29 Mart 2020

Tuvalet kağıdı yok satıyor!

CUMHURİYET, 29.03.2020
STUTTGART – AHMET ARPAD


Nerede insanlar? Sokaklar, caddeler, alanlar boş, bomboş. İn cin top oynuyor! Her yer kapalı. Tüm dükkânlar, sinemalar, tiyatrolar, kütüphaneler, okullar, çocuk yuvaları, berberler, güzellik merkezleri, spor salonları, futbol sahaları, yüzme havuzları, lokantalar, kahveler, barlar, gece kulüpleri, küçük oteller... İş yerleri kapalı olanlar, mikrop kapacağım diye dışarı çıkmaktan korkanlar evlerinde, çalışabilenler iş yerlerinde. Okula gitmesi yasaklanmış torunlar dedeleriyle ninelerini göremiyor! Çoğu resmi daire kapalı, mahkemelerde duruşmalar ertelendi. Tek-tük market açık, uzun kuyruklarda bekleyenler arasında en az 2 metre mesafe var. İnsanlar birbirine uzak duruyor. Çoğu kişi haftada bir alışverişe çıkıyor. Köşe başlarında polisler! Caddelerde pek araç görünmüyor. Otobüsler, tramvaylar, metro, banliyö trenleri seyrek çalışıyor. Yolcu yok! Stuttgart'ın 16 peronlu tarihi tren istasyonu neredeyse bomboş. Yılda 12 milyon yolcu kapasiteli, günde 400 uçağın inip kalktığı, 11 bin insanın ekmek kapısı Stuttgart havalanından şu sıralar en son kalkış akşam saat 19'da, gelip giden uçakların sayısı günde 15'e düşmüş!

Sadece yayalara açık caddelerde yanyana en fazla 2 kişi yürüyor. Merkel hükümeti daha fazlasını yasakladı! Gruplar oluşturup havanın da güzelliğinden yararlanarak açık alanlarda eğlenenlere, içkili 'Korona partisi' yapanlara, durumun ciddiyetini kavrayamayan bu düşüncesizlere 25 bin Avro'ya kadar ceza kesilebiliyor. Aşırı benciller, bildiğini okumaya devam edenler birkaç yıllığına hapise bile atılabiliyor... Almanya'da birçok eyalet kamusal alana kısıtlamalar getirdi, önlemlere uyulmaması durumunda sokağa çıkma yasağının gelmesi kaçınılmaz olacak. İnsanlar son günlerde marketlere hücum ediyor. Sanki yarın savaş çıkacak! Alışveriş arabalarında yığın yığın, kilo kilo patates, pirinç, makarna ve çeşitli konserve. Tüm Almanya'da rekor satış – nedense – tuvalet kağıdında! Fransa'da ise kırmızı şarapta!

"Dünyamız tükenmişlik yaşıyor"

12 Haziran'da Roma'da Türkiye - İtalya karşılaşmasıyla açılmasını planlanan Avrupa Futbol Şampiyonası gelecek yıla ertelendi. Almanya Milli Futbol Takımı çalıştırıcısı Joachim Löw'ün tepkisi şöyle oldu : "Biz de sevinçle bu turnuvayı bekliyorduk, ancak güvenlik ve insan sağlığı her şeyden daha önemli. Son günlerde yaşananlar beni çok düşündürdü. Dünyamız tam bir burnout yaşıyor. Gücün ve açgözlülüğün geçerli olduğu yaşam son bulmalı!"

Angela Merkel'le eyalet başbakanlarının geçen pazar aldığı ve günlük yaşamı kısıtlayan kararlar, ne kadar süreceği belli olmayan bu salgına daha çok insanın kurban olmasını belki engelleyecek, ancak peşinde ne gibi izler bırakacak, kimse bilmiyor! Şu ana kadar bütün günü evinin dışında geçiren, birbirlerini akşamları birkaç saat gören çoğu aile artık pek sokağa çıkmadan, dost-tanış, akrabayla görüşemeden 2-3 odalı evinde günler, haftalar geçirmeye mahkum!

Bunalımlar kaçınılmaz olacak

Sosyal yaşam aşırı kısıtlandı. Tek başına yaşayan şimdi daha da yalnız kaldı! Ülkede bireyin özgür, rahat, tasasız yaşamı bir iki hafta içinde kökünden değişiverdi. Evine "zorla" kapanan sokağa çıksa ne yapacak? Ne alışveriş yapabileceği bir dükkân var, ne de oturup espresso yudumlayabileceği bir Café. Olumsuz gelişmeler birkaç hafta böyle devam ederse toplumda bunalımlar kaçınılmaz olacak. Çoğu insan ya işini yitirdi, ya da yarım gün çalışıyor, bir geçim savaşı veriyor. Stuttgartlı üç dev şirket, Mercedes, Porsche ve Bosch üretimi neredeyse sıfırladı. Alman ekonomisi ağır yara almadan Covid-19'dan kurtulacağa benzemiyor.

Stuttgart'ta şu günlerde yaşananlar Almanya'nın her kenti için geçerli. Bir gün gelecek tüm Avrupa onu boyunduruğu alan 'Korona diktatörü'nü tabii ki yenecek, ancak insanlar yaşamlarına getirilen kısıtlamaların neden olduğu ruhsal sorunların altından kalkmayı bakalım başarabilecek mi? Başarmaları gerekiyor. Milli takım çalıştırıcısı Joachim Löw şu görüşte: "Yaşamda en önemli şeyin ne olduğunu kavramalı, birbirimize daha çok saygı göstererek geleceğimizi belirlemeliyiz!"

mail@ahmet-arpad.de

17 Mart 2020

Komik-i Şehir Naşit Bey

Ek Dergi, 17 Mart 2020
Burhan Arpad 

Başlangıçta kimsenin gözüne çarpmadı. Tuluatın bellibaşlı tiplerini taklitleriyle canlandıran ünlü oyuncular da buldukça ona sıra geleceği yok gibiydi.

Komik-i Şehir Naşit Bey 26 Nisan 1943 yılında aramızdan ayrılmıştı. Sahne sanatçısının değişmez yazgısı gereği şimdi yalnız adı biliniyor.

Şehzadebaşı/Balabanağa Mahallesi'nde konak yavrusu bir evin haşarı oğlan çocuğu Ahmet Naşit, Beyazıt Rüştiyesi'ni bitirdiğinde on yedisindeydi. Hacı Ahmet Bey, oğlu baytar olsun istiyordu. Babası, Sultan Hamit'in eczacıbaşısıydı. Amcası da Deniz Hastanesi'nin paşa rütbesinde başhekimiydi. Erkek çocuğu için "baytar mekteb-i şahanesi"ni uygun görüyordu. inatçı adamdı. Kafasına koyduğunu yapardı. Ahmet Naşit'in baytar mektebine kayıt işlemlerini yaptırmış ve açılış günü eliyle götürüp okul müdürüne teslim etmişti. Fakat Ahmet Naşit'i Balabanağa Mahallesi'nde karşısında görünce şaşalamıştı. Naşit, bir yolunu bulup okuldan savuşmuştu, direniyordu. Israr ederlerse okuldan her gün kaçacağını, çekinmeden söylüyordu. Daha önce Saray Müzikası'na girip Güllü Agop Efendi'nin yanında zenne (kadın) çıkmış olan ağabeyi Ziya'yı ileri sürüyordu. Sonunda isteğini kabul ettirdi, 1904 şubatının son günü Saray Müzikası'na verildi. Ahmet Naşit, Saray Müzikası'nda dört yıl kaldı.

