15 Aralık 2019

Çardaş Prensesi ve Franz Josef

CUMHURİYET, 15 Aralık 2019
VİYANA
AHMET ARPAD


"Avusturya-Macaristan İmparatorluğu 1. Dünya Savaşı'ndan yenilgiyle çıkmıştı. İmparatorluk yok olup gitmişti, yollar paramparça, evler yıkık kırık, Viyana'nın dar sokakları karanlıktı. Ceplerindeki paranın değer yitirdiği insanlar karınlarını zor doyursa da, birkaç lambanın aydınlattığı buz gibi salonlarda oynanan opera ve operetlere akın ediyordu. Viyanalı aradan daha bir yıl geçmeden ayağa kalkmasını başarmıştı." Stefan Zweig ilerde anılarında o günlerden böyle söz etmişti. "Özgürlüklerini arayan insanlarımızın sanata olan olağanüstü bağımlılığı ve tutkusu Viyana'yı bir kez daha kurtarmıştı... Özgürlüğün olmadığı yerde kültür ve sanat gelişemez." Viyanalının yaşam sevincine en güzel operetlerde tanık olursunuz.

Bu akşam Emmerich Kálmán'ın 17 Kasım 1915'de Viyana'da ilk gecesi yapılmış olan 'Çardaş Prensesi' karşımızda. Espri dolu, çekici, büyüleyici sahneye konmuş. İzleyiciler daha ilk şarkılardan sıçrayan kıvılcımla oyuncularla bütünleşiyor. 1898'den bu yana kapılarını yılın 300 akşamında açan Volksoper'in sanatçıları tıka basa dolu salonu coşturuyor. 1908 ile 1954 yılları arasında "Kontes Mariza", "Sirk Prensesi" gibi toplam 22 operetin altına imzasını atan Emmerich Kálmán "Çardaş Prensesi"ni de coşturucu müzik, şarkılar ve danslarla süslemiş, tiyatroyu, müziği ve dansı birlikte harmanlamış. Ünlü operet şarkılarıyla, danslarıyla sanatının doruğundaki Budapeşteli varyete yıldızı Slyva ile Viyanalı Prens Edwin arasındaki aşkı anlatıyor. Çoğu operette olduğu gibi burada da kıskançlıklar, yanlış anlamalar, aşk çıkmazları yaşanıyor. Gösteri büyüleyici, Çardaş dansları gerçekten baş döndürücü. Çoğu operet severin ezbere bildiği şarkılar hem neşeli, hem de hüzünlendirici. "Çardaş Prensesi"ndeki Slyva Varescu rolüyle Viyana Volksoper'de ilk kez sahneye çıkan Elissa Huber gerçekten büyük bir şans. Prens Lippert rolünde Robert Meyer'in, eşi Anhilte rolünde Sigrid Hauser'in, kont Boni'de Jakob Semotan'ın başarıları dorukta! Tüm operetlerde olduğu gibi sonunda aşk her şeyin üstesinden geliyor, herkes sevgilisine kavuşuyor. Viyana Volksoper orkestrası, korosu ve Devlet Balesi'nin sanatçılarının danslarıyla Kálmán'ın "Çardaş Prensesi" tam bir 'volkan'!

Viyanalı için opera, operet ve müzik hâlâ günlük politika kadar önemli. Neşeli ve alaylı şarkılar, çok hareketli danslar, yanılgılar, taşlamalar, rastlantılar ve ezgilerle dolu Viyana operetleri birer vodvil sayılır, bir an gelir ki konu içinden çıkılmayacak kadar karışır. Fakat sonunda her şey yine yoluna girer, herkes sevdiğine kavuşur. Perde kapanırken müthiş bir alkış fırtınası kopuyor. Üç saatin ardından salonu terk eden mutlu insanlar yakındaki birahane ve şaraphanelere koşuyor...

400 yıllık lokanta
Graben'de yürüdü. Köşeyi döndü. Lokantanın kapısından içeri girdi. "Zum Schwarzen Kameel"in girişteki barı o akşam da Viyana sosyetesinin beyleri ve hanımlarıyla doluydu. Tanıdıklarını selamlayıp hemen odasına geçti, üstünü değiştirdi, siyah pantolonunu, kırmızı ipek yeleğini, mavi uzun ceketini giydi, cekete uyan mavi kravatını da taktı. Kırlaşmaya başlamış gür bıyıklarına kadar inen uzun favorilerini de bir güzel taradı. Aynaya göz attı. Mâitre Johann Gensbichler gülümsedi. Şimdi nasıl da Kayzer Franz Josef'i andırıyordu! Avusturya – Macaristan İmparatorluğu'na 68 yıl boyunca hükmetmiş bu Kayzer'e olan hayranlığı sonsuzdu. Kısa süre önce emekli olmuştu, ancak Franz Josef görünümüyle yıllarca hizmet verdiği lokantasına uzak kalması düşünülemezdi. Gensbichler ona sadık kalan müşterilerine haftanın dört günü hâlâ hizmet vermeyi sürdürüyor. Masalarına gidip yine şarap ve yemek önerileri yapıyor, ayak üstü de olsa sohbet ediyor. "Haftada 70 saat yerine şimdi sadece 40 saat çalışıyorum", derken gülümsüyor! Viyana'ya gelip de ağır ateşte sebzelerle pişirilen dana eti "Tafelspitz"i yememek olmaz. Kentin çok ünlü lokantaları bu yemeği sunuyor, ancak hepsi de "Zum Schwarzen Kameel"dekini aratıyor. Çatalınızı dokundurduğunuzda et dağılıyor. Yanında getirilen kremalı yaban turbu sosu ve kavrulmuş patates dilimleri de ayrı bir lezzet katıyor bu geleneksel Viyana yemeğine. "Zum Schwarzen Kameel" 2018'de kuruluşunun 400. yılını kutladı!

Mâitre Johann Gensbichler'le vedalaşıp dışarı çıkıyoruz, operaya doğru yürüyoruz. Hava soğuk. Tuchlauben, Graben, Kohlmarkt'da vitrinler ışıl ışıl, insanlar keyifli, hava özgürlük kokuyor. Bir an Stefan Zweig'ın I. Dünya Savaşı öncesi yıllarını anlatırken söyledikleri aklıma geliyor: "Viyana'da kişi bütün dünyanın havasını ciğerlerine çektiği duygusuna kapılır, belli bir dilin, ırkın, ulusun ve idealin baskısında olmadığını hisseder, özgürlüğünü yaşardı." Kayzer Franz Josef Viyanası'nda yabancı unsurların bir araya gelip ortak bir kültür oluşturması için yeterince 'bereketli toprak' vardı.

mail@ahmet-arpad.de

1 Aralık 2019

James Dean ve Blue Jean

CUMHURİYET, 1 Aralık 2019
STUTTGART – AHMET ARPAD

Barak Obama ile 'asi genç' James Dean'in ortak yanları neydi? Her ikisi de Levis 501 Blue Jean'e aşıktı! Bavyeralı göçmen Levi Strauss'un 1850'li yıllarda altın madenlerinde çalışan işçiler için yaratttığı bu sağlam giysi zamanla yoksul kesim insanının, kadın – erkek fabrika işçilerinin de her gün giydiği pantalon oldu, vahşi batının ovalarında at koşturan kovboylar da onu yeğledi. 1940'lı yıllarda, özellikle II. Dünya Savaşı'nın ardından önce Amerikan toplumuna yayıldı, 1950'li yılların başında da okyanusu aşarak Avrupa'yı fethetti. Blue Jean, o yıllarda Amerika'dan gelen her değişikliği özgürlük simgesi sanan Avrupalı için bir düş giysi oldu.

