11 Nisan 2021

Güvercinler kayıntı peşinde

Cumhuriyet, 11 Nisan 2021

AHMET ARPAD

Güvercinler oradan oraya uçuşuyor. Peron pek kalabalık sayılmaz. Şu günlerde insanlar az yolculuk yapıyor. Çok önemli bir işi olmayan evini terk etmiyor. Devlet Demiryolları'yla uçak şirketleri zararda.

Dortmund'dan gelip Münih'e giden hızlı tren Stuttgart istasyonuna giriyor. Yedi dakika gecikmeli! Bekleyenlerin ayakları arasında dolaşan güvercinler ürküyor, havalanıyor. Yolcular iniyor, yolcular biniyor. Üç dakika sonra kapılar yine kapanıyor ve ICE 513 yoluna devam ediyor. Peron boşalıyor. Güvercinler yine iniyor, sağda solda, bankoların altında yiyecek bir şey arıyor. Bulan buluyor, bulamayan yolcuların bekleştiği başka peronlara uçuyor.

Hitler'den kaçıp 1943-1954 arası Türkiye'de yaşamış olan Stuttgart'lı Paul Bonatz'ın tren istasyonu gelecek yıl 100. doğum gününü kutlayacak. 16 peronunda günde 1300 trenin durup kalktığı, 260 bin yolcunun inip bindiği istasyon yerlerde yiyecek bir şeyler arayan yüzlerce aç güvercinin sürekli mekânı! Buna şaşmamak gerekiyor, çünkü peronların çevresinde her yirmi metrede bir kıyıntı büfesi var ve insanlar önlerinde kuyrukta.

Yem verene ceza...

Sadece tren istasyonunda mı aç ve yarı aç güvercinler dolaşıp duruyor? Hayır, istasyonun karşısındaki büyük alışveriş caddesi, önündeki büyük alan, altındaki büyük pasaj, onun altındaki tramvay durakları ve en aşağıdaki metro istasyonu da günün her saati güvercin dolu! Onlarla baş edebilmek için Stuttgart'ın değişik köşelerine dev "güvercin evleri" kurdular. Yıllardır sayısız gönüllü, bu kuşlar kenti istila etmesin diye oralara yem bırakıyor, kuluçkaya yatanların altındaki yumurtaları plastikleriyle değiştirip çoğalmalarına engel oluyor, fakat bütün bu çabaların yararı sınırlı. Yerin 40 metre altındaki istasyonda metrodan indiğinizde sizi aç güvercinlerle büfeler karşılıyor. Resmi verilere göre Stuttgart'ın merkezindeki bu metro istasyonunu her gün 130 bin yolcu kullanıyor. Uzun yürüyen merdivenlerde başınızın hemen yanından, aşağı inip çıkan güvercinler son hızla geçiyorsa, kapısı otomatik açılan büyük istasyon lokantasına müşterinin peşinden güvercinler de girip oturanların ayaklarının arasında dolaşıyorsa burada yıllardır süren ve bir türlü çözüm bulunamayan bir sorun var demektir...

Bu sorun sadece Stuttgart'ta yaşanmıyor. Almanya'nın bütün büyük kentleri güvercin dolu! Her yerde karşınızdalar. Sizinle yan yanalar. Hiç kaçmıyorlar. Ev damları, duraklar, parklardaki bankolar, tarihi binalar ve heykeller hastalıklı güvercin dışkısı dolu. Birkaç yıl önce belediyenin yaptığı bir açıklamaya göre Stuttgart'ta 30 bin güvercin yaşıyor, her yıl sokak ve caddelere bıraktıkları dışkı 360 ton! Aç güvercinlere yem verirken yakalanan hayvansever çok yüksek ceza ödemek zorunda. Münih'de bin Avro, Stuttgart ve Hamburg'da 5 bin Avro. Cezalar diğer büyük kentlerde de bunun pek altında değil!

Çabucak karnımı doyurayım...

Ucuzundan bir şeylerle açlıklarını ayaküstü bastırmak isteyenlerin akın ettiği, önünde sabırla ve inatla kuyrukta beklediği kayıntı büfeleri gittikçe artıyor. Kapanan bir dükkânın yerine büfe açılıyor. Son 10-15 yıldır gittikçe daha çok insan karnını büfeden aldığı sandviçle doyuruyor. Şu günlerde buluşmalar azaldığı veya yasaklandığı için insanlar kafelerde, lokantalarda, bistrolarda bir araya gelemiyor. Yürüyorlar, bir ellerinde karton bardakta ılık kahve, diğer ellerinde kağıda sarılı sandviç. İçiyorlar, ısırıyorlar. Çabucak karnımı doyurayım diyen sağlığını tehlikeye attığının farkında değil. Günümüz insanı yemeğini bir randevudan diğerine giderken, bürodan trene koşarken, metroyu beklerken, metroda, tramvayda, otobüste karşınızda otururken yiyor... Yürürken yemek yemenin yarattığı baş sorun sindirime yaptığı olumsuz etki. Uzmanlara göre, insan yürürken değişik nefes aldığı için ağzındaki yemeği yeterince çiğneyemiyor, bu da iç organlarına zarar veriyor.

Güvercinler gün boyu sandviçlerden yere düşenlerin peşinde. Geç saatlerde Stuttgart'ın ana caddesi boşalmış, insanlar evlerine gitmiş, çoğu tren depolarda dinleniyor, güvercinler de uykuya çekilmiş.

mail@ahmet-arpad.de

Amerikalılar'ın kucağındaki soylu Nazi

Toplum Gazetesi, Almanya, 11 Nisan 2021

1911 yılında çift kanatlı uçaklarla uçmuş olan ünlü bilim adamı Wilhelm Hoff Alman havacılık sanayisinin öncülerindendir. Strasbourg Üniversitesi'ni makine mühendisi olarak bitiren Hoff, 1910 yılında pilot brövesi takmaya hak kazanan ilk bilim adamlarından biridir de. Zamanla uçak yapım tasarımcısı olarak ünlenen Hoff uçuş sırasındaki ölçümlerin uçakların geliştirilmesinde ve yapımında çok önemli olduğuna inanırdı. 1912 yılında kurulan Alman Havacılık Deneme Enstitüsü'nün başına getirilen Hoff, Berlin Teknik Üniversitesi'nde verdiği derslerle de sayısız öğrenci yetiştirmiştir.

1930'lu yıllara girildiğinde Almanya'da silahlanma gittikçe önemli bir rol oynamaya başlar. Aynı süreçte Wernher von Braun adında roket teknolojisine meraklı Polonya kökenli yirmi yaşında genç bir baron adını duyurmaya başlar. Aradan daha iki yıl geçmeden "sıvı yakıtlı roketler" üzerine yaptığı doktora çalışmasıyla Hitler hükümetinin çok ilgisini çeker. Üzerine "çok gizli" damgası vurulan dosyaya el konur. Baron Braun'u artık doruğa giden bir gelecek beklemektedir. Bu süreçte kimi zaman Profesör Wilhelm Hoff'la da bazı ortak çalışmalar yapar. Ancak Hoff, savaş yaklaştığında kendini enstitüdeki görevinden iyice çekerken soylu Braun, Nasyonal Sosyalist Parti'ye üye olur, SS askeri birliklerine de katılır. Naziler bu arada savaş uçakları ve roket teknolojisinin gelişmesi uğruna 20 milyon Rayh Mark'ını gözden çıkarmıştır. Braun'un kurduğu araştırma merkezlerinde on bin insan çalıştırılmaktadır. Savaş başladığında Hitler'in gözünde baronun önemi daha da artar. Aradan iki yıl geçtikten sonra Braun'un planlarına uygun olarak yapılan dünyanın en büyük sıvı yakıtlı roketi, 13 ton ağırlığındaki, 14 metre yüksekliğindeki Aggregat A4 başarıyla havalanır. Bu dâhice buluşa hayran kalan Hitler'in emriyle 31 yaşındaki Braun'a profesörlük unvanı verilir.

