31 Ocak 2018

Max Frisch'in izinde

TOPLUM Gazetesi, Ocak 2018
AHMET ARPAD

Zürih kentini yukarıdan seyretmek istiyorsanız İstasyon Caddesi'nden sola sapıp, dar sokaklardan ağır ağır yürüyerek Lindenhof tepesine çıkmak en iyisi. Ağaçlar altındaki küçük park Zürih'te bir "vaha". Tarihi yapılar, büyük katedral, kentin ortasından geçen Limnat nehri buradan ayaklarınızın altında. Ötelerde Zürih'i ve gölü çevreleyen tepeler. Kışın ufukta karlı dağlar, lodos estiğinde mavimsi bir renge bürünen, kente iyice yaklaşan Alpler. Lindenhof her mevsimde güzel, huzur verici, romantik. İsviçreli yazar Max Frisch'in ölümünün ardından 25 yıl geçti. Savaş sonrası Alman dili edebiyatının en önemli yazarlarından sayılan Frisch eserlerinde daha çok bireyin ve toplumun kimlik sorunlarını ele alır, ülkesi İsviçre'yi sorgulamaktan da geri kalmaz. Frisch yaşamının uzun yıllarını doğduğu kent Zürih'te geçirir, eserlerini orada yaratır. Göl kıyısındaki bu güzel kentin café ve lokantaları onun çalışma ve tartışma mekânlarıdır. Max Frisch'in izinde yapılacak bir gezintiye göl kıyısındaki Bellevue alanından başlamak doğru olur.

1978'de bir akşam dostu Friedrich Dürrenmatt ile yine Kronenhalle lokantasında buluşur. Dürrenmatt ona en son eseri "Okuma Kitabı"nı "eski dost ve omuzdaşım Max'a..." cümlesiyle imzalayıp verir. Frisch yazılana şöyle bir göz atar ve hiç sesini çıkarmadan lokantayı terk eder. Fakat gece yarısına doğru geri döner ve elindeki kitabı hâlâ masasında oturmakta olan Dürrenmatt'ın önüne: "Bu utanılacak bir cümle, avukatımla konuştum, 'omuzdaş' bir hakaret!" sözleriyle fırlatır ve çıkar gider. Kronenhalle günümüzde yine ünlü. Duvarlarını süsleyen değerli Picasso'ların ve Chagall'ların asılı olduğu lokanta, göl ile şehir tiyatrosu arasındaki konumu nedeniyle her zaman dolu, masalarında çoğu kez varlıklılara ve diğer ünlülere rastlanıyor. 1862'de açtığı kapılarını hiç kapatmamış olan Kronenhalle ciğer köftesinden yapılan leziz çorbasıyla da ünlü. Max Frisch'in sık sık uğradığı Zürih lokantalarından biri de Bodega Espanola. Saatlerini geçirip, kimi eserlerini kaleme aldığı, günlük gazeteleri karıştırdığı, yan masada oturanlarla politik tartışmalara girdiği Bodega 1874'te açılmış. İspanyol mutfağından spesiyaliteler ve şaraplar sunan lokanta da Kronenhalle gibi sanki hiç yenilenmemiş, geçmişini günümüze dek öyle korumuş. Göl kıyısındaki Grand Café Odeon yüz altıncı yılını kutladı. Onlarca yıl Zürih'e gelen ünlü mülteciler için ilk adres sayılan Odeon da Frisch'in sık sık uğradığı Café'lerden biriydi. Zürih'de Viyana kahvehanesi atmosferini arayan aydınlar için Odeon ideal bir buluşma yeriydi. Lenin, Thomas ve Klaus Mann, Albert Einstein, Franz Léhar, Arturo Toscanini, Erich Maria Remarque, Stefan Zweig, James Joyce sürekli müşterileriydi. Mülteci yazarların eserlerini basan Europa Yayınevi sahibi Emil Oprecht kitapların ilk sunumunu Cafè Odeon'da yapardı.

Max Frisch'in "Günlükler - 1946-1949" eserini kaleme aldığı Cafè de la Terasse bir süre önce iyice bir elden geçmiş Arnuvo salonuyla koruma altına alınmış yuvarlak bir yapı. Sütunları, büyük pencereleri ve mobilyaları kahvesini yudumlayana huzur veriyor. Frisch'in izinde yapacağınız gezinti sizi mutlaka az ötedeki dünyaca ünlü Zürich şehir tiyatrosuna da götürecektir. Romanlarının yanı sıra tiyatro oyunlarıyla da ünlenen Max Frisch'in Bertolt Brecht'ten etkilendiği söylenir. Yaşamının tam kırk dört yılını Zürih tiyatrosuna vermiş olan yazarın toplumsal eleştiri ağırlıklı sahne oyunları da çoğu kez İsviçre'de heyecanlı tartışmalara neden olmuştur. Max Frisch doğduğu ve yaşadığı, "çevresini fabrikaların değil villaların sardığı hoş bir gölün kıyısındaki" Zürih'i severdi. Kentteki yaşam, Limnat nehri, göl, dağlar ve en çok da caddelerinden geçen mavi tramvaylar hoşuna giderdi. Mavi, Frisch'in çok sevdiği renkti, kitaplarını ciltletirken hep maviyi yeğlerdi. Gençliğinde mimarlık eğitimi görmüş olan Max Frisch'in zengin arşivi günümüzde Zürih Teknik Üniversitesi'nde korunmakta. Sıcak yaz günlerinde serinlemek isteyenler kendilerini, 1949'da Max Frisch'in plânlarına uygun inşa edilmiş olan ve günümüzde bir kültür anıtı kabul edilen Letzigraben açık yüzme havuzunun sularına bırakıyor.

11 Ocak 2018

Burhan Arpad’ı andık

Hürriyet, 11 Ocak 2018

Doğan Hızlan




TGC (Türkiye Gazeteciler Cemiyeti), 'Meslekte İz Bırakanlar' toplantılarının 22'ncisinde yazar çevirmen Burhan Arpad'ı andı.


Açılış konuşmasını TGC Başkanı Turgay Olcayto'nun yaptığı toplantıda daha sonra Fahri Aral'ın moderatörlüğünde Orhan Erinç, Eray Canberk, Ahmet Arpad ve ben onun hakkında konuştuk.

Olcayto, tanışmalarını anlattı, gazetelerin Bâb-ı Âli'den taşınmalarını istemediğini belirtti.

Ben, Arpad'ı yazar ve çevirmen olarak yakından tanıdım. Çalıştığım yayınevine çeviriler yaptı. İlkeli kuşağın temsilcisiydi, inandıklarından ödün vermez, siyasal tercihini, dünya görüşünü yazıları kadar çevirdiği yazarlarda da gösterirdi.

TGC Genel Sekreteri Sibel Güneş açılışta, Burhan Arpad'ın özgeçmişiyle ilgili şu bilgiyi verdi: "1910 yılında Mudanya'da dünyaya gelen Burhan Arpad, Rehber-i Tahsil Numune Mektebi ve Orta Ticaret Mektebi'nden mezun olduktan sonra 1936 yılında Vakit gazetesinde gazetecilik mesleğine başladı. Daha sonra sırasıyla Uyanış dergisinde, Kurun dergisinde, İleri, İstiklal, Tan, Cumhuriyet, Memleket, Hürriyet, Vatan ve Cumhuriyet gazetelerinde muhabir, istihbarat şefi, yazar olarak mesleğini sürdürdü. Burhan Arpad, haber ve fıkra dallarında 4 kez ödül kazandı. 'Şehir', 'Taşı Toprağı', 'Yeditepe Olayları', 'Alnımdaki Bıçak Yarası', 'Hesaplaşma', 'Yokedilen İstanbul', 'Gezi Günlüğü' ve 'Direklerarası' isimli kitapları yayımlandı. Ayrıca 30'u aşkın çevirisi bulunuyor. Burhan Arpad, Bulgaristan Cumhuriyeti Kyryl Kardeşler Kültür Nişanı, Federal Almanya Cumhuriyeti (Altın) Birinci Derece Liyakat Madalyası ve Avusturya Cumhuriyeti Bilim ve Sanat İçin Birinci Derece Onur (Altın) Madalyası aldı. 3 Aralık 1994'te vefat etti. Burhan Arpad'ı sevgi ve saygıyla anıyoruz."

*

OĞLU Ahmet Arpad, Almanya'dan bu anma toplantısı için gelmişti. O da baba mesleğini seçmiş ve çevirmen olmuştu. Geçen yılki Talât Sait Halman çeviri ödülünü kazanmıştı.

Konuşmasına şu cümleyle başladı: "Babam savaş karşıtı yazarları çevirmeye özen gösterirdi. Babam, fabrikada işçi olarak çalışırken 1.5 yıl öğle tatillerinde ders alarak Almanca öğrendi. Yaşadığı dönemde baskı gören Behice Boran, Sabahattin Ali, Ruhi Su gibi dostlarına destek verdi. Cezaevinde ziyarete gitti, açıklamalar yaptı. Örnek bir insan ve babaydı, beni çeviri alanına yönelten babamdır. Annem ve babam her akşam ya sinemaya ya tiyatroya giderlerdi, bizi de götürürlerdi."

