weilheim'da bir yemek molası verip Staffel gölü kıyısındaki Murnau'ya ulaşıyoruz. Dışavurumcu sanatçılar Wassily Kandinsky ve Gabriele Münter 1908'de Murnau'da bir ev satın alıp doğasına hayran oldukları yöreye yerleşirler. Kısa süre sonra Marianne von Werefkin, Aleksey Javlenski, Franz Marc, August Macke de onlara katılır ve 1911'de "Mavi Atlı" grubunun temeli atılır. Murnau'da günümüzde Kandinsky ile Münter'in ve başka Alman dışavurumculuğunun ünlü ressamlarının eserleri sergileniyor. Yıllarını burada geçirmiş, Macar-Avusturyalı yazar Ödön von Horváth da Saray Müzesi'nde sürekli bir sergiyle anılıyor. Ünlü yazar 1924'ten, Hitler Almanyası'ndan kaçtığı 1935 yılına kadar yaşadığı Murnau'da değerli eserler vermişti. Naziler ünlü romanı "Allahsız Gençlik" (Türkçesi: Burhan Arpad) 1938'de yasaklamıştı.

Akşama doğru ovaya sis iniyor. Gölün suları durgun, kıyılarında yüksek otlar, sazlıklar. Geniş çayırlar yamaçlara uzanıyor, Alplerin eteğinde küçük köyler, çiftlikler, korular, az ötede başka göller. Bizim yolumuz Starnberg'e, göl kıyısındaki şirin Seeshaupt'a. Batmaya hazırlanan güneş odanın kocaman pencerelerinden içeri giriyor. Balkondaki rahat koltuklara kurulup aşağıdaki iskeleye yanaşan son gemiyi seyrediyoruz. Anılarda o gün yaşadıklarımız...

19 Haziran 2022

"Bizler gençliğimizi yitirdik"

Toplum Gazetesi, Almanya, 19 Haziran 2022

Yaşlı kadın başı önünde, bastonu elinde, Bad Tölz'e uzanan yolda yürüyor. Otobüsü kaçırmıştı. Bir sonraki 45 dakika sonra gelecekti, beklemeye hiç de niyetli değildi. Kafasında bin bir düşünce. Anılarında geçmişi yaşıyor. Yüzü dert ve hüzün dolu. Ötelerde Bad Tölz. İsar nehri kıyısında tarihi yapılar. Yol az sonra yokuş aşağı inmeye başlıyor, sağa doğru bir viraj yapıyor. Karşıda kocaman bir yapı. Yaşlı kadın duruyor, gözlerini kapatıyor. Anılarında geçmiş...

... SS-Junker Okulu'nun kapısında nişanlısını bekliyor. Genç adam az sonra hafta sonu iznine çıkacak. Birlikte Bad Tölz'e inecekler, gezip tozacaklar, yemek yiyecekler. Nişanlısı yirmi yaşında. Uzun boylu, geniş omuzlu. Sarışın ve mavi gözlü. Görür görmez aşık olmuştu ona. Geçen yazdı. Çalıştığı çiftlikteki kızlarla bir pazar günü Bad Tölz'e dansa inmişlerdi. Büyük bahçede izne çıkmış genç askeri öğrenciler de vardı. Biri ötekinden yakışıklıydı. Sonra anlatmıştı diğer kızlar, SS-Junker Okulu'na güzel olmayan gençler alınmıyordu. Hepsi de sarışın, mavi gözlü ve çakı gibi olmalıydı. Berlin'den gelmişti bir yıl önce Bavyera'nın doğası eşsiz bu yöresine. Dağlar, tepeler,çayırlar... Çiftlikte çalışmaya yollamışlardı dört yıllığına. Almanya'nın tüm yörelerinden gelmiş genç ve güzel kızlar çevredeki köylülerin yanında tarlalarda, bahçelerde, ahırlarda canı gönülden çalışıyordu. Ülkelerinin kalkınması hepsinin ülküsüydü... Annesi üniversite öğretim görevlisi, profesör babası uçak mühendisi idi. Führer'e ve onun Almanya'yı güçlendireceğine olan inançları sonsuzdu. Nişanlısına aşık olduğunda on yedi yaşındaydı. Genç adam son haftalarda sık sık evlenmekten söz edip duruyordu. "Senden güzelini nereden bulacağım", diye iltifatlar yapıyordu. Nişanlısının büyük çiftlik sahibi ana babası da: "Sizler birbirine yakışan çok güzel insanlarsınız", diyordu. "Mutlaka evlenmeli, ülkemize güzel çocuklar armağan etmelisiniz!".