Blue Jean'li dilenci
Bugüne dek değişen bir şey yok! Blue Jean'siz yaşanamayacağına inananlar çoğunlukta. Günümüzde onu yedisinden yetmişine her yerde her insan giyiyor. Blue Jean'li dede torun yanyana geziniyorlar. Zengini fakiri onsuz sokağa çıkmıyor. Bugün Stuttgart'ın vitrinlerinde 29 Avro'ya da Blue Jean var, 329 Avro'ya da! Pahalısını giyen "Carmen" operasında yanınızda oturuyor! Stuttgart'ın dev dünya kuruluşu Mercedes-Benz'in yeni emekliğe ayrılan CEO'su, İstanbul doğumlu Dieter Zetsche'yi Blue Jean'siz ender görürdünüz! Kardashian, Beyoncé, Lady Gaga, Rihanna sağı solu özellikle yırtılmışları yeğliyorlar. Bugün Stuttgart'ın ünlü alış veriş caddesi Königstrasse'de gezinirken bir an durun, sağınızdan solunuzdan, önünüzden arkanızdan geçen insanlara şöyle bir bakın. Kesinlikle yüzde sekseninin ayağında Blue Jean göreceksiniz. İş adamı da, yuvaya giden çocuk da, turist de, köşeye çömelmiş dilenci de Blue Jean'li... Peki nereden geliyor bu 'sevgi'? Kentin sokak ve caddeleri yaz-kış Blue Jean'li dolu! Çoğu giyenin üzerine oturmuyor, tulum gibi sağı solu sarkıyor. Bu 'Amerikan giysisi'ni yeğleyenlerin çoğunluğu, kadını, erkeği, şıklığa, modaya pek önem vermeyenler. Onlar 'asi genç' James Dean gibi özgürlük çılgını değil, onlar 'yeterki ucuz olsun' diyenler! Eminim 80 milyonluk Almanya'da dolaplarda 80 milyon 'mavi pantalon' asılı.

10 bin litre su
Bugün Avrupalı'nın giydiği çoğu Blue Jean'i Çin'in Xintang kentinde insanlığa yakışmayan koşullar altında çalışan milyonlar üretiyor! Greenpeace'e göre Çin başka ülkelere her yıl 260 milyon adet Blue Jean satıyor! Pantalonların beyazlatılmasında ("Used-Look") uygulanan kum püskürtme (kot taşlaması) yöntemi sonucu her yıl binlerce zavallı işçi ya sakat kalıyor, ya da ölüyor. Dünya pamuk üretiminin yüzde otuzbeşi Blue Jean dikimine gerekiyor. İsviçre Doğayı Koruma Kuruluşu'nun (www.naturschutz.ch) verilerine göre bir kilo pamuk yetiştirmek için 10 bin litre su gerekiyor. Kaliteli pamuk yetiştirmek için zirai ilaçlar ve böcek ilaçları da kaçınılmaz! Blue Jean kumaşının boyanma yöntemi de sistemin başka bir olumsuz ve sağlıksız yanı! When I wake up - In the morning light - I pull on my jeans - And I feel all right (David Dundas)

www.ahmet-arpad.de

26 Kasım 2019

Burhan Arpad: Kaleminin gücüyle ayakta kaldı...

EKdergi / Halkweb, 26 Kasım 2019
Ahmet Arpad

Burhan Arpad çok yönlü bir insandı. Bir gazeteci, yazar ve çevirmendi. İlkelerinden hiç ödün vermedi, çıkarları uğruna hiç kimseye sokulmadı, her dönemde sadece kaleminin gücüyle ayakta kalmasını başardı. Oğlu Ahmet Arpad babasını 25. ölüm yıl dönümünde anlatıyor...

 Beyoğlu'ndaki Melek Sineması'nda 1934 yılında gösterilen "Kadınlara İnanmam" adlı film babam Burhan Arpad'ın yaşamında çok önemli bir rol oynamıştır. O günlerden ilerde şöyle söz eder: "Dönemin ünlü tenorlarından Viyanalı opera sanatçısı Richard Tauber'in sözle anlatılamayacak denli etkili sesi ve Almancası büyülemişti beni. Alman diline vurulmuştum. O yıl hemen Almanca öğrenmeye başladım. Haftada iki akşam Alman Lisesi kurslarına gidiyordum. Bu dersler beş yıl sürdü. Dersleri ince şakalarla, günlük olaylarla, hatta şarkılar ve kır gezileriyle süslemesini bilen sevgili öğretmenim Alfred Strauch'u anmadan geçemeyeceğim. O yıllarda Hitler'den kaçarak Türkiye'ye sığınmış Almanların uğrak yeri pasta ve bira evleri, Tünel başında Almanca yayınlar satan kitapçılar da Alman kültürüne yakınlaşmamı kolaylaştırıyordu." Tünel meydanındaki Aşkenaz Yahudisi İzidor Karon'un 1923'de açtığı Alman Kitabevi'nin sürekli müşterisi olur. Buradan aldığı Almanca dergi ve kitaplarla birkaç yıl içinde Almancasını ilerletir. Cibali Tütün Fabrikası'ndaki muhasebe memurluğu görevini bırakıp Tekel Genel Müdürlüğü'nün mutemeti olarak yaşamını sürdürür. Bu görevinin yanısıra Vakit Gazetesi'nde gazeteciliğe ilk adımlarını atar.

Burhan Arpad ve eşi 1940 yılında Taksim Talimhane'nin yeni apartmanlarından birine taşınırlar. Buraya yerleşmelerinin tek nedeni 'kentin sanat yaşamına yakın olmak isteği'dir. Beyoğlu sinemaları, tiyatro ve konser salonları, sanat galerileri, şık mağazaları ve o günlerin aydınlarının sık sık bir araya geldiği pastaneleriyle onu bekliyordu. Beyoğlu'ndaki Nisuaz Pastanesi 1930-1950′ler boyunca edebiyatçıların uğrak yeriydi. Nisuaz'ın müdavimleri Ahmet Hamdi Tanpınar, Sabahattin Kudret Aksal, Asaf Hâlet Çelebi, Abidin Dino, Arif Dino, Orhon Murat Arıburnu ve Sabahattin Ali gibi şair ve yazarlardı. Çaylarını yudumlarken birbirlerine yazdıklarını okuyan edebiyatçılar, pek çok derginin yayın toplantısını da Nisuaz'da yapardı. Hilmi Ziya'nın "İnsan" ve Burhan Arpad'ın "İnanç" dergilerinin temelleri burada atılır. 1940-1941 yıllarında Hulusi Dosdoğru'yla ortak yayımladığı ve sadece 20 sayı basan aylık 'İnanç' dergisi için ilerde anılarında şöyle der: "Hümanist fikirleri yaymak amacıyla çıkarıyorduk…" Daha sonraki yıllarda 'Yurt' ve 'Dünya', 'Adımlar', 'Yığın' dergilerine öyküler ve eleştiri türünde yazılar verir. 1943 yılı Burhan Arpad'ın çevirmenliğinin başladığı yıldır. Çeviri dünyasına ilk adımlarını Stefan Zweig'ın Yıldızın Parladığı Anlar ve Joseph Roth'un Eyyub yapıtlarını Türkçe'ye kazandırarak atar. Onları sayısız Remarque, Zweig, Seghers yapıtı takip eder. „Sevdiğim, topluma yararlı olacağına inandığım kitapları çevirdim," diyen Burhan Arpad'ın, dilimize kazandırdığı kırka yakın roman ve öykü kitabının yazarlarının ortak yanı insancıl, antifaşist, antimilitarist ve barışsever olmalarıdır. 40 yıl boyunca aralıksız yaptığı çeviriler ona Almanya'dan, Bulgaristan'dan ve Avusturya'dan değerli ödüller ve madalyalar getirmiştir.

Sosyal gerçekçi akımın öncüsü yazarlar

1940'lı yıllar Türkiye ve Türk düşünürü için önemli yıllardır. Sosyal gerçekçi akımın peşinden giden ve yürüdükleri yolda engellerle karşılaşan aydınlar arasında direnebilenler arkalarında, günümüzde de sevilerek okunan başarılı yapıtlar bırakmıştır. Bu çevrenin içine giren Burhan Arpad'ın o yıllardaki en önemli dostlarından biri sosyal gerçekçi akımın öncü yazarlarından kabul edilen Samim Kocagöz'dür. Aynı süreçte Sabahattin Ali ve Sait Faik Abasıyanık da yakın dostları arasındadır. Behice Boran, eşi Nevzat Hatko ve çevrelerindeki aydınlarla sık sık Taksim Talimhane'deki katında ve Küçüksu'nun yamaçlarındaki yazlığında buluşup görüşürler. 1940'lı yılların sonunda bu dostlar çevresine Ruhi Su da katılır. Dönemin aydın çevresi, kimi eleştirilere ve yaşadıkları sorunlara karşın birbirinden kopmaz, değerli dostluklar onlarca yıl sürer gider. İhsan Devrim ve Salâh Birsel'le 1943'de ortak kurdukları ABC Kitabevi 4 Aralık 1945'de Tan Gazetesi saldırısından nasibini alır, tahrip edilir.