Diğer konuşmacılar da şunları söyledi:

- Orhan Erinç: "Çok önemli bir İstanbul yazarıydı. Günlük yazılarında İstanbul'da betonlaşmadan şikâyet ederdi. İstanbul'da ilk yapılan beton bloklar Levazım Sitesi'ydi. Yapılmaması için çok çaba harcadı."

- Eray Canberk: "Kitaplarını çok severek okudum. İstanbul'u çok iyi bilir ve yazardı. Bugün yaşasa kentsel dönüşüme karşı çok yazılar yazardı. Bir İstanbul muhafızıydı."

Fahri Aral da 1974-1978 yılları arasında MAY Yayınları'nca bütün eserlerini bastığını, basım süresince yaşadıklarını anlattı.

O yıllarda tanıdığı Arpad'ın titizliğinin yanı sıra biraz da huysuz ve inatçı olduğunu, özellikle 'Taşı Toprağı Altun' adlı kitapta 'altun' kelimesindeki 'u'nun kullanımı konusunda çekiştiklerini ve eğer kelime 'u' ile kullanılmazsa kitabı çekeceğini hatırladığını anlattı. Arpad 'ın MAY Yayınları'nın sahibi Mehmet Ali Yalçın'la olan sıkı dostluğunu vurguladı. Yalçın'ın yayıncıların o yıllarda had safhaya gelen kâğıt sorununu görüşmek üzere gittiği Ankara'da bakanın odasının kapısında kalp krizi ile yaşama veda ettiğini, aslında bu anlamda bir 'görev şehidi' olduğunu ifade ederken, Burhan Arpad'ın bu ölüm üzerine Cumhuriyet'te yazdığı yazıdan pasajlar okudu.

*

BURHAN ARPAD'ın İstanbul yazılarını yeniden okuyalım. Bugünkü inşaat histerisini bir kez daha üzülerek eleştirelim.

4 Ocak 2018

"Kaleminin gücüyle ayakta kalmasını başardı"

Ahmet Arpad'ın Türkiye Gazeteciler Cemiyeti'nin İstanbul'da 4 Ocak 2018 günü düzenlediği Burhan Arpad'ı Anma Toplantısı'nda yaptığı konuşma

    Beyoğlu'ndaki Melek Sineması'nda 1934 yılında gösterilen "Kadınlara İnanmam" adlı film babam Burhan Arpad'ın yaşamında çok önemli bir rol oynamıştır. Dönemin ünlü tenorlarından Viyanalı Richard Tauber'in başrolünü oynadığı filmi seyreden Burhan Arpad Almanca öğrenmeye karar verir. Hemen Alman Lisesi'ndeki kurslara yazılır. Bu çabasını aralıksız beş yıla yakın sürdürür. Aynı zamanda Tünel meydanındaki Aşkenaz Yahudisi İzidor Karon'un 1923'de açtığı Alman Kitabevi'nin sürekli müşterisi olur. Buradan aldığı Almanca dergi ve ilerde de kitaplarla, birkaç yıl içinde Almancasını ilerletir. Cibali Tütün Fabrikası'ndaki muhasebe memurluğu görevini bırakıp Tekel Genel Müdürlüğü'nün mutemeti olarak yaşamını sürdürür. Bu görevinin yanısıra Vakit Gazetesi'nde gazeteciliğe ilk adımlarını atar.

    1938 yılının Nisan ayında komşu kızı Semiha Güzelhisar'la evlenir ve o güne kadar yaşadığı Vefa mahallesinden ayrılıp Osmanbey Şair Nigar Sokağı'ndaki modern bir apartman katına yerleşir. Ancak aradan daha 2 yıl geçmeden bir gün eve gelen Burhan Arpad eşine: "Semiha gelecek ay Taksim'e taşınıyoruz" der. "Talimhane'de 5 odalı bir kat tuttum..." Eşinin itirazları bir sonuç vermez. Talimhane'nin yeni apartmanlarından birine taşınırlar. Burhan Arpad'ın buraya gelmesinin tek nedeni 'kentin sanat yaşamına yakın olmak isteği'dir. Beyoğlu sinemaları, tiyatro ve konser salonları, sanat galerileri, şık mağazaları ve o günlerin aydınlarının sık sık bir araya geldiği pastaneleriyle onu bekliyordur. Beyoğlu'ndaki Nisuaz Pastanesi, 1930-1950′ler boyunca edebiyatçıların uğrak yeriydi. Nisuaz'ın müdavimleri Ahmet Hamdi Tanpınar, Sabahattin Kudret Aksal, Asaf Hâlet Çelebi, Abidin Dino, Arif Dino, Orhon Murat Arıburnu ve Sabahattin Ali gibi şair ve yazarlardı. Çaylarını yudumlarken birbirlerine yazdıklarını okuyan edebiyatçılar, pek çok derginin yayın toplantısını da Nisuaz'da yapardı. Hilmi Ziya'nın "İnsan" ve Burhan Arpad'ın "İnanç" dergilerinin temelleri burada atıldı. 1940-1941 yıllarında Hulusi Dosdoğru'yla ortak yayımladığı ve sadece 20 sayı basan aylık 'İnanç' dergisi için ilerde anılarında şöyle der: "Hümanist fikirleri yaymak amacıyla çıkarıyorduk…" Daha sonraki yıllarda 'Yurt' ve 'Dünya', 'Adımlar', 'Yığın' dergilerine öyküler ve eleştiri türünde yazılar verir. 1943 yılı Burhan Arpad'ın çevirmenliğinin başladığı yıldır. Çeviri dünyasına ilk adımlarını Stefan Zweig'ın Yıldızın Parladığı Anlar ve Joseph Roth'un Eyyub yapıtlarını Türkçe'ye kazandırarak atar. Onları sayısız Remarque ve Zweig yapıtı takip eder. „Sevdiğim, topluma yararlı olacağına inandığım kitapları çevirdim," diyen Burhan Arpad'ın, dilimize kazandırdığı kırka yakın roman ve öykü kitabının yazarlarının ortak yanı insancıl, antifaşist, antimilitarist ve barışsever olmalarıdır. 40 yıl boyunca aralıksız yaptığı çeviriler ona Almanya'dan, Bulgaristan'dan ve Avusturya'dan değerli ödüller ve madalyalar getirmiştir.

    1940'lı yıllar Türkiye ve Türk düşünürü için önemli yıllardır. Sosyal gerçekçi akımın peşinden giden ve yürüdükleri yolda engellerle karşılaşan aydınlar arasında direnebilenler arkalarında, günümüzde de sevilerek okunan başarılı yapıtlar bırakmıştır. Bu çevrenin içine giren Burhan Arpad'ın o yıllardaki en önemli dostlarından biri sosyal gerçekçi akımın öncü yazarlarından kabul edilen Samim Kocagöz'dür. Aynı süreçte Sabahattin Ali ve Sait Faik Abasıyanık da yakın dostları arasındadır. Behice Boran, eşi Nevzat Hatko ve çevrelerindeki aydınlarla sık sık Taksim Talimhane'deki katında ve Küçüksu'nun yamaçlarındaki yazlığında buluşup görüşürler. 1940'lı yılların sonunda bu dostlar çevresine Ruhi Su da katılır. Dönemin aydın çevresi, kimi eleştirilere ve yaşadıkları sorunlara karşın birbirinden kopmaz, değerli dostluklar onlarca yıl sürer gider. İhsan Devrim ve Salâh Birsel'le 1943'de ortak kurdukları ABC Kitabevi 4 Aralık 1945'de Tan Gazetesi saldırısından nasibini alır, tahrip edilir.

    Büyük kentin toplumsal olaylarını ele aldığı "Şehir – 9 Tablo" ve "Dolayısıyla" bu dönemde yazdığı ve defalarca baskı yapan önemli yapıtlarıdır. Oktay Akbal ilerde Vatan gazetesinde şunları yazar: "Arpad'ın insanları küçük serüvenler, küçük düşler besler. Geçinmek ve yaşamak başlıca kaygılarıdır." Burhan Arpad aynı süreçte Hasan Âli Yücel'in Milli Eğitim Bakanlığı döneminde başlattığı dünya klasikleri dizisine de çevirileriyle katılmıştır.

    1940'lı yıllar Arpad'ın gazetecilikte önemli adımlar attığı yıllardır da. Almanca'nın yanısıra Fransızca da bilen Arpad 1948 yılında ilk kez yurtdışına çıkar. Amacı davetli olduğu Salzburg Festivali'ne katılmaktır. Patronu Sedat Simavi'den zar zor izin alıp gemiyle İtalya'ya varır, gecesi bir kutu Bafra sigarasına pansiyonlarda konaklar, oradan trenle Salzburg'a geçer. Haftalar geçirdiği Salzburg'a ilerki yıllarda sık sık uğrar. Burhan Arpad'ın İstanbul'dan sonra en çok sevdiği kent ise Viyana'dır. Bu Tuna kentini yaşamı boyunca sayısız kez ziyaret eder, Spiegel Sokağı'ndaki "Pension Alt Wien"de kalır, bakanlıklarda dostlar edinir, Stefan Zweig Cemiyeti'nin onur üyesi olur, tiyatro, opera ve operetlerden çıkmaz. 1970'li yılların sonunda "Pension Alt Wien"i işleten yaşlı kızkardeşler binayı bir İranlı halı tüccarına satınca az ötedeki, Graben'deki "Pension Nossek"e yerleşir.

