19 Eylül 2023

"Viyana, sen benim düşlerimin kentisin..."

TOPLUM, 19 Eylül 2023

Ahmet Arpad

Lirik tenor Frizt Wunderlich'in "Viyana, sen benim düşlerimin kentisin..." şarkısı hep belleklerde! Haydn, Mozart, Mahler, Strauss, Beethoven, Freud, Zweig, Roth, Grillparzer, Schnitzler, Klimt, Schiele, Schubert, Lang, Simmel gibi ünlülere ilham vermiş olan Viyana dünyanın en yaşanılacak kenti! Tarihi bulvar Ringstrasse'ye sadece opera, tiyatro, üniversite, müzeler, parlamento, kiliseler, imparatorluk sarayı, kahvehaneler, ucu bucu görünmeyen parklar açılmıyor, görkemli, birbirinden güzel sayısız yapı da Ringstrasse'yi bir kolyenin incileri gibi süslüyor. Düzinelerle barok, gotik, yeni gotik, yeni rönesans, art nouveau yapı 160 yaşındaki bulvarı erişilmez yapıyor. Prenslerin, varlılıkların, ünlülerin, sözü geçenlerin saraycıkları da bu kolyeye serpiştirilmiş. Ihlamurlarla süslü geniş bulvarda gezinmeden, faytonla keyifli bir tur atmadan Viyana'dan dönülmez.

Göz kamaştıran yapılar

İmparator 1. Franz Joseph, Osmanlı ordularının Viyana kuşatmaları sırasında önünde durmuş olduğu kent duvarlarına birkaç yüz metre ötedeki boş alanlara 1858'de büyük ve gösterişli bir bulvar açılması emrini vermiş. O günlerde bulvar boyunca sağlı sollu uzanan çoğu arazinin Viyana'nın burjuvazisinin varlıklı Yahudilerine satılmasıyla da Habsburg monarşisi inşaatın giderlerini karşılamış. 1865'de bitirilen bulvara imparatorluğun başkentinde toplumun en üst katında yaşayan kömür ve tekstil patronları, çelik sanayicileri, bankerler zenginliklerini herkese göstermek amacıyla villalar, saraycıklar oturtmuşlar.

On dokuzuncu yüzyıl Viyanası'nın günümüzde de göz kamaştıran bu yapıları Yunan tapınaklarını anımsatan sütunlar, heykeller, parmaklıkları altın kaplama balkonlar, fayanslar, kabartmalar süslüyor. Saraycıkların çoğu, o zaman için çok modern kabul edilen ısıtma düzenli, lüks banyolu ve tuvaletli inşa edilmiş. ‘Zenginlerin ışığı‘ elektrik yüzyılın sonunda bu lüks yapıları aydınlatmaya başlamış. Viyana'da akşama doğru etekleri yerlere kadar uzanan ipek giysili, kenarları geniş şapkalı şık hanımefendiler, üniformalı yakışıklı süvari subayları, ellerinde bastonları kırıtkan snoplar, uzun çizmeli, dar giysili hafif kadınlar bulvarın geniş kaldırımlarını doldurmuş. Sohbet toplantıları, oda konserleri, okuma akşamları saraycıkların salonlarında, gizli buluşmalar, iş görüşmeleri bulvarın kahvehanelerinde yapılmış.

Antisemitizmin ilk tohumları

Dorotheer sokağındaki Yahudi Müzesi'nde ‘Ringstrasse' üzerine çok kapsamlı bilgiler edinebilirsiniz. On dokuzuncu yılın ortalarında Tempel sokağındaki sinagoğun temeli için Kudüs'teki Zeytin Dağı'ndan getirilen taşların bazıları tarihi ıhlamur ve çınarlarla süslü Ringstrasse'de 1879'da ibadete açılan Votiv kilisesinin temelinde de kullanılmış. Çoğu Yahudilere ait saraycıklar bugün Unesco kültür mirası bulvarı süslemeye devam ediyor. Todesco, Goldschmidt, Springer, Epstein, Gomperz, Colloredo, Mansfeld, Dumba, Ephrussi, Biedermann, Helfert, Königswarter, Leitenberger, Wertheim, Württemberg bütün görkemleriyle Viyana'nın güzelliğini günümüzde de kanıtlayan, hepsi birer eşsiz sanat eseri yapılar.

Yahudi burjuvazisi olmasaydı acaba Viyana bugün böyle güzel bir bulvara sahip olur muydu? Avusturya-Macar İmpartorluğu döneminde Bohemya, Moravya, Macaristan ve Galiçya'dan gelen Yahudilerin zamanla sadece ekonomiyi değil, sanat ve kültür yaşamını da önemli derecede etkilediği Viyana'da antisemitizmin ilk tohumları 20. yüzyılın başında atılmış. Belediye başkanı Karl Lueger'in 1916'daki "Viyana'yı Büyük Kudüs yaptılar... Peygamberimizi öldürdüler... En son Yahudi yok olduğunda antisemitizm de sona erecektir..." sözleri bugün arşivlerde. Yahudi Müzesi‘nin arşivlerine göre Hitler'in Avusturya'ya el koymasıyla kültürlü ve varlıklı bu insanların toplama kamplarına yollanmasının ardından Nazi güruhu villalarını yağma etmiş...

17 Eylül 2023

Burada develer mutlu

Cumhuriyet, 17 Eylül 2023

STUTTGART - AHMET ARPAD

Hava sıcak mı sıcak. Kimi develer yüksek ahırların serinliğine çekilmiş, kendini genç hissedenler, öğle sıcağına karşın çayırları ve ağaç altlarını yeğlemiş. Stuttgart'tan Tübingen'e uzanan yolun yamaçlarındaki çiftlikte yaşayan develerin çoğu çift hörgüçlü. Bir köşede küçük çocuklar küçük develerle baş başa, onları okşuyorlar, bir iki aylık yavrulara biberonla süt veriyorlar, kulaklarına bir şeyler mırıldanıyorlar, birbirlerinden hiç çekinmiyorlar. Az ötede başka çocuklar develere binmiş gezintiye çıkmaya hazırlanıyor. Ormanda ve çayırlarda yapılan dört kilometrelik deve gezisi bir saat sürüyor. Deve çiftliğinde algılama bozukluğu olan çocuklara ergoterapi tedavisi de uygulanıyor.

Üç milyon yıl önce Kuzey Amerika'dan Asya'ya geçtiği tahmin edilen develer bundan 5 bin yıl önce evcilleştirilmiş. Çok dayanıklı bu yük hayvanından her kıtada yararlanılıyor. Son yirmi yıldır Almanya'nın değişik yörelerinde deve çiftlikleri açıldı. Sütü ve yünü de değerli. Hele genç develerin boyun altından elde edilen tüyler çabucak alıcı buluyor. Deve sütünden kremler, sabunlar, banyo losyonları üreten çiftlikler de var.

Stuttgart yakınlarındaki deve çiftliği, doğa park Schönbuch'un içinde. Çevresi ormanlar, çayırlar ve ekili tarlalarla kaplı. Burası develerin ötesinde lamalar, eşekler ve köpekler de barındırıyor. Aynı aileden develer küçük gruplar oluşturmuş. İçlerinde beyaz olanları da var. Yeni doğmuşlar analarının peşinden ayrılmıyor. Hele biri var ki, bakıcı kızın dediğine göre birkaç gündür ilk kez dışarıda dolaşmaya çıkmış. Ürkek. Sürekli bağırıyor, gruptan diğerleri yanına gelip onu kokluyor. "Yatıştırmaya çalışıyorlar" diyor bakıcısı. Yeni bir grup daha temiz havaya çıkıyor. Deneyimliler en önden koşar adım gidiyor, leziz otlar onları bekliyor. Kimisi ise hemen otlayacağına az ötedeki toprağa uzanıyor, sağına, soluna dönüp duruyor. Toprak banyosundan zevk aldıkları belli!