Büyük kentin toplumsal olaylarını ele aldığı "Şehir – 9 Tablo" ve "Dolayısıyla" bu dönemde yazdığı ve defalarca baskı yapan önemli yapıtlarıdır. Oktay Akbal ilerde Vatan gazetesinde şunları yazar: "Arpad'ın insanları küçük serüvenler, küçük düşler besler. Geçinmek ve yaşamak başlıca kaygılarıdır." Burhan Arpad aynı süreçte Hasan Âli Yücel'in Milli Eğitim Bakanlığı döneminde başlattığı dünya klasikleri dizisine de çevirileriyle katılmıştır.

1940'lı yıllar Arpad'ın gazetecilikte önemli adımlar attığı yıllardır da. Almanca'nın yanısıra Fransızca da bilen Arpad 1948 yılında ilk kez yurtdışına çıkar. Amacı davetli olduğu Salzburg Festivali'ne katılmaktır. Patronu Sedat Simavi'den zar zor izin alıp gemiyle İtalya'ya varır, gecesi bir kutu Bafra sigarasına pansiyonlarda konaklar, oradan trenle Salzburg'a geçer. Haftalar geçirdiği Salzburg'a ilerki yıllarda sık sık uğrar. Burhan Arpad'ın İstanbul'dan sonra en çok sevdiği kent ise Viyana'dır. Bu Tuna kentini yaşamı boyunca sayısız kez ziyaret eder, Spiegel Sokağı'ndaki "Pension Alt Wien"de kalır, bakanlıklarda dostlar edinir, Stefan Zweig Cemiyeti'nin onur üyesi olur, tiyatro, opera ve operetlerden çıkmaz. 1970'li yılların sonunda "Pension Alt Wien"i işleten yaşlı kızkardeşler binayı bir İranlı halı tüccarına satınca az ötedeki, Graben'deki "Pension Nossek"e yerleşir.

1952'de Hürriyet'ten ayrılıp Ahmet Emin Yalman'ın Vatan Gazetesi'ne geçen Burhan Arpad o yıllarda sürekli yaptığı Avrupa yolcuklarından izlenimlerini değişik kitaplarda toplar. Gazeteciliğini ilerlettiği Vatan'da köşe yazılarının ("Günü Gününe") ötesinde okurun çok ilgisini çeken sinema ve tiyatro eleştirileri de kaleme alır. O dönemde Arpad'ın yaşamındaki en önemli olaylardan biri de 1952 yılında Lütfü Akad, Aydın Arakon, Orhan Arıburnu, Fikret Arıt, Hüsamettin Bozok, Hıfzı Topuz ile birlikte kurduğu "Türk Film Dostları Derneği"dir. Bu yürekli insanların yaşama geçirdiği TFDD sinemamızın sorunları üzerine çalışmalar yapar, raporlar hazırlar ve 1953 – 1955 yılları arasında üç "Türk Film Festivali" düzenler.

 Türk tiyatro tarihine ışık tutan yapıtlar

1950 – 1960 arası yılları Burhan Arpad için çok verimli geçer. Gazete yazılarının, sayısız yurtdışı yolculuklarının, tiyatro ve sinema eleştirilerinin, çevirilerin yanısıra Türk tiyatro tarihine ışık tutan yapıtlar da kaleme almıştır. 1920'li yıllardan başlayarak birebir içinde yaşamış olduğu İstanbul'un tiyatro yaşamını 'Perde Arkası', 'Operet – 8 Tablo', 'Oyun – 6 Tablo' ve 'Son Perde – Komik Naşit Beyin Hikayesi' adlı kitaplarında toplamıştır. Bu yapıtlarında Arpad on yaşından başlayarak yakından tanıdığı Direklerarası'nı, Darülbedayi-i Osmani'yi, Ertuğrul Muhsin ve Arkadaşları Topluluğu'nu, Cemal Sahir Opereti'ni, Muhlis Sabahattin'i, Şehir Tiyatrosu'nu, İstanbul Opereti'ni, İstanbul Tiyatrosu'nu, Karaca Tiyatrosu'nu röportaj – öykü diyebileceğimiz bir anlatımla okurlara sunar.

Uzun yıllar dostluklar kurduğu sanatçılar arasında Naşit, Hasan Efendi, Behzat Butak, Media Muvahhit, Vasfi Rıza Zobu, Raşit Rıza, Hazım Körmükçü, Rey kardeşler, Cahide Sonku, Toto Karaca, Ali Sururi, Muammer Karaca gibi Türk tiyatrosuna büyük emekler vermiş ünlü isimler 2001 yılında az önce sözünü ettiğim kitaplardan derlediğim ve 'Perde Arkası' adını verdiğim eserde yer almaktadır. Burhan Arpad'ın 1950'li yıllardaki sayısız önemli girişimlerinden biri de, kurucu üyesi olduğu yapı kooperatifinin uzun çabalar sonucu – dönemin ünlü vali ve belediye başkanı Fahrettin Kerim Gökay'ın da desteğiyle – gerçekleştirdiği Esentepe Gazeteciler Mahallesi olmuştur. Babıali'nin en ünlülerinin 1958 yılında yerleştiği 220 hanelik mahalleyle Arpad ve dostları Türkiye'de bir ilke imza atmışlardı.

Kaleminin gücüyle ayakta kaldı

1960'lı yıllar sadece Türkiye politikasına yenilikler getirmemiş, toplum yaşamı da 27 Mayıs'la başlayan değişimlerle büyük bir sınavdan geçmiştir. Demokrat Parti yönetiminin neden olduğu köyden kente akımın olumsuz sonuçları o yıllarda görülmeye başlamıştır. Burhan Arpad çalıştığı Vatan Gazetesi'nin 1961 yılında kapanmasıyla gazeteciliğe uzun bir ara verir. Gelecek yıllardaki çalışmalarının odak noktasını yine Alman dili edebiyatından yaptığı sayısız çeviri oluşturur. İşte o yıllarda Ahmet Cemal'le beni çeviriye özendiren babam olmuştur. Burhan Arpad 1950'den başlayarak her yıl sürekli katıldığı Berlin Film Festivali'nde 1961 ve 1964 yıllarında jüri üyeliği de yapmıştır.

O dönemde edebiyat dergilerinde çok sık yazıları çıkar. Yaşamı boyunca toplumcu ve gerçekçi akımdan hiç şaşmayan Arpad'ın 1968'de kaleme aldığı, İstanbul'un kenar mahallerinde yaşayan küçük insanların sorunlar dolu dünyasını sanki aralarında yaşarmış gibi anlattığı 'Alnımdaki Bıçak Yarası' adlı romanı bugüne dek güncelliğini hiç yitirmemiş, iki kez filme de çekilmiş, hep canlı kalmış bir yapıttır. "Taşı Toprağı Altın" adlı kitapta topladığı İstanbul öykülerinde büyük kentin küçük insanlarının yaşamını anlatırken toplumcu gerçekçi akımdan yine sapmaz. Aynı başarıya 1979 – 1991 yılları arasında Cumhuriyet Gazetesi'ndeki "Hesaplaşma" sütununda da ulaşmıştır. Arpad'ın İstanbul üzerine çeşitli yıllarda kaleme aldığı ve değişik kitaplarda çıkmış olan yazıları 2000 yılında "Bir İstanbul Var İdi" başlıklı kitapta derlenmiştir.

Burhan Arpad 1976'da yazdığı 'Hesaplaşma' anılar kitabına şöyle başlıyor: "Zaman geçiyor. Kişiler ve kişilerin ölümlü yanlarıyla… Arkada bırakılmış yılları arada bir düşündükçe, hüzünle sevinç karışımı bir şeyler hatırlabiliyor muyuz?"

Burhan Arpad çok yönlü bir insandı. Bir gazeteci, yazar ve çevirmendi. İlkelerinden hiç ödün vermedi, çıkarları uğruna hiç kimseye sokulmadı, her dönemde sadece kaleminin gücüyle ayakta kalmasını başardı.

17 Kasım 2019

Televizyon bağımlısı özgür mü?

CUMHURİYET, 17 Kasım 2019
STUTTGART – AHMET ARPAD

Her üç Almandan biri ekran bağımlısı. Boş saatlerini televizyon karşısında geçiriyor. Haftalık programları ezbere biliyor! Bağımlı olduğu dizinin yayın saati geldi mi evinde yaşam duruyor! Futbol maçı veya polisiye onun için akşam yemeğinden önemli. Uykudan da! Sabaha karşı birde, ikide yorgun, bitkin, dayak yemiş gibi yatağa girenler var. Bu insanlar bütün gününü büroda bilgisayar karşısında geçiriyor. Farkında olmadan gözleri bozuluyor, sırtına, beline, kollarına ağrılar giriyor, düşünemiyor, bilgisayar ne derse onu yapıyor! Yanında oturan iş arkadaşıyla doğru dürüst iki lâf bile edemiyor, eve dönerken sürekli elindeki smartphona bakıyor. Kapıdan içeri girer girmez televizyon onu bekliyor... Yemek diziyle veya maçla yeniyor. Evde kitap, gazete okunmuyor. Zavallı TV-bağımlısı kendini vur-kırlı polisiye filmlerinden veya uyku getirici, bıktırıcı açık oturumlardan kurtaramıyor!