    1952'de Hürriyet'ten ayrılıp Ahmet Emin Yalman'ın Vatan Gazetesi'ne geçen Burhan Arpad o yıllarda sürekli yaptığı Avrupa yolcuklarından izlenimlerini değişik kitaplarda toplar. Gazeteciliğini ilerlettiği Vatan'da köşe yazılarının ("Günü Gününe") ötesinde okurun çok ilgisini çeken sinema ve tiyatro eleştirileri de kaleme alır. O dönemde Arpad'ın yaşamındaki en önemli olaylardan biri de 1952 yılında Lütfü Akad, Aydın Arakon, Orhan Arıburnu, Fikret Arıt, Hüsamettin Bozok, Hıfzı Topuz ile birlikte kurduğu "Türk Film Dostları Derneği"dir. Bu yürekli insanların yaşama geçirdiği TFDD sinemamızın sorunları üzerine çalışmalar yapar, raporlar hazırlar ve 1953 – 1955 yılları arasında üç "Türk Film Festivali" düzenler.

    Avrupa'daki iki politik olayın Arpad'ın gazeteciliğinde önemli rolleri vardır. 18 Haziran 1953 günü Salzburg Festivali'nden Berlin Festivali'ne gitmek için Münih`ten bindiği uçakta, yaşamının 11 yılını Türkiye'de geçirmiş olan ünlü bilim adamı Ernst Reuter'le yanyana oturur. Ankara'dan tanıdığı Reuter 1946'da Türkiye'den Almanya'ya döndükten sonra Batı Berlin Belediye Başkanlığı'na seçilmiştir. Bir gün önce, 17 Haziran 1953'de, savaş sonrası kurulan yeni Almanya'nın tarihinde önemli iz bırakacak bir olay yaşanmıştır. Berlin'de bir milyonun üzerinde insanın katıldığı özgürlük ve demokrasi nümayişi kısa sürede bir ayaklanmaya dönüşmüş ve Sovyet tankları tarafından bastırılmıştır. En az 50 insanın öldürüldüğü olayların yaşandığı 17 Haziran günü Berlin'de olmayan Reuter ertesi gün uçaktan inerken arkasında Burhan Arpad durmaktadır. "Merdivenin ucunda yaklaşık 200 gazeteci bekliyordu" diye anlatmıştı İstanbul'a döndüğünde. Ernst Reuter onu ertesi gün makamına davet eder. Bir gün sonra da Vatan Gazetesi tüm birinci sayfasını Arpad'ın röportajına ayırır. 1956 Macar Devrimi'nden kısa süre Arpad yine Viyana'dadır. Sovyetlerin ülkelerinden çekilmesini talep eden yüzbinlerin ayaklanmasını bastırmak isteyen Sovyet ordusu üç bine yakın insanın ölümüne neden olmuştur. Komşu ülke Avusturya'ya sığınanlarla sınırdaki kamplarda yaptığı röportajlar gazetesi Vatan'da günlerce yayınlanır. 1950'li yılların Avrupası için çok önemli kabul edilen bu iki olayı o günlerde okurlarına kapsamlı duyuran tek gazete Vatan olmuştur.

    1950 – 1960 arası yılları Burhan Arpad için çok verimli geçer. Gazete yazılarının, sayısız yurtdışı yolculuklarının, tiyatro ve sinema eleştirilerinin, çevirilerin yanısıra Türk tiyatro tarihine ışık tutan yapıtlar da kaleme almıştır. 1920'li yıllardan başlayarak birebir içinde yaşamış olduğu İstanbul'un tiyatro yaşamını 'Perde Arkası', 'Operet – 8 Tablo', 'Oyun – 6 Tablo' ve 'Son Perde – Komik Naşit Beyin Hikayesi' adlı kitaplarında toplamıştır. Bu yapıtlarında Arpad on yaşından başlayarak yakından tanıdığı Direklerarası'nı, Darülbedayi-i Osmani'yi, Ertuğrul Muhsin ve Arkadaşları Topluluğu'nu, Cemal Sahir Opereti'ni, Muhlis Sabahattin'i, Şehir Tiyatrosu'nu, İstanbul Opereti'ni, İstanbul Tiyatrosu'nu, Karaca Tiyatrosu'nu röportaj–öykü diyebileceğimiz bir anlatımla okurlara sunar. Uzun yıllar dostluklar kurduğu sanatçılar arasında Naşit, Hasan Efendi, Behzat Butak, Media Muvahhit, Vasfi Rıza Zobu, Raşit Rıza, Hazım Körmükçü, Rey kardeşler, Cahide Sonku, Toto Karaca, Ali Sururi, Muammer Karaca gibi Türk tiyatrosuna büyük emekler vermiş ünlü isimler 2001 yılında az önce sözünü ettiğim kitaplardan derlediğim ve 'Perde Arkası' adını verdiğim eserde yer almaktadır. Burhan Arpad'ın 1950'li yıllardaki sayısız önemli girişimlerinden biri de, kurucu üyesi olduğu yapı kooperatifinin uzun çabalar sonucu – dönemin ünlü vali ve belediye başkanı Fahrettin Kerim Gökay'ın da desteğiyle – gerçekleştirdiği Esentepe Gazeteciler Mahallesi olmuştur. Babıali'nin en ünlülerinin 1958 yılında yerleştiği 220 hanelik mahalleyle Arpad ve dostları Türkiye'de bir ilke imza atmışlardı.

    1960'lı yıllar sadece Türkiye politikasına yenilikler getirmemiş, toplum yaşamı da 27 Mayıs'la başlayan değişimlerle büyük bir sınavdan geçmiştir. Demokat Parti yönetiminin neden olduğu köyden kente akımın olumsuz sonuçları o yıllarda görülmeye başlamıştır. Burhan Arpad çalıştığı Vatan Gazetesi'nin 1961 yılında kapanmasıyla gazeteciliğe uzun bir ara verir. Gelecek yıllardaki çalışmalarının odak noktasını yine Alman dili edebiyatından yaptığı çeviriler oluşturur. İşte o yıllarda Ahmet Cemal'le beni çeviriye özendiren babam olmuştur. Burhan Arpad 1950'den başlayarak her yıl sürekli katıldığı Berlin Film Festivali'nde 1961 ve 1964 yıllarında jüri üyeliği de yapar.

    O dönemde edebiyat dergilerinde çok sık yazıları çıkar. Yaşamı boyunca toplumcu ve gerçekçi akımdan hiç şaşmayan Arpad'ın 1968'de kaleme aldığı, İstanbul'un kenar mahallerinde yaşayan küçük insanların sorunlar dolu dünyasını sanki aralarında yaşarmış gibi anlattığı 'Alnımdaki Bıçak Yarası' adlı romanı bugüne dek güncelliğini hiç yitirmemiş, iki kez filme de çekilmiş, hep canlı kalmış bir yapıttır. "Taşı Toprağı Altın" adlı kitapta topladığı İstanbul öykülerinde büyük kentin küçük insanlarının yaşamını anlatırken toplumcu gerçekçi akımdan yine sapmaz. Aynı başarıya 1979 – 1991 yılları arasında Cumhuriyet Gazetesi'ndeki "Hesaplaşma" sütununda da ulaşmıştır. Arpad'ın İstanbul üzerine çeşitli yıllarda kaleme aldığı ve değişik kitaplarda çıkmış olan yazıları 2000 yılında "Bir İstanbul Var İdi" başlıklı kitapta derlenmiştir.

    Burhan Arpad 1976'da yazdığı 'Hesaplaşma' anılar kitabına şöyle başlıyor: "Zaman geçiyor. Kişiler ve kişilerin ölümlü yanlarıyla... Arkada bırakılmış yılları arada bir düşündükçe, hüzünle sevinç karışımı bir şeyler hatırlabiliyor muyuz?"

    Oğlu olarak şunu söylemek isterim: "Çok yönlüydü, ilkelerinden ödün vermedi, çıkarları uğruna hiç kimseye sokulmadı, her dönemde sadece kaleminin gücüyle ayakta kalmasını başardı. Babamla gurur duyuyorum!"

1 Aralık 2017

Kıraathanelerin düşünceye katkısı...

TOPLUM Gazetesi, Aralık 2017
AHMET ARPAD

Kıraathaneler yüzyıla yakın bir süre İstanbul aydınları için kaçınılmaz buluşma yeriydi. Edebiyatçılar, düşünürler, gazeteciler, yayıncılar ve onlara yakın olmak isteyen gençler, günün belli saatlerini Beyoğlu'nun, Tepebaşı'nın, Babıâli'nin ve Divanyolu'nun kıraathanelerinde geçirirlerdi. Tepebaşı'na damgasını vuran Kanuniesasi Kıraathanesi ile özellikle 1930'lu, 1940'lı yıllarda İstanbul'un tüm yazar ve kitapçılarının her gün bir araya geldiği, Ankara Caddesi'ndeki Meserret Kıraathanesi 30-35 yıl öncesine kadar ayakta kalmayı başarmışlardı. Buralarda buluşan aydın kişiler, gazeteciler, yayıncılar,gazeteleri ve edebiyat dergilerini okur, birbirleriyle sohbet eder, tartışır, düşünce değiş tokuşu yaparlardı. Peyami Safa, Reşat Nuri, Salâh Birsel, Sait Faik, Orhan Kemal, Fikret Otyam, Yaşar Kemal, Meserret'in sürekli müşterilerindendi. Çağdaş bilginin üretildiği, düşüncenin geliştiği, düşünürün yetiştiği kıraathanelerin sosyokültürel işlevi kaçınılmazdı. Şimdi hiçbiri kalmadı. Ellili yıllardan başlayarak, insanların iskambil oynayıp dedikodu yaptığı, vakit öldürdüğü, bağıra çağıra futbol maçı seyrettiği mahalle kahvelerinin sayısı artarken kıraathane kültürü giderek yok edildi!