KAFASINA ESENİ YAPAR

Deve çiftliğinin sahibi Claudia, "Haftanın belirli günlerinde develerle gezintilere çıkma olanağı var. Çocuklu ailelere de istek üzerine doğum günü partileri düzenliyoruz. Çocuklar burada okul stresinden, yetişkinler de iş stresinden kurtuluyor. Deve iyi niyetli gibi görünür, fakat istedi mi de kafasına eseni yapar, o köpekten çok kediye benzer" diyor.

Stuttgart'ın güneyindeki bu çiftlikte develer mutlu mutlu geziniyor. Yöre Karaormanlar'ın kuzeyi. İlk kez gören gözlerine inanamıyor. Arabistan yarımadasının kızgın kumlu tepeleri nire, güney Almanya'nın Karaormanlar'ı nire? Bu ormanlık yörede kışın haftalarca kar kalkmıyor. Develer soğuk günleri sıcak ahırlarda geçiriyor, yazları çamların, kayınların gölgesinde, yemyeşil çayırlarda... Mutlu olmalılar. Anavatandaki "akrabaları" işten işe koşarken onlar burada keyif çatıyor. İş yok, güç yok. Ekmek elden, su gölden!...

Bir zamanlar okumuştum, Türkiye'de 1935 yılında 120 bin deve varken günümüzde bu sayı 1500'e düşmüş. Acaba ülkemizde develer niçin azaldı?

10 Eylül 2023

Genç Adolf'un Viyana Yılları

Toplum24 / ALMANYA, 10 Eylül 2023

Ahmet ARPAD

Mariahilfer Caddesi Viyana'nın sadece yayalara açık güzel caddelerinden biri. On yıl öncesine dek otomobilden geçilmezdi. Bugün ise rahat rahat yürüyebiliyorsunuz, şık vitrinlere bakıyorsunuz, ayaküstü bir kahve içiyorsunuz. Metroyla Stephan Alanı sadece 10 dakika!

Genç Adolf, Viyana'nın bu semtine adım attığında 16 yaşındaydı. Doğup büyüdüğü küçük kentin sıkıcı havasından kurtulmak, başka şeyler görmek, yaşamak istiyordu. Dul annesinin verdiği cep harçlığı ile Viyana'da haftalar geçirdi. İnsanların çokluğu, geniş bulvarlar, binlerce otomobil, kamyon ve fayton onu şaşkına çevirdi. Viyana'nın tarihi yapılarına, kiliselerine, müzelerine, kahvelerine hayran kaldı. Başkentin cadde ve sokakları ışıl ışıldı. Evleri de elektrikle aydınlatılıyordu.

Kavgacı babası öldüğünde Adolf 13 yaşındaydı. Ertesi yıl notları kötü olduğu için Linz ortaokulunu terk etmek zorunda kalmıştı. Annesine çok bağlıydı, babasını ise hiç sevmemişti. Okuldan ayrıldıktan sonra bir işe girmemişti, çıraklık eğitimine de başlamamıştı. Sanatkâr olmaktı niyeti. Sonunda annesini kandırıp Viyana'ya kapağı attı. Kısa süre sonra arkadaşı Kubizek' e yolladığı kartpostalda şöyle yazdı: "Geçen gün saatlerce gezindim, opera binasını, parlamentoyu ve Ring Caddesi'nin yapılarını seyrettim. Yarın Tristan, ertesi gün de Uçan Hollandalı operalarını izleyeceğim. Bu akşam da Şehir Tiyatrosu'na biletim var..." Bir ay sonra Linz'e döndü, fakat aklı hep Viyana'daydı. Başkent onu mıknatıs gibi çekiyordu. Sonunda annesini kandırıdı ve ressamlık eğitimi için Güzel Sanatlar Akademisi'nin sınavlarına girmek üzere tekrar Viyana'nın yolunu tuttu.

Önce kendine kalacak bir yer bulmak zorundaydı. İstasyon yakınında, Mariahilfer Caddesi'ne açılan Stumpfergasse 31 numarada, karanlık arka avluya bakan bir oda buldu. Ev sahibi, hiç evlenmemiş terzi Maria Zakreys' tir. Bohemyalı kadının ayda 10 krona kiraya verdiği başka odalar da vardı kaldığı katta. Tuvaleti ve duşu diğer kiracılarla ortak kullandı. Odasının penceresinden gökyüzü görünmüyordu.

Richard Wagner Hayranı!

Akademiye giriş sınavlarını başaramayan delikanlı, hayranı Richard Wagner'in operadaki oyunlarını kaçırmadı. Kısa süre sonra Stumpfergasse'deki odasından ev sahibine borç takarak ayrıldı ve birkaç sokak ötede, Felber Caddesi 22 numaradaki, günümüzde de hâlâ oda kiralayan bir pansiyona yerleşti. Annesinin yolladığı harçlık ve çizdiği kartpostalları satarak geçinmeye çalıştı. Sınavları bir türlü başaramadı. Birkaç ay sonra kaldığı o pansiyondan da ayrıldı.

O günden sonra genç Adolf orada burada konakladı. Kimi zaman bir oda kiraladı, kimi zaman değişik pansiyonlara gitti, kimsesizler ya da erkekler yurdunda da yatıp kalktı. En son kaldığı yurdu 8 saat uykudan sonra terk etmek zorundaydı. Çünkü yatağını başkalarıyla paylaşıyordu. Bu yaşam tam 3 yıl sürdü. Toplumun dışlamış olduğu insanlar arasında geçirdiği yıllar genç Adolf'un politik dünya görüşünü giderek etkiledi, onu radikalleştirdi.

Başarısızlığının ve sorunlarının nedenini kendinde değil başkalarında aramaya başladı. Suçladığı bu insanlar Adolf'un gözünde düşmanlarıydı. O yılların Viyana'sında Yahudi düşmanlığı başını almış gidiyordu. Adolf, çevresinin de etkisiyle çok kitap okumaya başladı. Okudukları antisemit içerikli, Yahudi sermayesinin gücünü anlatan kitaplardı. Günü gününe yaşayan, para sıkıntısı çeken, dostları toplumun ittiği insanlar olan bu genç için "tehlikeli" şeylerdi. "O yıllarda okuduklarım bugünkü bilgimin temelini oluşturmakta" diye yazdı ileride Kavgam'da.

Adolf Hitler ideolojisinin temellerini Viyana yaşamında attı. Aşırı nasyonalist gazete ve dergilerde yazanları yuttu. Bu arada Birinci Dünya Savaşı'yla ülkede monarşi sona ermiş, onlarca yıldır bir arada yaşayan etnik toplumlar bölünmüş, milliyetçilik ruhu kendini göstermeye başlamıştı. Artık Çekler, Polonyalılar, Macarlar ve Sırplar birbirlerini düşman görmekteydi. İşte bu ortamda kavruldu genç Adolf!

15 Mart 1938'de Viyana'ya döndüğünde o artık bir "Führer"di. Kahramanlar Alanı'nda, Viyana'yı Türk işgalinden kurtarmış olan Prens Eugen'in heykelinin arkasındaki dev balkondan coşkulu yüz binlere haykırdı. Nazi Almanyası iki gün önce Avusturya‘yı topraklarına katmıştı..!

Günümüzde Viyana'ya gidip de o balkona uzun uzun bakarken insanın aklına Şarlo'nun "Büyük Diktatör" filmi geliyor. Geçen yüzyılın en büyük sinema artisti ve rejisörü Chaplin 1940 yılında yaptığı bu ilk sesli filminde Nazi Almanya'sı ve Hitler ile çok güzel bir alay eder. Daha doğrusu Hitler'in diktatörlüğü ve faşistliği ile alay ederken, izleyiciyi düşündürür ve hüzünlendirir.