Evet, bu anlattıklarım Almanya'dan, buradan, Türkiye'den değil. Geçenlerde, bir akşam yemekten önceydi, gazetenin televizyon sayfasına bir göz attım. Bakalım kanallar bizlere ne sunuyordu? Gördüklerimle gözlerime inanamadım, şaşırdım, öfkelendim. Almanya'nın en çok izlenen altı TV kanalı o akşam saat 20 ile 24 arasında tam 11 (on bir) polisiye, macera, vur-kır filmi yayınlayacaktı! Geceyarısına doğru araya Frankfurt Kitap Fuarı'ndan yarım saatlik bir belgesel sıkıştırmışlardı! Polisiyeden canı sıkılan isterse – beni gülmekten çok öfkelendiren – komik şovlara da zaplayabilirdi!

Goethe'nin, Schiller'in, Beethoven'in ülkesinde günümüz insanı televizyona 'esir'. Birileri farkında olmadan onun beynini yıkıyor, onu bağımlı yapıyor, kimi çıkarlar uğruna onu ekrana alıştırıyor, uyuşturuyor. Bağımlı televizyon izleyicisi hiçbir şeyden habersiz, çoğunluğa hükmeden azınlığın (!) peşinde, onun dümen suyunda gidiyor. Meraklı izleyici öğretici belgeselleri, operaları, klasik konserleri samanlıkta iğne arar gibi arıyor! Geçmişte hafta bir kez yayınlanan ünlü 'Tatort' polisiye dizisini neredeyse artık her akşam izlemek mümkün. Evinizde 2-3 televizyonunuz varsa aynı anda yerel kanalları da açın, orada da kesinlikle eski bir polisiye tekrar karşınıza çıkacaktır.

Çocuk yaşta bağımlı
İnsanlar sadece akşamları mı ekran karşısında oturuyor? Öğleden sonraları da evlerde tüm kanallar, özellikle kadınları ekran başına bağlayan, onları ev işinden alıkoyan saçma-sapan polisiye ve aşk dizileriyle dolu. Halle'li etnolog Thomas Hauschild: "Çoğu insan stres atmak için heyecan dolu filmleri ve polisiyeleri izliyor, katil yakalanınca da rahatlayıp uykuya çekiliyor...", diyor. Etnolog ne derece haklı bilemem! Günümüz toplumunda sekiz yaşındaki bir çocuk kitap okuyacağına heyecanı, ana babasının hediyesi olan akıllı telefonda arıyor, ertesi gün de arkadaşlarına dedektif rolü oynuyor! İlkokulda akıllı telefon bağımlısı olan çocuk büluğ çağına geldiğinde içinde büyüyeceği dünyanın gerçeklerini ne derece tanıyor?

Bundan tam 10 yıl önceydi, Stuttgart yakınlarındaki şirin Winnenden kasabasında "JawsPredator1" takma adını kullanan, gününü odasında tek başına geçiren 14 yaşındaki Tim K. şiddet içerikli bilgisayar oyunları oynayarak zaman öldürüyordu. İçine kapanıktı, pek arkadaşı yoktu. Tüm dünyası "Far Cry 2", "Counterstrike" ve "Tactical Ops" gibi oyunlardı. Tim iki kişilikliydi! Ve günün birinde babasının dolapta duran tüfeğini aldı, on üçü okulunda, diğerleri sokakta, tam on beş insanı kurşuna dizdi ve en son kurşunu da kendi beynine sıktı... Bu dehşet verici olayın ardından Almanya cumhurbaşkanı Horst Köhler şöyle sormuştu: "İnsanlarımızla yeterince ilgileniyor muyuz?"

Büyük balığın küçük balığı yuttuğu, çoğu ortak değerin artık yitirildiği günümüz Alman toplumunda insanlar bencilleşiyor, içlerine kapanıyor, kabuklarına çekiliyor. Birey, yalnızlık ve bencillikle daha çocukluğunda tanışıyor. Televizyon kanallarındaki diziler, polisiyeler, macera filmleri, açık oturumlar, şovlar göz boyamaktan, bizleri gerçekdışı bir düşler dünyasına götürüp orada yalnız bırakmaktan başka bir şey yapmıyor. "Aşırı televizyon, smartphon, İnternet bağımlısı birey robotlaşmıştır, özgür düşünce özgürlüğünü yitirmiştir", demek bir hata mı?

mail@ahmet-arpad.de

27 Ekim 2019

"Krallar ve Padişahlar"

CUMHURİYET, 27 Ekim 2019
KARLSRUHE
AHMET ARPAD


Karlsruhe'de bu hafta açılan "Krallar ve Padişahlar" sergisi 17. yüzyılda, Viyana kuşatmalarının ardından Avrupa'nın Osmanlı kültürüne olan ilgisini anlatıyor. Değişik ülkelerindeki koleksiyonlarından bir araya getirilen 320 çok değerli yapıt ön çalışmaları tam dört yıl süren görkemli sergide yer alıyor.
 

Tarihi Karlsruhe Sarayı'ndaki Baden Eyalet Müzesi kuruluşunun yüzüncü yılını kutluyor. Bu kutlamalar kapsamında sarayın büyük salonlarında 16 Ekim'de "Krallar ve Padişahlar" adı altında eşsiz bir sergi açıldı. 1683 yılında IV. Mehmet döneminde başlatılan II. Viyana kuşatması 17. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu ile Avusturya Arşidüklüğü arasındaki savaşların en uzun süreni olmuştu. "Büyük Türk Savaşı" olarak adlandırılan II. Viyana Kuşatması sonrasında ele geçirilen, daha doğrusu atalarımızın Viyana kapılarında bıraktığı silahtan çanak çömleğe, giysiden kahve fincanına, davul, zurna, klarnet, üçgen, zil, ös ve nakkare gibi müzik aletleri şu sıralar Karlsruhe'de. Bu ganimetlerin yanısıra Osmanlı Padişahları'nın sarayı ziyaret eden Avrupalılara verdiği hediyeler, Markgraf Ludwig Wilhelm ve kayınpederi Herzog Julius Franz von Sachsen-Lauenburg'un koleksiyonundaki değerli eserler, 16. ve 17. yüzyıllarda Avrupa saraylarında Osmanlı'ya özenen kralların, kayserlerin, prenslerin ısmarladığı tüfekler, kılıçlar, palalar, giysiler ve tabak - çanaklar altı ay sürecek "Krallar ve Padişahlar" sergisini oluşturan göz alıcı, paha biçilemeyen 'hazine' eserler. II. Viyana kuşatmasının bozgunla sonuçlanması üzerine idam edilen sadrazam Merzifonlu Karamustafa Paşa'nın örme zincirden zırhı da Karlsruhe Sarayı'nda korunan eşsiz Osmanlı eserleri arasında. 17. yüzyıla ait bu dev sergi Osmanlı'nın sanatsal yetkinliğini ve yüksek kültürünün bir kanıtı. 

320 parça
Doğunun kültürü ve gelenekleri özellikle 17. yüzyılda Avrupalının ilgisini çekmiş. "Krallar ve Padişahlar" sergisi 320 parçadan oluşuyor. Sergiyi düzenleyen uzmanlar "Osmanlı eserleri"ni Almanya, Hırvatistan, Avusturya, Polonya ve Macaristan'ın müzelerinden getirtmiş. En büyük katkıyı, "Türk Ganimetleri"ni barındıran Karlsruhe Eyalet Müzesi'nin yanısıra Dresden'de 2010 açılan ve Almanya Demokratik Cumhuriyeti döneminde onlarca yıl mahzenlerde durmuş 600 yapıtı barındıran, son yıllarda iki kez ziyaret ettiğim "Dresden Türckische Cammer" yapmış. Koleksiyonun en göz alıcı eseri, 1729 yılında Saksonya ordusunun gösterileri nedeniyle ısmarlanmış olan dev Osmanlı çadır nakliye zorluğu nedeniyle ne yazık ki Karlsruhe'ye getirilememiş. Ancak 1683'de II. Viyana kuşatması sırasında Polonya ordusunun başındaki kral III. Sobieski'nin eline geçen 17. yüzyıl Osmanlı yapımı, Krakau'dan getirilmiş olan 18 metre uzunluğunda, 5 metre yüksekliğindeki, ipek kumaş ve deriden, gümüş ve altın işlemelerle süslü padişah çadırı Karlsruhe'de hemen hemen bir salonu kaplıyor. 