Kahvenin ne olduğunu bizden öğrenen Avrupa'da ise kıraathaneler giderek geliştirildi, korundu, acı dolu savaş yıllarından sonra tekrar canlandırıldı. Üç Orta Avrupa kenti Budapeşte, Viyana ve Prag'a uğrayanlar, eski monarşinin bu merkezlerinde kıraathanelerin eskisi gibi hâlâ yaşadığını görecektir. Keyfine düşkün insanlar, yazarlar, sanatçılar, işadamları yine sabah kahvaltılarını, öğle yemeklerini, piyano müziği eşliğinde akşamüstü çaylarını burada alıyor. Yüksek tavanlı geniş salonların rahat koltuklarına kurulup, iş görüşmeleri yapıyorlar, kitap okuyorlar, mektup yazıyorlar. Viyana kahveleri çoğu Avusturyalı yazarın romanlarına konu olmuştur. Arthur Schnitzler, Franz Werfel, Peter Altenberg günlerinin önemli bölümünü kahvelerde geçirmişlerdir. Orta Avrupa kültürünün yetiştirdiği edebiyatçıların en ünlülerinden Viyanalı Stefan Zweig için de gençliğinde her gün uzun saatler geçirdiği, dostları ile söyleştiği kent kahvehaneleri bir okul olmuştur. Zweig adını ölümsüzleştirdiği en başarılı eseri “Dünün Dünyası”nda, garsonu Fritz’den sözetmeyi unutmamıştır. Viyana bir kültür kentidir. İnsanları operası, tiyatrosu, operetleri, şaraphaneleri ve kıraathaneleriyle günbegün kültürle içiçe yaşar.

Budapeşte'de Gerbaud, Centrál Kávéház, Viyana'da Cafe Mozart, Dehmel, Schwarzenberg, Central ne ise, Prag'da da Arco, Louvre, Slavia odur. Komünizmden kurtulduktan sonra yeniden açılan Prag kahvehanelerinde yaptığınız bir gezintide bu Moldau kentinde de bir Cafe Arco'nun, bir Cafe Louvre'un düşünce ve edebiyat dünyasını ne kadar etkilemiş olduğunu hissediyorsunuz. Hele Arco'nun melankolik loşluğunda hâlâ 1910'lu, 1920'li yılları yaşıyorsunuz. Gözleriniz Franz Kafka' yı, Max Brod' u, Egon Kisch' i, Franz Werfel' i arıyor. Orta Avrupa'nın iki savaş arasındaki bu ünlü edebiyatçıları, sanki o anda kapıdan içeri girecekler... Her şey eskisi gibi. 1902'de kapılarını açan, özellikle iki savaş arasında üst sınıf Praglıların, filozofların, akademisyenlerin, ünlü sanatçıların ve hali-vakti yerinde hanımların da uğradığı Cafe Louvre, günümüzde geçmişi anımsatıyor. Brod-Kafka ikilisinin de sık sık düzenlenen edebiyat toplantılarına katıldığı kahve, 1992'den bu yana yine eski şıklığına dönmüş.

30 Kasım 2017

Zweig çevirilerinde patlama yaşanıyor

Cumhuriyet, 30.11.2017

Avusturya Kültür Ofisi, yazar Stefan Zweig'ın doğum günü ve 75. ölüm yıldönümü nedeniyle, 28 Kasım akşamı gazeteci ve çevirmen Ahmet Arpad'ın konuk olduğu metin odaklı bir söyleşi etkinliği gerçekleştirdi.

Yazar Stefan Zweig'ın 136. doğum günü ve 75. ölüm yıldönümü nedeniyle Avusturya Kültür Ofisi tarafından  28 Kasım akşamıbir etkinlik düzenlendi. Etkinliğe gazeteci ve çevirmen Ahmet Arpad'ın konuk olduğu metin odaklı bir söyleşi etkinliği gerçekleştirdi. Ahmet Arpad, mezunu olduğu Avusturya Lisesi'nin halka açık kütüphanesinde düzenlenen "Çevirmenler ve Yazarları" isimli etkinlikte, "Dostlarla Mektuplaşmalar" (Tekin Yay.) kitabındaki Hesse, Freud ve Gorki ile yazışmalarından başlayarak Zweig'ın toplumcu, hümanist, savaş karşıtı yazar kimliğini gösteren okumalar yaptı, soruları yanıtladı. Zweig'ın en parlak döneminin 1920'ler olduğunu, 20. yüzyılın farklı türlerde en çok eser bırakan yazarlarından olduğunu ve bu dönemde okunması gerektiğini belirtti.

Ahmet Cemal'i andı
Yakın dostu çevirmen Ahmet Cemal'i anarak, çevirmenin sorumluluk gerektirdiğini anlatan Arpad, "Telifin kalkmasından 5 yıl geçti. Türkiye'de Zweig çevirisinde patlama yaşandı. Bu kadar çok çevirinin olması nitelik konusunda Zweig Vakfı'nı da endişelendiriyor" diyerek özellikle telifi kalkan yazarların kitaplarına okurun daha dikkatli yaklaşması gerektiğini ifade etti. Zweig'ı Türkçeye kazandıran ilk çevirmen, gazeteci Burhan Arpad'ın oğlu olan, baba mesleğini 1964'ten beri sürdüren Ahmet Arpad, 2000 yılından beri Zweig'ın 16 eserini dilimize kazandırdı ve çevirmekte olduğu iki kitapla da yazar ile okurlarımız arasında köprü kurmaya devam ediyor.

1 Ekim 2017

İstanbullu depremi bekliyor...

TOPLUM Gazetesi, Ekim 2017

2000'li yılların başında Birleşmiş Milletler tarafından hazırlanan deprem riski raporunda, İstanbul'da meydana gelebilecek büyük bir depremde 55 bin kişinin hayatını yitireceği açıklanıyordu. Yine o günlerde Dünya Bankası, sunulacak kapsamlı bir deprem projesine 500 milyon dolar vermeye hazır olduğunu belirtiyordu.
 
Ancak ne o yıllarda bir proje hazırlandı ne de Marmara depreminin ardından on sekiz yıl sonra bugün Dünya Bankası'na sunulacak bir proje var ortada. Her yanı denizlerle çevrili 2500 yıllık metropolün son yetmiş yılı kentçilik ve toplumbilim açısından sağlıksız bir büyüme gösterir. İstanbul bütün deprem tehlikesine karşın hâlâ bir kaçak yapı cenneti. Çarpık kentleşmenin en 'güzel' örnekleri burada görülür. Menderes'le başlatılan 'ranta dayalı zenginleşme', toplumu ve ekonomiyi allak-bullak ederek Özal döneminin 'devlet destekli yağma' sında doruk noktasına ulaşmıştır. Yeditepe kentin yüzlerce tepesini ele geçirenler başlarını sokacak bir dam altı ile yetinmediler. Hazine arazileri üzerine kaçak yaptıkları gecekondularına oy karşılığı tapu aldılar. Böylece yasadışı eylemlerine devleti de ortak ettiler. Zamanla gecekondular apartmana çevrilirken, depremler kentinin taşı toprağı, kayan yamaçları betonla kaplandı.
 
Anadolu'nun "İstanbul'a hücum" u, sömürü ve çıkarcılığı da beraberinde getirdi. Altmış küsur yıl önce başlatılan bu sağlıksız sınıf tırmanmasının önü hiç alınmadı. Yüzkarası bir şehircilik, kültür mirasını ve doğayı yok eden bir yapılaşma kaçınılmaz oldu. Zamanla 1947'nin Yedikule tipi gecekonduları ortadan silindi. Son yirmi yılın gecekonduları (!) su havzalarına, orman kenarlarına kondurulan villalar, 5-10 holding ağasının Büyükdere Caddesi'nin sağına, soluna diktiği 'plazalar', 'cityler', 'centerler', 'residence'lar'... Gökdelenlerin modern şehircilikte çağdaş bir adım olduğu yalanına  İstanbullulara inandırmak isteyen para babaları, yetkililer, uzmanlar... Bu kentin birinci derece deprem bölgesinde yer aldığını bilen mimar ve mühendisler... Çarpık yapılaşmaya yine de göz yummaya devam eden kent planlamacıları, 'dinibütün' belediyeciler, 'referansı İslam' politikacılar...
 