"Büyük Diktatör" sayısız unutulmaz başarılı sahne ile doludur. Üzerine dünya haritası çizilmiş büyük bir balonla dans edişi ve alandaki binlere anlaşılmaz bir dilde yaptığı "balkon konuşması" çoktan sinema tarihine geçmiş ünlü sahnelerdir! Hele balkondaki Hinkel'in (Şarlo'nun) ağzından çıkanların tek kelimesi bile anlaşılmazken yığının coşkuyla haykırışı bu deha insanın hınzırca bir buluşudur!


3 Eylül 2023

Sivri kukuletalılar örgütü

Cumhuriyet, 3 Eylül 2023

ABD tarihinin “kara lekesi", insanlık tarihinin gördüğü en gaddar nefret gruplarından biri kabul edilen Ku Klux Klan (KKK) bir sosyal kulüp olarak 1866'da Tennessee'de kuruldu. Sembolü yanan haç olan ırkçı, yabancı düşmanı, antisemitik bu örgüt 20. yüzyılda Avrupa'ya da sıçradı. Özellikle İkinci Dünya Savaşı'nın ardından güçlenen KKK “European White Knights of the Burning Cross - Avrupa Beyaz Şövalyeleri Yanan Haç" çatısı altında günümüzde Almanya, İsviçre, Avusturya, İsveç, Fransa, İngiltere ve İtalya'da etkin. Onlar siyahi karşıtı, beyaz üstünlükçüsü ve göçmenleri sevmeyen, ırkçı bir gizli örgüt.

Ahmet Arpad / Almanya (Stuttgart)

Resmi olmayan açıklamalara göre ABD'de yaklaşık 10 bin kişi KKK'ye üye, yurtdışı bağlantıları çoğunlukla değişik ülkelerdeki sağcı kuruluşlarla. Örgütün Avrupa'daki “şubeleri" 2007'de Almanya'da kurulan, günümüzde ise İngiltere'den yönetilen European White Knights of the Burning Cross'a bağlı. Çoğunlukla Facebook üzerinden yandaşlarına ulaşan, örgütün reklamını yapan KKK üyeleri Cermen anavatanlarına, Nazi dönemindeki Alman ordusuna övgüler, günümüz düzenine nefret yağdırıyorlar. Avrupa KKK örgütleri kendilerini nasyonal sosyalist ülküye yakın görüyor. Hayran oldukları Hitler'in resimleriyle “Gamalı Haç"lar internet sayfalarından hiç eksik değil. 2000'li yıllarda Almanya'da 8'i Türk olmak üzere 10 yabancıyı öldüren ve yıllarca ortaya çıkarılamayan (!) NSU neo-Nazi örgütü tarafından Stuttgart yakınlarındaki Heilbronn'da öldürülen kadın polis Michèle Kiesewetter'in iki meslektaşının yöredeki KKK'ye üye olduğu ve “gece törenleri"ne katıldığı soruşturmalar sırasında ortaya çıkarılmıştı. Nasyonal Sosyalist Yeraltı (NSU) örgütünün Almanya'nın değişik yörelerindeki KKK gruplarıyla bağlantı içinde oldukları da bu soruşturmalarda kanıtlanmıştı.

POLİS BASKININDA 40 GÖZALTI


Birkaç yıl öncesine kadar Almanya İçişleri Bakanlığı, ülkede KKK ideolojisinde kurulmuş dört örgütten yola çıkıyordu. Bir ihbar üzerine Stuttgart yakınlarında tutuklanan “ünlü" bir sağcının telefonunda inanılmaz bilgilere ulaşıldı. Hemen ardından Almanya'nın sekiz eyaletinde KKK bağlantılı adreslere aynı anda polis baskınları düzenlendi, yüzün üzerinde tabancadan kılıca, değişik silahlara el konuldu, yaşları 17 ile 60 arasında tümü erkek 40 kişi gözaltına alındı. Bu baskınların nedeni şiddet yanlısı, yabancı düşmanı örgüt üyelerinin Almanya'da eyleme geçeceğinden korkulmasıydı.

KKK üyelerinin yaptıkları gizli törenler geceleri oluyor, katılımcılar kendilerini uzun beyaz cüppelere ve beyaz sivri kukuletalara gizliyorlar. Bütün gruplarda üyelerin mutlaka uyması gereken bazı kurallar var. Bunlardan biri de ağızlarından sır kaçırmamak için özel yaşamlarında az içki kullanacaklar. Diğeri de hep mücadeleye hazır olabilmek için düzenli ve sağlıklı bir yaşam sürdürecekler! Kurulduğu yıllarda Almanya KKK'nin web sitesinde şu sözler dikkati çekmişti: “Almanya örgütümüz Kuzey-Cermen kültürü ile KKK'nin dünya görüşünü bir araya getirmekte olup günümüzün kültürüne ve insanlarımızın gereksinimlerine uyuşum göstermektedir." KKK Cermen Şövalyeler Tarikatı, açıkladığına göre Cermen kökenli Alman Hıristiyanlarının toplum ve kültür değerlerini sözde koruyup teşvik ediyorlar! “Bu değerlerimizi teşvik etmekle atalarımızın mirasına saygı gösteriyor, onu hep canlı tutuyoruz."

mail@ahmet-arpad.de

"Edebiyat Yaşamımız Yok Olacak“

Toplum24 / ALMANYA, 3 Eylül 2023

"Joseph Roth ileri görüşlü bir edebiyatçıydı." (Stefan Zweig, 1938)

Ahmet ARPAD

2 Eylül 1894 Avusturya'nın önemli yazarlarından Joseph Roth'un doğum günüdür. Geçtiğimiz yüzyılda Doğu Galiçya'nın en büyük Yahudi yerleşimi kabul edilen Brody'de dünyaya gelmişti. 1913 yılına kadar yaşadığı kenti 1932 yazdığı başyapıtı Radetkzy Marşı'nda (Çeviri: Ahmet Arpad) konu eder. Lise öğreniminin ardından başkent Lemberg'de üniversitesinin felsefe bölümüne kaydolur, ancak bir yıl sonra, 1914'de Viyana'ya yerleşir. Burada Alman edebiyatı öğrenimine başlar.

1916 yılında gönüllü olarak cepheye giden Joseph Roth Birinci Dünya Savaşı'nın ardından düşlerinin vatanı olan Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun çöküşünü yaşar, o andan sonra da kendini bir Haymatlos olarak kabul eder. Avusturya edebiyatında Joseph Roth için 'kahvehane edebiyatçısı' denir. Viyana kahvehaneleri 20. yüzyılın başında bir çok yetenekli gencin kültüre, edebiyata ve sanat yaşamına ilk adımlarını attıkları yerler olmuştu. Bütün günlerini Viyana'nın kahvehanelerinde geçirenler arasında Klimt, Schiele, Kokoschka, Trakl, Canetti, Broch, Schnitzler, Hofmannstahl, Altenberg, Musil, Zweig, Lehár, Stauss, Werfel ve Trotzki gibi ünlü kişiler çıkmıştır. Roth bu kahvehane alışkanlığını Berlin'e yerleştiği yıllarda da sürdürmüştü.

Joseph Roth fakirlik ve yoksulluk içinde geçen gençlik yıllarının ardından yüksek öğrenimi için Viyana'ya gelirken beraberinde çok değerli bir şey getirmişti: Alman diline olan sonsuz tutkusunu! Kısa sürede profesörlerinin dikkatini çeken bu başarılı öğrenciye burs verilmiş ve öğreniminin ardından da üniversitede doçent olarak görev yapabileceği söylenmişti. O günlerde Roth her şeyin yoluna girdiğine inanmıştı. Ancak güvenli bir yaşama kavuştuğunu sandığı günlerde Birinci Dünya Savaşı başlamış, gelişmeler bütün ümitlerini yıkıvermişti.