Amerikalıların kucağına oturan Nazi

Genç soylu artık Alman roket sanayisinin başındadır. Aynı günlerde Hoff ise iyice içine kapanmıştır. Avrupa'daki savaşın ve silah yapımındaki gelişmelerin insanları felakete sürükleyeceğine inanan ünlü bilim adamı, Berlin'in Müggel Gölü kıyısındaki evinden pek dışarı çıkmamaktadır. O sıralar Braun'un yeni bir buluşu Avrupa'yı ayağa kaldırır. Hitler'in emriyle V2'lerin seri yapımına geçilir. Bu ‚efsanevi‘ roketlerle Londra ve Antverpen'e yapılan saldırılarda sekiz bin insan yaşamını yitirir. Fabrikalarda ve yeraltı deneme merkezlerinde binlerce savaş esiri ölümüne çalıştırılır...

Tüm silahlanmaya karşın Hitler Almanyası'nın savaşı yitireceği, 1945 yılına girildiğinde belli olur. Müttefik orduları doğudan ve batıdan saldırıya geçerler. Şubat ayında sevgilisi Eva Braun'u yanına alan Hitler, Berlin'deki yeraltı sığınağına girer ve savaşı oradan yönetmeye çabalar. Nisanın ilk haftalarında Ruslar başkent Berlin'i abluka altına alırlar. Kellesini kurtarmak isteyen koyu Nazi bilim adamı, soylu von Braun gizlice Münih'e kaçar ve o günlerde Bavyera'ya girmiş olan Amerikalılar'a teslim olur. Onlar da Nazi von Braun'a hemen kucak açarlar.

Aynı günlerde Profesör Hoff ise kızını, kucağında yeni doğmuş bebeği ile Berlin'i terk eden en son trenlerden birine bindirerek, Güney Almanya'ya kaçırtır. Genç anne ve Hoff'un iki aylık torunu Stuttgart yakınlardaki Ellwangen'de bir köylü ailenin yanına sığınırlar. Aynı günlerde Amerikalılar alelacele pakladıkları koyu Nazi von Braun'u, gizlice Atlantik ötesine yollar, Thürigen'deki roket araştırma merkezinden tonlarca sayısız malzeme ve gizli belgeyi de gemiyle Amerika‘ya kaçırır.

Kendini yıllarca insan öldürmek isteyen Nazilere "satmış" olan von Braun, Amerikalıların kucağına kolayca oturuvermiştir! Yeni dünyanın patronu olmayı hedefleyen Yankee'ler ,von Braun'un ardından, Naziler'e hizmet etmiş 126 roket uzmanını daha Amerika'ya alır! Eski Hitlerci, yeni Amerikalı bilim adamı bu ülkede kısa menzilli atom bombalarını geliştirir, kıtalararası balistik füze programlarında da çok önemli bir rol oynar. Apollo projesinde yer alan Saturn roketi de onun tarafından tasarlanmıştır.

"Soylu von Braun çok hırslıydı"

Ellwangen'de bir köylünün yanına sığınmış olan genç kadın üç ay boyunca hiç haber alamaz babaevinden. Temmuz 1945'te gelen resmi bir mektupta, Wilhelm Hoff ve eşinin 15 Nisan'da yaşamlarına son verdiği yazmaktadır. Karı koca Hoff'lar kıyısında oturdukları Müggel Gölü'nün sularına bırakmışlardır kendilerini. Wilhelm Hoff, ne Ruslar'ın, ne de Amerikalılar'ın eline düşmek istiyordu. Hitler'e hizmet etmemiş olan bilim adamı, savaşın ardından başkalarının emrinde silah yapımında çalıştırılmaktan korkmuştu. Soylu von Braun ise, pek hırslıydı, o hep kazananın yanında yer almak isterdi. Wernher von Braun birbirinden ayrı iki yaşamı yaşamış olan bir insandı. Yaşamının ilk yarısını Hitler'in kucağında geçirmişti, ikinci yarısını da Eisenhower'le Kennedy'nin. Naziler için yaptığı füzelerle on binler ölmüştü, ancak Naziler'i haritadan silen Amerika ona kucak açmış, Nazi geçmişini çabucak silivermişti!

Von Braun ABD'nin kıtalararası balistik füze programında, daha sonra da uzay programında çalıştı; aya insan gönderilmesini başaran Apollo projesinin uzay gemisi Saturn V, "Bilim, ahlak kurallarına uymak zorunda değildir", diyen soylu bilim adamı tarafından tasarlanmıştı!

4 Nisan 2021

Max Frisch'in izinde...

Toplum Gazetesi, Almanya, 4 Nisan 2021

Zürih kentini yukarıdan seyretmek istiyorsanız İstasyon Caddesi'nden sola sapıp, dar sokaklardan ağır ağır yürüyerek Lindenhof tepesine çıkmak en iyisi. Ağaçlar altındaki küçük park Zürih'te bir "vaha". Tarihi yapılar, büyük katedral, kentin ortasından geçen Limnat nehri buradan ayaklarınızın altında. Ötelerde Zürih'i ve gölü çevreleyen tepeler. Kışın ufukta karlı dağlar, lodos estiğinde mavimsi bir renge bürünen, kente iyice yaklaşan Alpler. Lindenhof her mevsimde güzel, huzur verici, romantik.

İsviçreli yazar Max Frisch 4 Nisan 1991'de ölmüştü. Aradan tam 30 yıl geçmiş! Savaş sonrası Alman dili edebiyatının en önemli yazarlarından sayılan Frisch eserlerinde daha çok bireyin ve toplumun kimlik sorunlarını ele alır, ülkesi İsviçre'yi sorgulamaktan da geri kalmaz. Frisch yaşamının uzun yıllarını doğduğu kent Zürih'te geçirir, eserlerini orada yaratır. Göl kıyısındaki bu güzel kentin café ve lokantaları onun çalışma ve tartışma mekânlarıdır. Max Frisch'in izinde yapılacak bir gezintiye göl kıyısındaki Bellevue alanından başlamak doğru olur.

Grand Café Odeon 110 yaşında

1978'de bir akşam dostu Friedrich Dürrenmatt'la her zamanki gibi yine Kronenhalle lokantasında buluşur. Dürrenmatt ona en son eseri "Okuma Kitabı"nı "eski dost ve omuzdaşım Max'a..." cümlesiyle imzalayıp verir. Frisch yazılana şöyle bir göz atar ve hiç sesini çıkarmadan lokantayı terk eder. Fakat gece yarısına doğru geri döner ve elindeki kitabı hâlâ masasında oturmakta olan Dürrenmatt'ın önüne: "Bu utanılacak bir cümle, avukatımla konuştum, 'omuzdaş' bir hakaret!" sözleriyle fırlatıp atar ve çıkar gider.

Kronenhalle günümüzde hâlâ ünlü. Duvarlarını değerli Picasso'ların ve Chagall'ların süslediği lokanta, göl ile kent tiyatrosu arasındaki konumu nedeniyle her zaman dolu, masalarında çoğu kez varlıklılara ve diğer ünlülere rastlanıyor. Kronenhalle ciğer köftesinden yapılan leziz çorbasıyla da ünlü. Max Frisch'in sık sık uğradığı Zürih lokantalarından biri de Bodega Espanola. Saatlerini geçirip kimi eserlerini kaleme aldığı, günlük gazeteleri karıştırdığı, yan masada oturanlarla politik tartışmalara girdiği Bodega 1874'te açılmış. İspanyol mutfağından spesiyaliteler ve şaraplar sunan lokanta da Kronenhalle gibi sanki hiç yenilenmemiş, geçmişini günümüze dek öyle korumuş.

