25 Ağustos 2019

'Öldürerek yaşamak'

Cumhuriyet, 25.08.2019
AHMET ARPAD Almanya (Stuttgart)
 
Stuttgart'taki Baden-Württemberg Eyaleti İçişleri Bakanlığı'nın, ABD'de bu ay başında yaşanan dehşet verici silahlı saldırıların ardından yaptığı açıklamaya göre, 2019 yılının ilk altı ayında eyalette kendini ani bir saldırıya karşı korumak isteyen 85 bin insan silah ruhsatı için müracaat etmiş. Bu sayı 2014 yılında 40 bindi! Korkutucu bir gelişme. İnsanlar devletin onu koruyacağına inanmıyor gibi.

Stuttgart'taki eyalet polis sendikası başkanı Oliver Malchow, bunun çok tehlikeli olduğunu söylüyor. Son yıllarda Almanya'da gittikçe daha çok aşırı sağcının da küçük çapta silahlara ilgi duyduğu biliniyor. Sol Parti milletvekillerinden Ulla Jepke, yabancıları pek sevmediği bilinen Almanya için Alternatif Partisi'nin günümüzde insanlarda korku yaratmayı başardığı kanısında. Yeşiller Partisi iç güvenlik sözcüsü İrene Mihalic'in görüşleri de şöyle: "Bireysel silahlanmanın artması güvenliği değil, uyuşmazlıkların kaba kuvvete dönüşme riskini artırır."

ABD dev silah deposu...


15 Aralık 1791'de ABD Anayasası'na konan ek bir maddeyle ülke vatandaşlarına silah bulundurma ve taşıma özgürlüğü tanınmıştı. Bu madde günümüzde hâlâ geçerli! Hiçbir başkan ona dokunamıyor... Okyanus ötesi ülkede her 100 kişiden 88.8'inde silah var. 100 kişi 120 silaha sahip! ABD'de 300 milyondan fazla silah mevcut. Dünyada sivillerin sahip olduğu silahların yüzde 42'si Amerikalıların elinde.
Nisan 2019'da ABD'nin en büyük silah lobisi olan ABD Ulusal Silah Birliği yıllık toplantısında ateşli bir konuşma yapan Donald Trump, katılımcılara bireysel silahlanma özgürlüğü için hep mücadele edeceği sözü vermişti. Başkana göre, günümüzde vatandaşlarının bu özgürlüğü bir kuşatma altındaydı!
 

ABD'de 2019 yılının ilk yedi ayında gerçekleşen 32 silahlı saldırıda üç yüzün üzerinde insan öldürüldü. Oslo'daki Barış Araştırmaları Enstititüsü'nün, uluslararası silah ticareti uzmanı Nicholas Marsh'ın araştırmasına dayanarak yaptığı açıklamaya göre, 2010 ile 2016 arasında Avrupalı silah şirketleri ABD silah pazarına yaptıkları satışlarını ikiye katlamış! Çok ölülü saldırılarda kullanılmış olan silahları Amerikalılara satan çoğunlukla Alman, İsviçre, Fransız, Avusturya ve İtalyan şirketleri! İsrailli gazeteci Shir Hever'le Alman gazeteci Wolfgang Landgraeber'in ("Öldürerek Yaşamak" kitabının yazarı) Şubat 2019'da açıkladığına göre, İsrail de otuz yıldır dünya silah pazarında çok başarılı ve şu sıralar ilk ona girmeyi başarmış!
 

Güney Baden-Württemberg'in şirin kenti Freiburg'da yaşayan öğretmen Jürgen Graesslin yıllar önce çevresine topladığı savaş karşıtlarıyla yaşama geçirdiği "Silah Ticaretini Durdurun" kampanyası kapsamında Almanya'nın büyük silah yapımcısı Heckler & Koch'la savaşıyor. Stuttgart'ın güneyindeki Oberndorf kasabası ve çevresinin en büyük işvereni olan kuruluşun son yıllarda Meksika'ya - bir bölümü izinsiz- toplam değeri 25 milyon Avro olan 10 bin adet G36 modeli tüfek ihraç ettiği ve bunlardan çoğunun ülkenin çatışma, şiddet yaşandığı bölgelerinde kullanıldığını Graesslin ortaya çıkarmıştı.
 

Eylül 2014'te Meksika mafyasının kaçırdığı 48 üniversite öğrencisi de Heckler & Koch'un "kaçak" tüfekleriyle öldürülmüş. Öğretmen Graesslin'in açtığı dava bu yıl şubat ayında sonuçlandı, Stuttgart Asliye Mahkemesi silah yapımcısına 3.7 milyon Avro para cezası verdi. Ancak şu sıralar Federal Mahkeme bu kararı yeniden görüşüyor.
Ülkemize gelince, Umut Vakfı'nın (www.umut.org.tr) açıklaması şöyle: "Yüzde 85'i ruhsatsız en az 25 milyon silah bulunan Türkiye'de şiddet vakaları son 4 yılda yüzde 69 arttı."
 

mail@ahmet-arpad.de

11 Ağustos 2019

Önce ağaçlar, sonra insanlar

CUMHURIYET, 11.08.2019 

30 Eylül 2010 günü Stuttgart'ta kent merkezindeki 25 tarihi ağacın kesilmesini engellemek isteyen kadınlı erkekli, genç, yaşlı binlerce kişiye gaz ve tazyikli su sıkan, onları coplarla döven polis, altısı ağır olmak üzere dört yüz kişinin yaralanmasına neden olmuştu. Bu olay beş ay sonraki seçimlerde eyalet başbakanının başını yemiş, açılan ve uzun süren davalar sonucu kent emniyet müdürüyle beş polis değişik cezalara çarptırılmış, ağır yaralılara da yüksek tazminatlar ödenmişti!


AHMET ARPAD Almanya (Stutgart)
600 bin nüfuslu Stuttgart'ın yüzde yirmisi yeşil alanla kaplı. Kent göbeğindeki parkın altı kilometrekarelik yolları ve çayırları her mevsim insan dolu. Bu sıcaklarda rahat bir nefes almak isteyenler kent merkezine 10 dakika ötedeki Killesberg tepesinin çimenlerini, açık yüzme havuzunu veya az ötede başlayan ormanın serin yollarını yeğliyor. Kısa süre önce orada ibret verici bir şey yaşandı! Stuttgart Belediyesi'nin bahçeler müdürlüğü elemanları ellerinde resmi izin olmadan Killesberg'de villara yakın bir yamaçtaki yedi ağacı "hastalıklı" deyip birkaç saat içinde kesiverdi. Çevrede oturanlar ayağa kalktı, olay gazetelere yansıdı, belediye özür diledi, sorumluları da ihtar etti. Şimdi yedi ağacın kesildiği yere ondört yeni ağaç dikildi..!

Bütün Avrupa'da olduğu gibi Stuttgart'ın yakınlardan başlayan Karaormanlar'da da yağmursuzluktan ve hava kirliliğinden ağaçlar ölüyor. Otomobil egzozlarının değiştirilmesi, yeni benzin türlerinin denenmesi, fabrika bacalarına özel filtreler takılması pek işe yaramıyor. Karaormanlar'da yapılan yürüyüşlerde ağaçların yaşam savaşını yakından görmek mümkün. Ağaçlara zarar veren kükürt dioksidi, azot oksidi, yeraltı sularındaki nitratlar ve sebze-meyvenin ekildiği topraklardaki çeşitli asitler kanser hastalığının da baş nedenlerinden biri. Amerikalı bilim yazarı Peter Brennan'ın, "The Ends of the World" adlı kitabında açıkladığına göre insanoğlu önümüzdeki 16 yıl içinde karbondioksit sorununu çözemezse dünyamız bu yüzyılın sonunda 4.5-5 derece ısınacak.