Roth'un eli açıktı

Yepyeni bir yaşam kurmak isteyen Joseph Roth'un yerleştiği Berlin'de şansı yaver gider, kısa süre sonra onun keskin bakışlı mükemmel bir yazar olduğunu sezen büyük gazeteler Roth'a ilgi duymaya başlar. Anlatımı göz kamaştırıcıdır, kişilere her zaman insanca yaklaşır, içlerine girerdi. Roth'un o yıllarda kazancı yerindeydi, fakat eli açıktı. Kolay gelen parayı bol keseden harcadı, küçük bavulu elinde, göçebe örneği kentten kente gitti, küçük otellerde konakladı. Genç Joseph Roth 1920'li yılların sonuna kadar bir bohem yaşamı sürdürdü.

1933 yılında yerleştiği Paris'te de otel odalarında 'özgür' bir yaşamı yeğler. Eline geçen para geldiği gibi gidiyordu. "Gelecek hafta nasıl yaşayacağımı bilemiyorum..." Aylarca üzerinde aynı giysiyle dolaşıyordu. "Kendime iyi bir kefen alıp bir kenara kaldırsam fena olmayacak" diye sık sık düşündüğü olmuştu. Verimli olduğu yaklaşık 20 yılda on altı romanla on dokuz öykünün altına imzasını atmasına karşın eli açık bir insan olması, durumu kendinden kötü olanlara destek vermesi yaşamını olumsuz etkilemiştir… Nazi felaketinin ortasında her şeye karşın verimli ve onurlu bir yaşam sürdürmeği kafasına koymuştu.

Sağlam karakterli, onurlu, dürüst ve kendisine inanılır birisiydi. "Dostluğun sınırı yoktur, o koşulsuzdur" diye düşünen Roth nefret nedir bilmezdi. O günlerde eski monarşinin özlemini çekmesinin nedeni belki de toplum düzeninin parçalanması, kimsenin geleceğinden emin olamamasıydı.

Joseph Roth gibi kendisi de yaşamının son yıllarını sürgünde geçirmiş olan Stefan Zweig yakın dostu üzerine şöyle konuşmuştu: "Joseph Roth Alman edebiyat tarihinin silip atamayacağı ender insanlardan biriydi. O, üstün bir yaratıcılık için gereken sayısız öğeye sahipti." Roth büyük coşkular yaşayan, her şeyde sınırlarını zorlayan bir insandı. Dine olan inancı sonsuzdu, kişiyi yok edebilecek içsel gerilimlere sahipti. Zweig şöyle devam etmişti: "Roth'un ruhunda bir başka insan daha vardı. O, akıllı, çok uyanık, yerine göre eleştiriyi seven yanıyla dürüst ve yumuşak olmasını başaran bilge bir Yahudi'ydi de. Ve onun bir üçüncü yanı, davranışlarıyla kibar ve saygılı, kendine güvenilen ve cana yakın, sanatsever ve müzikten anlayan bir Avusturyalı oluşuydu. İşte bu olağanüstü, benzeri olmayan birleşim kişiliğinin ve yarattığı yapıtların eşsizliğinin nedenidir."

"Tek başımayım ve perişanım"

1930'lu yılların başında Roth: "38 yaşındayım, fakat kendimi hasta bir yaşlı gibi hissediyorum" demişti. "Tek başımayım ve perişanım. Adım doruklarda bir yerde, varlığımsa çukurda." Kısa süre sonra Naziler büyük adımlarla ilerlemeye başlayınca: "Kâğıtlar ve kitaplar arasında geçen 12 yılın sonunda ben artık kuyruğu titreyen bir varlığım…" diye yazmıştı, ümidini henüz yitirmemiş olan Stefan Zweig'a.

"Dikkat edin. Siz çok zeki bir insansınız, ancak içinizdeki insan sevgisi kötülükleri görmenizi engelliyor… Almanya bizim için artık öldü, düşlerimiz geçmişte kaldı. Anlayın artık bu gerçeği." Zweig'ın olup biteni anlaması için aradan birkaç yıl daha geçmesi gerekir; Ekim 1937'de Roth'a yolladığı mektubunda şöyle der: "Çürümeye başlayan Avrupa'dan yükselen kötü kokular hepimizin burnunu yakmaya başladı…" Kara mizahı iyi başaran Joseph Roth Zweig'a şu yanıtı verir: "Sonumun yaklaştığını size yazalı çok oldu; fakat sonum bir türlü gelmek bilmiyor."

Heinrich Böll'ün: "Alman düzyazısının yaratıcı koruyucusu" dediği Roth, iki savaş arası dönemi konu alan “Hotel Savoy“ (Çeviri: Ahmet Arpad) ve “Eyyub“ (Çeviri: Burhan Arpad) yapıtlarında varoluşçu bir anlatımla okurun karşısına çıkar. Özellikle “Eyyub“ bir romandan çok bir destandır, çok duru ve kusursuz bir şiirsel yapıttır, dine ve Tanrı'ya olan inancının yaratıcılığının en önemli unsuru olduğunu gösterir. Joseph Roth'un ünlü bir başka değerli yapıtı olan “Radetzky Marşı“nda imparatorluğun yüzlerce yıllık soylu kültürünün artık gücünü yitirmekte olduğunu anlatır.

Geçmişe olan özlemi hissedilen bu yapıtıyla Kayzer Avusturyası'na olan sevgisini kanıtlar. Radetzky Marşı'nda köklü geçmişi olan ve yavaş yavaş sönen bir ailenin yazgısını ele alır.“İmparatorlar Mezarlığı“ (Çeviri: Ahmet Arpad) bu yapıtın devamıdır. Başarılarının doruğu olan bu üç yapıtıyla Joseph Roth, gerçek bir edebiyatçı, döneminin en başarılı izleyicisi olduğunu kanıtlamıştır.

"Edebiyat yaşamımız yok olacak"

Tanışlarıyla, edebiyatçı dostlarıyla ve kendisini destekleyenlerle yaptığı mektuplaşmalarda veya kaleme aldığı günlüklerinde Roth'un liberal ve kozmopolit yanıyla, günlük yaşamın perde arkasına bakan toplumsal yanı kendini çok belirgin gösterir. Ancak günün birinde çizmeli faşizmle Avrupa'ya büyük dönüşüm gelir. Almanya'da on binlerce sol görüşlü insan kamplara sürülür. Bütün aydınlar gibi dürüst ve duygusal bu insan da büyük yasa düşer.

Joseph Roth, Nazilerin yönetime el koyduğu 1933 yılında yerleştiği Paris'ten yakın dostu Zweig'a yolladığı bir mektupta şöyle der: "Çok büyük bir felakete sürüklediğimizin farkında olduğunuzu sanıyorum. Edebiyat yaşamımız yok olacak. Olup bitenler bizleri yeni bir savaşa sürükleyecek. Barbarlar yönetimi ele geçirdi. Artık yaşamın üç paralık bile değeri kalmadı. Yanlış düşlere kapılmayın." Kısa süre sonra kitaplarının yakılması, yavaş yavaş okurlarını yitirmesi, yaşanan kaba güç, Avrupa'da patlama yapan nefret ve yalan hep geleceğe inanmış, insan dostu Joseph Roth'ta derin izler bırakır, sürekli umutsuzluk artık yaşamını belirlemeye başlar.

İyi yürekli, nazik ve içine kapanık, o güne dek dostlarını hep desteklemiş, davranışları hep olumlu, iyiliksever bu insan kişiliğindeki ani değişimle kolay alınabilen, öfkelenen birisi olur. 1939 yılındaki ölümüne dek Paris'te borç içinde zor bir yaşam sürdürür. Bu süreçte Stefan Zweig'la sık sık mektuplaştığı, yakın dostunun onu parasal desteklediği bilinir.

Yoksullukla geçen Fransa yılları Roth için acımasız bir sürgün yaşamıdır. Askerlik günlerinde başlayan içki bağımlılığı vatanından uzak geçirdiği bu süreçte iyice artar, sağlığı bozulur. Joseph Roth hem toplumun dışında bir yaşam sürdürür, hem de kendini her şeyin içinde hisseder. Roth önemli sağlık sorunlarına karşın yazmasını sürdürür. O, öykü ve romanlarıyla nefes alır. İnsancıldır, toplumcudur. Değişik görüşlere ve inançlara açıktır, yapıcıdır.