Sultan Hamid'i güldürmüştü

Başlangıçta kimsenin gözüne çarpmadı. Tuluatın bellibaşlı tiplerini tak¬litleriyle canlandıran ünlü oyuncular da buldukça ona sıra geleceği yok gibiydi. Naşit, geceleri koğuşta taklitler yapıp monologlar söyleyerek arkadaşlarını güldürmekten daha aşırı bir öte yere, bir başarıya ulaştı: Ancak günün birinde, Apti Efendi'ye adını duyurabildi. Kadrodaki tuluat ustaları, ünlü ortaoyuncuları önünde taklitten sınav vererek öylesine heyecanlanmıştı ki jüridekilerin iznini koparıp yüzünü duvardan yana çevirdikten sonra Meddah İsmet'in ‘Millet kayığı' monoloğunu söyleyebilmişti. Ustalar, bu utangaç gencin taklitte gösterdiği başarıya hayran kalmışlardı. Naşit o günden sonra çabucak göze girmiş, kısa zamanda yeteneklerini geliştirmişti. Yıldız Saray Tiyatrosu bu yaldızlı kafeslerle örtülü localarıyla büsbütün loşlaşmış salonunda Sultan Hamid'i kalın sesiyle, sık sık güldürmüştü. Meşrutiyet ilan edilip Saray Müzikası dağılınca Apti Efendi yeni kurduğu heyete Naşid'i de almıştı. Apti Efendi heyetiyle bir süre çalışmış, Pembe Kız operetinde Dalkavuk rolünde başlayan başına buyruk tiyatroculuğu kısa zamanda büyük başarı kazanmıştı. Apti Efendi'nin Şehzadebaşı'nda Feyziye Tiyatrosu'ndaki temsillerinde bir akşam perde alkışlar arasında kapanıp Naşit kulise döndüğünde Apti Efendi yanına yaklaşmış ve:"Naşit molla, bu akşam çok mükemmel oynadın, seninle iftihar ediyorum", derken bir yandan da belindeki kuşağı çözmüş, başından fesini çıkarmıştı. Naşit şaşkın şaşkın bakıyordu. Hiçbir şey anlamamıştı. Apti Efendi kuşağını Naşit'in beline dolamış ve fesini Naşit'in başına koymuş, sırtını sıvazlamıştı; Komik-i Şe- hir'liği ona devrediyordu. Naşit, Saray'da çalıştığı yıllarda pandomim, hokkabazlık, operet ve hepsinden bir şeyler öğrenmişti. Keman ve piyano dersleri bile almıştı. Bu koşullarda yetişmiş olması, tuluat tiyatrosunun basmakalıp Komik-i Şehir'ini yenileştirmeye, hatta büsbütün değiştirmeye zorluyordu. Püskülsüz fesi ve ütüsüz beyaz pantolonlu aptal görünümlü ‘İbiş', kısa sürede değişmiş, canlı ve sevimli bir halk komedyeni oluşmuştu. Bu yazıyı yazmamın başlıca nedeni, TRT'de geçenlerde bir sunucunun, Adile Naşit'in ölümü dolayısıyla söylediklerini bir başka nedenle yinelemek istemem. Geçen yıllarda bir başka sunucu da "Komik-i Şehir", yani ‘Şehrin Komiği' demişti.

Halk yığınlarının sıkıntılı yaşamına neşe katmıştı

Naşit Özcan, 1943 yılı Nisan'ının 26. günü öldü. Sahne sanatçısının değişmez yazgısı gereği şimdi yalnız adı biliniyor. O da belirli tiyatro çevrelerinde. Dostlarının, yakınlarının, hayranlarının ellerinde taşınan tabutu, Direklerarası'ndan ağır ağır geçti. Şehremini'den Beyazıt'a kadar omuzlarda taşınmıştı. Namazı kılındıktan sonra eller üstünde Şehzadebaşı'na getiriliyordu. Tiyatrosunun önünden son bir defa geçirilmesini sağlığında hep söylemişti. Kahveciler, berberler, aşçılar, tütüncüler, bütün esnaf dükkânlarının önüne çıkmıştı. Başlar öne eğilmiş, bakışlar ıslanmıştı. Halk yığınlarının her zaman sıkıntılı yaşayışına canlılıklar, umut ve neşe katmış Komik Naşit ölmüştü. Hilal, Milli, Ferah sinemalarında filme ara verilmişti. Afişlerin ve fotoğrafların üzerleri kara bezlerle kapatılmıştı. Sinema makinistleri, bilet denetçileri, seyirciler, büfeci çocuklar, kapı önlerinde sessiz ve üzüntülü bakışıyorlardı. Cenaze alayı, yeni adı Turan Sinema ve Tiyatrosu olan eski Millet Tiyatrosu'nun önünde ağırlaştı. Eller üstünde taşınan tabutun başı tiyatrodan yana çevrildi. Direklerarası birkaç dakika için derin bir sessizliğe ve hareketsizliğe gömüldü…

Bu yazı Ahmet Arpad tarafından Burhan Arpad‘ın Cumhuriyet Gazetesi'ndeki HESAPLAŞMA köşesinde 1 Ocak 1991 günü çıkan makalesinden ve "Bir İstanbul Var İdi" adlı anılar kitabından derlenmiştir.

15 Mart 2020

Futbol hakemine saygı..!

CUMHURİYET, 15 Mart 2020
STUTTGART – AHMET ARPAD

Deniz Aytekin Almanya'da yılın hakemi seçildi! Futbol Federasyonu hakemler kurulu 2019 yılında yönettiği birinci lig maçlarında gösterdiği üstün başarısıyla Aytekin'i bu ödüle layık gördü. 2011 yılından bugüne 163 maç yöneten FİFA kokartlı deneyimli hakem aynı zamanda Bundesliga hakemleri sözcüsü de. Alman televizyon kanalı ARD'nin şubat ayında yayınladığı belgeselde Aytekin: "Yılın hakemi olmak değişik bir duygu ve oldukça gurur verici", diye konuştu. "Bu ödülü almamda yardımcı hakemlerimin de büyük katkısı var." Çok dikkatli yönetimiyle her iki tarafın oyuncularını ve çalıştırıcılarını 'denetimi altında' tutuyor! Ancak gerektiğinde, karşısına dikilen öfkeli oyuncuya 'görüşünü söylemekten' de kaçınmıyor. ARD'nin belgeseli 19 Ekim 2019 günü oynanan ve Deniz Aytekin'in yönettiği Leipzig – Wolfsburg maçından bir sahneyi de gösteriyor. Maçın ilk 20 dakikasında kendisine üç kez itiraz eden, onun gibi iri yarı Wolfbsurg'lu oyuncu Weghorst'a sonunda: "Ne işin var yanımda?" diye bağırıyor. "Çek git!" Devre arasında takımlar soyunma odalarına giderken az önceki öfkeli oyuncuyla Aytekin gülümseyip yumruk selamı yapıyorlar. Weghorst oyun sonrası gazetecilerle konuşurken: "İyi yönetti", diyor. "Oyun onun denetiminde olmalı. Aytekin'in kişiliğinde hakemler günümüzde gittikçe azalıyor!"

Deniz Aytekin 17 Ocak 2020 günü oynanan Schalke – Gladbach maçındaki yönetimiyle de dikkatleri yine üzerine çekmişti. Şampiyon adayı iki takım arasındaki bu Bundesliga maçı dünyanın 200 ülkesinde televizyonlardan yayınlanmıştı. Oldukça sert geçen oyunda yedi sarı kart göstermek zorunda kalan Deniz Aytekin doksan dakikanın sonunda gazetecilere yaptığı açıklamada: "Bu kadar çok sarı kart göstermem beni şaşırtmadı değil..." demişti. Ünlü futbol dergisi "Kicker" ertesi gün onu 'haftanın hakemi' seçmişti. Alman Futbol Ferderasyonu gözlemcisi Jürgen Jansen de şu sözlerle övmüştü: "Aytekin oyunu çok iyi okudu, soğukkanlı ve rahat otoritesiyle federasyonun tüm talimatlarını yerine getirdi..." Onun başarısının gizemi sanırım şu sözlerinde yatıyor: "Ben günlük yaşamımda çevremdeki insanlara nasıl davranıyorsam sahadaki 22 oyuncuya da öyle davranıyorum".

Almanya'da son yıllarda sadece profesyonel futbol liginde değil yerel amatör liglerde de maçlar gittikçe daha çok sorunlu geçmeye başladı. Oyuncular birbirine giriyor, saha kenarında çalıştırıcılar tekme yumruk kavga ediyor, hakem kovalanıyor, maçı yitirmekte olan takımın taraftarları, başta Afrika kökenlilere, koro halinde ağza alınmayacak şeyler haykırıyor. Oyuncularla izleyicilerin sakinleşmesi için maçlar duruyor, bol bol sarı ve kırmızı kart dağıtılıyor.