Göl kıyısındaki Grand Café Odeon önümüzdeki Temmuz'da açılışının yüz onuncu yılını kutlayacak. Onlarca yıl Zürih'e gelen ünlü mülteciler için ilk adres sayılan Odeon da Frisch'in sık sık uğradığı Café'lerden biriydi. Zürih'de Viyana kahvehanesi atmosferini arayan aydınlar için Odeon ideal bir buluşma yeriydi. Lenin, Thomas ve Klaus Mann, Albert Einstein, Franz Léhar, Arturo Toscanini, Erich Maria Remarque, Stefan Zweig, James Joyce sürekli müşterileriydi. Mülteci yazarların eserlerini basan Europa Yayınevi sahibi Emil Oprecht kitapların ilk sunumunu hep Cafè Odeon'da yapardı.

Max Frisch Brecht'ten etkilenmişti

Max Frisch'in "Günlükler - 1946-1949" eserini kaleme aldığı Cafè de la Terasse birkaç yıl önce iyice bir elden geçmiş, Art nuvo salonuyla koruma altına alınmış yuvarlak bir yapı. Sütunları, büyük pencereleri ve mobilyaları kahvesini yudumlayana huzur veriyor. Frisch'in izinde yapacağınız gezinti sizi mutlaka az ötedeki dünyaca ünlü Zürich kent tiyatrosuna da götürecektir. Romanlarının yanı sıra tiyatro oyunlarıyla da ünlenen Max Frisch'in Bertolt Brecht'ten etkilendiği söylenir. Yaşamının tam kırk dört yılını Zürih tiyatrosuna vermiş olan yazarın toplumsal eleştiri ağırlıklı sahne oyunları da çoğu kez İsviçre'de heyecanlı tartışmalara neden olmuştur.

Max Frisch doğduğu ve yaşadığı, "çevresini fabrikaların değil villaların sardığı hoş bir gölün kıyısındaki" Zürih'i severdi. Kentteki yaşam, Limnat nehri, göl, dağlar ve en çok da caddelerinden geçen mavi tramvaylar hoşuna giderdi. Mavi, Frisch'in çok sevdiği renkti, kitaplarını ciltletirken hep maviyi yeğlerdi. Gençliğinde mimarlık eğitimi görmüş olan Max Frisch'in zengin arşivi günümüzde Zürih Teknik Üniversitesi'nde korunmakta. Sıcak yaz günlerinde serinlemek isteyenler kendilerini, 1949'da Max Frisch'in plânlarına uygun inşa edilmiş olan ve günümüzde bir kültür anıtı kabul edilen Letzigraben açık yüzme havuzunun sularına bırakıyor.


28 Mart 2021

Schiller'in kafatası kimde?

Toplum Gazetesi, 28 Mart 2021

Tarihi mezarlık Stuttgart'ın göbeğinde. Kocaman çınarların dalları yeşermeye başlamış. Buz gibi soğuklar geride kaldı, yaz saatinin başlamasıyla havalar ılındı. Isındı. Stuttgart'ın tarihi Fangelsbach mezarlığı bu sabah bir park! Mezar taşları arasında birkaç yaşlı geziniyor, çocuk arabalı anne ve babalar da dikkati çekiyor...

Bu mezarlığa en çok gömü 19. yüzyılda yapılmış, Stuttgart'ın ünlüleri ve varlıklıları Fangelsbach'da ebedi istirahatlerine çekilmiş; çoğu mezar taşında meslekleri yazıyor: Başrahip, taş oymacısı, fabrikatör, sahne sanatçısı, doktor, antropolog, dekan, şair, çan dökümcüsü, yayıncı, gazeteci, ressam, arkeolog, opera sanatçısı, mimar... Az ötedeki Markus Kilisesi'nin yanından uzanan yolun sonunda bakımlı bir mezar dikkati çekiyor. Büyükçe taşında yazdığına göre Goethe ile birlikte Alman edebiyatında klasik dönemin en önemli temsilcisi sayılan Friedrich Schiller'in oğlu Ludwig, torunu Friedrich ve onun eşi Mathilde burada yatıyor.

2009 yılında bu mezar açılmış, kemikler çıkarılmış, DNA analizinin ardından küçük bir törenle tekrar gömülmüştü. 1805 yılında Weimar'da ölen ve önce toplu bir mezara konan Schiller'in kemikleri, anlatılanlara göre, 1826 yılında prensler kabristanına taşınır, fakat kısa süre sonra Weimar'da yatanın Schiller olmadığı iddiaları yükselmeye başlar, tâ ki 1959 yılında Gerassimov adlı bir Rus doktor kabristandaki kafatasıyla kemiklerin Schiller'e ait olduğuna karar verene kadar…

Ancak 2005'de ünlü edebiyatçının 200. ölüm yılında Alman televizyonu MDR aracılığı ile yeni ve çok kapsamlı bir araştırma başlatılır. Bu girişimler kapsamında Freiburg Üniversitesi Stuttgart'taki aile mezarında yatan oğlu ile torununun kemiklerini inceler ve Weimar'daki kafatasının, Alman edebiyatının bu ünlü yazarına ait olmadığı kesinlikle saptanır. 2009 yılında Stuttgart-Marbach doğumlu Schiller'in 250. doğum yıldönümü törenleri nedeniyle konuşan Antropolog Ursula Wittwer: "On dokuzuncu yüzyılda ünlü kişilerin kafatasları meslektaşlarımın çok ilgisini çekerdi", demişti. Schiller'in kafatasının da o yıllarda çalınmış olduğu tahmin ediliyor!

"Friedrich Schiller bir popstar"

Aynı yıllarda büyük bir bakımdan geçen, Alman edebiyatının çok zengin hazinesini barındıran eşsiz Stuttgart - Marbach'daki Schiller Milli Müzesi'nin yeniden açılışında konuşan Cumhurbaşkanı Horst Köhler: "Marbach doğumlu Friedrich Schiller bir popstar idi!" demişti. Aydınlanma çağının en önemli bu düşünürünün idealizmi, bireyin ruhuna ve özgürlüğüne öncelik tanır. Heyecanlıdır, ateşlidir, amaçlarına ulaşmak için hep isteklidir. Okul yıllarından başlayarak kendini hep baskı altında hisseder, Dük Karl Eugen döneminde yaşam onun için dayanılmaz olunca, 1782'de Stuttgart'ı terk eder ve Weimar'a yerleşir. Goethe ile yakın dostluğu işte o yıllarda başlar. Wilhelm Meister romanını yazması için onu zorlar. Goethe de Schiller'i "Wallenstein" eserini yazması için yüreklendirir, hatta Weimar'da sahneye konduğunda oyunun rejisörlüğünü üstlenir.

Schiller "Haydutlar"ın ilk baskısını kendi cebinden öder, borç parayla da bir edebiyat dergisi çıkarır. Ölümüne yakın son sözleri: "Artık her şeyi daha sade, daha berrak görüyorum..." olur. Schiller'in ardından "Varlığımın yarısını yitirdim", diyen Goethe için sahip olduğu en değerli hazine, aralarındaki yazışmalardır. Bir süre sonra bütün mektupları yayınlatır.

Marbach'taki Alman Edebiyat Arşivi'nde Alman edebiyatının Goethe'den Kafka'ya on binlerce edebiyat belgesi duruyor. Bundan on yıl önce Fischer, Suhrkamp ve Insel Yayınevleri çok değerli arşivlerini Marbach'a vermişlerdi. Hofmannstahl, Rilke, Zweig, Frisch, Enzesberger, Walser gibi 20. yüzyıl Alman dili edebiyatının yıldızlarının elinden geçen müsveddeler ve mektuplar şimdi Marbach'da herkese açık. 2012 yılında Schiller'in 253. doğum günü nedeniyle düzenlenen törende o yılki "Schiller Konuşması”nı yapmakla Orhan Pamuk onurlandırılmıştı!