1999 depreminin ardından bir sürü uzman ortaya çıkmıştı. Sayısız konferans vermişler, sempozyumlar yapmışlar, konuşmuşlar, tartışmışlardı: "İstanbul ve yakın civarı için sismik tehlike, bölgenin depremselliği, depremlere dayanıklı yapı tasarımı ve inşaatı, depremler sırasında olabilecek hasarların azaltılması için alınması gereken önlemler, depreme hazırlık, kamuoyunu bilgilendirmek, falan-filan, fasa fiso..." Sonra ne oldu? Her zamanki gibi lafla peynir gemileri yürütüldü!
İstanbul'da 325 yılından bu yana büyüklükleri 8 ile 9 arasında değişen tam on üç büyük deprem olmuştur.
 
Yıllar arkada kaldıkça da depremler arası süre kısalmıştır. Yeterli derecede gerçekçi ve güvenli bir çözüm bulabilecek jeoloji, jeofizik, inşaat mühendisleri, mimarlar, kent ve bölge planlama dallarında deprem konusunda uzmanlaşmış yürekli araştırmacıların ortak çalışması o kadar zor mu? Dünya Bankası'na sunacakları kapsamlı bir deprem projesi hazırlamaları mümkün değil mi? Değil. Çünkü kültür toplumlarında benzeri görülmeyen bir sömürü sonucu binlerce yıllık kültür kenti İstanbul'u sadece elli yılda yok edenler, bu gibi çalışmalara izin vermez! İnşaat Mühendileri Odası 1999 depreminin ardından açıklamıştı: "İstanbul'daki yapıların yüzde 90'ının yapı kullanma izni yok!" İnşaat sektöründe daha fazla rant, depremlerde daha fazla ölüm demek! Doymak bilmez bir açlıkla "Yağma Hasan'ın böreği" ne hücum edenler, İstanbul'umuzu bir güzel midelerine indirmeye devam ediyor. Oysa bu kent ve yakın çevresindeki nüfus yoğunluğu, yapı stoku, fabrika ve sanayi kuruluşlarının sayıları ve onların Türkiye ekonomisindeki payı düşünülürse, ortak bir deprem projesinin önemi ve ivediliği su götürmez bir gerçek. Bilmiyor mu ülkeyi yönetenler, İstanbul'da meydana gelecek 7'den büyük bir depremin Türkiye'nin dengelerini bozabileceğini? Elli bin insanın ölümünün, yüz milyar dolara varacak ekonomik kaybın bir daha altından kalkamaz bu ülke. 
İstanbullu depremi bekliyor, eli böğründe...

1 Temmuz 2017

Damla Göl Ahmet Arpad söyleşisi

Çevbir, Temmuz 2017
 
Damla Göl: Stefan Zweig’in çok sevilen öyküleri, sizin çevirinizle tekrar okurlarla buluştu. Bildiğim kadarıyla Zweig’in 15 eserini daha çevirmiştiniz. Üslubuna alışkın olduğunuz bir eserin çeviri sürecinde, neler yaşadınız? Yeniden çevirinin zorlukları ve kolaylıkları nelerdi sizin için?

Ahmet Arpad: Daha önceki Zweig öyküleri gibi bu iki uzun öyküyü de severek dilimize kazandırdım. Çevirilerinde hiçbir zorluk yaşamadım. Zweig’ı çevirmek benim için çoktandır hep mutlu edici bir uğraşı!

Damla Göl: Araştırmanız gereken kültürel veya tarihsel olgular karşınıza çıktığında, hangi kaynaklara başvuruyorsunuz?

Ahmet Arpad: Son yıllarda ağırlıklı olarak 20. yüzyıl Avusturya Edebiyatı’nın önemli yapıtlarını (Stefan Zweig, Joseph Roth…) dilimize çevirdiğim için öncelikle üyesi olduğum Salzburg Stefan Zweig Centre ile Salzburg Üniversitesi bünyesinde kurulu Enternasyonal Stefan Zweig Cemiyeti’nin arşivlerinden yararlanıyorum. Ayrıca „Stefan Zweig – An International Bibliography“ adlı yapıtı hazırlayan Randolp Klawiter de yıllardır danıştığım uzman kişilerden biridir. Birkaç kez Avusturya Milli Kütüphanesi bünyesindeki Viyana Edebiyat Müzesi’yle de yazıştım.

Damla Göl: Sizinle daha önce kıymetli çeviriniz “Transit” vesilesiyle konuşmuştuk. “Transit” ile Talat Sait Halman Çeviri Ödülü’ne layık bulundunuz. Öncelikle tekrar tebrik ederiz. Peki, ödülün size verildiğini öğrendiğinizde ve ödülünüzü alırken neler hissettiniz?

Ahmet Arpad: Değerli insan Talat Sait Halman adına konulmuş olan bu ödüle, “Transit” gibi günümüzde yine güncelleşen bir konuyu işleyen yapıtla layık görüldüğümü öğrendiğimde mutluluğum sonsuz olmuştu! Daha önce de “Güven” ve “Karar” adlı yapıtlarını çevirdiğim toplumcu ve insancıl Anna Seghers benim gözümde 20. yüzyıl Alman edebiyatının en değerli yazarları arasında yer almaktadır.

Damla Göl: 2012 yılında da Tarabya Çeviri Ödülü’nü almıştınız. Okurlar ve böyle kıymetli kurumlar tarafından emeği takdir edilen bir çevirmen olarak, bu mesleğe yeni başlayanlara neler öğütlersiniz?


Ahmet Arpad: Mesleğe yeni başlayanlara ilk önerim, çevirinin ciddi bir görev olduğunu daha bu mesleğe atılırken kavramalarıdır. Çevirmen iki toplum arasında bir köprü oluşturma görevini üstlenir. Kanıma göre bu kişi, genel kültüre sahip olmalı, çevirdiği dilin kültürünü, ülkesini mümkün olduğu kadar yakından tanımalıdır. Bence çevirmen yazarla ve yapıtıyla yakınlaşmıyorsa hiç çeviri yapmasın daha iyi.

30 Haziran 2017

Hitler'in 'harika çocukları'...

TOPLUM Gazetesi, Haziran 2017
AHMET ARPAD

II. Dünya Savaşı bundan 72 yıl önce,  8 Mayıs 1945'de sona ermişti. Savaş yıllarında Hitler'e destek vermiş oldukları için müttefiklerin o günlerde tutukladığı endüstri patronları Friedrich Flick, Alfred Krupp ve diğer Hitler yandaşları Nürnberg mahkemelerinin ardından Landsberg hapishanesine yollanır. Burası, 1923 yılında bir darbe girişimi yapan Hitler'in atıldığı, Kavgam'ı yazdığı hapishanedir. Ancak idam yerine 5 yıla mahkum olan Führer  bunun da sadece 6 ayını Landsberg'de geçirdikten sonra serbest kalır. Ve dev adımlarla ilerler. Flick, Krupp ve diğer Hitler yandaşları yeni Almanya için ortak planlarını orada yaparlar. 1933'te Almanya'ya el koyan Hitler ile yardakçılarının palazlanması ve 13 yıl ayakta kalması, Alman endüstrisinin bu "babaları" sayesinde mümkün olmuştu. Onlarsız Hitler bir hiçti. Nazi Almanyası'nın orduları, Flick, Krupp ve şürekâsı olmadan komşu ülkeleri istila edemez, savaşamazdı. 40 milyona yakın insanın ölümünden, Hitler'e hizmet etmiş olan bu endüstri patronları da sorumludur. 


1945'te savaş sona erdiğinde Avrupa bir yıkıntıdır. Dörtler'in işgalindeki Almanya'da insanlar kolları sıvar, yüz binler bombalanmış kentlerde moloz yığınlarını kaldırır. Sovyetler'in el koyduğu doğu bölgesi 1949'da batısından koparılır. 20. yüzyılın ikinci yarısına girilirken Batı ile Doğu arasına demirden perde çekilir. İngilizlerle Amerikalılar kurdurdukları Batı Almanya'ya, Sovyetlere karşı "kale" görevini verirler. Ancak ülkenin bir an önce güçlenmesi gerekmektedir. Hitler'e hizmet eden Alman endüstrisinin patronları hâlâ hayattadır. Ülkeye ivedi gerekli olanlar hapisten çıkarılıp aklanır. Geçenlerde gazeteci Nina Grunenberg‘in bu insanları konu alan 'Harika Çocuklar, 1942 – 1966' kitabını okudum. ABD'nin desteği ile nasyonal sosyalizmin kalıntıları üzerine Batı Almanya'yı inşa edenler, Nazilerle işbirliği yapmış olan bu çıkarcılardı. Grunenberg onlar için, "Komünistlerden nefret eden, solcuları sevmeyen, ataerkil düzenin temsilcileri, despot ruhlu, politik görüşleri en sağda, NSDAP üyesi insanlardı" diyor. Hitler için bu kişiler bulunmaz nimetti. Yetenekli mühendisler ve teknisyenlere de kucak açmıştı rejim. Onlar sayesinde Nazi Almanyası 1942-1944 arasında silah gücünü üçe katlamıştı. 