"İnsanlar katı yürekli oldu"

Evet, gittikçe daha çok insan gün boyunca yaşadığı dengesiz anların etkisinde hırsını başkalarından çıkarmaya yatkın. Bu sadece top sahalarında değil günlük yaşamda da daha sık görülmeye başlandı. Kısa süre önce haftalık Focus dergisinde okumuştum: Resmi verilere göre 2019 yılında Almanya'da 79 bin polis görev sırasında saldırıya uğramış! Evet, yanlış okumadınız. Devlet gücünün temsil eden 79 bin polis küfür yemiş, yüzüne tükürülmüş, hakarete uğramış, dövülmüş, kovalanmış! Sadece onlar mı? İtfaiyeciler, sıhhiyeciler veya acil doktorlar da görev başında gittikçe daha çok saldırı ve hakaret yaşıyor. Almanya Sendikalar Birliği'nin (DGB) ikinci başkanı Elke Hannack şu görüşte. „Bizim tespitlerimize göre insanlar katı yürekli oldu, kişisel çıkarları her alanda ağır basıyor, günlük yaşamdaki en küçük yanlış algılamada kişiler dejarj olmak istiyor..." DGB'nin açıklamasına göre 2018 yılında 2624 tren görevlisi de yolcuların hakaretine ve saldırısına uğramış. Köln'deki devlet memurlar sendikası başkanı Andreas Hemsing: "Saygı denen şey kalmadı!" diyor.

Saygısızlık bulaşıcı bir hastalık, dünyanın en sevilen sporu futbol da kendini ondan kurtaramadı! Oyuncular, antrönerler ve menejerlerle hakemler arasında gittikçe derinleşen bir uçurum oluştu. Yılların ünlü hakemi İsviçreli Urs Meier: "Alman birinci liginde saygısızlık şu sıralar dorukta", diyor. "Futbolda coşku ve hırs olağandır, ancak hakem bundan olumsuz etkilenmemelidir!" Doruğa tırmanmış, her ay milyonlar kazanan bir futbolcunun en önemli görevi bu sporu seven gençlere örnek olmak değil midir?

www.ahmet-arpad.de

23 Şubat 2020

Sosyal medyada özgürlük!

CUMHURİYET, 23 Şubat 2020
STUTTGART
AHMET ARPAD


Sosyal medya günlük yaşamı abartıyor, birçok kişide psikolojilk sorunlara neden oluyor, insanlar ruh ve sinir hastalıkları nedeniyle doktora başvuruyor. Yüzlerce milyon İnstagram kullanıcısı günbegün – çoğu kez bilinçli yayılan – gerçekdışı haber ve görselleri tanımadığı insanlarla paylaşmaktan çekinmiyor. Bir düşler dünyasında yaşayan bu insanlar hep güzel şeyler okumak, görmek istiyor, ancak belli bir süre sonra bu 'balon dünya' patlıyor, gerçek ortaya çıkıyor, altından kalkması güç psikolojik sorunları beraberinde getiriyor.
 

İnsan sansasyonu çok sever. Bu nedenle günümüzde yalan haberlere inanmaya yatkın, daha doğrusu inanmak isteyen kişilerde bir süre sonra şaşkınlık, korku, iğrenme ve nefret gibi duygular görülüyor. Açıklamalar doğruysa Alman gençlerinin %74'ü günde yirmi kez İnstagram'a giriş yapıyor, her saniyede – gerçek veya gerçekdışı – 6 bin Tweet dünyada bir yerlere gidip geliyor! Massachusetts Institute of Technology'de (MIT) görevli bilim insanları 2018 yılında, Türk Profesör Sinan Aral sorumluluğunda 4,5 milyon Twitter paylaşımını yapay zeka yardımıyla incelemiş ve şunu tespit etmişti: Çoğunlukla yalan yanlış haberler paylaşılıyor. Araştırma sonuçlarına göre yalan haberler diğerlerine göre % 70 daha hızlı yayılıyor. Prof. Aral o günlerde meslek dergisi Science'a şöyle konuşmuştu: „Bunun toplum için hissedilir ve dramatik sonuçları kaçınılmaz."

Aşırı sağ kullanıyor 

Almanya'da her eyalette içişleri bakanlıklara bağlı "Politik Eğitim Merkezleri" var. Bu kuruluşların görevi "demokratik bilinci sağlamlaştırmak ve vatandaşların politik işbirliğine istekliliklerini güçlendirmek." Baden-Württemberg şubesinin eş başkanı, uzun yıllardır tanıştığım, siyasal bilim ve türkoloji yüksek öğrenimi görmüş olan Sibylle Thelen: „Son yıllarda toplumda insanların özgürce söyleyebileceklerinin ötesine çıktığını tespit ediyoruz," diyor. „Konuşma ve yazma özgürlüğünün sınırları yerinden oynatılıyor..." Ona göre ortaya atılan görüşler ve kavramlar alışılmış sınırları aşmış. Demokrasinin temel ilkesi 'düşünce özgürlüğü'nün ardına gittikçe daha çok aşırı sağcının sığınmaya başlaması ve kendilerini eleştirenleri: "Vatan hainleri", "yalancı basın" diye damgalaması da huzur kaçırıcı!
 

Baden-Württemberg Eyalet Meclisi'nde geçen yılın son oturumu oldukça öfkeli geçmişti. 2016 yılında popülist Almanya İçin Alternetif Parti'den (AfD) meclise giren Heinrich Fichtner, İkinci Dünya Savaşı sonrasında oluşturulan 'anı mezarlıkları'nı koruma çalışmaları ve günümüz insanlarını Hitler yıllarında yaşananlar üzerine aydınlatıcı projeleri nedeniyle Stuttgart Politik Eğitim Merkezi'ni: "Çalışmaları despotluğu andırıyor", sözleriyle eleştirmiş, bu kuruluşa arka çıkan Yeşiller'e de saldırmıştı. Konuşması düşünce özgürlüğünün sınırlarını zorlayıp hakarete dönüşmeye başlayınca Meclis Başkanı Muhterem Aras milletvekili Fichtner'i önce ihtar etmiş, sonra da susturmuştu. Aşırı sağcı parti AfD ortalama % 20 oyla girdiği eyalet meclislerinden federal meclise kadar zehirleyici ve huzur kaçırıcı atılımlar yaparken sırtını 'düşünce özgürlüğü'ne dayadığını iddia ediyor. Bu popülistler için sosyal medya tabii olağanüstü bir buluş!
 

Ölüm tehditleri 
Bir süre önce SPIEGEL dergisinde çıkan bir habere göre siyasi görüşlerini Facebook aracılığı ile yayan partiler arasında AfD başı çekiyor. Nefret ve fesat yaymanın bir özgürlük olduğuna inananlar sosyal medyada at koşturuyor! Gittikçe daha çok politikacı aşırı sağcıların, neonazilerin hakaretine uğruyor, hatta ölüm tehditleri alıyor. Kısa süre önce: "Geçerli yasalar yetersiz, yeni yılda yasal değişikliklere gidilecek", diyen Federal Adalet Bakanı Christine Lambrecht de popülistlerin tehdit yağmuruna tutuldu. Bavyera Eyaleti Protestan kilisesi piskoposu Bedford yılbaşından önce: "Akdeniz sularında tehlike yaşayan mültecilerin kurtarılmasına 2020 yılında kilisemiz de katılacaktır", açıklamasını yapmıştı. Aradan çok geçmeden İnternet ölüm tehditleriyle doldu. Bedford:" İçlerinde çok ciddileri var," diyor.
 