"Çok kültürlü toplumlar sağlam kültürel temeller üzerine kurulmuştur"
Sergiye katkıları bulunan ülkelerin yolladığı on bilim adamından oluşan kurul, kuratör ve proje sorumlusu, İran asıllı Dr. Schoole Mostafawy'nin denetiminde dört yıllık ortak bir çalışma sonucu bu dev sergiyi gerçekleştirmiş. Karlsruhe ve Dresden müzelerinin yanısıra Graz ve Zagreb üniversiteleri de "Krallar ve Padişahlar"a bilimsel katkıda bulunmuş. Avrupalı Viyana kuşatmaları yıllarında tanıdığı doğudaki komşusunun kültür ve geleneklerini de merak ediyordu! Özellikle saraylarda, soylu ve varlıklı ailelerde Osmanlı'nın kültürüne büyük ilgi oluşmuştu. Bu dönemde Avrupa'daki çoğu kraliyet sanatsal değeri erişilmemiş giyim eşyasından ev eşyasına, müzik aletinden silaha sayısız eseri ya satın almış, ya da Osmanlı'dan getirttiği ustalara yeniden yaptırtmış, günlük yaşamlarında, saraylarında ve şatolarında kullanmış, törenlerde ve davetlerde gururla misafirlerine göstermişti. Ahılarında develer ve Arap atları barındıran soylular da az olmamıştı. Ünlü krallar arasında sanat düşkünü Saksonya Elektörü "Güçlü August"'un bir Şark aşığı olduğu, adamlarını İstanbul'a alış verişe yolladığı bilinir. Kimi balolarda gözüne kestirdiği hanımların hoşuna gitmek için özel olarak diktirttiği Osmanlı kaftanını sırtına geçirirmiş!
 

Çok kültürlülük
Dr. Schoole Mostafawy'nin açılış öncesi yaptığı konuşmada şu söyledikleri çok önemliydi: "İnsanlığın sürgünler ve sığınmalar, politikanın ve toplumların hızlı bir sağa kayış yaşadığı günümüzde çok kültürlü toplumların sağlam kültürel temeller üzerine kurulmuş olduğunu insanlara anlatmak müzelerin görevidir." Baden Eyalet Müzesi 19 Nisan 2020'e kadar sürecek bu büyük sergiyle "Türk Savaşları" olarak tarihe geçen 17. yüzyılda Avrupa ve Osmanlı İmparatorluğu arasında yoğun bir kültür alış verişi de yaşanmış olduğuna dikkatleri çekmek istiyor.

25 Ekim 2019

Almanya'da tarikatlar at koşturuyor

25 Ekim 2019 www.halkweb.eu
AHMET ARPAD

Çalışmalarını uzun yıllardır Stuttgart'ta sürdüren yazar ve çevirmen Ahmet Arpad, Federal Almanya'da güncelliğini hep koruyan dinci kuruluşlarla ilgili tehlikeye tekrar dikkat çekti. Arpad'ın değerlendirmesini sunuyoruz.


İslam Kültür Merkezleri Birliği (VİKZ) Almanya'da Süleymancılığı temsil eden bir çatı kuruluşu. Ülkenin birçok eyalet ve kentine yayılmışlar, 1975'den bu yana sayısız okul ve yurtlar açmışlar, camiler inşa etmişler. Bir süre önce merak edip kuruluş sözcüsü Erol Pürlü'ye sordum: "Almanya'da VİKZ'e bağlı kaç dernek var ve bu derneklerin yurtlarında kaç öğrenci ders görüyor?" Köln merkezli Süleymancı kuruluş üç aya yakın tek yanıt yollamadı. Bıkmayıp haftalarca ısrar edince de, Almanya'da geçerli Kişisel Verilerin Korunması Yasası'na göre bu soruya yanıt veremeyeceklerini belirttiler. Kişisel verilerin korunmasından sorumlu resmi makamlar ise yaptıkları yazılı karşı açıklamalarda VİKZ'nin bu savının doğru olmadığını, yürürlükteki yasanın sadece kişinin özel hayatını koruduğunu, bu nedenle de Köln'deki birlik merkezinin ülkedeki dernek sayısı ve yurtlarında kaç öğrenci kaldığı konusunda basına bilgi vermesi gerektiğini belirttiler. VİKZ'nin hukuk danışmanlarıysa resmi makamların bu açıklamasına karşın dirençlerini sürdürüyor. Süleymancılar gibi diyalogdan yana olduklarını her fırsatta tekrarlayan Almanyalı Gülenciler de yıllarca aynı politikayı sürdürmüşler, onları eleştiren gazetecilere en basit bilgileri bile vermemişlerdi!

Din özgürlüğü maskesi altında…
Berlin'deki Protestan kilisesine bağlı Dünya Görüşleri Merkezi (EZW) birkaç ay önce 'Almanya'daki İslam Birlikleri' üzerine çok güncel bir araştırma yayınladı (https://www.ezw-berlin.de/html/119.php). EZW'nin  uzmanı, ilahiyatçı Dr. Friedmann Eißler bu hassas konuları çok iyi biliyor.  2015 yılında hazırladığı kapsamlı bir "Gülen araştırması"yla da dikkatleri üzerine (https://ezw-berlin.de/downloads/ezw_texte_238_inhaltsverzeichnis.pdf) çekmişti. Dr. Eißler son çalışmasında Almanyalı Süleymancılara da yer ayırmış: "Din özgürlüğü maskesi altında çoğulcu toplumdan uzaklaşıyorlar." İlahiyatçı Dr. Eißler araştırmasında şu olaya da değiniyor: 2005 yılında mal varlıklarının kaynağını kanıtlayamadıkları ve vergi kaçırdıkları suçlamasıyla VİKZ yöneticileri hakkında soruşturma başlatılmıştı. Örgüt suçlamaları önce reddetmiş, ancak sonunda yüksek bir ek vergi ödemesi karşılığı davanın kapanmasını kabullenmişti.


Süleymancıların Stuttgart'a bağlı Leinfelden-Echterdingen kasabasında yapmayı planladıkları cami-okul-yurt projesini kaymakam Roland Klenk uzun süredir: "Ben uyuma karşı olan bir kuruluşun bu binayı yapmasına izin vermeyeceğim" sözleriyle reddediyor. Süleymancılar ise: "Çocuklarımızın eğitimi ve uyumu için camii" sloganıyla girişimlerini inatla sürdürüyor. Marburg Üniversitesi öğretim üyesi İslam Bilimci ve Türkolog Prof. Dr. Ursula Spuler-Stegemann daha 2004'de Hessen Eyaleti İçişleri Bakanlığı'nın isteği üzerine hazırladığı araştırmayla VİKZ'e dikkatleri çekmişti. Türkçeyi iyi konuşan, sayısız bilim kitabı ve araştırmasıyla tanınan Prof. Stegemann'a göre Almanyalı Süleymancılar tutucu bir dünya görüşüne sahip. VİKZ'nin isteği üzerine 2010 yılında Süleymancı yurtları üzerine bir araştırma yayınlayan Duisburg-Essen Üniversitesi'nden eğitimci ve göç uzmanı Prof. Ursula Boos-Nünning ise İslam Kültür Merkezleri Birliği (VİKZ) Almanya'da Süleymancılığı bambaşka bir sonuca varmıştı: "Bu yurtlara devam eden Türk çocukların beyni yıkanmıyor, onlar yaşama başarıyla atılıyorlar."