Ağaç olmadan insan yaşayamaz


Asya'nın en büyük ormanlarını barındıran Endonezya zengin ülkelerin çikolata, krem, çamaşır tozu gibi gereksinimlerini karşılayabilmek için gereken palm yağını kazanmak amacıyla ülkesinde her yıl 620 bin hektar ormanı yok ediyor. Dünyamızdaki tropik ormanların üçte ikisini bünyesinde barındıran Brezilya da Amazonlar bölgesinde yeni Devlet Başkanı Jair Bolsonaro'nun da "desteği" ile "tarıma yer açıyoruz" diyerek her yıl yaklaşık 8 bin kilometrekare ormana kıyıyor! Fakat Endonezya ve Brezilya ormanları dünyamızın "yeşil ciğeri"...

Ağaç olmadan insan yaşayamaz, çünkü ağaç insanın neden olduğu hava kirliliğinin yüzde 50'sini temizler. Bir hektar ladin ormanı yılda 32 ton, bir hektar kayın ormanı yılda 68 ton, bir hektar çam ormanı da 30-40 ton karbondioksit yüklü havayı emiyor. Sadece bir kayın ağacı saatte 1.5 kilogram oksijen üretiyor. Ağaç yaşlandıkça insanlara yararı artıyor. Örneğin 100 yaşındaki, 35 metre yüksekliğindeki bir kayın yılda 2.5 ton karbondioksot filtre edebiliyor. Bu nedenle endüstri ülkelerinin büyük kentlerinde yeşil alanlar çok önemlidir. Avrupa'nın en büyük parklarına sahip, çevresi ormanlarla kaplı Viyana'da kişi başına 25 metrekare yeşil alan düşerken her gün 4 milyon aracın yollarını aşındırdığı dev kent İstanbul'da bu alan bir metrekarenin altında. Sağlıklı bir yaşam için ise en az on metrekare gerekiyor!

Kuzey Ormanları Savunması'nın (KOS) İstanbul 3. Havalimanı sahasında uydu görüntüleri üzerinden yaptığı analize göreyse inşaat nedeniyle tam 13 milyon ağaca kıyıldı. Son yıllardaki başka büyük "düş projeler" için de yarım milyonun üzerinde ağacın kesildiğini basından okumak mümkün. 2015'te web sitesinde: "Hava kirliliği tehdit edici" diyen dönemin İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin Çevre Koruma ve Kontrol Daire Başkanlığı aradan birkaç yıl geçtikten sonra dünyanın en büyük kentlerinden birine oksijen pompalayan çevre ormanlarda milyonlarca ağacın kesilmesine nedense hiç ses çıkarmadı!


Dünya Sağlık Örgütü'nün (WHO) güncel açıklaması tüyler ürpertici: Avrupa'nın büyük kentlerinde yaşayan insanların yüzde doksanı zehirli hava çekiyor ciğerlerine! WHO'ya göre 2016 yılında tam 7 milyon insanın (600 bini çocuk) erken ölümünün nedeni hava kirliliği. Sadece Brezilya'nın tropik ormanları her yıl "senin benim" neden olduğu 8 milyar ton karbondioksidin 2 milyar tonunu "depoluyor", bizi zehirlenip ölmekten kurtarıyor!

Hava Kirliliğinin etkilerine yönelik çaalışmalar yapan ESCAPE'in bir araştırması da, ciğer kanseriyle kalp yetmezliğinin ana nedeninin hava kirliliği olduğu görüşüne işaret ediyor. Bakalım 15 yaşındaki Greta Thunberg ve peşindeki öğrenciler çıkarcı politikacıların kafa yapısını değiştirebilecek mi? İsviçre'nin Bern Üniversitesi Temmuz sonunda uyardı: Küresel ısınma emsalsiz boyutta, son 2 bin yılın en hızlı seviyesinde. Önce ağaçlar ölüyor! Sonra da insanlar mı?

mail@ahmet-arpad.de

28 Temmuz 2019

Hem suçlu, hem güçlü

CUMHURİYET, 28 Temmuz 2019
STUTTGART – AHMET ARPAD

Çoktandır bekliyordum, sonunda geçenlerde gerçekleşti. İki ev ötedeki komşum, yıllardır her Cumartesi lüks otomobilini garajından çıkarıp kaldırıma park ediyor ve bir saate yakın suyla, sabunla bir güzel yıkıyordu. Geçen hafta eve döndüğümde villasının önünde bir polis otomobili durduğunu gördüm. Yaşlı ve zengin adam polislerle tartışıyordu. Kapıyı açıp bahçeye girdim, durdum ve kulak kabarttım. Genç memurlar komşuma yaptığının yasa dışı olduğunu söylüyordu. Çünkü hem yayalara engel oluyordu, hem de şampuanlı pis suları kanalizasyona akıtıyordu. Polisler para cezasından söz edince yaşlı adam sesini yükseltti. Daha çok dinlemeyip içeri girdim. Kendini haklı görmekte inat ediyordu! Bakalım zengin komşum haftaya Cumartesi lüks otomobilini nerede yıkayacak?


Alman dilinde bir özdeyiş vardır: "Parası olan güçlüdür, güçlü olan haklıdır!" Bir süre önce benzeri başka bir olaya tanık olmuştum. Karşıdan karşıya geçmek üzere çizgili yaya geçidine doğru yürüyordum. Aynı anda spor giysili genç bir kız koşarak geçide geldi ve hiç durmadan caddeye atladı. Onu son anda fark eden küçük otomobil frene bastı. Hemen arkasındaki gösterişli SUV zar zor durdu, tamponlar neredeyse birbirine değdi. Zengin aracının (!) kapısı açıldı, iri yarı bir adam aşağı indi, hızla öndeki otomobile gitti ve el kol hareketleriyle bağırıp çağırdı. Söylediğine göre küçük aracın sahibi haksızdı! Bence ise haksız olan koşarak çizgili yaya geçidine atlayan kızla, dev aracını öndekine çok yakın süren SUV'inin şöförüydü. Küçük otomobilin penceresi açıldı, ufak tefek bir adam bir şeyler mırıldandı, iri yarı, şık giyimli  SUV sahibi ise avukat olduğunu söyleyip: "Siz görürsünüz" diye bağırdı ve dev aracına bindiği gibi hızla olay yerinden uzaklaştı...
 

Güçlünün kendini hep haklı sanmasını, aylar önce gazetelere yansıyan bir başka olay da kanıtlamıştı. Stuttgart'ın güzel Schloss alanındaki her yanı camdan kübik bina Sanat Müzesi. En üst katında masaları hep dolu bir lokanta var. Gazetede yazdığına göre eyaletin ünlü bir bakanı bir akşam yanında misafirleriyle içeri giriyor. Rezervasyonu yok. En önde manzaralı bir masa istiyor. Lokanta dolu. Şef garson arkalarda masa vermek zorunda kalıyor. Bakan bağırıp çağırarak lokantadan ayrılıyor.
 

Orta sınıf kayboluyor 
Alman toplumunda son yıllarda dikkati çeken bir gelişme yaşanıyor: Dünyanın en güçlü ülkelerinden biri olan Almanya'da devletin kasasına giren vergiler rekor düzeydeyken fakirle zengin arasındaki makas gittikçe açılıyor. Orta sınıf kayboluyor, kendini seçkin sanan yeni zenginler artıyor. Toplumsal sorunların sürekli arttığı, günlük yaşamın zorlaştığı ülkede gittikçe daha çok insan artık yalnız, fakir, ümitsiz. Almanlar kendilerinin ve ülkenin geleceğinden korkuyor. Milli gelirin %50'sine nüfusun %10'nun sahip olduğu bilinen bir acı gerçek. Resmi verilere göre Almanya'da 6 milyon çocuk ve genç fakir ailelerde yaşıyor. Bu sayı son on yılda ikiye katlanmış! Ekonomisi güçlü Almanya "aile ve eğitim fakiri" listesinde birinci sırada.