Ünlü yazarımızın İngilizce yaptığı uzun konuşmasının ana konusu "romanlarda naiflik ve duygusallık” idi. Pamuk konuşmasında Schiller'in 1796'da kaleme almış olduğu "Edebiyatta naiflik ve duygusallık” başlıklı makalesine de değinmiş ve: "Schiller'e göre çağının modern yazarları aşırı duygusaldı”, demişti. "Onun gözünde Dante, Shakespeare, Cervantes, Goethe ve Dürer naif, çocuksu kalmış yazarlardı.

Naif yazarlar doğa ile iç içedir; onlar yerine göre ölçülü ve bilge, yerine göre de acımasızdır. Çoğu kez üzerinde pek fazla düşünmeden, içlerinden geldiği gibi yazarlar, yarattıklarının etik sonuçlarını pek umursamazlar. Yazdıkları üzerine başkalarının ne düşündüğü de onları pek ilgilendirmez... Schiller, Goethe'nin olgunluğunu, bencilliğini, özgüvenini kıskanırdı, onun çok kolay olağanüstü düşünceler yaratabilmesine de hayrandı.”

Hepsi iyi güzel de, Friedrich Schiller'in kafatası nerede, kimde?

mail@ahmet-arpad.de

21 Mart 2021

"Göğün yarısı, kadınların omuzlarındadır" (Mao Zedung)

Ahmet ARPAD, Toplum Gazetesi/ALMANYA, 21 Mart 2021

Dünya kadınları 1921'den bu yana 8 Mart'ta "Kadınlar Günü"nü kutluyor, kısa süre önce 100. Yıl bütün dünyada kutlandı.

Biz: "Yine bir sürü söz verecekler ve verdikleri sözlerin çoğu yine lafta kalacak, çünkü her zamanki gibi yine rafa kaldırılacak", derken Türkiye Cumhuriyeti 19 Mart 2021 günü kadına yönelik şiddet ve aile içi şiddeti önleme ve bununla mücadeleyi hedefleyen, 45 ülkeyle tüm AB ülkeleri tarafından 11 Mayıs 2011'de İstanbul'da imzalanmış olan uluslararası bir insan hakları sözleşmesi olan "İstanbul Sözleşmesi"nden apar topar geri çekildiğini açıkladı! Türkiye'nin bu ani kararı Alman medyasında baş haber!

Kadına şiddet Almanya'da da bir sorun

"İnsanın kendi evinde kendini güvende hissetmemesi kabul edilebilir bir durum değil." Bu sözler Federal Aile Bakanı Franziska Giffey'in. Almanya'nın dev süpermarketleri, bakanlığın geçen yılki "Evde güvende değil misiniz?" kampanyasına katılarak ülke çapındaki 26 bin şubesine astıkları afişlerle aile içi şiddete uğrayan kadınları nerede ve nasıl acil yardım alacakları konusunda bilgilendirmişti.

Kadına şiddet ülkenin yıllardır yaşadığı bir sorun. Münih Teknik Üniversitesi'nin kısa süre önce açıkladığı araştırmaya göre, bu sorun korona salgını nedeniyle insanların evlerine kapanması sonucu son altı ayda daha da büyüdü. Aile içi şiddetten sadece kadınlar zarar görmüyor, bu şiddete tanıklık eden çocuklar da doğrudan olumsuz etkileniyor.

Suçluluk ve utanma duyguları yük olarak doğrudan omuzlarına biniyor, günbegün şiddeti yaşayan kimi çocuk öldürülme duygusuyla yaşıyor, içine kapanıyor, daha çocuk yaşta çevresine güvenmeyi unutuyor, duygusuzlaşıyor, saldırganlaşıyor.

Toplumun utancı 

Federal Aile Bakanlığı'nın verilerine göre 2018 yılında 34 bin kadın sığınma evlerine kaçmış. Bunlardan yüzde altmışı çocuklarını da yanına almış. Almanya'da 6 bin kapasiteli 400 sığınma evi var. Bunu, aile içi şiddetin giderek arttığı Türkiye ile karşılaştırdığımızda, Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı'nın verilerine göre ülkemizde 3 bin 500 kapasiteli 145 kadın sığınma evi olduğunu görüyoruz!

Aile içi şiddet sonucu Almanya'da geçen yıl 122 kadın yaşamını yitirmiş. Federal Kriminal Dairesi'nin de verileri ürkütücü ve düşündürücü: Aile içi şiddetin mağduru 140 bin kadının 6 bini Türk. Resmi verilere göre, kadına şiddet uygulayan 117 bin erkek tutuklanmış, 7 bini Türk. 2019 yılında yapılan "Almanya'da Kadının Yaşamı, Güvenliği ve Sağlığı" konulu bir ankete göre, Türkiye'den gelin gelen kadınların yüzde 49'unun aile içi şiddet yaşadığı açıklanmıştı. Kadına şiddet çoğunlukla insanlarımızın getto yaşamı sürdürdüğü Berlin, Köln, Mannheim, Hamburg gibi büyük kentlerde görülüyor.

Bunun temel nedenleri işsizlik, yoksullaşma ve uyum çabalarının başarısız kalmış olması! Stuttgart Belediyesi'ne bağlı "FrauenFanal" adlı kuruluş, aile içinde sorunlar yaşayan, evden kaçan kadınlara rehberlik yapıyor, onları bilgilendiriyor, avukatları hukuki danışmanlık hizmeti veriyor. Sadece onlar değil, aile içinde fiziksel ve ruhsal şiddeti yaşayan çocukları da bu kuruluştan destek alıyor. Kadına yönelik şiddet sadece onun yaşam hakkını tehdit etmiyor, aile birliğini de ağır yaralıyor, topluma ciddi anlamda zararlar veriyor.

Ne demiş Mao Zedung: "Göğün yarısı, kadınların omuzlarındadır."

15 Mart 2021

Şarlo'nun "balkon konuşması"

Toplum Gazetesi/ALMANYA, 15 Mart 2021

AHMET ARPAD

Doğduğu ülke Avusturya'ya el koyup onu Alman topraklarına katmak isteyen Adolf Hitler 15 Mart 1938 günü Viyana Hofburg Sarayı'nın balkonundan Kahramanlar Alanı'nda kendisini dinleyen iki yüz elli bin insana çok söz verir. Partisi ülkeye yeni bir düzen getirecektir, işsizliğe kesinlike çare bulunacaktır! İnsanlar onun içi boş sözlerine inanır. Hitler Avusturya'yı dirençsiz teslim alır, çünkü çoğunluk arkasındadır. Çaresizlik içindeki toplumun peşinden gideceği başka lider yoktur.

O ünlü balkon konuşmasının ardından "Führer" artık iyice güçlenmiştir, çünkü yakın gelecekte atacağı önemli adım için Almanlar'dan sonra, Avusturya insanı da onun peşinden gitmektedir! İstediğini yapabilecek güçtedir. Sol görüşlü karşıtlarını ve aydınları tutuklatıp kamplara attırır. Bilim adamları ve yazarlar yurtdışına kaçar, en son aydınlar başka ülkelere sığınır. Bunların yüz otuzuna ve ailelerine de Atatürk Türkiyesi kucak açar! Aynı süreçte Yahudiler'e yapılan eziyetler artar. 9 Kasım 1938 gecesi Almanya ve Avusturya için "Kristal Gece"dir. Binlerce işyeri yağmalanır, 270 sinagog yakılır, Yahudiler öldürülür. Tam bir cinnet geçiren Hitler ve şürekâsı, gerçek yüzünü çok çabuk göstermiştir!