Birilerinin 'sınırsız özgürlüğün' geçerli olduğunu iddia ettiği, ancak her türlü kabalığa, saldırganlığa ve psikolojik baskıya 'kapıları açık' sosyal medya aracılığıyla yaydığı yalanlara inanan insanların sayısı arttıkça dünya toplumunu bekleyen büyük tehlike de hızla doruğa yükseleceğe benziyor. Günümüzde insanoğlunun zekâ katsayısında (IQ) düşme olduğunu söyleyen, yüzlerce milyon İnstagram kullanıcısının gerçeklerden uzak bir düşler dünyasında yaşadığını iddia eden bilim adamları da var. Birilerinin: "Yaşamın artık kolaylaşacak", diye getirip önümüze koyduğu kimi yeniliklere bağımlı yaşamak özgürlük mü? Yakın gelecekte insanoğlu dijitalleşme ve yapay zekânın kölesi olup gücünü yitirecek mi?
 

mail@ahmet-arpad.de

9 Şubat 2020

"Ben bildiğimi yaparım"

CUMHURİYET, 9 Şubat 2020

STUTTGART - AHMET ARPAD

Stuttgart'lı mimar Prof. Paul Bonatz İkinci Dünya Savaşı yıllarında Türkiye'ye sığınan Alman profesörlerinden biriydi. 1943 yılında kaçar gibi Türkiye'ye gelmesinin tek nedeni, Hitler'e sunduğu yeni Münih tren istasyonu projesini kendi kafasına göre değiştirip dev bir istasyon yapmayı düşleyen, „ben bildiğimi yaparım" kafa yapılı Führer'le anlaşmazlığa düşmesiydi. Anıtkabir projesinde uluslararası jürinin başkanlığını yapan Bonatz yaşamını 1954 yılına kadar Türkiye'de sürdürdü. Ünlü mimarın Ankara Saraçoğlu Mahallesi, Sergievi'nin tiyatro ve opera binasına dönüştürülmesi gibi birçok önemli projenin altında imzası vardır. Kent plancısı Bonatz İstanbul Teknik Üniversitesi'nde dersler verdi, 1946-1954 yılları arasında mimari proje öğretmenliği de yaptı.

Paul Bonatz adı Almanya'da yirmi yıldır dillerden düşmüyor. Onun en önemli eserlerinden biri kabul edilen Stuttgart'ın 100 yıllık tarihi tren istasyonunu kısmen yıktılar. Bugünkü 16 peronlu istasyonda her saat 40 tren durup kalkıyor. Bonatz'ın yapısı 100 yıl sonra da Almanya'nın en dakik tren istasyonu olarak ünlü! Toprağın altına inşa edilecek yeni istasyon ise sadece 8 peronlu! Yer üstündeki raylar kalkınca boşalacak araziye milyonerlerin satın alabileceği lüksün lüksü sayısız yapı kondurulup projenin milyarlık kazanç kaymağını birilerinin yemesi sağlanacak! Böyle bir projeye karşı çıkan binlerce insan 2010'dan bu yana aralıksız her pazartesi akşamı sokaklarda. Aynı yıl Stuttgart'ın büyük parkında, iki yüze yakın tarihi çınar yeraltı istasyonuna yer açmak için yok edildi. Çimenlere oturarak ağaç kesimini engellemek isteyen çoğu yaşlı insanı geri tepen binin üzerindeki polisin aşırı kaba kuvvet kullanması sonucu 450 kişi yaralanmış, üç kişi görme özürlü olmuştu.

Birkaç gün önce, 3 Şubat Pazartesi akşamı Bonatz istasyonunun önünde toplanan inatçı dört bin Stuttgartlı 26 Ekim 2009'dan bu yana aralıksız sürdürdükleri 'pazartesi nümayişleri'nin beş yüzüncüsünü gerçekleştirdi! Çünkü proje 25 yıl sonra da anlamsız, gereksiz! Ancak başta Angela Merkel olmak üzere Berlin'in üstdüzey politikacıları da inatçı! Ekonomik olmadığı çoktan kanıtlanan devasa projeden vazgeçmiyorlar! "Stuttgart-Münih arası trenle 30 dakika kısılacak", diyorlar. Kentin altına ve Ulm yönündeki dağlara toplam 60 kilometrelik tüneller açılacak, ancak yöre arazisinin büyük bir bölümü, suyla karıştığı anda kabarıp şişen kireçtaşı karışık topraklardan oluşuyor. Uzmanlar uzun tünellerdeki yangın riskini de bir türlü ortadan kaldıramıyor! Budapeşte'den sonra Avrupa'nın ikinci büyük kaplıca kenti olan Stuttgart'ta, tamamı toprağın altında gerçekleşen bu projeyle şifalı yeraltı suları da büyük tehlike altında. 1995'de 2,4 milyar Avro'ya çıkacağı söylenen projenin gideri Alman Sayıştayı'nın son açıklamasına göre 10 milyar Avro'yu buldu! Almanya tarihinin "en ünlü ve adıya kötüye çıkmış" bu büyük devlet projesinin temeli 15 yıllık bir ön çalışmanın ardından 2 Şubat 2010'da atıldığında "2019'da bitireceğiz" demişlerdi. Şimdi ise 2026'dan söz ediyorlar!

İnsanlar politikacılardan soğudu
Bu 'çılgın düş' son yıllarda insanları politikacılardan iyice uzaklaştırdı. Bonatz'ın tarihi istasyonunu kanatsız bir kuşa çevirmekte, altından kalkması gerçekten çok güç bir projeye olmayan milyarları yatırmakta inat edenler kenti ikiye böldü, gruplar oluştu, insanlar politize oldu. Hakkını arayan, kimi şeylerin en son ana kadar kendilerinden gizlenerek tepeden inme yapılmasına karşı koyan, önerdikleri yeni projeler Berlin'deki burnu büyük otoriterler tarafından anında reddedilen Stuttgart'lılar bir ilki başardı sayılır! Son on yıldır Almanya'nın değişik yörelerindeki projelerde: "Ben bildiğimi yaparım" diyen, şeffalıktan kaçan yönetenlere karşı çıkan toplum hareketleri oluşmaya başladı. Seçmen artık kuklalaşmak niyetinde değil. Yönetenlerin sonunda, uyguladıkları acımasız 'buldozer politikası'nın altında kalma riski giderek artıyor!

mail@ahmet-arpad.de

26 Ocak 2020

Tek başına yaşayanlar!

CUMHURİYET, 26 Ocak 2020
STUTTGART - AHMET ARPAD

Wiesbaden'deki Almanya Federal İstatistik Dairesi'nin açıklamasına göre ülkede 1991'den bu yana tek başına yaşayan insanların oranı hızla artarken, 3-4 kişilik aileler hızla azalıyor. Toplumun yüzde on ikisini üç kişilik, yüzde üçünü beş kişilik aileler oluşturuyor. On yedi milyon insan, kadın veya erkek, tek başına yaşıyor. En büyük neden, hızlı, az sorunlu yaşamı yeğleyen modern gençlerin evlilikten kaçınması veya genç evlenip erken boşanması. Tek dairede birlikte oturanlara, ilişkileri bir süre sonra bozulunca iki ayrı daire gerekiyor! Eşsiz veya yaşam arkadaşsız kalan kişi çoğu kez kirayı ödeyemediği için iki oda yerine bir oda arıyor. Ve de bulamıyor. Bu sorun büyük kentlerde dorukta. Yaşamlarını tek başına sürdürenlere sadece gençleri değil, eşi vefat etmiş yaşlıları, evi, ailesi örneğin Hamburg'da olup bütün hafta Frankfurt'ta çalışıp yaşayan yüzlerce bin 'yarı bekâr'la üniversite öğrencilerini de eklemek gerekiyor. Kısa süre sonra boşanan çiftlerin çocuğu varsa sorunlar daha da büyüyor, çünkü çocuk genelde kadına veriliyor. Günümüz Almanyası'nda tek başına yaşayan 2,2 milyon kadın çocuğuna da bakmak zorunda. Çocuklu, bekâr erkeklerin sayısı 400 bin. Özellikle tek başına yaşamak zorunda kalan genç anneler içine düştükleri fakirlik girdabından kendileri kolay kolay kurtaramıyor. Yaptığı kamuoyu araştırmalarıyla ünlü Allensbach Enstitüsü 2019 yılında açıklamıştı, Almanya'da, 300 bin fakir çocuğu her sabah evden kahvaltısız çıkıyor.