Savaş sonrası Amerikalılar bu insanların çoğuna yeşil ışık yakmıştı. Dizginler yine Flick, Krupp, Abs, Sohl ve Zangen'in elindeydi. Savaş yıllarında silah endüstrisiyle bakanlık arasındaki alışverişten sorumlu Ernst Wolf Mommsen Batı Almanya'da önce Krupp'u yönetir, ardından Başbakan Helmut Schmidt tarafından Savunma Bakanlığı'nda yüksek bir göreve getirilir. Nazilerin silahlanmadan sorumlu bakanı Speer'in "öğrencisi" Schlieker savaş sonrasında armatörlüğe soyunur. Speer'in bakanlığında mali işlerden sorumlu Hettlage, ilk Başbakan Adenauer'in mali danışmanı olur. Adenauer, Hitler'in İçişleri Bakanlığı'nda Yahudi karşıtı kararnamelerin altında imzasını atmış olan Globke'yi güvenlik danışmanı yapar. Yahudilerin elinden alınan büyük alışveriş merkezlerine konan, Hitler'in peşinden ayrılmayan Neckermann etkisini Batı Almanya'da sürdürür. Savaş yıllarında Opel şefi olarak Hitler'in ordusuna kamyonlar yetiştiren Nordhoff da savaşın ardından Volkswagen'in başına geçirilir. 1951'de kurulan Federal Kriminal Dairesi'nde 25 SS subayı önemli görevlere getirilir. Batı Almanya'nın ilk başbakanı Konrad Adenauer'in şu sözü unutulmaz: "Temiz su yoksa kirli su dökülmez!" 


Almanya'nın onlarca yıldır aşırı sağdan, neonazilerden ve yabancı düşmanlarından kurtulamamasının nedenlerinden biri belki de yeni Almanya'nın tohumları atılırken eski Nazilerin toprağa (bilinçli?) karışmış olmasıdır...

6 Haziran 2017

BURHAN ARPAD'I ANIMSAMAK


Önder Gazetesi, Ereğli, 06 Haziran 2017
Turgay OLCAYTO

İstanbul'da doğup büyüdüğüm için hep şanslı saydım kendimi. Aradan geçen yılların ardından belleğime kazınan o görkemli, güzel kenti tanımakta zorlanıyorum. Sokaklarında, caddelerinde dolaşırken, yanımdan geçenlerin konuştukları Türkçeyi anlamakta güçlük çekiyorum. Kenti saran gürültü kirliliğinden, trafiğin kabadayısı değnekçilerden, kentin her bir köşesini inşaat alanı haline getiren dozerlerden kurtulabilmek için sessiz mekanlara sığınabilmenin çarelerini arıyorum. Bu da pek kolay olmuyor. Tarihi yapılarına, ağaçlı alanlarına, denizine, kültürüne reva görülen tahribata ise değinmek bile istemiyorum. Eski İstanbul'u özlüyorum. Caddelerinde boy gösteren at kestanesi, çınar, ıhlamur ağaçlarını arıyorum. Sevgiyle harmanlanan komşuluğu, giyim kuşam zarafetini, alçak gönüllü, yardımsever insanlarını, mahallemdeki Bakkal Foti'yi, Bulgar sütçüyü, "Ben Eğin'in eysindenim" diye müşterilerini güldüren kasabımızı nasıl da özlüyorum. Hiç adetim değilken beni böylesine geçmişe götüren, hüzünlendiren nedeni düşündüm sonra. Gece boyu elimden düşürmediğim, bugünlerde yeniden okumaya başladığım bir kitap olabilir miydi? Ah Burhan Arpad Hocam "Bir İstanbul Var idi"  (Doğan Yayınları) koymuştun kitabın adını. Daha o zamanlarda umudunu yitirmişsin çok sevdiğin İstanbul'dan. Şimdi artık İstanbul yok. Yerine bir mega kent var.

Burhan Arpad gazeteciydi, öykü ve deneme yazarıydı, usta bir çevirmendi. Bir İstanbul sevdalısıydı. Tanışmamızı anımsıyorum. TRT Kitaplığında görev aldığım 1967-68 yılları  olmalı.  Bir kitabı incelemek için gelmişti. Zarif bir İstanbul beyefendisiydi. Çeşitli konular üzerinde elbette daha çok edebiyat üzerine konuştuk. Çevirdiği Dimitri Dimov'un tütün emekçilerini anlatan kitabını sevdiğimi söyledim. Gülümsedi. Bir sonraki gelişinde adıma imzaladığı iki ciltlik "Tütün" ciltlerini masama bıraktı. Mutluluğumu belirten sözcükler güçlükle döküldü ağzımdan. Sevinmiş, gençlik heyecanı ile biraz da utanmıştım. Burhan Arpad sonraları hep izlediğim yazarlardan biri oldu. İstanbul yazılarını, eleştirilerini özenle takip ettim. Geleceğin İstanbulu için kaleme aldığı eleştirileri, öngörüleri  günümüzde bir gerçek olarak çıktı karşımıza. O görevini yapmış yetkilileri, İstanbul halkını uyarmaya çalışmıştı. Ama kötü yönetimler, kazanç hırsları, kültürsüzlük, cahülat yiyip bitirdi güzelim kenti. Bizim kuşaksa Arpad'ın çevirilerini, kokmayan duru, akıcı dilini sevdi. Onun İkinci Dünya Savaşı sonrası devrimci yazarların yapıtlarından çevirdiği savaş karşıtı yazılarından çok şey öğrendi.

Stefan Zweig, Thomas Mann, Anna Seghers, Erich Maria Remarque gibi yazarları onunla tanıdı. Burhan Arpad şöyle diyor bir yazısında… "Çevireceğim romanları rastgele değil belirli bir açıdan değerlendirdim. Çevireceğim yazarla kendi yazar ve düşünürlüğüm arasında, yakınlıklar, yakınlaşmalar ve benimsemeler aradım." Gerçekten onun çevirdiği yazarların, ortak özellikleri vardır. Faşizme başkaldırmış, militarizme karşı durmuş, insana, insan sevgisine odaklı yazarlardır tümü de... Burhan Arpad bir yazardı, gazeteciydi ve önemli bir kültür adamıydı. Bu özelliklerini ölene dek korudu. Oğlu Ahmet Arpad onun Cumhuriyet gazetesindeki yazılarından İstanbul'u anlatan ve her biri bir öykü sıcaklığındaki yazılarını derlemiş: "Bir İstanbul Var idi." Bu güzel kente gönül verenlerin, yaşamlarını bu olağanüstü şehirde geçirme şansına erişenlerin ve eski İstanbul'u özleyenlerin ellerinden bırakamayacakları türden bir kitap olmuş. Kimi zaman keyifle, kimi zaman buruk bir tatla okunuyor, bilgilendiriyor, belleğimizi tazeliyor.

Burhan Arpad yazılarında yalnızca İstanbul'un güzelliklerini göz önüne sermiyor, kültür adamlarını, sanatçıları, tiyatroları ve de giderek anılara gömülmekte olan eski Babıâli'yi de anlatıyor. 1987'de Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan Babıâli başlıklı yazısında zamanın anakent belediye başkanını, gazete basımevlerini kent dışına taşıyarak bir düşün merkezini yok etmeye çalışmakla suçluyor. Bu yazıdan alıntılar yapmak istiyorum:
"....Babıâli'nin İstanbul, hatta Türkiye bütününde çok özel bir yeri vardır,
Divanyolu-Cağaloğlu-Sirkeci arasında oluşmuş Babıâli, Osmanlı İmparatorluğu'nun son döneminde ve Cumhuriyet'in dörtte bir yüzyılında ülkenin politika yaşamını yönlendiren bir düşün merkezi olagelmiş… Türk basınının Divanyolu ve Cağaloğlu arasında yerleşmesi, ülke yönetim merkezine yakın olabilme isteğinden ötürüdür. Gazete çalışanları Babıâli de sık sık karşılaşır, kahvelerde, sonraları da Gazeteciler Cemiyetinde söyleşir, tartışır, düşünce alışverişi yaparlardı. Caddenin bir bölümünde kurulu kitabevleri ve yayınevleri de Babıâli'nin düşünce yapısını beslemiştir... Sultanahmet-Divanyolu arasındaki irili ufaklı konutların işyerine dönüştürülmesine seyirci kalmış bir belediye eski günahlarını silmek gerekçesiyle kimi girişimler yaparken, ülke düşünce merkezini oluşturan basının, kılına dokunmamalıdır."

Elbette ne zamanın anakent belediye başkanı, ne kendilerine besleme bir medya yaratmayı düşünen siyasiler ne de kimi gazete patronları bu uyarıları dikkate aldı. Günümüzde gelinen nokta ise ortada. Görkemli plazalar, modern teknoloji  gazeteleri okunur kılmadı. Güven yitiren, iktidarların  sözcülüğüne soyunan gazeteler hızla tiraj kaybetti. Basın sektöründeki bu çöküş basın emekçilerinin çığ gibi büyüyen işsizlik sorununu yarattı.

Bakın hep emekten yana olmuş bir meslek ustasını anımsamak için kaleme alınan bir yazı  bizi nerelere götürdü. Burhan Arpad'ı okuyun, özellikle gençlere okutun. İstanbul'u anlamak, İstanbul'un sanat köşelerini, sanatçılarını kente renk katan mimarisini anlamak, İstanbul'dan neden vazgeçemediğimizin anlaşılması için ...