Darmstadt Üniversitesi'nden sosyoloji profesörü Michael Hartmann "Burnu Büyükler" adlı en son kitabında günümüz Almanyası'nda ekonomide, politikada ve üst düzey yönetimde yanlarına kimseyi sokturmayan yaklaşık 4 bin 'seçkin' olduğundan söz ediyor! "Bu kişiler bir yandan ülke toplum yaşamında etkili olurken, diğer yandan da insanlardan uzaklaşıyor, içlerine kapanıyor" diyor Prof. Hartmann. "Kendileri gibi olmayanlarla kesinlikle görüşmüyorlar." Onlar aldıkları kararların ve gerçekleştirdiklerinin kuruluşları, şirketleri ve partileri için doğru olduğuna yüzde yüz inanıyorlar. Kökenleri, yetişmeleri ve eğitimleri 'elit' olan bu insanlar toplumsal gerçekleri her zaman kavrayamıyor, çoğunluğun yaşamından gittikçe uzaklaşıyor! Kendi evrenlerinde yaşayan bu seçkinlere (!) günümüz Avrupası'nda sayıları hızla artan sağcı popülist partilerde de rastlanıyor...


mail@ahmet-arpad.de

14 Temmuz 2019

Yaşlı kadının Hesse anıları

CUMHURİYET, 14 Temmuz 2019

Hermann Hesse'nin annesi Marie Hesse, yaşlı kadının dedesinin kız kardeşiydi. 2002 yılında tanımıştım onu. Hesse'nin doğumunun 125. ve ölümünün 40. yılında Stuttgart'a yarım saat uzak, şirin Karaormanlar kasabası Calw'daki bir etkinlikte... O günlerde doksanına merdiven dayamıştı. Bir zamanlar Hesse'nin "Gençlik Bunalımları"nı (Unterm Rad) çevirmiş olduğumu duyunca tanışlığımız dostluğa dönmüştü. Calw'e çok yakın Bad Liebenzell kaplıcasına her gidişimde uğramadan edemiyordum. Çay-pasta eşliğinde yaptığımız sohbetler hep çok ilginçti, çünkü yaşlı kadının Hesse anıları inanılmazdı.
Marie-Luise Bodamer'in villasının duvarlarını küçük Hesse tabloları süslüyordu. Her ziyaretimde onlara uzun uzun bakmadan edemezdim. Ünlü yazar yaşamının son 43 yılını geçirdiği, kadının genç kızlığında sık sık ziyaret ettiği Montaglona'daki şirin villasının pencerelerinden görünen İtalyan İsviçresi'nin doğasını çizmiş... 


Calw'daki duvarları süsleyenler, "Hesse Amca"nın hediyesiydi! Yaşlı kadın yetenekli bir müzisyendi. Her perşembe evinde dostlarıyla oda müziği yapıyordu, pazartesi akşamları da Calw müzik okulunda başka bir orkestranın provasına katılıp keman çalıyordu. Anımsıyorum, 2012'de Hesse'nin ölümünün 50. yılı anma töreninde Calw kilisesindeki konserde yine piyanonun başına geçmişti.


Marie-Luise Bodamer iki yıl önce vefat etti. 102 yaşında. Kısa süre önce yine Bad Liebenzell kaplıcasındaydım. Bu kez onu yamaçtaki tarihi villasında değil, Calw mezarlığındaki aile kabristanında ziyaret ettim. Tarihi mezarlığın kapısından içeri girince sağda, upuzun, yüksek duvardaki bronz tabelalar hemen dikkati çekiyor. Bir sürü isim, ölüm tarihleri en az yüzyıllık. Friedrich ve Emma Gundert. Hermann ve Julie Gundert. Ve Marie Hesse. Hermann'ın annesi... Bir süre öyle duruyorum. Calw'ın tarihi mezarlığı eski ağaçlarla dolu. Karşılar da yemyeşil. 


Haylazlıkla geçen gençlik
Sonra ağır ağır mezarlık çıkışına doğru ilerliyorum. Karşı kaldırıma geçip, ırmak kıyısında yürüyorum. Nagold bugün çok hızlı akıyor. Durup, köpük köpük akan ırmağı seyrediyorum... Hermann Hesse az sonra karşımda duruyor! Nagold ırmağının üzerindeki taş köprüde. Bronzdan ince, uzun boylu, elinde şapkası, gelip geçeni pek umursamıyor, gözlerini ötelere dikmiş, yeşil yamaçlara, ırmağın sularına. Haylazlık ve avarelikle geçen gençlik yıllarında bu köprüde saatlerce durur, suların akışını seyrederdi. Ördeklerin yüzüşünü, balık tutanları... Kimi zaman o da atardı oltasını sulara. Genç Hesse burada zaman öldürürken yaşıtları ya okula gider ya da çıraklık yapıp bir meslek öğrenirdi. Kent insanlarının gözünde Johannes ile Marie Hesse'nin oğulları Hermann tembelin tekiydi, ondan adam olmaz, derdi Calw insanları. Çok sonraları o günlerden söz açıldığında, çocukluğumda pek sevilmezdim, diye konuşurdu. O yılların deneyimlerini hiç unutmamıştı. 


'Haksızlık dolu bir dünyada yaşıyoruz'
Dünyaca ünlendiğinde çoktan İsviçre'ye yerleşmişti Hermann Hesse. Tessin yöresinde, Montagnola'daki villası bir yamaca kuruluydu. Marie-Luise Bodamer anlamıştı: "Pencerelerinden, terasından öteler, çok uzaklar, ona ilham veren, ona romanlar, öyküler yazdıran, ekspresyonist, rengârenk ve özgürlük dolu tablolar yaptıran yamaçlar, tepeler görünürdü." Marie-Luise 1930'lu yıllardan başlayarak o villaya sık sık gitmişti annesiyle. Anlatmıştı: "Aşağı bahçe kapısında yazardı, ziyaretçi kabul edilmez, diye. Annem çalışma odasının kapısını açtığında Hermann Amca ayakta karşılardı bizi, kolları iki yana açık. Ben deneyimsiz bir genç kız, o ise dünyaca ünlü bir yazar... Kimi zaman, annemin hediyesi olan bir Bach plağını pikaba koyar, bakışlarını karşı yamaçlara dikerdi. Keyfi yerinde oldu mu kuyruklu piyanonun başına geçip Bach, Mozart, Chopin çalardı bizlere.


Yıllar öncesinin haylaz ve tembel delikanlısı, artık milyonların okuduğu dünyaca ünlü bir yazardı. 1933'ten başlayarak Almanya'dan kaçıp İsviçre'ye sığınan birçok dostuna yardımı esirgememişti. Aralarında Thomas Mann da vardı. Çoğu kez elinde ne varsa dostlarına harcamış, başka ülkelere sığınmalarına destek olmuştu. Naziler geldiğinde Almanya'da eserleri yasaklanıp parası suyunu çekmeye başlayınca kendini iyice tabloya vermiş, kazandıklarını da yine dostlarına harcamıştı. "Bizlere yolladığı, Nazi sansüründen geçmiş mektupların da ardı arkası hiç kesilmemişti."