Nazi rejiminin ölüme sürüklediği yazarlar

Galiçyalı bir Yahudi ailenin çocuğu olan Joseph Roth hep oradan oraya gitmiş, kısa yaşamında sürekli bir göçebe olmuş, sürekli vatan hasreti çekmiştir. Gençlik yılları Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun çokuluslu toplum yapısında geçmiş olan Joseph Roth savaşın ardından gelen yıkım sürecinde toplumlararası kavgayı ve Yahudiler arasındaki çekişmeleri yakından yaşamıştı. Üniversite öğrenci olarak Lemberg'in ve Viyana'nın sokaklarında gittikçe artan antisemitizme de doğrudan tanık olmuştu.

Burada Zweig'ın dostu Roth üzerine söylediklerini anımsamak doğru olacak: "Roth, geleceğe akıllıca bakmasını bilen ileri görüşlü bir edebiyatçı kalmasını başarmıştır. Çevresindeki hataları görmüş, onlara anlayış göstermesini ve onları affetmesini bilmiştir. Kendinden yaşlı sanatçılara hep saygılı davranmış, gençlere destek vermiştir. Ona dostluk gösterenle dost olmuş, arkadaşa arkadaşça yakınlaşmıştır.

İyi yürekliliğini bir yabancı da hissetmiştir. Roth candanlığını, zamanını yaşamı boyunca bol keseden harcamıştır!" O, alışılmışın dışında, sıra dışı bir edebiyatçıdır, başarılı gözlemin ve somut anlatımın ustasıdır, yaşamın geçici olduğunu kabullenir, insanların sorun ve sıkıntılarına anlayışla yaklaşır, onları yapıtlarında dikkatle ve cesaretle ele alır. Anlattıklarıyla insanları yaşam bıkkınlığından uzaklaştırmak, onlara yaşamak sevincini taşımak ister.

Bu yazıyı Zweig'ın savaşın ilk yıllarında söylemiş olduğu şu çok düşündürücü sözlerle bitirmek istiyorum: "Zamanla azalsak da, sağımızdaki solumuzdaki yakın dostlarımızı yitirsek de, ümitsizliğe kapılmamalı, hüzünlenip kendimizi geri çekmemeliyiz. Bizler bir savaştayız, onun en tehlikeli yerindeyiz, tam ortasındayız. Aramızdan biri ayrıldığında, bizi bırakıp gittiğinde bir an için onu hüzünle anmalı, ona teşekkür etmeli ve hemen bizi koruyan görevimizin başına dönmeliyiz. Eserler yaratmalıyız! Hepimizi hep ayakta tutacak bu dürüst görevi başımız dik yerine getirmeliyiz, bizim de sonumuz gelene kadar!"

27 Mayıs 1939 günü öldüğünde 45 yaşındaydı. Nazi rejiminin yazmalarını yasaklayarak ölüme sürüklediği yazarların başında, yaratıcı ruhlu iki dost, Joseph Roth'la Stefan Zweig gelir...

27 Ağustos 2023

"Göl Kıyısında Yaşanacak Bir Kent!"

Toplum24 / Almanya, 27 Ağustos 2023

Ahmet ARPAD

Cenevre'nin caddelerini her mevsimde alışverişe çıkmış varlıklı Araplar dolduruyor. Salına salına yürüyorlar siyah giysili kadınlar. Kara sakallı erkekleri iki adım önde. Asyalılar ise gruplarla gezmeyi seviyor... Tarihi yapıların sıralandığı sokaklar, caddeler cıvıl cıvıl. Cüzdanları kredi kartı dolu kalburüstü yabancılar şık mağazaların devamlı müşterileri! Göl kıyısı kenti Cenevre'ye gelen bol para harcamadan dönmüyor. Şık vitrinler kolye, küpe, yüzük, kol saati, altın, platin, gümüş doldu. Her yerde dünya markaları. Pırıl pırıl, ışıl ışıl

Onlara bakan insanların gözleri de. bir taş atımı ötedeki İtalya'dan, Fransa'dan günübirlik uğrayanlar var. Ara sokaklarda butikler, antikacılar. az değil. Şarküteri dükkânlarında peynirin, salamın, jambonun kırk çeşidi. Cenevre'yi yabancılar Akdeniz kentlerini anımsatan, iklimi nedeniyle. seviyor.

Rhone Irmağı'nın kenarında masaları beyaz örtülü şirin lokantalar iştah açıcı, huzur verici. Leman Gölü'nün çevresinde yapılacak romantik yürüyüşler dinlendirici. Gölde yüzen ördekler, kuğular, Quai du MontBlanc'dan peş peşe demir alan bembeyaz gezinti gemileri… Jardain Anglais'den kalkan, Nyon'a, Yvoire'a, ta Lozan'a uzanan yüz yıllık yandan çarklılar. Gölün içinden suları 140 metreye fışkırtan dev fıskıye. Ötelerde Parc Le Grange, Parc des EauxVives… Doğa ve yöre mutlu edici. Gustave Ador, göl kıyısında kilometrelerce uzanan ağaçlıklı geniş bulvar. Koşanlar, gezinenler, bisiklete binenler. Yat limanından yelken açan kar beyazı zengin tekneleri. Yeşille mavinin arasında doğa güzelliği, refah ve huzur..

Lozan Antlaşması ve Modern Türkiye

Cenevre gölüne gelip de kıyılarına serpiştirilmiş şirin kentleri ve Alplerin eteğindeki olağanüstü doğayı görmeden buradan dönmek olmaz. Tarihi yapıları, dar sokakları, şık butikleri, gösterişli vilları, dünyaca ünlü otellerinin yanısıra dorukları karlı dağlar, üzüm bağlarıyla kaplı yamaçlar ve tarihi köylerden oluşan Montrö mutlaka uğranması gereken bir kent! İki bin metrelik Rochers-de-Naye'nin yamaçlarına serpiştirilmiş villalar arasında üzüm bağları.

Çayırlarda şu günlerde nergisler açıyor. Montrö'nün bağlarında Unesco'nun 2007'de listesine aldığı Lavaux şaraplarının üzümleri yetişiyor, doğa koruma alanı Grangettes'de 250 kuş türü yaşıyor. Villeneuve'den Montrö'ye uzanan yoldaki en önemli yapı 12. yüzyıldan kalma Chillon şatosu. Göl üzerindeki bir kayaya oturtulmuş şatoya uzaktan baktığınızda sularda yüzüyormuş sanıyorsunuz. Chillon'un cumhuriyet tarihimizde önemli bir yeri vardır. Montrö Boğazlar Sözleşmesi'ni 1936 yılında dönemin Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras bu şatoda imzalamış.

Az ötedeki Vevey İsviçreli ve yabancı varlıklıların yeğlediği, yeşil yamaçları villalarla dolu yörenin en güzel küçük kenti. Tarihi kent merkezinin dar sokaklarında şirin yapılar yanyana. Gezinirken butikler, dükkanlar, Café'ler, lokantalar sizi çekiyor. Göl kıyısındaki Grand Hotel du Lac'ın kapısında limuzinler dizi dizi, şirin lokanta Ze Fork ağzına kadar müşteri dolu. Fotoğrafçı Afyonlu Çağan, bakkal-manav Kayserili Ali, Kosovolu taksi şöförü Avni de onlarca yıldır Vevey'de mutlu yaşayan insanlardan sadece üçü...