Akıllı bir propagandayla misyonlarını çok mükemmel sahneleyen Naziler, geleceğinden ümit kesmiş kültürsüz yığınları kolayca kandırıp elde etmeyi başarmıştır! Almanya'da ve Avusturya'da insanların çoğunluğu bütün olumsuz gelişmelere karşın ağızlarını açmamakla, kulaklarını tıkamakla ve gözlerini kapatmakla Hitler'e destek vermiştir! Ve halkın bu ilgisizliği onun gibi bir despotun son bin yılın en dehşetli katliamını yaratmasına yol açmıştır! İşte o süreçte ve ardından gelen gelişmelerde Viyana'daki ünlü "balkon konuşması" çok önemli bir rol oynamıştır!

"Büyük Diktatör” Balkonda


Bugün Viyana'da Kahramanlar Alanı'nda durup Hitler'in o ünlü konuşmasını yaptığı balkona bakanın bakışları, bir an balkonun önünde duran, Avrupa'yı Türkler'den kurtarmış olan Prens Eugen'in dev heykeline de takılır. Bir Şarlo hayranı olanın aklına hemen ünlü "Büyük Diktatör' filmi gelir, çünkü alaylarla dolu bu dev film balkon konuşmasıyla son bulur! Geçen yüzyılın en büyük sinema artisti ve rejisörü Chaplin 1940 yılında çevirdiği bu ilk sesli filminde, Nazi Almanya'sı ve Hitler'le bir güzel alay eder. Onun diktatörlüğü ve faşistliğini konu ederken, izleyiciyi hem düşündürür, hem de hüzünlendirir. "Büyük Diktatör" sayısız unutulmaz başarılı sahneyle doludur. Üzerine dünya haritası çizilmiş büyük bir balonla dans edişi ve alandaki yüz binlere anlaşılmaz bir dilde yaptığı "balkon konuşması" çoktan sinema tarihine geçmiş ünlü sahnelerdir! Balkondaki Hinkel (Şarlo) kimi zaman çok öfkelidir, kimi zaman çok yumuşaktır. Charlie Chaplin bu sürekli değişimle Hitler'in nasıl dengesiz birisi olduğunu göstermek ister. Hele ağzından çıkanların tek kelimesi bile anlaşılmayan "Führer"e dev yığının coşkuyla haykırışı, bu deha insanın hınzırca bir buluşudur! 



Charlie Chaplin küçük adamdan yanaydı

Şarlo'nun ömrünün son 25 yılını geçirmiş olduğu Leman gölü kıyısındaki Vevey'deki villası ve çevresi 2016'da dev bir müze olarak açılmıştı. Villanın dev bahçesinde gerçekleştirilen 1350 metrekare büyüklüğündeki bir 'film stüdyosu'nda ziyaretçiler, Şarlo'nun dünyasında geziniyor!

Tarihi villada her şey sanki Chaplin 1977'de 'ayrılırken' bıraktığı gibi duruyor. Altın çerçeveli aynalar, sayısız aile fotoğrafı, binlerce belge, 19. yüzyıldan kalma paha biçilmez mobilyalar, tavana kadar yükselen dolaplar, ağır kumaştan perdeler, büyük pencerelerden görünen olağanüstü bir doğa ve aşağıda Leman gölünün sonsuzluğu. Sanki kapı açılacak 'Şarlo' görünecek, size ünlü gülümsemesiyle 'Hoşgeldiniz!' diyecek...

Kendine göre toplumcu görüşleri olan Chaplin, politikacılarla bir araya gelmekten kaçınırdı, çünkü o hep 'küçük adam'dan yanaydı! Leman gölü kıyısındaki şahane villasını ve müzesini gezerken Altına Hücum'un, Modern Zamanlar'ın, Sirk'in içindesiniz, Yumurcak, Serseri, Büyük Diktatör hemen yanıbaşınızda! Villanın balkonundan ötelerde uzanan barış dolu eşsiz doğaya bakarken, Şarlo'nun şu sözlerini anımsıyorsunuz: "Buradaki dünya bana huzur veriyor, ufkumu genişletiyor ve ruhumu dinçleştiriyor.”


10 Mart 2021

Gerçekdışı düşler dünyasında yaşayanlar

Toplum Gazetesi/ALMANYA, 10 Mart 2021


Bundan tam 12 yıl önceydi, 11 Mart 2009'da Stuttgart yakınlarındaki şirin Winnenden kasabasında "JawsPredator1" takma adını kullanan, okuldan geldikten sonra günün geride kalan saatlerini odasında tek başına geçiren 14 yaşındaki Tim K. şiddet içerikli bilgisayar oyunları oynayarak zaman öldürüyordu. İçine kapanıktı, kimseyle görüşmüyordu. Tüm dünyası "Far Cry 2", "Counterstrike" ve "Tactical Ops" gibi oyunlardı. Tim iki kişilikliydi! Ve günün birinde babasının dolapta duran tüfeğini aldı, on üçü okulunda, diğerleri sokakta, tam on beş insanı kurşuna dizdi ve en son kurşunu da kendi beynine sıktı...Bu dehşet verici olayın ardından Almanya Cumhurbaşkanı Horst Köhler şöyle sormuştu: "İnsanlarımızla yeterince ilgileniyor muyuz?”

Her üç Alman'dan biri ekran bağımlısı. Boş saatlerini televizyon karşısında geçiriyor. Haftalık programları ezbere biliyor! Bağımlı olduğu dizinin yayın saati geldi mi evinde yaşam duruyor! Futbol maçı veya polisiye onun için akşam yemeğinden önemli. Uykudan da! Sabaha karşı birde, ikide yorgun, bitkin, dayak yemiş gibi yatağa girenler var. Bütün gününü bilgisayar karşısında geçirenin farkında olmadan gözleri bozuluyor, sırtına, beline, kollarına ağrılar giriyor, düşünemiyor, bilgisayar ne derse onu yapıyor, sokakta yürürken, araç kulanırken bir gözü elindeki akıllı telefonda. Kapıdan içeri girer girmez televizyon onu bekliyor... Yemek diziyle veya maçla yeniyor. Evde kitap, gazete okunmuyor. Zavallı TV-bağımlısı kendini vur-kırlı polisiye filmlerinden veya uyku getirici, bıktırıcı açık oturumlardan kurtaramıyor!

Evet, bu anlattıklarım Almanya'dan, Türkiye'den değil. Geçenlerde, bir akşam yemekten önceydi, gazetenin televizyon sayfasına bir göz attım. "Bakalım kanallar bizlere bu akşam ne sunuyor?” dedim kendi kendime. Gördüklerimle gözlerime inanamadım, şaşırdım, öfkelendim. Almanya'nın en çok izlenen altı TV kanalı o akşam saat 20 ile 24 arasında tam on bir polisiye, macera, vur-kır filmi yayınlayacaktı! Geceyarısına doğru araya şansınız varsa yarım saatlik bir kültür yayını sıkıştırıyorlar! Polisiyeden canı sıkılan isterse – insanı gülmekten çok öfkelendiren – komik şovlara da zaplayabiliyor!

Çoğunluğa hükmeden azınlık!

Goethe'nin, Schiller'in, Beethoven'in ülkesinde günümüz insanı televizyona 'esir'! Birileri farkında olmadan onun beynini yıkıyor, onu bağımlı yapıyor, kimi çıkarlar uğruna onu ekrana alıştırıyor, uyuşturuyor. Bağımlı televizyon izleyicisi hiçbir şeyden habersiz, çoğunluğa hükmeden azınlığın (!) peşinde, onun dümen suyunda gidiyor.Meraklı izleyici öğretici belgeselleri, operaları, klasik konserleri samanlıkta iğne arar gibi arıyor! Yıllarca önce haftada bir kez yayınlanan ünlü 'Tatort' polisiye dizisini neredeyse artık her akşam değişik kanallarda izlemek mümkün. Evinizde 2-3 televizyonunuz varsa aynı anda yerel kanalları da açın, orada da kesinlikle eski bir polisiye tekrar karşınıza çıkacaktır.