Savaş karşıtı Alman dili edebiyatı yazarları arasında çok önemli bir yeri olan Hermann Hesse'ye göre hasta ve haksızlık dolu bir dünyada yaşıyoruz: "Sevgi ve kardeşlik duygularının yokluğudur dünyamızı hasta eden."
 

Marie-Luise Bodamer yaşasaydı 7 Ağustos'ta 104. yaşını kutlayacaktı!
 

mail@ahmet-arpad.de

9 Temmuz 2019

Çevirmen Ahmet Arpad: Yönetenler kitaptan her zaman ürkmüştür

gazeteDuvaR., 09.07.2019

Çevirmen, fotoğrafçı, gazeteci ve yazar Ahmet Arpad; Heinrich Böll, Gerhard Hauptmann, Hermann Hesse, Stefan Zweig, Anna Seghers, Pablo Neruda, Johannes M. Simmel, Thomas Bernhard ve Harry Mulisch'in çeşitli eserlerini dilimize kazandırdı. "Çevirmen, kültürler arasında bir köprüdür" diyen Arpad ile çevirmenliği, çeviriyi ve çevirmenlerin sorunlarını konuştuk.

Soner Sert

DUVAR – 60'lı yılların sonunda İstanbul Üniversitesi Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü'nden mezun olup, Almanya'ya yerleşen ve başta Heinrich Böll, Gerhard Hauptmann, Hermann Hesse, Stefan Zweig, Anna Seghers, Pablo Neruda, Johannes M. Simmel, Thomas Bernhard ve Harry Mulisch olmak üzere pek çok yazarın kitaplarını Türkçeye çeviren Ahmet Arpad, aynı zamanda serbest gazeteci ve fotoğraf sanatçısı olarak yaşamını sürdürüyor.

Almancanın ünlü yazarlarını Türkçeye kazandırdığı için 2012 yılında, Almanya Federal Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı, Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı, Goethe Enstitüsü, Robert Bosch Vakfı ve S. Fischer Vakfı tarafından ortaklaşa verilen Tarabya Çeviri Ödülü'ne layık görülen, 2016 yılında İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından Anna Seghers'in Transit adlı kitabını çevirmedeki başarısından dolayı Talât Sait Halman Çeviri Ödülü'nü kazanan Arpad ile çevirinin varoluşunu, biçimlenişini ve sorunlarını konuştuk.

Çeviri konusunda hemen herkesin bir fikri var. Siz, bir çevirmen olarak çeviriyi nasıl tanımlıyorsunuz?

Çeviri aracılığı ile kültürler birbirine yaklaşır. Bu nedenle yabancı bir ülke yazarının yapıtını kendi ülkesinin insanlarına tanıtan çevirmen önemli bir görevi yerine getirir. O kültürler, ülkeler, toplumlar arasında bir "köprü"dür. Örneğin, çevirmenleri olmasaydı Orhan Pamuk Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanabilir miydi?

Bir kültür aktarımı yolu olan çeviri, uyarlamaya ne derecede dâhil edilebilir? Kültür karşılıklarının bağlayıcı yönünü nasıl açıklarsınız?

Okurlar başka ülkelerin kültür ve insanlarını en güzel yabancı edebiyatlardan yapılan çevrilerden tanıyabilir. Karşılıklı kültür alışverişleri insanları birbirlerine yakınlaştırır, onları birleştirir, yerine göre de görüş ve düşün dünyalarını geliştirir, onlara yepyeni kapılar açar.

Editör-çevirmen ilişkisi nasıl yürüyor?

Uzun yıllardır çalıştığım değişik yayınevleriyle –birkaçı dışında – editör-çevirmen ilişkisi oldukça olumlu.

Sizin için bir metnin "çevrilebilir" olmasının gerekçesi nedir?

Bir yapıtın çevrilebilir olması yazarın anlatımının yanı sıra çevirmenin deneyimine de bağlıdır.

Ülke kurulduğu günden beri çevirmenin kontrol altında tutulmaya çalışılmasının, sıklıkla yargılanmasının sebebi ne sizce? Sistem, çevirmenden neden korkuyor?

Yönetenler kitaptan her zaman ürkmüştür. Buna her çağda ve her ülkede rastlanmıştır. Sorumluluğu tabii çevirmenden önce yayıncı üstlenir! Burada şunu da anımsatmak isterim: Hitler'in 1933'de başa geçer geçmez getirdiği en büyük 'değişimler'den biri 'ürktüğü' yazarların on binlerce kitabını alanlarda yaktırtmak olmuştur!

Geçmişe nazaran yayınevi sayısının artmasının çeviriye/çevirmene olan faydası ya da zararı nedir? Ek olarak, ekonomik dalgalanma çevirmeni ne oranda etkiliyor?

Ülkemizde değişik dönemlerde yaşanan tüm ekonomik sorunlara karşın yayınevi sayısının artması tabii ki çevirmenlerin çalışmalarını da olumlu etkilemiştir. Ancak yayınevlerinin yetenekli çevirmen bulmakta zorluk çektiğini de göz ardı etmemek gerekir.

Hukuki olarak bakıldığında çevirmenin en nesnel sorunları nelerdir? Hak ettiğiniz güvenceye kavuştuğunuzu düşünüyor musunuz?

Kanımca ülkemizde çevirmenler geçmişe göre daha güvenceli çalışmakta. Bunda örgütlenmiş olmalarının rolü de tabii ki büyük. Deneyimsiz kişilerce kurulan yayınevleri işleri kötüye gitmeye başlayınca ne yazık ki öncelikle çevirmene zorluk çıkarıyor.

"Şu çeviriyi bir de benden okusaydınız keşke…" diyebileceğiniz bir metin var mı?

Arada sırada böyle düşünmüyor değilim!


Kaynak: https://www.gazeteduvar.com.tr/kitap/2019/07/09/cevirmen-ahmed-arpad-yonetenler-kitaptan-her-zaman-urkmustur/

23 Haziran 2019

Ku Klux Klan gizli örgütü

CUMHURİYET, 23 Haziran 2019
ALMANYA – STUTTGART
AHMET ARPAD

 

ABD tarihinin "kara lekesi", insanlık tarihinin gördüğü en gaddar nefret gruplarından biri kabul edilen Ku Klux Klan (KKK) bir sosyal kulüp olarak 1866 yılında Tennessee'de kuruldu. Sembolü yanan haç olan ırkçı, yabancı düşmanı, anti-semitik bu örgüt 20. yüzyılda Avrupa'ya da sıçradı. Özellikle ikinci dünya savaşının ardından güçlenen Ku Klux Klan European White Knights of the Burning Cross'un çatısı altında günümüzde Almanya, İsviçre, Avusturya, İsveç, Fransa, İngiltere ve İtalya'da etkin. Resmi olmayan açıklamalara göre ABD'de yaklaşık 10 bin insan Ku Klux Klan'a üye, yurtdışı bağlantıları çoğunlukla değişik ülkelerdeki sağcı kuruluşlarla. Örgütün Avrupa'daki 'şubeler'i Almanya konumlu European White Knights of the Burning Cross'a bağlı. Çoğunlukla Facebook üzerinden yandaşlarına ulaşan, örgütün reklamını yapan Ku Klux Klan üyeleri Cermen anavatanlarına, Nazi dönemindeki Alman ordusuna övgüler, günümüz düzenine nefret yağdırıyorlar. Avrupa Ku Klux Klan örgütleri kendilerini nasyonal sosyalist ülküye yakın görüyor. Hitler resimleriyle Gamalı Haç'lar İnternet sayfalarından hiç eksik olmuyor. İki binli yıllarda Almanya'da sekizi Türk olmak üzere 10 yabancıyı öldüren ve yıllarca ortaya çıkarılamayan (!) NSU Neo-Nazi örgütü tarafından Stuttgart yakınlarındaki Heilbronn'da öldürülen kadın polis Michèle Kiesewetter'in iki meslekdaşının yöredeki Ku Klux Klan'a üye olduğu ve 'gece törenleri'ne katıldığı soruşturmalar sırasında ortaya çıkarıldı. Nasyonal Sosyalist Yeraltı (NSU) örgütünün Almanya'nın değişik yörelerindeki Ku Klux Klan gruplarıyla bağlantı içinde oldukları da bu soruşturmalarda kanıtlandı.