Viyana Belediyesi örnek
Evsizlik, son yıllarda yaşanan toplumsal değişimin beraberinde getirdiği en büyük sorunlardan biri. Almanya'da yeterince ev yapılmıyor, tek başına yaşayanın kesesine uygun küçük daire araması samanlıkta iğne aramayı andırıyor. Arz talebi karşılamıyor! Kazancın yüksek olduğu büyük kentlerde keseye uygun iki odalı daireler ender. İnşaat sektörü son 10 yılda artan isteğe yetişemiyor. 40-50 metrekarelik 'minik' bir dairenin arsa ve inşaat gideri 100 metrekarelik bir daireye göre ortalama daha yüksek, kira geliri de memnun edici değil. İnşaat sektörüne el atmak isteyen kent belediyelerinin ümit verici girişimleri hep verilmiş sözlerde ve dosyalarda kalıyor. Resmi verilere göre tüm Baden-Württemberg eyaletinde belediyelerin geçim zorluğu yaşayanlara kiraladığı 54 bin sosyal konut var. Sevimli kent Viyana'nın belediyesi ise 200 bin konutun sahibi! Onlarda orta halliler ve fakirler düşük kiralarla sorunsuz yaşıyor... Viyana Belediyesi her yıl 600 milyon Avro'yu eski konutların bakımına ve yenilerinin yapımına harcıyor. Belediye meclisi üyesi Kurt Stürzenbecher: „Bir konutta yaşamak insanlık hakkıdır!" diyor.

Hamburg'lu Araştırma Kuruluşu F&B kısa süre önce açıkladı: Tüm Almanya'da en yüksek kiralar Stuttgart'ta! Uzun yıllardır yaşadığım kent geçen yıl 'birinciliği' Münih'ten devralmış! Kiralar dorukta, yine de bir ilana düzinelerle ev arayan müracaat ediyor. Milyarlarla oynamaya alışmış inşaatçılar için küçük insanın gereksinimleri pek çekici değil gibi! Alman Ekonomik ve Sosyal Araştırma Enstitüsü'nün (WSI) açıklamasına göre toplumda gelir eşitsizliği hızla artıyor. Şu anda son 20 yılın en yüksek seviyesinde, zenginle fakir arasındaki uçurum gittikçe derinleşiyor. Bu nedenle metropol kentlerde orta halli küçük ailenin veya düşük gelirli bekârın başını sokacak bir yer ararken sorunlar yaşaması daha çok süreceğe benziyor...

mail@ahmet-arpad.de

15 Aralık 2019

Çardaş Prensesi ve Franz Josef

CUMHURİYET, 15 Aralık 2019
VİYANA
AHMET ARPAD


"Avusturya-Macaristan İmparatorluğu 1. Dünya Savaşı'ndan yenilgiyle çıkmıştı. İmparatorluk yok olup gitmişti, yollar paramparça, evler yıkık kırık, Viyana'nın dar sokakları karanlıktı. Ceplerindeki paranın değer yitirdiği insanlar karınlarını zor doyursa da, birkaç lambanın aydınlattığı buz gibi salonlarda oynanan opera ve operetlere akın ediyordu. Viyanalı aradan daha bir yıl geçmeden ayağa kalkmasını başarmıştı." Stefan Zweig ilerde anılarında o günlerden böyle söz etmişti. "Özgürlüklerini arayan insanlarımızın sanata olan olağanüstü bağımlılığı ve tutkusu Viyana'yı bir kez daha kurtarmıştı... Özgürlüğün olmadığı yerde kültür ve sanat gelişemez." Viyanalının yaşam sevincine en güzel operetlerde tanık olursunuz.

Bu akşam Emmerich Kálmán'ın 17 Kasım 1915'de Viyana'da ilk gecesi yapılmış olan 'Çardaş Prensesi' karşımızda. Espri dolu, çekici, büyüleyici sahneye konmuş. İzleyiciler daha ilk şarkılardan sıçrayan kıvılcımla oyuncularla bütünleşiyor. 1898'den bu yana kapılarını yılın 300 akşamında açan Volksoper'in sanatçıları tıka basa dolu salonu coşturuyor. 1908 ile 1954 yılları arasında "Kontes Mariza", "Sirk Prensesi" gibi toplam 22 operetin altına imzasını atan Emmerich Kálmán "Çardaş Prensesi"ni de coşturucu müzik, şarkılar ve danslarla süslemiş, tiyatroyu, müziği ve dansı birlikte harmanlamış. Ünlü operet şarkılarıyla, danslarıyla sanatının doruğundaki Budapeşteli varyete yıldızı Slyva ile Viyanalı Prens Edwin arasındaki aşkı anlatıyor. Çoğu operette olduğu gibi burada da kıskançlıklar, yanlış anlamalar, aşk çıkmazları yaşanıyor. Gösteri büyüleyici, Çardaş dansları gerçekten baş döndürücü. Çoğu operet severin ezbere bildiği şarkılar hem neşeli, hem de hüzünlendirici. "Çardaş Prensesi"ndeki Slyva Varescu rolüyle Viyana Volksoper'de ilk kez sahneye çıkan Elissa Huber gerçekten büyük bir şans. Prens Lippert rolünde Robert Meyer'in, eşi Anhilte rolünde Sigrid Hauser'in, kont Boni'de Jakob Semotan'ın başarıları dorukta! Tüm operetlerde olduğu gibi sonunda aşk her şeyin üstesinden geliyor, herkes sevgilisine kavuşuyor. Viyana Volksoper orkestrası, korosu ve Devlet Balesi'nin sanatçılarının danslarıyla Kálmán'ın "Çardaş Prensesi" tam bir 'volkan'!

Viyanalı için opera, operet ve müzik hâlâ günlük politika kadar önemli. Neşeli ve alaylı şarkılar, çok hareketli danslar, yanılgılar, taşlamalar, rastlantılar ve ezgilerle dolu Viyana operetleri birer vodvil sayılır, bir an gelir ki konu içinden çıkılmayacak kadar karışır. Fakat sonunda her şey yine yoluna girer, herkes sevdiğine kavuşur. Perde kapanırken müthiş bir alkış fırtınası kopuyor. Üç saatin ardından salonu terk eden mutlu insanlar yakındaki birahane ve şaraphanelere koşuyor...

400 yıllık lokanta
Graben'de yürüdü. Köşeyi döndü. Lokantanın kapısından içeri girdi. "Zum Schwarzen Kameel"in girişteki barı o akşam da Viyana sosyetesinin beyleri ve hanımlarıyla doluydu. Tanıdıklarını selamlayıp hemen odasına geçti, üstünü değiştirdi, siyah pantolonunu, kırmızı ipek yeleğini, mavi uzun ceketini giydi, cekete uyan mavi kravatını da taktı. Kırlaşmaya başlamış gür bıyıklarına kadar inen uzun favorilerini de bir güzel taradı. Aynaya göz attı. Mâitre Johann Gensbichler gülümsedi. Şimdi nasıl da Kayzer Franz Josef'i andırıyordu! Avusturya – Macaristan İmparatorluğu'na 68 yıl boyunca hükmetmiş bu Kayzer'e olan hayranlığı sonsuzdu. Kısa süre önce emekli olmuştu, ancak Franz Josef görünümüyle yıllarca hizmet verdiği lokantasına uzak kalması düşünülemezdi. Gensbichler ona sadık kalan müşterilerine haftanın dört günü hâlâ hizmet vermeyi sürdürüyor. Masalarına gidip yine şarap ve yemek önerileri yapıyor, ayak üstü de olsa sohbet ediyor. "Haftada 70 saat yerine şimdi sadece 40 saat çalışıyorum", derken gülümsüyor! Viyana'ya gelip de ağır ateşte sebzelerle pişirilen dana eti "Tafelspitz"i yememek olmaz. Kentin çok ünlü lokantaları bu yemeği sunuyor, ancak hepsi de "Zum Schwarzen Kameel"dekini aratıyor. Çatalınızı dokundurduğunuzda et dağılıyor. Yanında getirilen kremalı yaban turbu sosu ve kavrulmuş patates dilimleri de ayrı bir lezzet katıyor bu geleneksel Viyana yemeğine. "Zum Schwarzen Kameel" 2018'de kuruluşunun 400. yılını kutladı!