Akıllı telefon sahibi çok akıllı mı?

İnsanlar sadece akşamları mı ekran karşısında oturuyor? Öğleden sonraları da evlerde tüm kanallar, özellikle kadınları ekran başına bağlayan, onları ev işinden alıkoyan saçma-sapan polisiye ve aşk dizileriyle dolu. Halleli Etnolog Thomas Hauschild: "Çoğu insan stres atmak için heyecan dolu filmleri ve polisiyeleri izliyor, katil yakalanınca da rahatlayıp uykuya çekiliyor...”, diyor. Etnolog ne derece haklı bilemem!

Günümüz toplumunda sekiz yaşındaki bir çocuk kitap okuyacağına heyecanı, ana babasının hediyesi olan akıllı telefonda arıyor, ertesi gün de arkadaşlarına dedektif rolü yapıyor! İlkokulda akıllı telefon bağımlısı olan çocuk, büluğ çağına geldiğinde içinde büyüyeceği dünyanın gerçeklerini ne derece tanıyacak? Araştırma verilerine göre günümüzde Almanya'da 60 milyon akıllı telefon varmış ve bu rakkam 2023 yılında 70 milyona fırlayacakmış! Büyük balığın küçük balığı yuttuğu, çoğu ortak değerin artık yitirildiği günümüz Alman toplumunda insanlar bencilleşiyor, içlerine kapanıyor, kabuklarına çekiliyor. Birey, yalnızlık ve bencillikle daha çocukluğunda tanışıyor.

Televizyon kanallarındaki diziler, polisiyeler, macera filmleri, açık oturumlar, şovlar göz boyamaktan, bizleri gerçekdışı bir düşler dünyasına götürüp orada yalnız bırakmaktan başka bir şey yapmıyor. "Televizyon, akıllı telefon, internet bağımlısı birey robotlaşmıştır, özgür düşünce özgürlüğünü yitirmiştir”, demek bir hata mı? Bu bağımlılık pandemi sürecinde iyice arttı, çünkü son bir yıldır yaşam daha çok dört duvar arasında geçiyor. Anneler, babalar, çocuklar işe, okula gitmeyip evden çalışıyorlar, sokağa pek çıkmıyorlar, dükkânların, lokantaların, sinema ve tiyatroların kapıları kilitli. Tatile gidemiyorlar, kimi sınırlar kapalı, gideceleri ülkede durum buradakinden berbat! Oldukça bol boş zaman internetle, televizyonla, akıllı telefonla, bilgisaray oyunlarıyla sağlıksız geçiyor. Akıllı telefonu olan kişi aklını pek kullanmıyor, düşünme görevini (!) telefonu üstleniyor.

Ve korona dedikleri salgın kılıf değiştirip bütün dünyada insanlara değişik yönlerden zarar vermeyi sürdürüyor!

2 Mart 2021

Onur dolu bir yaşam düşü

TOPLUM Gazetesi, 2 Mart 2021

AHMET ARPAD

Alman Yahudi cemaatinin ülkede 99 sinagoğu, 13 okulu, 20 yuvası var, Münih, Berlin ve Frankfurt'ta da dört büyük müzesi. Berlin'de Alman hükümetinin ve Berlin belediyesinin desteğinde Yahudiler, Protestanlar ve Fethullah Gülencilerle yaklaşık 50 milyon Avro'ya ortak inşa etmeye başladıkları House of One'da üç dini bir araya getirmeyi amaçlıyor. Frankfurt'ta geçen güzde beş yıllık çabalar sonunda bankacı Rothschild ailesinin 19. yüzyılda yaptırtmış olduğu beş dev villadan birinde büyük bir Yahudi Müzesi açıldı. Main nehri kıyısındaki tarihi villa ile yeni inşa edilen modern ek yapının üç bin metrekarelik salonlarında değişik etkinlikler ve sergiler ön görülüyor. 1800'den günümüze kentteki Yahudi yaşamına ağırlık veren müzenin kütüphanesi 20 bin kitabı barındırıyor. Burada Yahudilerin dini, tarihi ve kültürü üzerine başka yerde bulunmayan yapıtlar var. Müze 12. yüzyıldan günümüze kente damgasını vurmuş Yahudi ailelerin yaşamlarını, geleneklerini ve törelerini anlatıyor. Rothschild ailesinin yanısıra Theodor Adorno, Paul Ehrlich, Erich Fromm, Leopold Sonnemann, Moritz Daniel Oppenheim, Georg Speyer ve Anne Frank Frankfurt'un ünlü aileleri bu müzede. Frankfurt Yahudileri yüzyıllar boyu kentin poltikasına, kültürüne damga vurmuş, vakıfları da kent yaşamında önemli bir rol oynamıştı. 1912 yılında kurulan Johann Wolfgang Goethe Üniversitesi'nin öğretim kadrosunda sayısız Yahudi bilim adamı 1933'e dek görev yapmıştı.

Doğru Avrupa'dan akın

Naziler 1933 yılında Almanya'yı 'ele geçirdiğinde' Frankfurt Yahudi cemaatinin yaklaşık 30 bin üyesi vardı. Kaçanlar kaçabildi, 12 bin Frankfurtlu Yahudi ölüm kamplarında yaşamlarını yitirdi. Savaş yıllarını Frankfurt'ta sadece 160 Yahudi'nin geçirdiği biliniyor. Savaş süresince yaklaşık 10 bin Yahudi Almanya'da saklanması başarıyor, 15 bin Yahudi de gaz odalarından kurtuluyor. Avrupaya barışın dönmesiyle Dörtler'in işgalindeki bölgelerde 51 Yahudi cemaati yine yaşama geçiriliyor. Hitler ordularının terk ettiği, Rusların el koyduğu doğu cephesinden yüz binlerce Yahudi batıya sürülüyor. Bunlardan bir bölümü İsrail'e göç etmeyi düşlerken, Güney Almanya'daki Amerikan kamplarına yerleştirilenler günün birinde Atlantik ötesine ulaşmayı kafasından geçiyor. O yıllarda en büyük yerleşim Frankfurt'un Zeilsheim mahallesinde yaşamaya başlayan 4 bin mülteci Yahudi. Onlar çoğunlukla eğitimsiz, cepleri boş, geleceği şansa kalmış, savaşın ve sürgünün her türlü dehşetini yaşamış insanlar. Bavullarını açmazlar, çünkü Almanya'yı terk edip başka ülkelere gideceklerdir!

29 Mart 1945'de Frankfurt'a el koyan Amerikan güçleri, Theresienstadt toplama kampından geri dönen haham Leopold Neuhaus'u yeni bir Yahudi cemaati kurmakla görevlendirir. Savaşın ardından Polonya'daki kıyımdan kurtulmuşlar zamanla cemaatin çoğunluğunu oluşturur. Bu insanlar o yıllarda karneyle dağıtılan gıda malzemelerinin karaborsa ticaretini yaparak ayakta kalmaya çalışır. Doğu Avrupalı Yahudiler 1950'li yıllardan başlayarak cemaate ağırlıklarını koyar. Yeni Almanya'nın o günlerde yaşadığı ekonomik mucizeden onlar da paylarını alır. Emlak dünyasının krallarından Michael Baum'un: "Yahudilersiz bugünkü Frankfurt olmazdı!” sözleri pek yalan değil! O yılların başarılı Yahudi iş adamlarıdır kenti ve ekonomisini ayakta tutan. 1956'da Macaristan ayaklanmasından, 1968'de Prag İlkbaharı'ndan kaçan Yahudilerin de çoğu Frankfurt'a yerleşir. Hitler öncesinde olduğu gibi bugün de kentin kültürüne, ekonomisine, toplumuna vurdukları damga görülmez değil. Daha 20. yüzyılın başlarında kurdukları araştırma enstitülerinin yanısıra fabrikalara, eğitime, sağlığa, sanata, bilime, ticarete, yayıncılığa yaptıkları yatırımlarla kenti doruğa çıkarmış olan Yahudilerin Frankfurt'un bugün de Avrupa'da sözü geçen bir büyükkent olmasındaki rolleri gözardı edilemez.