Sivri kukuletalılar örgütü
Daha geçen yıla kadar Alman İçişler Bakanlığı ülkede Ku Klux Klan ideolojinde kurulmuş dört örgütten yola çıkıyoru. Bir ihbar üzerine Stuttgart yakınlarında tutuklanan "ünlü" bir sağcının smartphone'nunda inanılmaz bilgilere ulaşıldı. Hemen ardından Almanya'nın sekiz eyaletinde "National Socialist Knights of the Ku-Klux-Klan Germany"nin şubelerine aynı anda polis baskıları düzenlendi, yüzün üzerinde – tabancadan kılıça – değişik silaha el konuldu, yaşları 17 ile 60 arasında kırk kişi, tümü de erkek, geçiçi olarak tutuklandı. Bu baskınların nedeni şiddet yanlısı, yabancı düşmanı örgüt üyelerinin Almanya'da eyleme geçeceğinden korkulmasıydı. Ku Klux Klan üyelerinin aralarında yaptıkları gizli törenler geceleri oluyor, katılımcılar kendilerini uzun beyaz cübbelere ve beyaz sivri kukuletalara gizliyorlar. Bütün gruplarda üyelerin mutlaka uyması gereken bazı kurallar var. Bunlardan biri, ağızlarından sır kaçırmamak için özel yaşamlarında az içki kullanacaklar. Diğeri de, hep cesur ve mücadeleye hazır olabilmek için düzenli ve sağlıklı bir yaşam sürdürecekler!
Almanya Ku Klax Klan'ın websitesinde şu sözler dikkati çekiyor: "Almanya örgütümüz Kuzey-Cermen kültürü ile Ku Klux Klan'ın dünya görüşünü bir araya getirmekte olup günümüzün kültürüne ve insanlarımızın gereksinimlerine uyuşum göstermektedir." Ku Klux Klan Cermen Şövalyeler Tarikatı açıkladığına göre Cermen kökenli Alman Hristiyanları'nın toplum ve kültür değerlerini korur ve teşvik eder. "Bu değerlerimizi teşvik etmekle atalarımızın mirasına saygı gösteriyor, onu hep canlı tutuyoruz.." 


mail@ahmet-arpad.de

12 Mayıs 2019

Komedyen ve yüz binlerce kahkaha!

CUMHURİYET, 12 Mayıs 2019

Mario Barth, Almanya’nın en popüler komedyeni. 80 bin kişilik stadyumları peş peşe üç akşam dolduruyor, salonlarda on bin insan ayakta onu izliyor, televizyon programlarında milyonlar ekran karşısında oturuyor, Mart 2020’ye kadar tüm şovlarının biletleri çoktan satışta!

Mario Barth bir fenomen! Elektronik teknisyeni olarak meslek yaşamına atılmış, fakat bir rastlantı sonucu kendini sahnede bulmuş ve bir daha da sahneden inmemiş. Programları ağırlıklı erkek-kadın esprileriyle dolu. Herkesin içinde kendini veya kız, erkek arkadaşını, eşini bulabileceği, kolay anlaşılan basit espriler. Son turne programının adı: “Erkekler tembel diyor kadınlar”. Kimi insan sormadan edemiyor, ucuz esprilerle dolu, iki saatlik bir etkinliğe (biletler 70-100 Avro arası) çoğu genç, on binler niçin akın akın geliyor? “Belki kendilerini bana benzetiyorlar,” diyor Barth. “Ben onlardan biriyim.”

Komedyenden cumhurbaşkanı
Cumhurbaşkanlığı seçimine aday olsa kesin milyonlarca oy alır! Geçenlerde Ukrayna’da komedyen Zelenskiy yüzde 73’le devlet başkanı olmadı mı? “Ben demokratik seçilmiş bir komedyenim!” diyor Barth. “Başarıma şimdiye kadar hep yığın karar verdi!” Sahnede erkek-kadın ilişkileri üzerine o anda aklına ne gelirse söyleyen biri izlenimi veriyor. Sanki hiç hazırlanmadan programa çıkmış, gevezelik yapıp duruyor. Kimi an oluyor ki izleyiciden önce o söylediğine bir kahkaha patlatıyor! Sahnedeki Mario Barth’ın hiçbir şey umurunda değil, ne ağzından çıkanlar, ne davranışları, ne de üstü başı. “Pejmürde” diyorlar böyle giyime. Üzerinde basit bir tişörtle eski mi eski ucuz bir blucin, ayağında spor ayakkabılar. Yaptığı basit esprilere birebir uyan basit bir giysi. Ve bütün bunlar tabii ki hep bilinçli!

İçi boş sözlere gülenler
Neredeyse 20 yıldır ucuz esprilerle milyonları peşine takmasını başarmasının nedeni acaba hayranlarının da birer “Mario Barth” olması mı? İzleyiciler iki saat boyunca kahkahalar atıp günlük sorunlarını biraz olsun unutuyorlar. Bir gazete röportajında şu söyledikleri de ilginç: “Kimi gün, ben acaba niçin başarılıyım, diye düşünüyorum ve yanıt bulamayınca da ürküyorum...”

Yaklaşık on yıldır düzinelerle komedyen, neredeyse Almanya’nın bütün TV kanallarına çıkıp gece yarılarına kadar ucuz esprilerle izleyiciyi güldürmeye çalışıyor. İçlerinde kadın komedyen hemen hemen yok gibi, yabancılarda ağırlık Türklerle Almanları ti’ye alan “bizimkiler”de. İçlerinde son yıllarda ünlenmiş Almanya doğumlu Türk komedyenler de artık büyük salonları dolduruyor, televizyonlarda uzun programlar yapıyor. Nedir kaynağı? Bunun okulu filan yok ki! Niçin her TV kanalı onlarla dolu? Acaba günlük yaşamında gülümsemesini unutmuş Alman hiç olmazsa dört duvar arasında televizyon karşısında otururken mi gülmek istiyor? Komedyen furyasının olumsuz bir yanı da var. Almanya’da klasik kabare sanatı ölüm döşeğinde!
a.arpad@web.de

10 Mayıs 2019

"Özgür düşünceye engel olamazsınız, o kuş gibidir!"