Mâitre Johann Gensbichler'le vedalaşıp dışarı çıkıyoruz, operaya doğru yürüyoruz. Hava soğuk. Tuchlauben, Graben, Kohlmarkt'da vitrinler ışıl ışıl, insanlar keyifli, hava özgürlük kokuyor. Bir an Stefan Zweig'ın I. Dünya Savaşı öncesi yıllarını anlatırken söyledikleri aklıma geliyor: "Viyana'da kişi bütün dünyanın havasını ciğerlerine çektiği duygusuna kapılır, belli bir dilin, ırkın, ulusun ve idealin baskısında olmadığını hisseder, özgürlüğünü yaşardı." Kayzer Franz Josef Viyanası'nda yabancı unsurların bir araya gelip ortak bir kültür oluşturması için yeterince 'bereketli toprak' vardı.

mail@ahmet-arpad.de

1 Aralık 2019

James Dean ve Blue Jean

CUMHURİYET, 1 Aralık 2019
STUTTGART – AHMET ARPAD

Barak Obama ile 'asi genç' James Dean'in ortak yanları neydi? Her ikisi de Levis 501 Blue Jean'e aşıktı! Bavyeralı göçmen Levi Strauss'un 1850'li yıllarda altın madenlerinde çalışan işçiler için yaratttığı bu sağlam giysi zamanla yoksul kesim insanının, kadın – erkek fabrika işçilerinin de her gün giydiği pantalon oldu, vahşi batının ovalarında at koşturan kovboylar da onu yeğledi. 1940'lı yıllarda, özellikle II. Dünya Savaşı'nın ardından önce Amerikan toplumuna yayıldı, 1950'li yılların başında da okyanusu aşarak Avrupa'yı fethetti. Blue Jean, o yıllarda Amerika'dan gelen her değişikliği özgürlük simgesi sanan Avrupalı için bir düş giysi oldu.

Blue Jean'li dilenci
Bugüne dek değişen bir şey yok! Blue Jean'siz yaşanamayacağına inananlar çoğunlukta. Günümüzde onu yedisinden yetmişine her yerde her insan giyiyor. Blue Jean'li dede torun yanyana geziniyorlar. Zengini fakiri onsuz sokağa çıkmıyor. Bugün Stuttgart'ın vitrinlerinde 29 Avro'ya da Blue Jean var, 329 Avro'ya da! Pahalısını giyen "Carmen" operasında yanınızda oturuyor! Stuttgart'ın dev dünya kuruluşu Mercedes-Benz'in yeni emekliğe ayrılan CEO'su, İstanbul doğumlu Dieter Zetsche'yi Blue Jean'siz ender görürdünüz! Kardashian, Beyoncé, Lady Gaga, Rihanna sağı solu özellikle yırtılmışları yeğliyorlar. Bugün Stuttgart'ın ünlü alış veriş caddesi Königstrasse'de gezinirken bir an durun, sağınızdan solunuzdan, önünüzden arkanızdan geçen insanlara şöyle bir bakın. Kesinlikle yüzde sekseninin ayağında Blue Jean göreceksiniz. İş adamı da, yuvaya giden çocuk da, turist de, köşeye çömelmiş dilenci de Blue Jean'li... Peki nereden geliyor bu 'sevgi'? Kentin sokak ve caddeleri yaz-kış Blue Jean'li dolu! Çoğu giyenin üzerine oturmuyor, tulum gibi sağı solu sarkıyor. Bu 'Amerikan giysisi'ni yeğleyenlerin çoğunluğu, kadını, erkeği, şıklığa, modaya pek önem vermeyenler. Onlar 'asi genç' James Dean gibi özgürlük çılgını değil, onlar 'yeterki ucuz olsun' diyenler! Eminim 80 milyonluk Almanya'da dolaplarda 80 milyon 'mavi pantalon' asılı.

10 bin litre su
Bugün Avrupalı'nın giydiği çoğu Blue Jean'i Çin'in Xintang kentinde insanlığa yakışmayan koşullar altında çalışan milyonlar üretiyor! Greenpeace'e göre Çin başka ülkelere her yıl 260 milyon adet Blue Jean satıyor! Pantalonların beyazlatılmasında ("Used-Look") uygulanan kum püskürtme (kot taşlaması) yöntemi sonucu her yıl binlerce zavallı işçi ya sakat kalıyor, ya da ölüyor. Dünya pamuk üretiminin yüzde otuzbeşi Blue Jean dikimine gerekiyor. İsviçre Doğayı Koruma Kuruluşu'nun (www.naturschutz.ch) verilerine göre bir kilo pamuk yetiştirmek için 10 bin litre su gerekiyor. Kaliteli pamuk yetiştirmek için zirai ilaçlar ve böcek ilaçları da kaçınılmaz! Blue Jean kumaşının boyanma yöntemi de sistemin başka bir olumsuz ve sağlıksız yanı! When I wake up - In the morning light - I pull on my jeans - And I feel all right (David Dundas)

www.ahmet-arpad.de

26 Kasım 2019

Burhan Arpad: Kaleminin gücüyle ayakta kaldı...

EKdergi / Halkweb, 26 Kasım 2019
Ahmet Arpad

Burhan Arpad çok yönlü bir insandı. Bir gazeteci, yazar ve çevirmendi. İlkelerinden hiç ödün vermedi, çıkarları uğruna hiç kimseye sokulmadı, her dönemde sadece kaleminin gücüyle ayakta kalmasını başardı. Oğlu Ahmet Arpad babasını 25. ölüm yıl dönümünde anlatıyor...

 Beyoğlu'ndaki Melek Sineması'nda 1934 yılında gösterilen "Kadınlara İnanmam" adlı film babam Burhan Arpad'ın yaşamında çok önemli bir rol oynamıştır. O günlerden ilerde şöyle söz eder: "Dönemin ünlü tenorlarından Viyanalı opera sanatçısı Richard Tauber'in sözle anlatılamayacak denli etkili sesi ve Almancası büyülemişti beni. Alman diline vurulmuştum. O yıl hemen Almanca öğrenmeye başladım. Haftada iki akşam Alman Lisesi kurslarına gidiyordum. Bu dersler beş yıl sürdü. Dersleri ince şakalarla, günlük olaylarla, hatta şarkılar ve kır gezileriyle süslemesini bilen sevgili öğretmenim Alfred Strauch'u anmadan geçemeyeceğim. O yıllarda Hitler'den kaçarak Türkiye'ye sığınmış Almanların uğrak yeri pasta ve bira evleri, Tünel başında Almanca yayınlar satan kitapçılar da Alman kültürüne yakınlaşmamı kolaylaştırıyordu." Tünel meydanındaki Aşkenaz Yahudisi İzidor Karon'un 1923'de açtığı Alman Kitabevi'nin sürekli müşterisi olur. Buradan aldığı Almanca dergi ve kitaplarla birkaç yıl içinde Almancasını ilerletir. Cibali Tütün Fabrikası'ndaki muhasebe memurluğu görevini bırakıp Tekel Genel Müdürlüğü'nün mutemeti olarak yaşamını sürdürür. Bu görevinin yanısıra Vakit Gazetesi'nde gazeteciliğe ilk adımlarını atar.