Yaşlı kadın gözlerini açtı. Anılarından bugüne döndü. Sonra yavaş yavaş yoluna devam etti. Tren istasyonunun önünden geçip kilise alanına saptı. Yakında, Tegernsee gölü kıyısında, şirin Bad Wiessee'de bir yaşlılar yurdunda kalıyordu. Otuz altı yaşında ölen kocasının ardından iki kızını tek başına büyütmüş, onları evlendirmiş, torun sahibi olmuş, kendisi ise bir daha hiç evlenmemişti...  

... Nişandan bir kaç ay sonra okulu bitiren kocasını hemen Berlin'e yolladılar. Kayınbabası artık çok mutluydu. "Bu vatana değerli bir evlat yetiştirmişim ben," diye konuşup duruyordu. Altı ay sonra Berlin'den yazdı kocası: "Ben artık bir SS subayı oldum, hepiniz gurur duyun benimle!" Genç kadın sevinsin mi, üzülsün müydü?

Kilisenin hemen yanındaki Gasthof Zantl'ın kapısından içeri girdi. Cam kenarında bir masada oturuyordu Else. Kocasının kız kardeşi hâlâ Bad Tölz'de yaşamaktaydı. Seksen dört yaşında güzelliğini yitirmemiş, dinç görünümlü bir kadındı. Masaya sokulan yengesini gurur dolu, sert bakışlarla süzdü. Birlikte yemek yiyecekler, ölüm gününde kocasını anacaklar, şerefine kadeh kaldıracaklardı...

... Genç adamın ilk görevi doğu cephesinde oldu. Aylarca haber alamadı ondan. Kaynanası arada sırada: "Sanırım Polonya'da", derken gülümsüyordu. "O ve arkadaşları en önde çarpışıyor, vatanımız için". Çalıştığı çiftlikte diğer kızlar ona hem acıyor, hem de kocası SS subayı olduğu için onunla gurur duyuyordu. Ancak çiftçinin büyük oğlu son zamanlarda ona bir tuhaf bakıyordu. Sonunda günün birinde yanına sokuldu ve: "Kocanın ne yaptığından haberin var mı senin?" diye sordu. "O görevi gereği insan öldürüyor. Kimseye acımıyor senin kocan." Şaşırdı, dili tutuldu. "SS'ler ölüme gider, onlar asker değil, savaşçıdır. Gözleri ölümden başka bir şey görmez!" Adam bir şeyler daha söyledi, fakat onun kulakları duymuyordu. "Hitler'in kara tarikatı... Nasyonal-sosyalist ırk düşüncesine inanan ölüm robotları..."

"Yaşasaydı şimdi 96 yaşında olacaktı", dedi. Görümcesi bir tuhaf baktı suratına. "Onun gibi cepheden cepheye yollanan birinin daha önce ölmediğine şükredelim", diye mırıldandı…

… Polonya'dan dönüşünde evlendiler. Eşi sekiz ay sonra cepheden geldiğinde kadın hamileydi. Genç adam bu kez çok yorgun, suskun ve keyifsizdi. Yıllar sonra yaptıklarından pişmanlık duyduğunu anlattı: "Bizler gençliğimizi yitirdik..." Savaşın son yıllarına doğru partiye üye olmadı diye Naziler babasını da bir kenara ittiler. Adamcağız zamanla içine kapandı, zayıflayıp eridi. 1944'ün kasımında tank birliği ile Finlandiya'ya yollanan kocası kısa süre sonra karnından ağır yaralı geri geldi, fakat biraz iyileşir iyileşmez bu kez de İtalya'da buldu kendini. Savaşın son haftalarında orada esir düştü. Almanya artık doğudan ve batıdan sarılıyordu. Ruslar'ın Berlin'e girmesine saatlar kala genç kadının babasıyla annesi kıyısında yaşadıkları Müggelsee gölüne açıldılar, kendileri sulara bırakarak intihar ettiler. Bir hafta sonra da kocasının Bad Tölz'deki anne ve babası samanlıkta asılı bulundu. Onlar da Bavyera'ya giren Amerikalılara teslim olmak istememişti. Kocasına gelince, o savaş sonrası yıllarını sürekli hastanelerde geçirdi. Finlandiya cephesinde yediği Rus kurşunundan zedelenen bağırsakları bir türlü iyileşmek bilmiyordu. Ağrıları giderek arttınca morfin vermeye başladılar. Günün birinde hastanedeki odasında ölü bulundu. Otuz altı yaşındaydı. Yaşamına kendi eliyle son vermişti...