"Çocuklar aşırı tutucu bir yaşama alıştırılıyor"
Baden – Württemberg Eyalet Meclisi Liberal Parti milletvekili Nico Weinmann bir süre önce Stuttgarter Nachrichten Gazetesi'ne yaptığı açıklamayla eyalet hükümetinden VİKZ yurtlarında küçük öğrencilerin 'beyin yıkanması'nın bir an önce engellemesini talep etti. Hristiyan Demokratlar'ın uzmanlık konusu 'uyum' olan Dr. Bernhard Lasotta da son basın açıklamasında VİKZ'i suçladı: "Çocuklar ve gençler ortaçağ yaşamını andıran aşırı tutucu bir yaşama alıştırılıyor!" İçişleri Bakanı Thomas Strobl: "Koruyucu önlemlerle bunun önüne geçmeliyiz", dedi. Ancak Baden-Württemberg Eyaleti 2015 yılında: "Binlerce Müslüman'ın başarılı uyumundaki büyük çabaları" nedeniyle Türkiye kökenli Süleymancıların başkanı Yavuz Kazanç'ın yakasına eyaletin en büyük liyakat nişanını takmaktan kaçınmamıştı! Kısa süre önce de eyalet başbakanı, yıllardır Gülen okullarını destekleyen Yeşil Parti'li Kretschmann, VİKZ'i devlet okullarında verilecek İslam din dersini hazırlayacak vakıfta görevlendirdi. Bunun üzerine Diyanet'i Almanya'da temsil eden DİTİB vakıftan ayrıldığını açıkladı.

Gülen liselerine parasal destek
Almanya'da siyasal İslam büyüp gelişirken en büyük dostlarından biri de kiliseler olmuştu. Daha 1970'li yılların başında, "Türkiyeli Müslüman öğrencilerin Almanya'ya uyumunu kolaylaştıracak!" görüşünden yola çıkan kiliseler okullarda İslam din dersi projelerini desteklediler. "Ülkemizde din özgürlüğü vardır, onlara karışamayız" diyen her renkten politikacının onayladığı Türkiye kökenli sayısız İslami dernek ve üst kuruluş istediği gibi at koşturdu. Resmi verilere göre Almanya'daki Müslümanların en çok %20'sini temsil eden, ana merkezleri Türkiye'de olan bu tarikatçı dinciler açtıkları camilerde, Kuran kurslarında ve yatılı okullarda her yıl binlerce çocuğumuzu eğitimden (!) geçiriyor. 1970'ten bu yana üç bine yakın mescit ve cami inşa edildi. Özel okul kabul ettikleri için eyaletlerin parasal da desteklediği Fethullah Gülen liseleri 1997'den sonra neredeyse bütün Almanya'ya yayıldı.

Almanya Türkleri'nin %30'u yıllardır fakirlik sınırının altında yaşamaya çalışıyor. Güçlenen İslamcılar işsiz insanlarımıza hep kucak açtı ve böylece çoğunun Alman toplumundan kopmasına neden oldu! Uyum karşıtı bu gelişmeler ülkede yabancı düşmanlığını körükleyen önemli nedenlerden biri sayılır. Aşırı sağcıların güçlendiği ülkede günlük yaşamın sürekli ağırlaşan koşulları altında ezilen Türk ana babalar "eve nasıl ekmek getireceğim" diye çırpınırken, çocuklarının terbiyesine ve eğitimine pek zaman ayıramıyor. Bu insanlara sürekli "sen bizden birisin" hissini veren aşırı dinci gruplar çocukları ailelerinden ve toplumdan koparmayı başarıyor. Gülen liselerinin 'sponsorları' hâli vakti yerinde olmayan ailelerin çocuklarını destekliyor!

'Altın nesil' yetiştirenler
Son 2-3 yıldır İŞİD'in yanında çarpışmak uğruna Almanya'dan Suriye'ye giden kadınlı erkekli genç Müslümanlar günümüz Alman toplumu için büyük bir tehlike oluşturuyor! Bunların çoğunun kaçak tarikat cami ve yurtlarında beyinlerinin yıkanmış olduğu sonradan ortaya çıktı. Federal Anayasayı Koruma Örgütü binin üzerinde gencin (üçte biri kadın) Suriye'ye gittiğini, bunlardan 170'nin orada öldüğünü, dönenler arasında 800 'tehlikeli' İslamcının olduğunu 2018 yılında açıklamıştı. Kendilerini İŞİD'e kurban edenlerin (!) tümünün de Almanya'da radikalize olduğu kanıtlandı. Politikacılar yine de tarikatların çalışmalarını eleştirenleri hâlâ: "Yaptıkları 'din özgürlüğü' kapsamındadır, karışamayız" deyip susturuyorlar!

Almanya'daki çoğu Türkiye kökenli tarikat gökten zembille inmedi ki! Bugünü anlamak için geçmişi, 1980'li, 1990'lı yılları bilmek gerek! İlk adımları Milli Görüşçülerle Süleymancılar atmıştı. Bu tarikatlar geleceklerine yatırım  yaparken hep şu ortak noktada birleşmişti: En büyük hedef çocuk ve gençlerin eğitimidir! Yıllardır değişen bir şey yok. Başta Hocaefendi olmak üzere tümü 'Altın Nesil' yetiştirmeye devam ediyor!

13 Ekim 2019

Develeri görmeyeli çok olmuştu...

CUMHURİYET, 13 Ekim 2019
STUTTGART – AHMET ARPAD

Hemen girişte sizi pembe flamingolar karşılıyor. Sakin sakin, çoğu tek bacağının üstünde öyle durmuşlar gelene geçene bakıyorlar. Az ötede bir insan kalabalığı. Büyük bir havuz. İçinde foklar yüzüyor. Hızlı hızlı, heyecanlı. Yemek saati yaklaşmış olacak! Gerçekten de birkaç dakika sonra elinde içi balık dolu kova bir adam geliyor. Bakıcılarını gören fokların heyecanı artıyor. Adam onları isimleriyle çağırıyor. İsmini duyan hızla geliyor, sudan fırlıyor, bakıcının elindeki balığı kaptığı gibi yine buz gibi sulara dalıyor. Sonra sıra diğerlerinde. Bu oyun bir süre böyle devam ediyor. Biz yolumuza devam ediyoruz.

Wilhelma büyük. 300 bin metrekareye yayılıyor. 1250 cinsten 11 bin hayvanı barındırıyor. Tarihi botanik bahçesinde ve geniş parklarında 7500 çeşit bitki var. Wilhelma 1846 yılında önce büyük bir botanik bahçesi olarak kurulmuş, 20 yıl sonra da hayvanat bahçesi eklenmiş. Bugün Berlin'den sonra Almanya'nın ikinci büyük hayvanat ve botanik bahçesi. 2018 yılında kapılarından içeri giren 1,7 milyon ziyaretçi Wilhelma için yeni bir rekor olmuş.

Çitalarla, antiloplar, zürafalar birbirine oldukça yakın. Hemen karşılarında fillerle suaygıları geziniyor. Geçen yıl Doğal Hayatı Koruma Vakfı (WWF) ile ortak çalışmaya karar veren Wilhelma şu anda dişi filler Pama ile Zella'nın yaşadığı alan büyültülüp 2023 yılından sonra 14 Asya filine yer açmaya karar verdi. Yolunuza devap edip ceylanların önünden geçiyorsunuz ve yamaçtaki kayalıklara varıyorsunuz. Burada eskiden küçük maymunlar yaşardı. Geçen yıl 2 milyon yakına bir masrafla iyice elden geçirildi, Wilhelma'ya yeni gelen kar leoparları Kailash'la Ladakh buraya yerleşti. Geçen nisanda bu çiftin ikizleri dünyaya geldi. İki aydır her gün mağaralarını terk edip annelerinin gözü altında Moğolistan veya Çin'in 6 bin metrelik dağlarını anımsatmaya çalışan kayalıklarda hoplayıp zıplıyorlar. Resmi açıklamalara göre günümüzde dünyada 4 bin kar leopardı kalmış!

Goriller çimenlere uzanmış uyukluyor
Yolunuza devam ettiniz mi Wilhelma'nın bir başka doruk 'yerleşimi' olan, bonobalarla gorillerin keyif sürdüğü modern, tamamen camdan Maymunlar Evi'ne varıyorsunuz. Stuttgart'ın Wilhelma hayvanat bahçesi Avrupa'nın tek goril yetiştirme merkezi. Bonobolarla goriller 2300 metrekare büyüklüğünde alanda tabii birbirlerinden ayrı yaşıyorlar. Eskisinden çok daha büyük bir alana 2013 yılında 22 milyon Avro'ya inşa ediilen bu yepyeni yapıyla Wilhelma bir dönüm noktasına imza atmış. Maymunların geleceğe dönük yeni bahçeli 'villası' lüks, aydınlık ve de ferah. Burada yaşayan 25 goril ve 16 bonobo oturdukları, yattıkları veya oynaştıkları yerden dışardaki güzel doğayı seyrediyor, günün belli saatlerinde parkı andıran geniş bahçeye çıkıyorlar. 1500 metrekarelik dış yeşil alanda on beş metre yüksekliğindeki değişik ağaçlar, çimenler ve bir derecik onları bekliyor. Goriller tembel tembel çimenlere uzanmış uyuklarken ayrı bölümdeki bonobolar yükseklere tırmanıyor, insanın yüreğini ağzına getiren değişik jimnastik hareketleri yapıyor, metrelerce yukardaki hamaklara kurulup çevreyi seyrediyorlar.