10 Mayıs 1933'de Almanya'da başlatılan kitap yakmalar Hitler'in düşünürleri 'yok etme' girişiminde attığı ilk adımdır

Ahmet Arpad


10 Mayıs 1933. Berlin Opera alanında alevler havaya yükseliyor. Büyük ateşin çevresine toplanmış insanlar keyifli. Aralarında öğrencileriyle gelmiş sayısız üniversite profesörü de var. Kucaklar dolusu, çantalar içinde, sırt torbalarında, bisiklet sepetlerinde, hatta el arabalarına doldurulmuş yığınla kitap taşıyorlar ateşin yakıldığı alana. Az öteye tezgâh kurmuş seyyar satıcılar kızartılmış sosisler, bira, şekerleme, çikolata satıyor. Ellerinde büyük meşaleler üniformalı kızlar insanların arasında dolaşıp duruyor. 10 Mayıs 1933 akşamı Berlin Opera alanındaki olayların tanığı Erich Kästner ilerde kalem alacağı 'Kitaplar Yakılır mı?' adlı denemesinde o geceyi şöyle anlatır: "Binlerce kitap dolu kamyonlar insanlar arasından geçip yaklaştılar. Hava kapalıydı, yağmur çiseliyordu... O akşamki kitap ölümü insanlığın öne çekilmiş intiharıydı! Kamyonlar ateşin yanında durdu, binlerce kitap yerlere döküldü, becerikli eller onları aldı, hızla alevlere savurdu..." 10 Mayıs 1933'de Almanya'da başlatılan kitap yakmalar Hitler'in düşünürleri 'yok etme' girişiminde attığı ilk adımdır.

Kara suratlı üniformalılar, tasmalarından zor tuttukları kurt köpekleri, olup biteni dikkatle izliyor. Propaganda Bakanı Goebbels Berlin'deki dev alevin başında bağırıyor: „Yahudilerin artık çok aşırılığa kaçmaya başlayan entelektüelliğine son veriyoruz!" Büyük ateşe atılanlar Alman dili kültür ve edebiyatını yüzyıllar boyu onurlandırmış edebiyatçıların, düşünür ve sanatçıların eserleri.

10 Mayıs 1933 Alman akşamı başlayan 'Kitap Yakma' girişimi hızla tüm ülkeye sıçradı. Üç hafta içinde Almanya'da yüz binlerce kitap yok edildi. 31 Ocak 1933'de ülkenin başına geçen, hırsı sınır tanımayan Hitler'in ilk işlerinden biri özgürlükçü sola ve düşünürlere karşı saldırıya girişmek oldu. Yüz binlerce emekçinin yanı sıra solcu düşünürler, sanatçılar, bilim adamları tutuklandı. Kimileri sınır ötesine kapağı attı, savaş bitene dek yaşamını zorunlu sürgünde geçirdi. Kitap yakma eylemleri 10 Mayıs'tan sonraki aylarda da devam etti. Hitler Gençliği ve eğitim müdürlükleri Almanya'nın tam doksan kentinde 102 yakma eylemi düzenledi. 30 Ocak 1933'de ülkenin başına geçen, hırsı sınırsız Hitler'in ilk işlerinden biri özgürlükçü düşünürlere karşı saldırıya geçmek oldu.

10 Mayıs 1933'de Almanya'nın 21 üniversite kentinde üç yüzün üzerinde edebiyatçının, filozofun, bilim adamının ve politik yazarın yapıtları ateşlerde kül oldu. Brecht, Dix, Döblin, Einstein, Freud, Heine, Horvath, Kafka, Lessing, Luxemburg, Mann, Marx, Musil, Remarque, Roth, Seghers, Schnitzler, Suttner, Tucholsky, Werfel ve Zweig'ın kitapları alevlerde yok olurken askeri orkestralar marşlar çaldı. Naziler: "Alman düşün dünyasının çöpü", dedikleri değerli yazarların sadece Berlin'de 20 bin kitabını ateşe atarken halka: „Alman kültürünü yabancı kirlenmelerden arındırıyoruz", diye seslendiler.

Kitap silahtan daha güçlüdür

Adolf Hitler Almanya'yı "teslim aldığı" 30 Ocak1933'ten başlayarak aydınları, sol görüşlüleri, sendikacıları, gazetecileri ve edebiyatçıları düşü olan nasyonal sosyalist misyona karşıt görmeye başladı. 1934 yılının ilk günlerinde yürürlüğe giren "yazı işleri müdürleri" yasasıyla gazeteler ve yayınevlerinin çalışmalarını daha yakından denetleme olanağı yaratıldı; birkaç ay içinde özgür yayın yapan birçok gazete kapanırken, binin üzerinde gazeteci de işini yitirdi. Yahudi kökenli edebiyatçılar hızla Almanya'nın kültür yaşamından siliniverdi.

Nasyonal sosyalistler ülkede yönetimi ele geçirmelerinin daha ilk yılında sadece aydınların gözünü korkutmamış, tüm medyayı da çıkarlarına uygun yönlendirmeye başlamıştı. Neyin nasıl yazılacağına Hitler'in hemen 1933'ün ilk haftalarında kurduğu ve başına da Goebbels'i geçirdiği 'Propaganda Bakanlığı' karar vermeye başladı. Basından pek karşı tepki gelmedi. Tepki gösterenler de işten atıldı, Almanya'dan kovuldu ya da öldürüldü.

Yayınevleri kamulaştırıldı, karşı çıkmak isteyenler mallarını başkalarına satmak zorunda bırakıldı. Propaganda bakanlığının başındaki Goebbels o günlerde: "Bizimle çalışmak isteyene kapımız hep açıktır", diyordu. Naziler savaş yıllarında tüm ülkede gazetelerin yüzde 36'sını kontrol ediyordu. Tirajı yüksek bu yayın organları halkın yüzde 82'si tarafından okunuyordu! Ellerine geçirdikleri yayınevleri arasında ünlü Ullstein da vardı. Führer, gazete ve kitabın silahtan daha güçlü olduğunu çabuk kavramış, basın özgürlüğüne son vererek de tüm demokratik ve liberal güçleri susturmayı başarmıştı..!

Joseph Roth Stefan Zweig'a 23 Eylül 1934 tarihli mektubunda şunları yazmıştı: "İnsanlar Hitler'in kalıcı olduğu görüşünde, dünya ve Almanya bir savaşı bekliyor... Çok büyük bir felakete sürüklendiğimizin farkında olduğunuzu sanıyorum. Edebiyat yaşamımız yok olacak."

Yönetenler kitaba düşman gözüyle bakar

Venezualla'lı şair ve yazar Fernando Báez „Kitap Kıyımının Evrensel Tarihi" adlı kitabında şöyle diyor: "Kitap belleğin ve hayal gücünün uzantısıdır. Kitap taşınabilir olmasına karşın belleği somutlaştırır. Bu nedenle kitap her şeyi karmaşa değil, akıl çerçevesinde yapılandırmayı amaçlayan bir önermedir." Yazar bu belgesel yapıtında geçmiş yüzyıllardan çağımıza yönetenlerin birçok ülkede kitaba nasıl 'düşman' gözüyle baktığını anlatıyor. Daha M.Ö. 4. asırda şehir-devletler arasındaki savaşlarda, Mezopotamya'da, Sümerler'de, Akadlar'da, Uruklar'da, Babil'de ilk tahrip edilip yağmalanlar hep kütüphaneler ve içlerindeki yüzbinlerce tablet olmuştur. İnsanlık tarihindeki en önemli kitap tahrip etme girişimlerinden biri de Romalıların Sezar döneminde İskenderiye kütüphanesine saldırıp kitapları yok etmesi olayıdr. Yazar Fernonda Báez: „Kitap, kutsama ve süreklilik için bir bellek kurumudur, bu nedenle de toplumun kültür mirasının en önemli unsuru olarak incelenmelidir," diyor.