Yaşlı kadın nefes almak istiyordu. Masadan kalktı. Görümcesini şöyle bir selamlayıp dışarı çıktı. Nehire doğru yürüdü. Az sonra İsar üzerindeki köprüde durdu, gözlerini kapattı. Köpüre köpüre akan azgın suları görmedi…

12 Haziran 2022

Şarlo'nun düşler dünyasında

Toplum Gazetesi, 12 Haziran 2022

AHMET ARPAD

20. yüzyılın belki de en ünlü sinema sanatçısının, Charlie Chaplin'in Cenevre gölünün kıyısında, Vevey'in yamaçlarındaki Corsier-sur-Vevey'de 1953–1977 yılları arasında, Amerikalı Nobel Edebiyat Ödülü (1936) sahibi ünlü yazar Eugene O'Neill'in kızı Oona ve sekiz çocuğuyla yaşadığı, sayısız asırlık ağaçla kaplı 15 hektar olağanüstü park, 1840 yapımı neoklasik dev malikâne Manoir du Ban ve yanında inşa edilen müze 16 Nisan 2016 yılında, sanatçının 127. doğum gününde halka açılmıştı. Chaplin's World projesinin gerçekleştirilmesi 6 yıl sürmüş ve sonunda 60 milyon İsviçre Frangına çıkmıştı. İki katlı villaya az ötede gerçekleştirilen 1350 metrekare büyüklüğündeki 'film stüdyosu'nda ziyaretçiler Şarlo'nun dünyasında geziniyor! On beş odalı tarihi villada her şey onun 1977'de 'ayrılırken' bıraktığı gibi duruyor. Altın çerçeveli aynalar, sayısız aile fotoğrafı, binlerce belge, 19. yüzyıldan kalma paha biçilmez mobilyalar, tavana kadar yükselen dolaplar, ağır kumaştan perdeler, büyük pencerelerden görünen olağanüstü bir doğa ve ötelerde göl. Bugün villanın oda ve salonlarını süsleyen mobilyalardan çoğu Chaplin'in ölümünün ardından Avrupa ve Amerika'da müzayedelerde satılmış. Projeye başlamadan önce araştırılmış ve satın alınıp tekrar villadaki eski yerlerine yerleştirilmiş. Her şey o kadar doğal ki, sanki Chaplin ailesi villayı hiç terk etmemiş! Bir an için kapı açılacak, 'Şarlo' görünecek ve ünlü gülümsemesiyle size 'Hoşgeldiniz!' diyecek.

Şarlo'nun düşler dünyasında

Şarlo'nun düşler dünyası dev bir Hollywood stüdyosu. Burada Altına Hücum'un, Modern Zamanlar'ın, Sirk'in içindesiniz. Monsieur Verdoux, Easy Street, Şarlo'nun iri yarı polisle yaptığı koşuşturma stüdyonun perdelerinde. Yumurcak, Serseri, Büyük Diktatör hemen yanıbaşınızda. Müzenin yapımcıları Chaplin'le aynı dönemin ünlülerini de anıyor. Buster Keaton, Laurel ve Hardy size gülümsüyor. Çok yakın dostlarının balmumu heykelleri karşınıza çıkıyor. Godard, Bloom, Loren, Churchill, Fellini gezenlere eşlik ediyor. İngiliz Charlie Chaplin üne 21 yaşında Amerika'da kavuşmuştu. Melon şapkalı, ince bastonlu, kocaman ayakkabılı, bol pantolonlu, ördek yürüyüşlü 'Şarlo' tipi hemen tutunmuştu. 1918 sonrası çevirdiği komedi filmlerinde, toplumun ittiği, fakir, fakat iyi yürekli küçük insanı canlandırmıştı. 1920'lerde yarattığı 'Yumurcak' ve 'Altına Hücum' filmleriyle Chaplin artık doruktaydı. 'Modern Zamanlar'la bir başyapıt yaratmış, 'Büyük Diktatör'de Hitler'le çok güzel alay etmişti. Kendine göre toplumcu görüşleri olan Chaplin yaşamı boyunca politikacılarla bir araya gelmekten kaçınmıştı, çünkü o 'küçük adam'dan yanaydı!