Burhan Arpad ve eşi 1940 yılında Taksim Talimhane'nin yeni apartmanlarından birine taşınırlar. Buraya yerleşmelerinin tek nedeni 'kentin sanat yaşamına yakın olmak isteği'dir. Beyoğlu sinemaları, tiyatro ve konser salonları, sanat galerileri, şık mağazaları ve o günlerin aydınlarının sık sık bir araya geldiği pastaneleriyle onu bekliyordu. Beyoğlu'ndaki Nisuaz Pastanesi 1930-1950′ler boyunca edebiyatçıların uğrak yeriydi. Nisuaz'ın müdavimleri Ahmet Hamdi Tanpınar, Sabahattin Kudret Aksal, Asaf Hâlet Çelebi, Abidin Dino, Arif Dino, Orhon Murat Arıburnu ve Sabahattin Ali gibi şair ve yazarlardı. Çaylarını yudumlarken birbirlerine yazdıklarını okuyan edebiyatçılar, pek çok derginin yayın toplantısını da Nisuaz'da yapardı. Hilmi Ziya'nın "İnsan" ve Burhan Arpad'ın "İnanç" dergilerinin temelleri burada atılır. 1940-1941 yıllarında Hulusi Dosdoğru'yla ortak yayımladığı ve sadece 20 sayı basan aylık 'İnanç' dergisi için ilerde anılarında şöyle der: "Hümanist fikirleri yaymak amacıyla çıkarıyorduk…" Daha sonraki yıllarda 'Yurt' ve 'Dünya', 'Adımlar', 'Yığın' dergilerine öyküler ve eleştiri türünde yazılar verir. 1943 yılı Burhan Arpad'ın çevirmenliğinin başladığı yıldır. Çeviri dünyasına ilk adımlarını Stefan Zweig'ın Yıldızın Parladığı Anlar ve Joseph Roth'un Eyyub yapıtlarını Türkçe'ye kazandırarak atar. Onları sayısız Remarque, Zweig, Seghers yapıtı takip eder. „Sevdiğim, topluma yararlı olacağına inandığım kitapları çevirdim," diyen Burhan Arpad'ın, dilimize kazandırdığı kırka yakın roman ve öykü kitabının yazarlarının ortak yanı insancıl, antifaşist, antimilitarist ve barışsever olmalarıdır. 40 yıl boyunca aralıksız yaptığı çeviriler ona Almanya'dan, Bulgaristan'dan ve Avusturya'dan değerli ödüller ve madalyalar getirmiştir.

Sosyal gerçekçi akımın öncüsü yazarlar

1940'lı yıllar Türkiye ve Türk düşünürü için önemli yıllardır. Sosyal gerçekçi akımın peşinden giden ve yürüdükleri yolda engellerle karşılaşan aydınlar arasında direnebilenler arkalarında, günümüzde de sevilerek okunan başarılı yapıtlar bırakmıştır. Bu çevrenin içine giren Burhan Arpad'ın o yıllardaki en önemli dostlarından biri sosyal gerçekçi akımın öncü yazarlarından kabul edilen Samim Kocagöz'dür. Aynı süreçte Sabahattin Ali ve Sait Faik Abasıyanık da yakın dostları arasındadır. Behice Boran, eşi Nevzat Hatko ve çevrelerindeki aydınlarla sık sık Taksim Talimhane'deki katında ve Küçüksu'nun yamaçlarındaki yazlığında buluşup görüşürler. 1940'lı yılların sonunda bu dostlar çevresine Ruhi Su da katılır. Dönemin aydın çevresi, kimi eleştirilere ve yaşadıkları sorunlara karşın birbirinden kopmaz, değerli dostluklar onlarca yıl sürer gider. İhsan Devrim ve Salâh Birsel'le 1943'de ortak kurdukları ABC Kitabevi 4 Aralık 1945'de Tan Gazetesi saldırısından nasibini alır, tahrip edilir.

Büyük kentin toplumsal olaylarını ele aldığı "Şehir – 9 Tablo" ve "Dolayısıyla" bu dönemde yazdığı ve defalarca baskı yapan önemli yapıtlarıdır. Oktay Akbal ilerde Vatan gazetesinde şunları yazar: "Arpad'ın insanları küçük serüvenler, küçük düşler besler. Geçinmek ve yaşamak başlıca kaygılarıdır." Burhan Arpad aynı süreçte Hasan Âli Yücel'in Milli Eğitim Bakanlığı döneminde başlattığı dünya klasikleri dizisine de çevirileriyle katılmıştır.

1940'lı yıllar Arpad'ın gazetecilikte önemli adımlar attığı yıllardır da. Almanca'nın yanısıra Fransızca da bilen Arpad 1948 yılında ilk kez yurtdışına çıkar. Amacı davetli olduğu Salzburg Festivali'ne katılmaktır. Patronu Sedat Simavi'den zar zor izin alıp gemiyle İtalya'ya varır, gecesi bir kutu Bafra sigarasına pansiyonlarda konaklar, oradan trenle Salzburg'a geçer. Haftalar geçirdiği Salzburg'a ilerki yıllarda sık sık uğrar. Burhan Arpad'ın İstanbul'dan sonra en çok sevdiği kent ise Viyana'dır. Bu Tuna kentini yaşamı boyunca sayısız kez ziyaret eder, Spiegel Sokağı'ndaki "Pension Alt Wien"de kalır, bakanlıklarda dostlar edinir, Stefan Zweig Cemiyeti'nin onur üyesi olur, tiyatro, opera ve operetlerden çıkmaz. 1970'li yılların sonunda "Pension Alt Wien"i işleten yaşlı kızkardeşler binayı bir İranlı halı tüccarına satınca az ötedeki, Graben'deki "Pension Nossek"e yerleşir.

1952'de Hürriyet'ten ayrılıp Ahmet Emin Yalman'ın Vatan Gazetesi'ne geçen Burhan Arpad o yıllarda sürekli yaptığı Avrupa yolcuklarından izlenimlerini değişik kitaplarda toplar. Gazeteciliğini ilerlettiği Vatan'da köşe yazılarının ("Günü Gününe") ötesinde okurun çok ilgisini çeken sinema ve tiyatro eleştirileri de kaleme alır. O dönemde Arpad'ın yaşamındaki en önemli olaylardan biri de 1952 yılında Lütfü Akad, Aydın Arakon, Orhan Arıburnu, Fikret Arıt, Hüsamettin Bozok, Hıfzı Topuz ile birlikte kurduğu "Türk Film Dostları Derneği"dir. Bu yürekli insanların yaşama geçirdiği TFDD sinemamızın sorunları üzerine çalışmalar yapar, raporlar hazırlar ve 1953 – 1955 yılları arasında üç "Türk Film Festivali" düzenler.

 Türk tiyatro tarihine ışık tutan yapıtlar

1950 – 1960 arası yılları Burhan Arpad için çok verimli geçer. Gazete yazılarının, sayısız yurtdışı yolculuklarının, tiyatro ve sinema eleştirilerinin, çevirilerin yanısıra Türk tiyatro tarihine ışık tutan yapıtlar da kaleme almıştır. 1920'li yıllardan başlayarak birebir içinde yaşamış olduğu İstanbul'un tiyatro yaşamını 'Perde Arkası', 'Operet – 8 Tablo', 'Oyun – 6 Tablo' ve 'Son Perde – Komik Naşit Beyin Hikayesi' adlı kitaplarında toplamıştır. Bu yapıtlarında Arpad on yaşından başlayarak yakından tanıdığı Direklerarası'nı, Darülbedayi-i Osmani'yi, Ertuğrul Muhsin ve Arkadaşları Topluluğu'nu, Cemal Sahir Opereti'ni, Muhlis Sabahattin'i, Şehir Tiyatrosu'nu, İstanbul Opereti'ni, İstanbul Tiyatrosu'nu, Karaca Tiyatrosu'nu röportaj – öykü diyebileceğimiz bir anlatımla okurlara sunar.

Uzun yıllar dostluklar kurduğu sanatçılar arasında Naşit, Hasan Efendi, Behzat Butak, Media Muvahhit, Vasfi Rıza Zobu, Raşit Rıza, Hazım Körmükçü, Rey kardeşler, Cahide Sonku, Toto Karaca, Ali Sururi, Muammer Karaca gibi Türk tiyatrosuna büyük emekler vermiş ünlü isimler 2001 yılında az önce sözünü ettiğim kitaplardan derlediğim ve 'Perde Arkası' adını verdiğim eserde yer almaktadır. Burhan Arpad'ın 1950'li yıllardaki sayısız önemli girişimlerinden biri de, kurucu üyesi olduğu yapı kooperatifinin uzun çabalar sonucu – dönemin ünlü vali ve belediye başkanı Fahrettin Kerim Gökay'ın da desteğiyle – gerçekleştirdiği Esentepe Gazeteciler Mahallesi olmuştur. Babıali'nin en ünlülerinin 1958 yılında yerleştiği 220 hanelik mahalleyle Arpad ve dostları Türkiye'de bir ilke imza atmışlardı.