Onur dolu bir yaşam düşü

Resmi verilere göre, doğusuyla birleşen Batı Almanya, Sovyetler Birliği'nin yıkılmasının ardından 1991 ile 2004 arasında toplam 219.604 Yahudi göçmene kapılarını açmış. Bu veriler Almanya'daki Yahudi cemaatinin 1989'den sonra üçe katlanmış olduğunu da belgeliyor! Ülkeye yerleşen 'doğulu' Yahudiler cemaate yeni kimlik ve yeni benlik getirmiştir! Günümüzde çoğulcu bir yaşamları var. Aşırı dindarlar, tutucular ve ılımlılar Yahudi cemaatini oluşturuyor. 8 Mayıs 1945'de nasyonal sosyalizmden kurtulmuş Yeni Almanya'da Nazi ideallerinden arınmış, onur dolu adil bir yaşam sürdüreceklerini düşleyen Yahudi toplumu son yıllarda eski günlerin geri dönmeye başladığını seziyor. Federal İçişleri Bakanlığı'nın geçen mayısta yaptığı açıklamaya göre 2019 yılında antisemit saldırılar %13'lük bir artışla iki bini geçmiş.

Avrupa Merkez Bankası, Almanya'nın en büyük havaalanı, Almanya'nın en büyük bankalarının merkezleri ve dünyanın en büyük Kitap Fuarı Frankfurt'ta. Main nehrinin kıyısında, kültürle para bir arada hüküm sürüyor. Eski ve yeni Yahudi müzeleri II. Dünya Savaşı'nın bitiminden 76 yıl sonra sergiledikleri yapıtlar ve belgelerle bu büyük Avrupa kentinin ve Almanya'nın yaşamını yüzlerce yıl etkilemiş olan Yahudi toplumunu ve yazgısını yeni nesillere tanıtmayı amaçlıyor.

22 Şubat 2021

Bir diktatörün gerçekleşmeyen düşü...

TOPLUM Gazetesi, Almanya, 02.02.2021


30 Ocak 1933 insanlık tarihindeki belki de en büyük felaketin başlangıcıdır. O gün Adolf Hitler dünyamızı kana bulayacak yolda ilk adımlarını atmıştı.
*
Geçenlerde kitaplığımda Hermann Hesse'yi ararken Adolf Hitler'i buldum! Hesse'nin mektuplaşmalarının hemen yanında gazeteci-yazar Ralph Giordano'nun yıllarca önce merak edip almış, fakat sonra nedense pek okumadan rafa kaldırmış olduğum "Eğer Hitler Savaşı Kazansaydı....” adlı kitabı duruyordu. 1923 doğumlu Giordano, yaşadığı Nazi dönemini ve sonrasını belgelere dayanarak anlatıyor. "Bizim ırkımız bu dünyaya hükmetmek hakkına sahiptir. İşte bu hak bizler için gelecekte uygulayacağımız dış politikanın kutup yıldızı olmalıdır!” Hitler'in 1930'da bu söyledikleri sadece bir megalomani, sınırsız bir düş değildir. "İnanın bana, üstün ırkımız bin, hatta bin iki yüz yıl boyunca bütün dünyaya hükmedemeyecekse, her şey sadece Almanya ile sınırlı kalacaksa ne gerek var nasyonal sosyalist harekete!”

Almanlaştırma planları

Bu sözlerin altında kafasındaki geleceğin programı yatmaktadır. Hitler ve partinin kilit noktalarına getirdiği yardakçıları geleceğin dünyasının kapsamlı planlarını savaştan önce yaparlar. 1939'da Polonya'ya girdiklerinde gelecekte nasıl bir Avrupa'nın özlemini çektikleri, çekmecelerde hazır bekleyen sayısız muhtıra, genelge, emir ve yasa tasarısında yazıyordu! Polonya topraklarını Germen ırkının insanlarına açmak için ilk aşamada altı yüz bin Yahudi kamplara atılacak, üç buçuk milyon Polonyalı daha doğuya sürülecekti. Almanya'dan yollanacak köylüler ve işçilerle Polonya'daki Alman azınlığın nüfusu dört milyona çıkarılacaktı. Nasyonal sosyalizmin ideologlarından Himmler'e göre sadece "boylu boslu, sağlam yapılı” Polonyalıların Almanlarla bir arada yaşamasına izin verilecekti. Sovyet Rusya ele geçirildiğinde 45 milyon insan daha topraklarından edilecekti. Sürülen Ruslar, Polonyalılar ve Ukranyalılar Ural Dağları ötesine yerleştirilecekti. Bu ülkelerde boşalacak topraklar on milyon Alman'a açılacaktı. Hitler'in düşüne göre otuz-kırk yıl içinde bütün Doğu Avrupa insanları asimile politikasıyla "Almanlaştırılmış” olacaktı. Planlarından bir başkası da "yabancı” kadınları kısırlaştırma ve çocuk doğumlarını azaltma yöntemleriydi... Hitler'in görevlendirdiği jinekolog Carl Clauberg önce hayvanlar üzerinde deneyler yapar; ancak kısa süre sonra bundan vazgeçer, Auschwitz Kampı'nda kalan iki yüze yakın Sinti-Roma ve Yahudi kadını denek olarak kullanmaya başlar. Deneyler başarısız olur, kadınlardan bir çoğu ölür. 1955 yılında Konrad Adenauer'in girişimiyle Sibirya kampından kurtarılan Dr. Carl Clauberg'e Kiel üniversite kliniğinde görev verilir!

Önce aydınlar...

Hitler kafasına koyduğu Almanya'yı gerçekleştirmeye daha 1933'te başa geçer geçmez başlamıştı. Önce aydınlar, sosyalistler, bilim insanları kamplara atılmış, kitaplar yakılmıştı. Hemen ardından sıra ülkeyi Yahudilerden temizlemeye gelmişti! Hitler ordularının Doğu Avrupa topraklarına el koymasının ardından yardımcıları Göring, Keitel ve Lammers'e: "Şimdi bu dev pastayı parçalara bölerken dikkatli olmalıyız”, der. "Buraları yönetmesini ve sömürmesini bilmeliyiz.” İşgal edilen topraklarda sadece "Almanlaşmış” ve "Alman kanı taşıyan” insanlar yaşayacaktı! Büyük Almanya'yı yaratabilmek için Sovyet topraklarının yeraltı zenginliklerinden ve endüstrinin kalifiye elemanlarından da yararlanılacaktı. Almanya'daki kömür ve demir-çelik sanayisi üretimini durduracak, çalışanları doğuya aktarılacaktı. Hitler'in görevlendirdiği çalışma grubunun 17 Kasım 1941 tarihli raporunda şunlar yazar: "Ural Dağları'na kadar uzanan bölge yüz yıl sonra tamamen Almanlaşmış olacaktır.” Oralarda 100 milyon "saf kan” Almanın yaşamasını düşleyen Hitler o günlerde şöyle konuşur: "İngiltere için Hindistan neyse, bizim için de Doğu Avrupa toprakları odur.”