Kültür cinayetine onay veren aydınlar

Kitap yakma, Hitler ve peşinden gidenlerin Alman düşün dünyasında planladığı kıyımın sadece bir parçasıydı. Bu uygulama 10 Mayıs'tan önce başlatılmıştı. Üniversiteler, müzeler, kütüphaneler, tiyatrolar ve orkestralarda yapılan "temizlik" için 7 Nisan 1933'te memur yönetmeliğinde değişikliğe gidilmişti. Komünistler, sosyalistler ve özellikle de Yahudiler devlet hizmetinden çıkarılacaktı. 10 Mayıs'tan haftalar önce Alman düşün dünyasına 'zarar veren kişiler'in listeleri hazırlanmıştı. Gizli polis teşkilatı Gestaρo'nun şefi Hermann Göring: "Bürokrasinin hiçbir maddesi benim uygulamalarımı engelleyemez" diyordu. Alman aydınlarının bir bölümü olup bitene sesini çıkaramadı, çoğu düşünür, profesör, aydın, insanlık tarihinde benzeri olmayan bu kültür cinayetine onay verdi. Basın da karşı çıkmadı, hatta birçok köşe yazarı girişimleri onayladı. "Kentlerimizde göğe yükselen alevler, Almanya'nın yeniden uyanışının bir simgesidir", diye yazanlar oldu. Hitler yönetimi 1935'de bir 'yasaklar listesi' yayımladı. Bu listeye göre Naziler tam 524 yazarın 'zararlı' dedikleri toplam 3601 eserinin Almanya'da yayımlanmasını ve okunmasını yasaklıyordu.

"Özgür düşünceye engel olamazsınız, o kuş gibidir!" 


Baskı yönetimleri kitaptan hep korkar, çünkü kitap her türlü silahtan daha güçlüdür. Kitaptan nefret eden, kitabı yasaklayan, yakan çarpık politika önderleri hep görülmüştür. Bireye baskı yapan, onu düşüncelerinden dolayı zindana atan çıkar çevreleri her zaman ve her ülkede vardır. Ancak kitap her şeye karşın toplumları etkinlemesini, insanlara doğru yolu göstermeyi hep başarmıştır. Ünlü "Berlin-Aleksander Alanı" romanı da ateşe atılan Alfred Döblin'in olayların ardından şu söyledikleri çok uyarıcı: "Özgür düşünceye engel olamazsınız, o kuş gibidir, her yere uçar." 1933 kitap yakmaları Hitler'in aydınları 'yok etme' girişiminde attığı ilk adımdır. Daha 1824'de: „Bugün kitapların yakıldığı yerde, yarın insanlar da yakılır" diyen evrensel ve insancıl Alman şairi Heinrich Heine ne yazık ki haklı çıktı. 1933'de kitapları yakan Naziler 9 Kasım 1938'de tüm ülkede Yahudi ibadet evlerini, sinangogları da yaktı. O gece 400 insan yangınlarda öldü veya öldürüldü. Sadece sinangoglar mı yakıldı, Yahudi mezarlıkları, evleri, dükkânları da yakıldı, yıkıldı, talan edildi.

10 Mayıs 1933'de yakılan ateş tam 12 yıl sönmedi, toplama kamplarının fırınlarında, bombalanan onlarca kentte yandı durdu. 10 Mayıs 1933 insanlık tarihine geçen karanlık, utandırıcı günlerden biridir...

9 Mayıs 2019

İnsanlığın yakıldığı gün

Cumhuriyet Kitap Eki, 9 Mayıs 2019

86. YILINDA 'KITAP KIYIMININ EVRENSEL TARİHİ'Nİ HATIRLARKEN.
10 Mayıs 1933'de Almanya'da başlatılan kitap yakmalar Hitler'in düşünürleri 'yok etme' girişiminde attığı ilk adımdır.

AHMET ARPAD 

 
Erich Kästner 10 Mayıs 1933 akşamı Berlin Opera alanında duruyor. Alanın tam ortasında dev bir ateş, alevler gecenin karanlığına yükseliyor. Büyük ateşin çevresinde toplanmış insanlar keyifli. 'Kitaplar Yakılır mı?' adlı denemesinde o geceyi şöyle anlatıyor: "Binlerce kitap dolu kamyon insanlar arasından geçip yaklaştı. Ateşin çev-resindeki öğrenciler ne yapacaklarını bilmiyormuş gibi öyle duruyordu. Kitapların verilen emirlerle ateşlerde yakılabileceğini şimdi öğreneceklerdi. Binlerce kitap yere döküldü, becerikli eller onları aldı, hızla alevlere savurdu..."

Alman dilini, kültür ve edebiyatını yüzyıllar boyu onurlandırmış edebiyatçıların, düşünür ve sanatçıların eserleri büyük ateşte yanıyor, kül oluyor! Kitap yakma eylemleri 10 Mayıs'tan sonraki aylarda da sürdü. Hitler Gençliği ve eğitim müdürlükleri Almanya'nın tam doksan kentinde yüz iki yakma eylemi düzenledi. Almanya'nın yirmi bir üniversite kentinde üç yüzün üzerinde edebiyatçının, filozofun, bilim adamının ve politik yazarın yapıtları ateşlerde kül oldu.

DÜŞMANLAŞAN KİTAPLAR
Venezualla'lı şair ve yazar Fernando Báez, Kitap Kıyımının Evrensel Tarihi adlı kitabında şöyle diyor: "Kitap belleğin ve hayal gücünün uzantısıdır, belleği somutlaştırır. Bu nedenle kitap her şeyi akıl çerçevesinde yapılandırmayı amaçlayan bir önermedir." Yazar bu belgesel yapıtında geçmiş yüzyıllardan çağımıza yönetenlerin birçok ülkede kitaba nasıl düşman gözüyle baktığını anlatıyor. Öyle ki, M.Ö. 4. yüzyılda Mezopotamya'da, Sümerler'de, Akadlar'da, Uruklar'da, Babil'de ilk tahrip edilip yağmalan hep kütüphaneler ve içlerindeki yüzbinlerce tablet olmuş.

M.S. 47'de Bergama Kütüphanesi'ndeki yüzbinlerce değerli yapıt bir süre sonra gönderildiği İskenderiye'de çıkan savaşta yok olmuş. İspanya'da 15. yüzyılda engizisyon Katolik olmayan kitapların yakılmasını emretmiş. Fernando Báez Fransa örneğinde Voltaire'den şöyle söz ediyor: "1734'de Felsefi Mektupları'yla kiliseyi öfkelendiren yazar ve filozof tutuklanır, 'din ve toplumsal düzen için tehlikeli bir esin kaynağı olmaları' nedeniyle mektupları yakılır."

KİTAPLAR SİLAHLARDAN DAHA GÜÇLÜDÜR
Kitap Kıyımının Evrensel Tarihi Çin'e de değiniyor: "Ülkede her yüzyılda yaygın olan kitap yakma 20. yüzyılda özellikle Mao döneminde tekrar başlar, 1967'de artarak doruk noktasına ulaşır, Pekin Üniversitesi'nde 'halkın bilincine zararlı olduğu düşünülen' tüm kitaplara el konulur. Binlerce yazar hapse atılır." Kitap yakma 1950'li yıllarda işgal edilen Tibet'te de başlatılır. Gelişmeler 1966'dan sonra endişe verici bir hızla artar, en az altı bin manastır ve 100 bin keşiş saldırıya uğrar, kitap okuyan keşişler tutuklanır veya ölüme yollanır.