Az ötedeki Lozan da Montrö gibi bir yamaca kurulmuş. Kentin eski evleri ve dar sokakları, şirin lokanta ve Café'leri göl kıyısında değil, yukarda! Bir finiküler kıyıyı kent merkeziyle bağlıyor. 160 bin nüfuslu Lozan'da görülecek yerler arasında en ilginci, her yıl 400 bin ziyaretçiyi çeken 13. yüzyıldan kalma gotik yapı, görkemli katedral. 1915'den bu yana Uluslararası Olimpiyat Komitesi'nin merkezi de Lozan'da. On binin üzerinde giysi, madalya, belgenin vitrinlerini süslediği, geniş bir parkın ortasındaki Olimpiyatlar Müzesi'ni her yıl 250 bin insan ziyaret ediyor. Lozan'ın cumhuriyet tarihimizdeki yeri çok önemli.

Bundan tam 100 yıl önce, 23 Temmuz 1923'de imzalanan Lozan Antlaşması modern Türkiye'nin temelini oluşturuyor. İmzaların atıldığı Beau-Rivage Palace yörenin en şık ve ünlü otellerinden. Odalarının manzarası eşsiz. Cenevre gölü ayaklarınızın altında. Şirin göl gemisi, 1910 yapımı yandan çarklı 'La Suisse' iskeleye yanaşıyor. Yeşiller, çiçekler arasında gezinirken hiç acele eden yok, gürültü yok. Her yerde bir huzur! İnsancıl, barışsever ve öncü 'Şarlo' işte bu cennette yaşadı. Audrey Hepburn de Lozan'a yakın Tolochenaz'da, 16 dönümlük parkın ortasındaki villasında yaşamının son 30 yılını geçirdi.

20 Ağustos 2023

1945'den sonra yaşanan skandallar

Toplum, 20.08.2023

AHMET ARPAD

1950 yapımı filmin adı "Günahkâr". Rejisörü ünlü Willi Forst. Bir sokak kadını rolünde oynayan Hildegard Knef'in çok kısa da olsa çıplak görünmesi savaş sonrası Almanya'sında büyük bir skandala neden olmuştu. Katolik ve Protestan kiliselerinin büyük tepkisi üzerine politikacılar araya girmiş ve filmi yasaklamaya çalışmışlardı. Ancak bunu başaramamışlar ve "Günahkâr" aylarca kapalı gişe oynamış, rejisörüyle artistleri de büyük üne kavuşmuştu.

1950'li yılların "ahlak düşkünü" Almanya'sını sarsan ikinci skandalını, politikacılarla zengin endüstri patronlarının yataklarından çıkmayan, Frankfurtlu sokak kadını Rosemarie Nitribitt cinayeti yaratmıştı. Savaş sonrasının bu en büyük toplum skandalına neden olan Nitribitt, 1957 yılında öldürüldüğünde 24 yaşında, çok zengin ve çok ünlüydü. "Sevgilileri" arasında yeni Almanya'nın ünlü patronları Harald Quandt, Krupp ailesinden Harald von Bohlen ve Gunter Sachs da vardı. Banka hesabı çok şişkin, altında o yılların en şık ve en pahalı otomobili kırmızı Mercedes 190 SL ve Frankfurt'un en güzel yerinde büyük bir apartman katına sahip olan Nitribitt'in katili hiçbir zaman bulunamadı. Not defterindeki isimler, adresler ve telefon numaraları da hiç açıklanmadı. Ölüm nedeni hep bir sır kaldı.

Uçak alımında oyunlar

1961 yılında Batı Almanya, ABD uçak fabrikası Lockheed'den tam 916 adet F-104 Starfighter savaş uçağı almaya karar verir. Adenauer hükümetinin Savunma Bakanı Franz Josef Strauss'tur. O yıllarda Lockheed, İtalya, Hollanda, Japonya'ya da aynı uçaklardan satar. Son ana kadar Fransız Mirage uçaklarının alınmasını isteyen bakan Strauss, bir Amerika ziyaretinin ardından fikrini değiştirir. Starfighter'ların Almanya'ya tesliminden kısa süre sonra Der Spiegel dergisinde yayımlanan bir makalede, Lockheed fabrikasının lobicisi Ernest Hauser, Savunma Bakanı Strauss ve partisi CSU'ya şirketin 10 milyon dolar "bağış" yapmış olduğunu açıklar. 1962 yılına gelindiğinde Der Spiegel'de çıkan bir makalede, Alman ordusunun savunma gücünün çok yetersiz olduğu iddia edilir. Bakanlık, ülke sırlarını açıkladığı iddasıyla dergi aleyhine dava açar. Bakan Strauss'un isteği üzerine başsavcı Spiegel'de arama yaptırır, kaynaklarını açıklamayan gazeteci Ahlers ile genel yayın müdürü Augstein tutuklanır. Adenauer hükümetinin basın özgürlüğüne darbe indirdiğini söyleyen beş bakan istifa eder. Savunma Bakanı Franz Josef Strauss da görevinden ayrılır.

İsviçre'de aklanan "bağışlar"

Batı Almanya 1981 yılında yine çok büyük bir politika skandalı ile sarsılır. Ülkenin en büyük endüstri kuruluşlarından Flick Holding'in, 1975'te Deutsche Bank hisse senetlerinin satışından elde ettiği 2 milyar markı yeni bir yatırımda kullanmak ve vergisini vermemek için bütün partilere 260 milyon mark bağışta bulunduğu ortaya çıkar. Bağıştan yararlananlar arasında sağcı ve solcu partilerden öteye bazı büyük sendikalar da vardır. Der Spiegel "bağışların" İsviçre'de aklandığını tespit eder. Suçlanan şirketin yöneticileriyle partinin "babaları" ufak cezalarla kurtulurlar. Başbakan Kohl de "hiçbir şey anımsamadığını" söyler.

1983 yılında Stern dergisi "Hitler'in Anıları"nı 9,3 milyon marka satın alır! Bu savaş sonrası Almanya'sında bir sansasyondur. Satanlara göre savaş bitiminden az önce Doğu Alman topraklarında, Börnersdorf yakınlarına düşmüş olan bir nakliye uçağında bulunmuştur. Stern bu "anıları" büyük bir coşkuyla yayımlamaya başlar ve aradan on beş gün geçmeden sahte oldukları ortaya çıkar. Stuttgartlı ressam Kujau'nun elinden çıkmış olan 59 ciltlik "Hitler'in Anıları"nı Stern, eski Nazilerin aracılığı ile almıştır. Almanya'nın ünlü haftalık dergisi rezil olur.

1987 yılında Schleswig-Holstein seçimlerini mutlaka kazanmak isteyen eyalet başbakanı Uwe Barschel, rakibi sosyal demokrat Björn Engholm'u, basın danışmanı yaptığı gazeteci Pfeiffer'in hazırladığı dalaverelerle ağır ithamlar altında bırakır. Olaya el atan Der Spiegel bu skandalı ortaya çıkarır. İstifa eden Barschel, Kiel'den ayrılır ve dokuz gün sonra Cenevre'nin göl manzaralı, çok ünlü Beau Rivarge Oteli'nin 317 numaralı odasında, içi su dolu banyoda, giysileri üzerinde ölü bulunur. Otopside midesinde sekiz ilaçlık bir "kokteyl" tespit edilir. Barschel'in öldürülmüş olduğu ileri sürülür. İsrail'in Kuzey Almanya'daki gizli bir silah ticaretini engellediği için, MOSSAD'ın intikamı, denir. Kiel'deki tersane HDW'nin Güney Afrika'dan aldığı denizaltı siparişi gerçekleşmeyince, aracılık ettiği ve rüşvet aldığı için öldürüldüğü iddiası da ortaya atılır. Cenevre'de kaldığı günlerde silah kaçakçılarının bir toplantısına Barschel'in de katılmış olduğu söylenir. Alman Haberalma Servisi BND'nin bir adamının onunla aynı otelde kalmış olduğu da ortaya çıkar. Bir CIA ajanının Barschel'i öldürmüş olduğunu açıklayan Afrikalı silah taciri Dirk Stoffberg, kısa süre sonra ölü bulunur. Barschel olayı gizemini 1987'den günümüz hâlâ koruyor .