Hayvanat bahçesinde kısa süre önce yapılan değişikliklerle bizonlar, yaban domuzları, Mezopotamya alageyikleri, Tibet öküzleri, eşekler ve develer bir araya getirilmiş. Hepsi de kendi halinde, sakin, kimseye zararı olmayan hayvanlar. İçlerinde beni en çok ilgilendirenler develer! Sadık ve alçak gönüllü, sıcak çöllerde güç koşullara karşın sabırlı, günlerce aç-susuz uzun yollar kateden deve kendine kötülük yapanı da hiç unutmaz. Almanya'nın kimi yörelerinde deve çiftlikleri var. Bunlardan biri de Stuttgart yakınlarındaki Nagold'da. Sütünden kremler, sabunlar, banyo losyonları yapıyorlar. Çiftlik sahibi: “Deve iyi niyetli gibi görünür, fakat istedi mi de kafasına eseni yapar," diyor. "O köpekten çok kediye benzer." Deve olmasaydı acaba Arap insanı ucsuz bucaksız çöllerde binlerce yıl ne yapardı? Türkiye'de 1935 yılında 120 bin deve varken, günümüzde bu sayı 1500'e düşmüş. Acaba ülkemizde develer niçin azaldı?
mail@ahmet-arpad.de

22 Eylül 2019

Çöpleriyle baş edemeyenler

Cumhuriyet, 22 Eylül 2019
STUTTGART – AHMET ARPAD

Stuttgartlılar her hafta kapılarının önünü süpürmeye meraklıdır. Diyelim ki on daireli bir apartmanda oturuyorsunuz, on haftada bir cuma veya cumartesi günleri apartmanın önündeki kaldırımı temizlemek zorundasınız. Kiracının bu görevini (!) yerine getirmemesi kira sözleşmesinin iptaline neden olabilir! Stuttgart'ta ilçeler arasında bir 'temizlik yarışması' düzenleniyor! Her yıl martla ekim arasında anaokullarından liselere, genç-yaşlı gruplarından derneklere sayısız katılımcı önceden belirlenen haftalarda semtinin sokaklarını, meydanlarını ve parklarını temizlemeye çıkıyor. Böylece on binlerce ton çöp toplanıyor. En çok çöpü toplayan gruplar ödüllendiriliyor! Belediyenin bu girişimden amacı insanları daha çocuk yaşta çevre temizliğine alıştırmak.
 

Ancak madalyonun bir de öteki yüzü var. Siz Stuttgart'ın merkezini büyük bir etkinliğin ardından görün! Kentin göbeğindeki Schloss alanı, çevresindeki parklar, cadde ve sokaklarla gezi yolları binlerce insanın katılmış olduğu açık hava etkinliklerinin sabahında çöp dolu! Eğlenmişler, ancak yanlarında getirdikleri şişeleri, tabakları, kâğıtları, torbaları oturdukları yere öyle bırakıp gitmişler! Hele havai fişekli bir yılbaşı gecesinin ardından on binlerden geri kalan çöp kentin göbeğinde tepecikler oluşturuyor. Ancak diğer günlerde de kentin kalabalık köşelerinde sağ sol 'kullan ve at' karton ve plastik bardaklar, kâğıt mendiller, dondurma kapları, burger ve pizza kutuları dolu.
 

Federal Çevre Bakanlığı'nın açıklamalarına göre ülkede 2000 yılında kişi başına 458 kilo ev çöpü düşerken bu rakam 2017'de 565 kiloya çıkmış! Yine aynı bakanlığa göre saat başı 320 bin kâğıt bardak kullanılıyor. Bir yıl içinde 2,8 milyar! Otobüs, tramvay duraklarında sigara izmaritleri arasında yürüyorsunuz. Düzinelerle çöpçünün sabah erkenden temizlediği alan ve caddeler akşama doğru yine eski haline dönüyor!
 

Her yıl 300 milyon ton plastik
Kent kirliliği Berlin veya Frankfurt gibi büyük kentlerde daha da aşırı. Sadece kaldırımlar, sokak ve caddeler değil, herkesin kullandığı parklar ve yeşil alanlar da bir 'çöp kutusu'. İnsanlar tek kâğıt mendil ve karton bardak atsa yine de iyi, eski mobilyaları, otomobil lastiklerini kaldırıma veya ormanlara bırakanlar artık parmakla gösterilmiyor! Büyük kentlerde belediyeler bu sorumsuzluğun altından kalkamıyor.
 

Federal Almanya Çevre Bakanı Svenja Schulze şöyle diyor: "İnsanlık her yıl 300 milyon ton plastik üretiyor. Lego taşlarından yoğurt kabına, bahçe iskemlelerinden balıkçı ağlarına, bisiklet tekerleklerinden tuvalet kapaklarına, otomobil yedek parçalarından cep telefonlarına..." Bakana göre toplam çöp kamyonlara yüklense konvoy yeryüzünü üç kez dolanır.
 

Dokuz Eylül Üniversitesi'nden Prof. Dr. Ertuğrul Erdin'in evlerde oluşan tehlikeli çöpler üzerine yaptığı bir araştırma  (http://web.deu.edu.tr/erdin/pubs/doc132.htm) kanımca çok önemli bilgiler içeriyor! Hayatı Koruma Vakfı da geçen yıl yayımladığı "Akdeniz Plastik Raporu"nda Akdeniz'e en çok plastik atığın Türkiye'den karıştığını açıklamıştı. Günde 144 ton, ya da günde yaklaşık 6 kamyon plastik! Alman televizyonu ARD'nin İstanbul stüdyosunun geçen Mayıs'taki yayınında da başka bir gerçeği öğrenmiştik: "Almanya Federal İstatistik Dairesi'nin verilerine göre 2017 yılında Türkiye'ye Almanya'dan 18 bin ton plastik atık gelirken bu miktar 2018 yılında 50 bin tona ulaştı."
 

Stuttgart'ın çevresi ormanlarla, küçük göllerle kaplı. Buralardaki piknik alanlarında bütün gece bağıra çağıra eğlenen, dans eden kızlı erkekli gruplar da, çevrede yeterince büyük çöp kutusu olmasına karşın, arkalarında Almanların deyişiyle bir 'domuz ahırı' bırakıyor!  Stuttgart Belediyesi sözcüsü: "Ne yazık ki giderek daha çok insan çöpüne dikkat etmiyor", diyor. "Kentin belirli köşeleri sadece birkaç saat temiz kalıyor." Ona göre bu artık bir toplum sorunu oldu. Çoğu genç rahat ve sorumsuz yaşamak istiyor! Ye, iç ve at!            
 

mail@ahmet-arpad.de

7 Eylül 2019

Bulaşıkçılıktan patronluğa

CUMHURİYET, 7 Eylül 2019
STUTTGART –  AHMET ARPAD

    Carl Laemmle 1884 yılında Laupheim'daki babaevini terk ettiğinde on yedi yaşındaydı. Ufak tefek, bakışları cin gibi delikanlı yürekliydi. Tek amacı okyanus ötesine gitmek, orada başarıya ulaşmaktı. Genç Carl doğup büyüdüğü kasabayı terk ederken tek başına değildi. Hamburg'da 1858 yapımı “Neckar” göçmenler gemisine binerken arkadaşı Leopold Hirschgeld de onunla beraberdi. İki delikanlının ortak arkadaşları İsidor Nathan Landauer de bir yıl önce Amerika'ya ayak basmıştı. Laupheim'lı 'üçlüyü' bir yıl sonra Samuel Moritz Einstein takip etmişti. Dördü de yeni kıtadaki ilk yıllarını bulaşık yıkamakla, ayak işlerine koşmakla geçirmişlerdi!

    Stuttgart'a bir saat uzaktaki Laupheim o yıllarda Hristiyanlarla Yahudilerin 1730'dan bu yana huzur içinde ortak yaşam sürdürdüğü bir kasabaydı. Yahudiler iş sektöründe ve politikadaki girişimleriyle Laupheim'ın toplum yaşamında hep önemli rol oynamıştı. Endüstrileşmenin ilk adımlarının atıldığı 20. yüzyıl başında yeni dünyada şanslarını arayan yüzbinlerden dördü olan Laupeim'lı, hırslı ve çalışkan delikanlılar ceplerinde beş kuruşsuz yerleştikleri Amerika'da değişik dallarda başarıya ulaşmasını başarmıştır.