Baskı yönetimleri kitaptan hep korkar, çünkü kitap her türlü silahtan daha güçlüdür. Kitaptan nefret eden, kitabı yasaklayan, yakan çarpık politika önderleri hep görülmüştür. Bireye baskı yapan, onu düşüncelerinden dolayı zindana atan çıkar çevreleri her zaman ve her ülkede vardır. Ancak kitap her şeye karşın toplumları etkinlemesini, insanlara doğru yolu göstermeyi hep başarmıştır. Ünlü Berlin-Aleksander Alanı romanı da ateşe atılan Alfred Döblin'in olayların ardından şu söyledikleri çok uyarıcı: "Özgür düşünceye engel olamazsınız, o kuş gibidir, her yere uçar." 1933 kitap yakmaları Hitler'in aydınları yok etme girişiminde attığı ilk adımdır. Daha 1824'de: "Bugün kitapların yakıldığı yerde, yarın insanlar da yakılır" diyen evrensel ve insancıl Alman şairi Heinrich Heine ne yazık ki haklı çıktı. 1933'de kitapları yakan Naziler 9 Kasım 1938'de tüm ülkede Yahudi ibadet evlerini, sinangogları da yaktı. O gece 400 insan yangınlarda öldü veya öldürüldü.

10 Mayıs 1933'de yakılan ateş tam 12 yıl sönmedi, toplama kamplarının fırınlarında, bombalanan onlarca kentte yandı durdu. 10 Mayıs 1933 insanlık tarihine geçen karanlık, utandırıcı günlerden biri...

Kitap Kıyımının Evrensel Tarihi / Fernando Báez / Can Yayınları / 2018.

29 Nisan 2019

'Goetheanum' uzay gemisini andırıyor

CUMHURİYET, 29 Nisan 2019

Trenden iner inmez karşıki tepede betondan, şekilsiz gri dev bir yapı hemen dikkati çekiyor. Oraya gitmek isteyenler istasyonun önünde bekleyen otobüse biniyorlar. Yolcular nedense hep birbirlerine benziyor. Giyimleri gibi yüzleri de renksiz. Gülümseyen yok. Sırtları dimdik, başları hafif kalkık öyle oturuyorlar. Yol tepeye doğru yükseldikçe yeşiller arasında ikişer katlı villalar dikkati çekiyor. Çoğu tek renkli, şekilsiz, asimetrik, evlerin köşeleri yok. Yukarıdan vadiye bakan o dev yapıyı andırıyorlar. Tepenin doruğunda insanları ezecekmiş gibi yükselen yapıya "Goetheanum" diyorlar. Yakından baktığınızda başka bir gezegenden gelmiş, az sonra havalanacak uzay gemisini andırıyor. İnsanlar Goetheanum'a çıkan dar yolda karınca dizisi örneği yürüyor. Dev yapı yanına sokuldukça daha bir tuhaflaşıyor. Pencereler, kapılar köşesiz, çekilsiz. Koridorlar ve merdivenler loş. Her şey hüzün ve iç sıkıntısı veriyor. Az önce benimle otobüsten inenler içeri giriyor, salonun büyük kapısı arkalarından kapanıyor. Ben dışarda kalıyorum. Rudolf Steiner'e inananlar şimdi antropozofik toplumun İsviçre Dornach'taki merkez binasında kendi dünyalarında.

Yeni bir insan tipi yaratılıyor

Bundan tam 100 yıl önce, Mayıs 1919'da Stuttgart'taki Waldorf Astoria sigara fabrikasının sahibi Emil Molt kentin Uhland tepesinde yeşiller içindeki bir villayı satın alır ve buraya ilk Waldorf okulunu kurar. Birinci Dünya Savaşı'nın ardından yeni bir insan tipinin yaratılması gerektiğine inanan Molt için toplumda eğitim anlayışının değişmesi zorunludur. Stuttgart'ta bir okulları daha var. O da bir tepeye kurulu, diğeri gibi ağaçlar arasında büyük bir yapı. Bizim eve 5 dakika ötede!

Antropozofi ekolünün kurucusu, Hırvatistan doğumlu Avusturyalı Rudolf Steiner'in desteğini alan Molt'un amacı, Stuttgart Waldorf okulunda sadece fabrikasında çalışanların çocuklarının eğitim görmesi, onların örnek insan olarak topluma kazandırılmasıydı! Steiner hayranı "sigara fabrikatörü", antroposof düşünceler doğrultusunda oluşacak iradenin, duygu, düşünce bütünlüğünü sağladığına, çocukların bilincini geliştirdiğine ve onların benliğini özgürleştirdiğine inanmaktaydı.

Bu okullarda öğretmenler not vermiyor, dokuzuncu sınıfa kadar yıl sonunda karne yok, sınıfta kalma da. Gerekçesi: "Bu gibi şeyler öğrencileri strese sokuyor!” Ders planları ezoterizmin etkisinde, öğrencilere dikiş, sepet örme, marangozluk, bahçecilik de öğretiliyor. İlkokulu bitirip Waldorf okulunu seçen, fakat bir, iki yıl sonra bu eğitimden hoşlanmayıp devlet okuluna geçen öğrenci zorluk çekiyor, yeni okulunda çoğu kez başarılı olamıyor.
Gençlerin totaliter eğitimi

Günümüz Almanyasında çoğunlukla zengin çocuklarının devam ettiği yaklaşık 250 Waldorf okulu var! Ancak son yıllarda Steiner öğretisi ve Waldorf okulları karşıtı televizyon ve kitap yayınları dikkati çekmeye başladı. 1930'lu yıllarda Naziler Waldorf ideolojisiyle nasyonal sosyalist ülkünün birbirlerine çok yakın olduğuna, antroposofiyle ırkçı dünya görüşü arasında arasında benzerlikler bulunduğuna inanmıştı. İşte bu süreçte Rudolf Heß'in sağ kolu kabul edilen Ernst Schulte-Strathaus aracılığı ile Eğitim Bakanlığı'nın Almanya'daki Waldorf hareketine değişik ayrıcalıklar tanımasını başarmışlardı. Nasyonal sosyalist rejimin üstdüzey yönetici kadrosu, aryen genç insanların totaliter eğitimine ağırlık verildiği dönemde ülkülerinin Waldorf hareketinin hedefleriyle örtüştüğünü de farketmişlerdi.

Kendilerini antroposofi akımına adamış insanlar toplumda büyük bir dayanışma içindedir. "Rudolf Steiner'in Gölgesi" adlı kitabın yazarı İrene Wagner: "Bu akımın insanları toplumda çok başarılı iş adamlarıdır, politikada, ekonomide, tarım sanayinde, sağlık hizmetlerinde ve eğitimde çok etkili oluyorlar", diyor. "Arkalarında büyük kapital var, onlar da Steiner gibi antroposofiyi bir hareket olarak görüyor..." Araştırmacı yazar Michael Grandt "Kara Kitap" adlı eserinde Steiner'i bir okkültist olarak tanımlıyor... Amerikan tarih bilimcisi yazar Peter Staudenmaier de 'Alman Ruhu Dönüm Noktasında' adlı kitabında açıklıyor: "Hitler'in danışma heyetindeki Bartsch'la Dreidax dönemin en önemli iki antrofosofuydu, onların aracılığıyla ekolün dünya görüşünü nasyonal sosyalist Almanya'nın hizmetine sunmuşlardı." Araştırmacı gazeteci Andreas Lichte'ye göre de Waldof hareketi o günlerde şu ilkeden yola çıkmıştı: "Steiner ülküsüne bağlı okullar Alman toplumuna uygun insanlar yetiştirecekir... Antroposof Doktorlar Birliği de 1930'lu yıllarda ülkede yeni bir 'Alman hekimliği' yaratmak isteyen nasyonal sosyalist Çalışma Grubu'nun ana dayanağını oluşturuyordu."

Akşamüstü tren istasyonunda otobüsden indiğinizde kendinizi yine alıştığınız dünyada hissediyorsunuz. Tepede duran "Goetheanum" bambaşka bir gezegenden gelmiş, yolcularını almış, kalkmaya hazırlanan bir uzay gemisini andırıyor! 


mail@ahmet-arpad.de