Sorumlular hep kurtuldu

Bütün bu bilgiler Bonn Tarih Evi Vakfı'nın yayını olan "Almanya'da 1945'den Sonra Yaşanan Skandallar" adlı belgesel kitapta yer alıyor. O süreçte demokrasiye kavuşan Batı Almanya'da çıkarlarını her şeyden üstün tutan kimi üst düzey "gözü açık" politikacının neden olduğu skandalları, olayın üzerine giden özgür basın ortaya çıkarmıştı. Ancak kitabın belki de en ilginç yanı, zamanla her olayın üstünün örtüldüğü, neden olan politikacı ve endüstri patronlarının da burnunun bile kanamadığı acı gerçeğini gözler önüne sermesi...

17 Ağustos 2023

"Kurtlar Sofrasında"

Cumhuriyet Kitap, 17.08.2023

Ahmet Arpad

20. yüzyıl Alman dili edebiyatının ünlü yazarı Hans Fallada'nın yapıtları arasında en ön sırada yer alan dev "Kurtlar Sofrasında" romanı iç ve dış gerilim, acımasız bir gerçekçilik dolu. Anlatım çok özenli. Kahramanları küçük insanlar. Fallada bu yapıtında kendi yaşadıklarını ve deneyimlerini anlatıyor.

*

Almanya'da 1920'li yılların başlangıcındayız. İnanılmaz bir enflasyon tüm ülkeyi alt üst ediyor, aileler parçalanıyor ve kargaşa içindeki bir toplum yavaş yavaş çöküyor... Varlıklı bir ailenin çocuğu olan Wolfgang Pagel evden kaçarak kendini kumara veriyor. Düğününden bir gece önce elindeki bütün parayı rulet masasında yitiriyor, çaresizlik içinde sevgilisini ve Berlin'i terk ediyor. Alınyazısı onu Berlin dışındaki bir zengin çiftliğine götürüyor. Pagel burada büyük toprak sahibi soylu bir ailenin nasıl paramparça olduğuna, enflasyon batağına sürüklendiğine tanık oluyor. Sadece para değil, ahlak da değer yitiriyor, ilişkiler kopuyor, artık mutluluk nedir bilmeyen insanlar yalnızlaşıyor... Paranın çılgın gibi değer yitirdiği dönemde insanlar kendilerini, parçalanmaya başlayan toplumun içine düştüğü bataktan kurtarmaya çabalıyor.

'Kurtlar Sofrasında' bir dev roman

Hans Fallada'nın yaşamın gittikçe çılgınlaştığı Berlin'de geçen bu yapıtında Birinci Dünya Savaşı'na birlikte gitmiş üç insanın yazgısını ele alıyor. Ünlü yazar "Kurtlar Sofrasında" romanında toplumun her kesiminden seçtiği kahramanlarına bir 'resmigeçit' yaptırıyor. Okur, varlıksız soyluları, yarın nasıl yaşayacağını bilemeyen küçük insanları, subayları, sokak kadınlarını, kumarbazları, içki bağımlılarını ve karaborsacılarıyla Birinci Dünya Savaşı'nın ardından sarsılmış Alman toplumunu sanki içindeymiş gibi yaşıyor. Hans Fallada'nın bilinen olağanüstü toplumsal gerçekçiliği "Kurtlar Sofrasında" yapıtında da doruğuna ulaşıyor. Geride bıraktığımız yüzyılın bu çok önemli dönemini yaşayan Fallada, kargaşa içinde geçen 1920'li yıllar için: "Herkes herkese karşıydı, insanlar sadece kendilerini düşünüyordu," der.

"Kurtlar Sofrasında" bir toplum romanı. Hans Fallada hem karmaşık hem trajikomik bir konuyu renkli kişilikli roman kahramanlarıyla çok canlı ve sürükleyici anlatmasını başarıyor. Almanya'nın aşırı enflasyon yaşadığı 1923 yılının ikinci yarısında toplum düzeni çöküyor. İlk günlerde 1 Amerikan Doları'nın karşılığı 100 bin Mark olurken yıl sonunda 4,2 trilyon Mark'a ulaşıyor! İnsanlar tüm birikimlerini bir gecede yitiriyor. Fallada bize düzeni bir anda çığırından çıkmış Alman toplumunu gösteriyor. "Kurtlar Sofrasında" insanlar bencil. Güçlünün hakkının sıradan insanın hakkından önce geldiği bir toplum oluşuyor, insancıllık yitiriliyor. Hans Fallada'nın katılığın ve bencilliğin öne çıktığı bu dev romanında insanlar kendi kendilerini yok ediyor. Yazıldığı günlerde çağının çok ilerisinde kabul edilmesi gereken politik içerikli bir yapıt!

Acımasız bir gerçekçi

Fallada 'küçük insanların avukatı'ydı. Bu çok önemli yapıtında Almanya'nın zor geçen 1920'li yıllarını kendine özgü acımasız gerçekçiliği ile anlatıyor. Konusu Berlin ve çevresinde geçen "Kurtlar Sofrasında" çok çarpıcı anlatımıyla 20. yüzyıl Alman klasikleri arasına girmiş bir yapıt. Bir politik roman. Fallada elini kaldırıp okura öğütte bulunmak, ona akıl vermek istemiyor. O sadece tanık olduklarını tüm gerçekçiliği ile önümüze seriyor. İnsanlık sevgisi ön planda. Bu, Wolfgang Pagel ile Petra Ledig arasındaki aşkta da çok önemli bir rol oynuyor.

Edebiyatçı dostu Hermann Broch 22 Kasım 1937 tarihli mektubunda Fallada'ya şöyle yazar: "Güzel bir romanı değerli yapan her şey var bu yapıtınızda. Sağlam bir temele dayandırdığınız konuyu tümüyle ele alıp işliyorsunuz. İnsanlarınız kişiliklerine uygun gelişiyor. Yazar olarak hiçbirini zorlamıyorsunuz, onları kendilerine bırakıyorsunuz. Yapıt, bir mimar titizliği ile yaratılmış. Bir meslektaşınız olarak sizi bu başarınız nedeniyle kıskanmadım değil..."

Fallada bütün romanlarında gerçeklerden yola çıkar. Ona göre boynu bükük küçük insanların uyandırılması gerekiyor. 20. yüzyıl Alman dili edebiyatının bu önemli yazarı "Küçük Adam Ne Oldu Sana?" ve "Herkes Tek Başına Ölür" dev yapıtlarında da bu hedefinden vazgeçmiyor.

13 Ağustos 2023

Ruslar'ın Baden-Baden Sevgisi

Toplum24 / Almanya, 13 Ağustos 2023

Ahmet ARPAD

Stuttgart'tan tanıdığım, son yirmi yıldır Baden-Baden'de yaşayan Wolfgang ile arada sırada hâlâ görüşürüz. Bu kez buluşma yerimiz şifalı kaplıcaları, tarihi kumarhanesi, at yarışları, ender güzellikteki köşkleri, villaları, şık dükkânları, beş yıldızlı otelleri, parkları ve tiyatrosuyla ünlü Baden-Baden. Bu Karaormanlar kenti için "Rusya dışındaki tek Rus kenti" diyenler var!

Kimler gelmemiş şifalı sularına, at yarışlarına ve ünlü kumarhanesine! Tolstoy, Dostoyevski, Gogol, Turgenyev... Rusların Baden-Baden sevgisi Çar Aleksander'in 1793'te bu yöreli Luise ile evlenmesiyle başlamış ve aralıksız sürmüş. Daha o yüzyılda yeşillerin ortasında köşkler, villalar satın almışlar. Bugün de değişen pek bir şey yok. Özelikle son yirmi yılda Rusya ve kimi eski Demir Perde ülkesinde mantar gibi biten yeni zenginler kazançlarını (!) yurtdışına taşırken Baden-Baden ve çevresine de büyük emlak yatırımları yapmışlar...