Burhan Arpad daha yaşanası bir dünya umuduyla ömür boyu yanlışlarla, yolsuzluklarla mücadele etti. Emekten yana ilkeli, tutarlı tavrından hiç ödün vermedi. Şu sözler onun:
"...Zaman geçiyor. Kişiler ve kişilerin ölümlü yanlarıyla. Ne var ki arkada bir şeyler kalıyor. İzler... Arkada bırakılmış yılları bir arada düşündükçe, hüzün sevinç karışımı bir şeyler anımsıyor muyuz?
Arkada bıraktığımız yıllarla hesaplaşınca, ağır basan sevindiriyor mu, üzüyor mu?
Önemli olan bu. Pablo Neruda'nın sözlerini kullanarak "Gönlümce yaşadım!" diyebilirim. Her şeye karşın."

31 Mayıs 2017

75 Yıl Önce Ölen Stefan Zweig Bir Umut Yazarıdır

YKY Kitap-lık, Mayıs 2017
AHMET ARPAD

Avusturyalı gazeteci, romancı, oyun ve biyografi yazarı Stefan Zweig, 1881 yılında Viyana’da doğdu. Viyana ve Berlin’de eğitim aldı. İngilizce, Fransızca, İtalyanca, Latince ve Yunanca öğrendi. Yahudi asıllı babası, Avusturya’nın Moravia eyaletin¬den Viyana’ya yerleşmiş bir tekstil fabrikatörü idi. Ağabeyi, fabrikayı ilerde dev¬ralmak için babasının yanında yetiştirilirken onu Viyana üniversitesine yolladılar, felsefe okusun, aileden daha “kültürlü” biri çıksın diye. Üniversite yılları genç Stefan Zweig için özgürlük yılları oldu. Bir süre Berlin’de kaldı, sanat ve edebiyat çevreleriyle ilişkiler kurdu. Sonra Belçika’ya geçti, o günler Avrupası’nın en ilginç şairlerinden Emil Verhaeren’le tanıştı, 1904 yılında üniversiteyi “Herr Doktor” unvanı ile bitirdi. Daha liseye gittiği günlerde Viyana kahvelerinin sanat ve kültür havasını içine çekmiş, kentin ünlü edebiyatçılarıyla yakınlık kurmuştu. Stefan Zweig ilk şiir ve nuvellerini yazdı. Babasının varlıklı olması onu geçim sıkıntıla¬rından uzak tutuyordu. 1907’de ailesinin yanında ayrıldı ve Viyana’nın III. böl¬gesinde kendine bir kat kiraladı. İkinci şiir kitabı “İlk Çelenkler” ona Bauernfeld Ödülü’nü getirdi. Bütün yaşamını yazıya adadı.

Politikacılara karşı savaşı
Zweig bir yandan yapıtlarıyla politikacılara karşı düşün savaşı verdi, bir yandan da yeni eserler yarattı. Toplu şiirleri yayımlandı, deneme kitapları ve nuvelleri basıldı. Eserleri artık büyük ilgi görüyor, yeni baskıları yapılıyordu. 1919 yılında eşi Friderike’yle Salzburg’a taşındı. Stefan Zweig bir yazar olarak özgürce yaşama¬sını sürdürdü, sık sık yolculuklara çıktı. Gittiği her yerden Friderike’ye mektuplar yolladı. Yazarın altmış bir yıllık yaşamında 1924-1933 arası yılların çok önemli bir yanı vardır. Zweig’ın ünü o yıllarda dünyanın dört bucağına yayılmakta, öyküleri, biyografileri, denemeleri, romanları sadece Amerika ve Avrupa’da değil, Asya’da da büyük ilgi görmekteydi. Her ülkede dostlar edinmeye başladı. Avrupa kültürü yoluyla daha iyi bir dünya amacını gerçekleştireceğine inanıyordu. Ancak 1933’te Almanya’da diktatör Hitler’in işbaşına gelmesiyle bütün düşleri karmakarışık oluverdi. Aydınlar ve sosyalistler tutuklanıp kamplara atılırken, sokaklarda yığın yığın kitaplar yakıldı. Yakılan kitaplar arasında onun da eserleri vardı. Stefan Zweig’ın adı ‘safkan olmayan insanlar’ listesinde yer aldı, eserleri yasaklandı. Mut-luluklar ve başarılarla dolu yaşamı sona erdi. Anadiliyle eserler vermek olanağının azalmakta olduğunun farkındaydı. Tedirginlikleri giderek arttı. Alman dilinin konuşulduğu ülkelerdeki okurlarını zamanla yitireceğini biliyordu.

Hitler’le gelen bunalım
Özgürlük düşkünü Zweig için tek çıkar yol ülkesini terk etmekti. İngiltere’ye yer¬leşti. 1938 yılında eşi Friderike’den boşandı. 13 Mart 1938’de Hitler’in Viyana’ya girmesiyle anavatanı Avusturya politika haritasından silindi. Yarım yüzyıl bo¬yunca kendini bir dünya yurttaşı sayan Stefan Zweig artık ‘vatansız kişi’ydi. O, Avrupası’nı yitirmişti. Savaşın şiddetini arttırması ve Hitler’in güçlenmesi Stefan Zweig’ı daha çok bunalımlara soktu. Onlarca yıldır kafasından geçirdiği ve uğru¬na savaşım verdiği ‘kültür Avrupası’düşünün artık gerçekleşmeyeceğini kavramış¬tı. 1940’ta İngiliz vatandaşı oldu ve ikinci eşi Charlotte Altmann’la Brezilya’nın Petropolis kentine yerleşti. 17 Eylül 1941’de ilk eşi Friderike’ye şu yazdıkları çok düşündürücü: “Burada Avrupa’yı unutabilirsem, evimi, kitaplarımı ve her şeyimi yitirdiğimi aklımdan çıkarabilirsem, üne ve başarıya boş verebilirsem, Avrupa’da insanlar açlık ve yoksulluk içinde kıvranırken bu Tanrı bağışı ülkede yaşayabil¬mek iznine kavuştuğumdan ötürü mutlu olurdum... Fakat Avrupa’dan gelen ha¬berler pek korkunç. Dünyanın bugüne değin görmediği dehşetler dolu bir kış olacak. Burada geçireceğim aylarda otobiyografimi gözden geçireceğim...” Zweig, yaşamının ‘son durağı’ Brezilya’da da mutluluğa erişemedi. Yorgun ve bezgindi. O, Avrupa kültürüne ve hümanist bir dünya görüşüne inanırdı. Avrupa’nın içine düştüğü durumdan duyduğu üzüntü ve hayal kırıklıkları nedeniyle 1942 yılında 22 şubatı 23 şubata bağlayan gecede ikinci eşi Lotte ile birlikte intihar etti.

“Savaşlardan nefret ederim”
Türkiye’de en çok okunan yabancı yazarlardan biri olan Zweig’ın, Yıldızın Parladığı Anlar, Dünün Dünyası, Amok Koşucusu, Satranç, Rotterdamlı Erasmus, Joseph Fouc¬he, Sabırsız Yürek, Balzac gibi çok sayıda yapıtı dilimize çevrildi. Stefan Zweig’ın hayat hikâyesi olan Dünün Dünyası eserinin son satırları, geride kalanlar ve yarın¬ları yaşayacaklar için umut ışığıdır: “Her gölge sonunda yine de ışığın çocuğudur. Ancak aydınlıkla karanlığı, savaşla barışı, yükselişle alçalışı yakından tanımış olan kişi, hayatı gerçekten yaşamış sayılır.” İnsancıldı, savaş karşıtıydı Zweig. Her şeye bu açıdan bakardı. İnsan ve yazar olarak özgürlüğüne düşkündü. “Savaş¬lardan nefret ederim” derdi. “Savaşlar yüz binlerce çocuğu öksüz bırakır. Kaba kuvvet insanların iç dünyasına hiçbir zaman huzur getirmez.” Dünün Dünyası’nda 1920’li, 1930’lu Salzburg yıllarını: “Sanatla, mutlu doğanın karşılıklı yükseldiği o günler ne zengin, ne renkliydi!” diye anlatır. “Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra o küçük kentin kasvetli manzarasını anımsayıp damından yağmur suları akan evimizde soğuktan titreştiğimizi düşündükçe, bu barış yıllarının değerini daha iyi kavrıyorum. Dünyaya ve insanlara inanmamıza izin vardı o günlerde. Fakat sonra, hemen karşımızda, Berchtesgaden dağında oturan bir adamın (!) bütün bunları tuzla buz edebileceğini hiç düşünmemiştik...”
Zweig o günlerde kötümserlikten kurtulamıyordu. “Dünyamızın yıkımı bütün hızıyla sürüp gidiyor” diyordu. “Savaşın bombalarıyla çöken her evle ben de çökü¬yorum.” Bu hümanist insan için savaş bir dünya cehennemiydi. “Bir yazar, sansür yaşamadığı sürece inandığı yolda yürümek zorundadır… Bitkiler gibi insanlar da uzun süre köksüz yaşayamaz…” diyen dünyaca ünlü bu aydın hümanistin Hitler rejiminin dayanılmaz baskıları altında yazar ve düşünür kişiliğini yitirip ruhsal çöküntüye uğraması çok trajiktir.
Zweig, yarım yüzyıl boyunca kendini bir dünya yurttaşı olarak yetiştirdiği kanısındaydı. Fakat elli sekiz yaşında ‘haymatloz’ olması ona pek ağır gelmişti. ‘Yurtsuzluğun bir karış topraktan daha önemli kayıplara yol açtığını’ anlamıştı; ‘bitkiler gibi insanlar da köksüz uzun süre yaşayamazdı.’ Zweig’ı tedirginleştiren olaylar giderek artıyordu. Alman dilinin konuşulduğu ülkelerdeki okurlarını yitir¬mişti. Şair ve yazar dostları, vatanlarından uzak bir hastane köşesinde, ya da bir otel odasında ölüyor, canlarına kıyıyordu. Tüm Avrupa Nazilerin elindeydi. Zweig yorgun ve bezgindi. O günlerde dostu Felix Braun’a şunları yazar: “Artık Alman dilinde yazamayacağız, çünkü basmayacaklar… Kendimi evimde hissettiğim Fran¬sa da gitti. Bir zamanların Avrupası’ndan kalan en son ülkenin de yok olmasıyla ben artık bir evsiz barksızım.”