Kaleminin gücüyle ayakta kaldı

1960'lı yıllar sadece Türkiye politikasına yenilikler getirmemiş, toplum yaşamı da 27 Mayıs'la başlayan değişimlerle büyük bir sınavdan geçmiştir. Demokrat Parti yönetiminin neden olduğu köyden kente akımın olumsuz sonuçları o yıllarda görülmeye başlamıştır. Burhan Arpad çalıştığı Vatan Gazetesi'nin 1961 yılında kapanmasıyla gazeteciliğe uzun bir ara verir. Gelecek yıllardaki çalışmalarının odak noktasını yine Alman dili edebiyatından yaptığı sayısız çeviri oluşturur. İşte o yıllarda Ahmet Cemal'le beni çeviriye özendiren babam olmuştur. Burhan Arpad 1950'den başlayarak her yıl sürekli katıldığı Berlin Film Festivali'nde 1961 ve 1964 yıllarında jüri üyeliği de yapmıştır.

O dönemde edebiyat dergilerinde çok sık yazıları çıkar. Yaşamı boyunca toplumcu ve gerçekçi akımdan hiç şaşmayan Arpad'ın 1968'de kaleme aldığı, İstanbul'un kenar mahallerinde yaşayan küçük insanların sorunlar dolu dünyasını sanki aralarında yaşarmış gibi anlattığı 'Alnımdaki Bıçak Yarası' adlı romanı bugüne dek güncelliğini hiç yitirmemiş, iki kez filme de çekilmiş, hep canlı kalmış bir yapıttır. "Taşı Toprağı Altın" adlı kitapta topladığı İstanbul öykülerinde büyük kentin küçük insanlarının yaşamını anlatırken toplumcu gerçekçi akımdan yine sapmaz. Aynı başarıya 1979 – 1991 yılları arasında Cumhuriyet Gazetesi'ndeki "Hesaplaşma" sütununda da ulaşmıştır. Arpad'ın İstanbul üzerine çeşitli yıllarda kaleme aldığı ve değişik kitaplarda çıkmış olan yazıları 2000 yılında "Bir İstanbul Var İdi" başlıklı kitapta derlenmiştir.

Burhan Arpad 1976'da yazdığı 'Hesaplaşma' anılar kitabına şöyle başlıyor: "Zaman geçiyor. Kişiler ve kişilerin ölümlü yanlarıyla… Arkada bırakılmış yılları arada bir düşündükçe, hüzünle sevinç karışımı bir şeyler hatırlabiliyor muyuz?"

Burhan Arpad çok yönlü bir insandı. Bir gazeteci, yazar ve çevirmendi. İlkelerinden hiç ödün vermedi, çıkarları uğruna hiç kimseye sokulmadı, her dönemde sadece kaleminin gücüyle ayakta kalmasını başardı.

17 Kasım 2019

Televizyon bağımlısı özgür mü?

CUMHURİYET, 17 Kasım 2019
STUTTGART – AHMET ARPAD

Her üç Almandan biri ekran bağımlısı. Boş saatlerini televizyon karşısında geçiriyor. Haftalık programları ezbere biliyor! Bağımlı olduğu dizinin yayın saati geldi mi evinde yaşam duruyor! Futbol maçı veya polisiye onun için akşam yemeğinden önemli. Uykudan da! Sabaha karşı birde, ikide yorgun, bitkin, dayak yemiş gibi yatağa girenler var. Bu insanlar bütün gününü büroda bilgisayar karşısında geçiriyor. Farkında olmadan gözleri bozuluyor, sırtına, beline, kollarına ağrılar giriyor, düşünemiyor, bilgisayar ne derse onu yapıyor! Yanında oturan iş arkadaşıyla doğru dürüst iki lâf bile edemiyor, eve dönerken sürekli elindeki smartphona bakıyor. Kapıdan içeri girer girmez televizyon onu bekliyor... Yemek diziyle veya maçla yeniyor. Evde kitap, gazete okunmuyor. Zavallı TV-bağımlısı kendini vur-kırlı polisiye filmlerinden veya uyku getirici, bıktırıcı açık oturumlardan kurtaramıyor!

Evet, bu anlattıklarım Almanya'dan, buradan, Türkiye'den değil. Geçenlerde, bir akşam yemekten önceydi, gazetenin televizyon sayfasına bir göz attım. Bakalım kanallar bizlere ne sunuyordu? Gördüklerimle gözlerime inanamadım, şaşırdım, öfkelendim. Almanya'nın en çok izlenen altı TV kanalı o akşam saat 20 ile 24 arasında tam 11 (on bir) polisiye, macera, vur-kır filmi yayınlayacaktı! Geceyarısına doğru araya Frankfurt Kitap Fuarı'ndan yarım saatlik bir belgesel sıkıştırmışlardı! Polisiyeden canı sıkılan isterse – beni gülmekten çok öfkelendiren – komik şovlara da zaplayabilirdi!

Goethe'nin, Schiller'in, Beethoven'in ülkesinde günümüz insanı televizyona 'esir'. Birileri farkında olmadan onun beynini yıkıyor, onu bağımlı yapıyor, kimi çıkarlar uğruna onu ekrana alıştırıyor, uyuşturuyor. Bağımlı televizyon izleyicisi hiçbir şeyden habersiz, çoğunluğa hükmeden azınlığın (!) peşinde, onun dümen suyunda gidiyor. Meraklı izleyici öğretici belgeselleri, operaları, klasik konserleri samanlıkta iğne arar gibi arıyor! Geçmişte hafta bir kez yayınlanan ünlü 'Tatort' polisiye dizisini neredeyse artık her akşam izlemek mümkün. Evinizde 2-3 televizyonunuz varsa aynı anda yerel kanalları da açın, orada da kesinlikle eski bir polisiye tekrar karşınıza çıkacaktır.

Çocuk yaşta bağımlı
İnsanlar sadece akşamları mı ekran karşısında oturuyor? Öğleden sonraları da evlerde tüm kanallar, özellikle kadınları ekran başına bağlayan, onları ev işinden alıkoyan saçma-sapan polisiye ve aşk dizileriyle dolu. Halle'li etnolog Thomas Hauschild: "Çoğu insan stres atmak için heyecan dolu filmleri ve polisiyeleri izliyor, katil yakalanınca da rahatlayıp uykuya çekiliyor...", diyor. Etnolog ne derece haklı bilemem! Günümüz toplumunda sekiz yaşındaki bir çocuk kitap okuyacağına heyecanı, ana babasının hediyesi olan akıllı telefonda arıyor, ertesi gün de arkadaşlarına dedektif rolü oynuyor! İlkokulda akıllı telefon bağımlısı olan çocuk büluğ çağına geldiğinde içinde büyüyeceği dünyanın gerçeklerini ne derece tanıyor?

Bundan tam 10 yıl önceydi, Stuttgart yakınlarındaki şirin Winnenden kasabasında "JawsPredator1" takma adını kullanan, gününü odasında tek başına geçiren 14 yaşındaki Tim K. şiddet içerikli bilgisayar oyunları oynayarak zaman öldürüyordu. İçine kapanıktı, pek arkadaşı yoktu. Tüm dünyası "Far Cry 2", "Counterstrike" ve "Tactical Ops" gibi oyunlardı. Tim iki kişilikliydi! Ve günün birinde babasının dolapta duran tüfeğini aldı, on üçü okulunda, diğerleri sokakta, tam on beş insanı kurşuna dizdi ve en son kurşunu da kendi beynine sıktı... Bu dehşet verici olayın ardından Almanya cumhurbaşkanı Horst Köhler şöyle sormuştu: "İnsanlarımızla yeterince ilgileniyor muyuz?"

Büyük balığın küçük balığı yuttuğu, çoğu ortak değerin artık yitirildiği günümüz Alman toplumunda insanlar bencilleşiyor, içlerine kapanıyor, kabuklarına çekiliyor. Birey, yalnızlık ve bencillikle daha çocukluğunda tanışıyor. Televizyon kanallarındaki diziler, polisiyeler, macera filmleri, açık oturumlar, şovlar göz boyamaktan, bizleri gerçekdışı bir düşler dünyasına götürüp orada yalnız bırakmaktan başka bir şey yapmıyor. "Aşırı televizyon, smartphon, İnternet bağımlısı birey robotlaşmıştır, özgür düşünce özgürlüğünü yitirmiştir", demek bir hata mı?

mail@ahmet-arpad.de