Oos ırmağı kıyısındaki küçük kentin yamaçlarını dolduran çoğu tarihi villa çoktan el değiştirmiş, Almanlardan Ruslara geçmiş. Irmak kıyısında yürürken Wolfgang: "Rusların o yıllarda tam 32 tarihi villayı satın aldığı biliniyor", diyor. "Buna tabii sayısız lüks apartman katını da eklemek gerekir."

Şirin Karaormanlar kasabasında mutlaka görülmesi gereken yapı Bühler tepesinden Baden Baden'e bakan dev saray! Koruma altındaki bu tarihi yapı 1914 yılında bir 'Subay Sanatoryumu' olarak inşa edilmişti. 1920-1986 yılları arasında herkese açık bir sanatoryumdu. 1988'den 2010'a kadar da Almanya'nın en lüks ve pahalı oteli olarak zenginlere kapılarını açmıştı! Sahibi ünlü işadamı Dietmar Hopp'un 2010 yılında Ukranyalı oligark İgor Bakai'ye satmasıyla sonu gelmişti! Der Spiegel dergisinin bir zamanlar yazdığına göre 2000 yılına kadar Ukrayna devlet gaz şirketi Naftogaz'ın baş sorumlusu olan Bakai 2004'te Moskova'ya kaçarken yüklü bir serveti de beraberinde götürmüş. Şimdi bu paranın bir kısmının Baden-Baden'deki saray ve villalarda yattığı söyleniyor!

Baden-Baden'deki sarayımsı yapı 2013'de yine el değiştirmiş, bu kez Kazak yatırımcıların kurduğu Bühlerhöhe Castle İnvest Limited Şirketi'nin malı olmuştu. O günlerde basında çıkan haberlere göre bu şirket Baden Baden'de değişik villalara da sahip. Bunlardan biri de 1900 yapımı Stroh villası! Şirketin yetkilisi Timur Kulibajew. Bu kişi 1990-2019 arasında Kazakistan Cumhurbaşkanlığı yapmış olan Nursultan Nazarbayev'in damadı. Yüzlerce milyon Avro değerindeki Bühlerhöhe Oteli 2010'dan bu yana bomboş duruyor!

Ruslar Ortalıkta Görünmüyor

Rusya'nın Ukranya'ya saldırısına kadar Baden-Baden'de adım başında bir Rus'a rastlamak çok olağandı. Tarihi sokaklarda gezinirken, lokantalarda yemek yerken, Café'lerde otururken, Friedrichsbad ve Caralla kaplıcalarının sağlıklı sularında keyiflenirken, kumarhanenin karşısındaki, tezgâhtar kızların Rusça konuştuğu kuyumcu vitrinlerine ağzı açık bakarken, mağazalarında alışveriş yapamadan gezinirken hep onlar karşınıza çıkıyordu... Oos kıyısındaki şirin Karaormanlar kentine kısa süre öncesine kadar Rusya'dan sık sık ünlü opera ve bale sanatçıları da geliyordu. Gösterileri hep kapalı gişeydi! Şimdi Ruslar hâlâ Baden-Baden'de, fakat pek ortada görünmüyorlar!

Bu şirin kente gelip de Alman medya patronu Burda'nın büyük sanat galerisindeki birbirinden ilginç sergileri, Fabergé müzesindeki Çar III. Aleksander döneminden kalma altın, pırlanta ve elmasla süslü mücevher yumurtaları görmeden dönmek doğru olmaz. Buradan Stuttgart'a ne götüreyim diye düşünürken, Wolfgang: "İsviçre çikolatası götür!" deyiveriyor. Bu öneriye karşı çıkılır mı? Ünlü Laederach'ın şubesine uğruyoruz. Bir avuç pralin çikolataya 11 Avro öderken neredeyse utanıyorum. Çünkü önümdeki iki Rus sarışını onun yirmi katını kasaya bırakmıştı!

Satranç oynayanlar ve ahmak ıslatan

Cumhuriyet, 13.08.2023

Stuttgart'ın göbeğindeki büyük parkta bir tur attıktan sonra satranç oynayanların yanında duruyoruz. Tarihi ağaçlar altında büyük satranç tahtaları yerde, kocaman siyahlı beyazlı taşlar. Oyuncuların çoğu orta yaş ve üzerinde. Buraya sürekli gelenler, yaz kış demeden her havada oynayan satranç bağımlıları! Yüzlerce yıldır süregelen bir oyun satranç. Gerçek bir strateji; altmış dört karede hareket eden otuz iki taş. Şah, vezir, kaleler, filler, atlar, piyonlar. Zamanında İran'da bir şahın geliştirdiği savaş stratejisi, günümüzde milyonları kendine bağlayan bir oyun olmuş.

Ahmet Arpad / Stuttgart


Birden yağmur atıştırmaya başlıyor. Ahmak ıslatan. Kimse onu umursamıyor. Ne koşanlar ne de satranç oynayanlar. Her pazar olduğu gibi bugün de Stuttgart'ın göbeğindeki büyük parkta gezintimizi yapıyoruz. Kentin orta yerinden başlayıp ta Neckar kıyısına uzanan park gezinenler, koşanlar, çocuk arabası sürenler, tekerlekli paten yapanlar, pedallara basan bisikletlilerle dolu. Çoğu insan evinden çıktıktan birkaç dakika sonra kendini kilometrelerce uzanan bu yeşilliğin ortasında buluyor. Yaşlısı genci, binlerce insan nefes alıyor, spor yapıyor, rahatlıyor tarihi ağaçlar, bakımlı gezinti yolları arasında. Küçük göllerde yüzen ördeklere, kazlara, kuğulara yem atıyor, günün stresini burada unutuyor. Sonsuz çimenliklerde bebekler emekliyor, büyükler uzanıp güneşleniyor, uykuya dalıyor…

HERMANN HESSE'NİN ŞARAPHANELERİ

Yağmur artıyor. Satranç oynayanlar ve onları seyredenler şemsiyelerini açıyor. Pek konuşan yok. Kocaman taşlar bir yerden bir yere hareket ediyor. Parkta gezinen köpekli polisler bir an durup oynayanları seyrediyor, sonra yine yollarına devam ediyorlar. Rudi her zamanki yerinde. Üzerinde blucin, kara deri ceket. Saçlarına ak düşmüş, dinç biri. Tanıyorum onu. Onlarca yıldır burada haftanın beş günü. Yaş yetmiş beş. Fakat yaşından çok daha genç gösteriyor. Hans ondan da yaşlı. 82. Her cumartesi, pazar ta Leonberg'den kalkıp buralara geliyor. Az ötedeki büfeye uğrayıp sıcak çay ısmarlıyoruz, çikolatalı küçük kekler de. Yanımızdan geçiyor çabuk çabuk yürüyenler, Nordic Walking yapanlar, bastonuna dayanmış, beli bükük çok yaşlılar, bisikletliler, yavaş ve hızlı koşanlar. Hareket halinde herkes. Bütün gün büroda, evde televizyon karşısında oturan insanlar. Hafta içinde evden işe, işten eve koşuşturanlar, hafta sonlarında parklar, ormanlar, göl ve ırmak kıyılarında koşuyor...

Bir saatlik yürüyüşten sonra Neckar kıyısına gelenler canları çekerse ırmak kıyısında yollarına devam ediyor. Altında bisikleti, pateni olanlar Ludwigsburg'a, Esslingen'e uzanıyor. O kadar yolu gözü almayanlar, hava güzelse, kıyıda bekleyen gemilere binip gezintiye çıkıyor. İsteyen park bitimindeki tabiat müzesini dolaşıyor veya az ötedeki tarihi Wilhelma Hayvanat Bahçesi'nde saatlerini geçiriyor. Susamış, karnı acıkmış olanlar ırmak üzerindeki tahta köprüden karşıya uzanıp Hermann Hesse'nin sorunlu lise yıllarını geçirdiği, arada bir de uğramadan edemediği Bad Cannstatt'ın şaraphanelerini yeğliyor!

mail@ahmet-arpad.de