Nasyonal sosyalizmle yürekten savaştı
Zweig, her türlü yaratıcı çalışmanın en önemli temelinin iç huzur olduğu görü¬şündeydi. Ancak o günün Avrupası’nda hiçbir sanatçı huzur içinde çalışamıyordu. İnsanlığın bir deprem yaşadığı savaş öncesi sürecinde edebiyatçılar nasıl iç huzuru bulacaktı? “Edebiyatçılar ve sanatçılar yaşadığımız çağda kendilerini çevrelerinde olup bitenlerden soyutlayamıyor, çünkü onlar hemcinslerinin yazgıları ve acılarıy¬la ilgilenmek zorunda” diyordu Zweig. Ona göre insanlar hiç böylesine bir baskı altına girmemiş, yaşamları hiç bu kadar korku dolu olmamıştı. Zweig, sanatın ve kültürün çözülme aşamasında olduğuna inanıyordu. Stefan Zweig İngiltere yılla¬rında aklına gelen her şeyi kâğıda döker. Bütün gün yorulmadan çalışır, yazdıkla¬rıyla mutlu olmayı amaçlar. Fakat 1940 yılında New York Times’ın onunla yaptığı bir görüşmede söyledikleri Zweig’ın kötümserliğinden kurtulamamış olduğunun kanıtıdır: “Bizler bir özgürlük savaşı vermek zorundayız. Çok yakın gelecekte bu¬güne dek hiç yaşamamış olduğumuz toplumsal değişimlere tanık olacağız.”
Yapıtlarında hep hoşgörü düşüncesinden yola çıkan Zweig’ın misyonu Avru¬palı sanatçılarla edebiyatçıları ortak barış uğruna bir araya getirmekti. Kendini yaşamı boyunca bir Avrupa ve dünya vatandaşı kabul etti, nasyonal sosyalizmle yürekten savaştı, barış uğruna kendinden çok şey verdi. Stefan Zweig bireyle¬rin, düşüncelerin, kültürlerin ve ulusların birbirleriyle uzlaşmasına hümanizmin aracılık etmesini sürekli hedefledi. Yaşamının son yılları Stefan Zweig için bir kaçıştır. O günlerde Los Angeles’e sığınmış olan Franz ve Alma Werfel’e yolladığı mektuptaki satırları çok kötümserdir: “Evim nerede bilemiyorum. Belki de ben şu satırları yazarken İngiltere’deki her şeyim yakılıp yıkıldı, kül oldu. Tekrar oralara dönebilecek miyim, dönmek isteyecek miyim? Denizaşırı ülkelerdeki bu zorunlu tatilim sonsuza dek sürecek mi? Her gün açıp kapattığımız birkaç bavul, tuhaf duygular, inanılmaz bir boşluk... Yoksa bu yaşam yepyeni bir özgürlük mü? Bere¬ket versin kâğıt ve mürekkep henüz bulunuyor. Şu sıralar yaşamımı yaşayacağıma kâğıtlara karalıyorum onu...”
Dünyaca ünlü bu aydın hümanistin Hitler rejiminin dayanılmaz baskıları al¬tında ruhsal çöküntüye uğraması çok trajiktir. Stefan Zweig üzerindeki bütün baskılara karşın yine de yazdı durdu. Çalışmalarının bütün Amerigo Vespucci bi¬yografisiyle Dünün Dünyası anılarına verdi.

‘Biz yarın da bir hiç olacağız’
26 Mayıs 1940 tarihinde günlüğüne şu notu düşer: “En iyisi insanın yanında hep küçük bir şişe morfin bulundurması.” Aynı günlerde yakın dostlarından Carl Zuckmayer ile yaptığı bir sohbette söyledikleri de kötümserliğinin ne kadar ilerlemiş olduğunun kanıtıdır: “Bizlerin sevmiş olduğu dünya kesinlikle bir daha geri gelmeyecek. Oluşacak yeni dünyada da artık sözümüz geçmeyecek. Söyledik¬lerimizi hiç kimse anlamayacak. Bizler yakın gelecekte bütün ülkelerde vatansız olacağız. Biz bugün bir hiçiz, yarın da bir hiç olacağız.” Zweig yorgundur, canı sıkkındır. Huzura Brezilya’da da kavuşamaz. Bir yandan otobiyografisine son şek¬lini verir, bir yandan da Satranç öyküsünü hazırlar. Montaigne ve Balzac üzerine denemelerini bitirmeye çalışır. Ancak düşünceleri hep Avrupa’dadır. Zweig için artık ne vatanı, ne evi, ne de kitaplarını basacak yayıncıları vardır! Altmış yaşında kendini yüz yaşında hisseder. Petropolis, Zweig’ların yaşamındaki son duraktır! 21 Şubat 1942 akşamı, Brezilya’da kendisi gibi mülteci yaşamı sürdüren Yahudi asıllı yazar Ernst Feder ile bir parti satranç oynar. Onunla vatanı Avusturya’dan söz ederken çok kötümserdir. Zweig ertesi gün masasının başına geçip el yazısıyla bazı mektuplar kaleme alır. İlk eşi Friderike’ye yolladığı 22 Şubat 1942 tarihli mektupta şöyle yazar: “Sevgili Friderike, bu mektup sana vardığında ben kendimi eskisinden çok daha iyi hissedeceğim… Senin ise iyi günleri göreceğine eminim... Hep yürekli ol! Rahata ve mutluluğa kavuştuğumu öğrendin. Stefan.” Brezilya’nın dağ kasabası Petropolis’te yaşamına son veren Stefan Zweig’ın, dünyadaki bunca acının ardından artık sabahı bekleyecek gücü kalmamıştı...
Stefan Zweig, Freud psikoanalizini uyguladığı öykülerinde olay ve kişi davra¬nışlarını, kişilerin düşün dünyalarını, en önemsiz sayılabilecek ayrıntılara kadar işlerken yalın bir lirizm, vurucu bir gerilim sağlamayı ustalıkla başarır. Zweig yapıtlarında bir şeye hep sadık kalır: Doğruya ve insancıllığa dikkatimizi çeker, karşıtlar arasında aracı rolünü üstlenir. Okurunu inandırıcı gücüne, anlatımı ve diliyle ulaşır. Eserleriyle okurunu yüreklendirir, onu kendine tiryaki eder, ona yaşam sevinci aşılar. Zweig iyimserdir. Her zaman barışı, iyiliği düşleyen çok yan¬lı bir yazardır. Her şeye hümanizmin penceresinden bakar. I. Dünya Savaşı’nın yıkıcılığını, korkunçluğunu yakından görmüştü. İnsanların kurtuluşu, mutluluğa kavuşması için ortak Avrupa kültürünün kurtarılması gerekliydi. Zweig’a göre li-beral toplum düzeni toparlanmalı, insanlar yanlışlardan dönmeli ve böylece daha iyi yarınlara ulaşmalıydı. Bunun için de en başta Avrupa aydınları ve sanatçıları aralarında anlaşmalı, işbirliği yapmalıydı. Bütün ülkelerde generaller sadece taş anıtlar olarak akıllarda kaldığı gün insanlar özgür ve mutlu olacaktı.

Stefan Zweig hiç yitirmedi güncelliğini
Zweig’ın yaşamına son vermesinin ardından: “Bir mülteci yaşamı daha alışılmış şekilde sona erdi...” diye oldukça üst perdeden yazmıştı Hitler yandaşı Salzburg Eyalet Gazetesi. Nazi faşizminin özgür düşünceyi yok etme girişimleri Zweig’ları ölüme sürüklemişti! Barışın ve iyiliğin üstünlüğünü hep umut etmiş olan Ste¬fan Zweig nasyonal sosyalizmin ve Hitler diktatörlüğünün kurbanı olmuştu. Carl Zuckmayer’in şu sözleri çok önemlidir: “O dostça bağlandığı bir insanı ömrü boyu kardeş kabul ederdi… Gerçek bir dostluluk onun için mutlulukların en yücesiydi...” Ünlü Avusturyalı yazar, dürüst ve iyi yürekli aydın ölümünden günü¬müze hiç yitirmedi güncelliğini. Özgürlüklü görüşleri huzursuz yüzyılımızda her zamankinden daha çok gerekli!
Ünlü Berlin-Aleksander Alanı romanının yazarı Alfred Döblin, Hitler diktatör¬lüğü yıllarında söylediği: “Özgür düşünceye engel olamazsınız, o kuş gibidir, her yere uçar” sözleriyle ezilmek istenen Zweig ve dostlarına destek olmak istemişti.