17 Eylül 1952 tarihinde, son filmi "Sahne Işıkları" filminin galasına katılmak için birkaç günlüğüne Londra'ya giden Charlie Chaplin'e dönüşte Amerikan makamları yaşamını geçirdiği ülkeye girmesine izin vermez. Federal Soruşturma Bürosu'nun (FBI) gerekçesi "ünlü sanatçının son yıllarda ülkenin huzurunu kaçırıcı girişimlerde bulunmuş olmasıdır." Kendini hep bir dünya vatandaşı kabul etmiş olan Chaplin eleştiriciydi, liberaldi, II. Dünya Savaşı yıllarında savaş karşıtı olmuştu. Amerika'da daha 1930'lu, 1940'lı yıllarda yönetenleri hafif alaylı sorgulayanlara bile kolayca "Marksist ve Komünist" damgası vuruluyordu. Onun gibi dünyaca ünlü bir sanatçıdan "rejime ve Amerikan anayasasına sadık" olması bekleniyordu! Bu nedenle FBİ İngiliz vatandaşı Charlie Chaplin'in oturma iznini iptal ederek yaşamın en önemli dönemini geçirmiş olduğu Amerika Birleşik Devletleri'ne girmesini engeller. Ünlü sanatçı tarafsız ülke İsviçre'ye yerleşmeye karar verir, yeni yaşamı için de Cenevre gölü kıyısındaki Corsier-sur-Vevey'i seçer ve ailesine bir ev aramaya başlar. Aradan çok geçmeden heyecanla yanına gelen şoförü Manoir du Ban'ın satışa çıkarılmış olduğunu anlatır. Chaplin hemen şoförüyle villaya gider. 14 hektar büyüklüğündeki parkın içinde yükselen 1839 yapımı iki katlı villa ertesi gün onundur! Bu olağanüstü konutunda onu kimler ziyaret etmez! Winston Churchil, Marlon Brando, Bob Dylan, Peter Ustinov, Gandi, Çan Kay-şek, Hanns Eisler, Bertolt Brecht, Albert Einstein, Sophia Loren, Petula Clark misafiri olur. Sonraki yıllarda Michael Jackson da aile dostudur; her gelişinde helikopteri büyük parkın ortasına iner... Chaplin ailesi Manoir du Ban'ı 2000 yılında terk eder. On yıl sonra başlatılan müzeye dönüştürme çabaları kolay geçmez, tam altı yıl sürer.

Anılarla dolu bir villa

Göl ve dağlar manzaralı villa anılarla dolu bir yer. Çocuklarının anılarında anlattığına göre babaları yaşlılığında da hiç değişmemişti. Onun dili, mimikleri ve vücut hareketleriydi. 'Gülümsemeden geçen bir gün yitirilmiş bir gündür' sözünü çocukları ve torunları hiç unutmamıştı. Chaplin, sadece 'Şarlo' tipiyle insanları büyülemesini başaran bir 'sihirbaz' değildi. O aynı zamanda üstün yetenekli bir rejisör, müzisyen ve iş adamıydı da. Manoir du Ban'in parkı andıran büyük bahçesinde durup ötelerde uzanan barış dolu eşsiz doğaya bakan Şarlo'nun şu sözlerini anımsamadan edemiyor: "Buradaki dünya bana huzur veriyor, ufkumu genişletiyor ve ruhumu dinçleştiriyor." Evet, her yerde huzur ve barış! İnsancıl, barışsever ve öncü sanatçı 'Şarlo' işte bu cennette yaşamıştı.

Ünlü Formula pilotu Michael Schumacher ve ailesi de 1996'da Cenevre gölü kıyısındaki Vufflens-le-Château'a yerleşmişti. 2008'den bu yana da Lozan'ın batısındaki Gland'da, göle sıfır, 66 milyon franka inşa ettirdikleri, 750 metrekarelik, 24 odalı villadalar. Audrey Hepburn de Lozan'a yakın Tolochenaz'da, 16 dönümlük parkın ortasındaki villasında yaşamının son 30 yılını geçirmişti. Mezarı villasına yakın.