    Bir süre New York'ta her işi yapan Laemmle'nin ikinci durağı Şikago'dur. Ancak orada da çok kalmaz, Alman göçmenlerin çoğunlukta olduğu Oshkosh'a geçer ve bir tekstil fabrikasında iş bulur. Hırslı genç adam yenilikçi girişimleriyle birkaç yıl içinde fabrikanın müdürlüğüne yükselmeyi başarır. Carl Laemmle Amerika'da nasıl modern bir iş adamı olunacağını ve başarıda doruğa çıkabilmek için reklamın önemlini olduğunu çabuk kavrar. Aradan çok geçmeden de o güne dek kazandığı tüm servetini Şikago'da bir sinemaya yatırır, 1906'da bir film dağıtım şirketi kurar. 1908 yılına gelindiğinde bu şirket Amerika'nın en büyüğü olur. Carl Laemmle o yıllarda 50 sinema salonuna da sahiptir. Ufak tefek, kurnaz, cin gibi Laemmle 1910'da kurduğu Independent Motion Picture'la film yapımcılığında en büyük adımı atar. 1912 yılında bazı küçük filmcileri de şirketine katar, böylece Universal Motion Picture Manufacturing Company (bugünkü Universal Studios) ortaya çkar!

    Meraklı, gözüpek, hoşgörülü
    Carl Laemmle Amerikalıların 'bulaşıkçılıktan milyonerliğe' düşünü gerçekleştirmiştir. Dev Universal Studios'un kuruluşu aynı zamanda Hollywood'un da başlangıcıdır. 'Dracula', 'Phantom the opera', 'The Mummy' ve 'Frankenstein' klasikleri onun başarısıdır. Laemmle sadece 'Tom Amcanın Kulübesi'ni yapmaz, yeni ünlenmeye başlayan savaş karşıtı Alman yazar Erich Maria Remaque'ın ilk romanı 'Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok'u da (Türkçesi: Burhan Arpad) beyazperdeye uyarlar. İki Oscar ödülü alan film o günlerde Almanya'da güç kazanmakta olan Nazileri de öfkelendirir. Remarque'ın romanı ateşlerde yanarken Laupheim'lı (“Küstah Yahudi sinemacı”) Laemmle'nin filmi Almanya'da yasaklanır.

    Meraklı, maceracı, araştırmacı, ileri görüşlü, hoşgörülü, güçten ve sorumluluk yüklenmekten kaçınmayan biri olması Almanyalı bu Yahudi'nin başarıya ulaşmasının baş nedenleriydi. Zenginliğini başkalarıyla paylaşmayı da severdi. Birinci Dünya Savaşı'nda fakirleşen Laupheim'ın insanlarına çok destek vermişti. 1930'lı yılların başında Almanya'da nasyonal sosyalistlerin güçlenmeye başlaması üzerine ülkedeki tanışlarının dikkatini onları bekleyen büyük tehlikeye çeker, 1933'den sonra da Laupheim'lı üç yüz Yahudi'nin Amerika'ya kaçmasını doğrudan destekler.

    Gözüpek ve başarılı Carl Laemmle'nin yaşamı ilginç bir filme konu olabilir! Küçük kent Laupheim 24 Eylül'de, ölümünün 80. yılında onu değişik etkinliklerle anmaya hazırlanıyor.
mail@ahmet-arpad.de

25 Ağustos 2019

'Öldürerek yaşamak'

Cumhuriyet, 25.08.2019
AHMET ARPAD Almanya (Stuttgart)
 
Stuttgart'taki Baden-Württemberg Eyaleti İçişleri Bakanlığı'nın, ABD'de bu ay başında yaşanan dehşet verici silahlı saldırıların ardından yaptığı açıklamaya göre, 2019 yılının ilk altı ayında eyalette kendini ani bir saldırıya karşı korumak isteyen 85 bin insan silah ruhsatı için müracaat etmiş. Bu sayı 2014 yılında 40 bindi! Korkutucu bir gelişme. İnsanlar devletin onu koruyacağına inanmıyor gibi.

Stuttgart'taki eyalet polis sendikası başkanı Oliver Malchow, bunun çok tehlikeli olduğunu söylüyor. Son yıllarda Almanya'da gittikçe daha çok aşırı sağcının da küçük çapta silahlara ilgi duyduğu biliniyor. Sol Parti milletvekillerinden Ulla Jepke, yabancıları pek sevmediği bilinen Almanya için Alternatif Partisi'nin günümüzde insanlarda korku yaratmayı başardığı kanısında. Yeşiller Partisi iç güvenlik sözcüsü İrene Mihalic'in görüşleri de şöyle: "Bireysel silahlanmanın artması güvenliği değil, uyuşmazlıkların kaba kuvvete dönüşme riskini artırır."

ABD dev silah deposu...


15 Aralık 1791'de ABD Anayasası'na konan ek bir maddeyle ülke vatandaşlarına silah bulundurma ve taşıma özgürlüğü tanınmıştı. Bu madde günümüzde hâlâ geçerli! Hiçbir başkan ona dokunamıyor... Okyanus ötesi ülkede her 100 kişiden 88.8'inde silah var. 100 kişi 120 silaha sahip! ABD'de 300 milyondan fazla silah mevcut. Dünyada sivillerin sahip olduğu silahların yüzde 42'si Amerikalıların elinde.
Nisan 2019'da ABD'nin en büyük silah lobisi olan ABD Ulusal Silah Birliği yıllık toplantısında ateşli bir konuşma yapan Donald Trump, katılımcılara bireysel silahlanma özgürlüğü için hep mücadele edeceği sözü vermişti. Başkana göre, günümüzde vatandaşlarının bu özgürlüğü bir kuşatma altındaydı!
 

ABD'de 2019 yılının ilk yedi ayında gerçekleşen 32 silahlı saldırıda üç yüzün üzerinde insan öldürüldü. Oslo'daki Barış Araştırmaları Enstititüsü'nün, uluslararası silah ticareti uzmanı Nicholas Marsh'ın araştırmasına dayanarak yaptığı açıklamaya göre, 2010 ile 2016 arasında Avrupalı silah şirketleri ABD silah pazarına yaptıkları satışlarını ikiye katlamış! Çok ölülü saldırılarda kullanılmış olan silahları Amerikalılara satan çoğunlukla Alman, İsviçre, Fransız, Avusturya ve İtalyan şirketleri! İsrailli gazeteci Shir Hever'le Alman gazeteci Wolfgang Landgraeber'in ("Öldürerek Yaşamak" kitabının yazarı) Şubat 2019'da açıkladığına göre, İsrail de otuz yıldır dünya silah pazarında çok başarılı ve şu sıralar ilk ona girmeyi başarmış!
 

Güney Baden-Württemberg'in şirin kenti Freiburg'da yaşayan öğretmen Jürgen Graesslin yıllar önce çevresine topladığı savaş karşıtlarıyla yaşama geçirdiği "Silah Ticaretini Durdurun" kampanyası kapsamında Almanya'nın büyük silah yapımcısı Heckler & Koch'la savaşıyor. Stuttgart'ın güneyindeki Oberndorf kasabası ve çevresinin en büyük işvereni olan kuruluşun son yıllarda Meksika'ya - bir bölümü izinsiz- toplam değeri 25 milyon Avro olan 10 bin adet G36 modeli tüfek ihraç ettiği ve bunlardan çoğunun ülkenin çatışma, şiddet yaşandığı bölgelerinde kullanıldığını Graesslin ortaya çıkarmıştı.
 

Eylül 2014'te Meksika mafyasının kaçırdığı 48 üniversite öğrencisi de Heckler & Koch'un "kaçak" tüfekleriyle öldürülmüş. Öğretmen Graesslin'in açtığı dava bu yıl şubat ayında sonuçlandı, Stuttgart Asliye Mahkemesi silah yapımcısına 3.7 milyon Avro para cezası verdi. Ancak şu sıralar Federal Mahkeme bu kararı yeniden görüşüyor.
Ülkemize gelince, Umut Vakfı'nın (www.umut.org.tr) açıklaması şöyle: "Yüzde 85'i ruhsatsız en az 25 milyon silah bulunan Türkiye'de şiddet vakaları son 4 yılda yüzde 69 arttı."
 

mail@ahmet-arpad.de