Hitler'in beklentileri çok düşündürücüdür: Doğudaki yeni bölgelere İskandinav ülkeleri insanlarının da yerleşmesi sağlanacak, gelen insanlar yeni kurulacak kentlerde yaşayacak, eski kentler yavaş yavaş yok olacak, köylüler radyo haberlerine sadece sokaklara yerleştirilecek hoparlörler aracılığı ile ulaşacak, okullarda Almancaya ağırlık verilecek, diğer dersler geri plana atılacak. Doğum kontrolü ve çocuk aldırmak desteklenerek yerli halkın uzun aşamada tamamen silinmesi sağlanacak. Özellikle taşrada insanların tek bir kiliseye değil değişik tarikatlara inanmasına izin verilerek inanç bütünlüğü engellenecek... Hitler'in özel sekreteri Martin Bormann, işgal edilmiş Doğu Avrupa topraklarından sorumlu Bakan Alfred Rosenberg'e 23 Temmuz 1943 tarihli mektubunda şöyle der: "Slavlar sadece bizim için çalışacaktır. Bize gerekmedikleri anda ölebilirler. Aşı olma zorunluluğu ve sağlık hizmetleri onlar için gereksizdir. Eğitim ve sağlık hizmetlerinden sadece işimize yarayacak işbirlikçiler yararlanabilir.”

1930'lu yıllarda Avrupa'da Hitler, Stalin, Mussolini ve Franco insanlığı inanılmaz bir felakete sürüklerken Türkiye'de Mustafa Kemal Atatürk devrimleriyle çağdaş ve uygar bir toplum yaratıyordu!

Stefan Zweig ve Salzburg

Toplum Gazetesi/ALMANYA, 22 Şubat 2021

AHMET ARPAD

23 Şubat 1942'de bu dünyaya veda etmiş olan değerli yazar Stefan Zweig bir Viyanalı'ydı. Ölümünün ardından 79 yıl geçti. Günümüzde Türkiye'de de çok sevilerek okunan değerli yazar ününün doruğuna, 38 yaşında yerleştiği Salzburg'da ulaştı.


19. yüzyılın ünlü gezgini Alexander von Humboldt'a göre, Napoli ve İstanbul'un yanı sıra, Salzburg dünyanın en güzel üç kentinden biridir. Ortaçağ'la günümüz bağdaşır Salzach ırmağı kıyısındaki bu kentte. Doğanın güzelliği ile sanat eserleri, dik, kayalıklı yamaçlarla yeşil düzlükler bir arada uzanır.

Alpler'in en son eteklerine sıkışmış ovada bazen yeşil, bazen sarı gri, fakat hep köpüklü ve çağıltılı akar Salzach. Akşamın loşluğunda renk değiştirir küf yeşili kubbeler, kıpkırmızı kiremitli sivri damlar. Irmağın kıyısındaki dizi dizi kestane ağaçlarının altına gizlenmiş sıralarda oturup, karşınızdaki kentle sahne karışımı bu çarpıcı görüntüye dalarsınız. Sonra tarihi yapılar arasındaki daracık Ortaçağ sokakları önce karanlığa bürünür, sonra ışıl ışıl aydınlanır fenerlerle. Düşle gerçek karışımı bir kenttir Salzburg. Ve görüntüsüyle günün her saatinde sizi büyüleyen Salzburg, dünyaca ününü sadece güzelliğine borçlu değildir.

En Güzel Eserlerini Salzburg'da yazmıştı

Bu kent Mozart'ın doğum yeridir. Getreidegasse'deki evini her yıl yüzbinler ziyaret ediyor. 1920'de kurucuları, Yahudi asıllı Max Reinhardt, Viyanalı yazar Hugo von Hofmannstahl ve besteci Richard Strauss olan on binlerin aktığı Salzburg Festivali her yıl temmuz-ağustos aylarında düzenleniyor. Açılışı 1920'den bu yana büyük katedralin önünde sahnelenen 'Jedermann' oyunu ile oluyor. 1938-1944 arasında Hitler bu festivali, Nazi propagandası amaçlı da olsa, devam ettirmişti. Tabii Max Reinhardt'sız ve Jedermann'sız...

Salzburg aynı zamanda, Avusturya'nın en ünlü yazarı Stefan Zweig' ın 15 yıl yaşadığı kenttir de. Kapuzinerberg'in yamacındaki villasında geçirdiği yıllar Zweig'ın en verimli yıllarıdır. Kapuziner yokuşu, 5 numaradaki villayı Friderike ile evli olduğu yıllarda satın almıştı. Salzburg'da geçirdiği yıllardır Zweig'ı edebiyatta doruğa tırmandıran.

En güzel eserlerini, kente ve Salzach'a yukardan bakan o iki katlı, ağaçlar arasına gizlenmiş villada yazmıştır. Kısa sürede ünlü insanlarla dostluk kurmuş, onları sık sık Salzburg'da konuk etmiştir. Romain Rolland, Thomas Mann, H.G. Wells, Hoffmannstahl, James Joyce, Franz Werfel, Paul Vallery, Arthur Schnitzler, Ravel, Toscanini, Richard Strauss' la bu evde saatler, günler geçirmiştir...

"Berchtesgaden Dağı'nda Oturan Bir Adam..."

'Sanatla, mutlu doğanın karşılıklı yükseldiği o günler ne zengin, ne renkliydi!' diye anlatır, ölümünden kısa süre önce yazdığı en ünlü eseri Dünün Dünyası'nda (Türkçesi: Burhan Arpad) Salzburg yıllarını. 'Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra o küçük kentin kasvetli manzarasını anımsayıp damından yağmur suları akan evimizde soğuktan titreştiğimizi düşündükçe, bu barış yıllarının değerini daha iyi kavrıyorum. Dünyaya ve insanlara inanmamıza izin vardı o yıllarda. Fakat sonra hemen karşımızda, Berchtesgaden dağında oturan bir adamın bütün bunları tuzla buz edebileceğini hiç düşünmemiştik...'

1934'te Gestapo'nun villayı basıp silah araması üzerine Zweig ülkesini terk etmekten başka çıkar yol bulamaz. İngiltere'ye yerleşir, ancak kendini burada da rahat hissetmez. Ayrı yaşadığı eşi Friderike villayı 1937'de Viktor Gollhofer adındaki zengin bir kumaş tüccarına satmak zorunda kalır. Gollhofer, 1950'li yıllarda yaptığı bir Salzburg ziyaretinde villayı görmek isteyen, Türkiye'nin ilk Zweig çevirmeni babam Burhan Arpad'ı değil eve almak, ona bahçeyi bile göstermez. Oldukça kaba davranır.

Zweig üzerine yaptığı çalışmalarla tanınan Gert Kerschbaumer ile yıllar önce Salzburg'da villaya bir gezinti yapmıştık. Dik yokuşu çıkarken ilginç şeyler anlatmıştı. Gollhofer ailesi Zweig'lara olan son taksit borcunu mahkeme kararı ile Nazi yönetimine ödemişti. Zweig vârislerinin bugün Avusturya devletinden hâlâ alacağı varmış! Friderike Zweig anılarında Gollhofer'lerden 'Nazi bir aile' diye söz eder...

Zweig güncelliğini hiç yitirmedi

Savaşın şiddetini arttırması ve Hitler'in güçlenmesi Zweig'ı daha çok bunalımlara sokar. Onlarca yıldır kafasından geçirdiği ve uğruna savaşım verdiği 'kültür Avrupası' düşünün artık gerçekleşmeyeceğini kavramıştır. 1940'ta İngiliz vatandaşı olur ve o yıl Brezilya'ya yerleşmeye karar verir, ancak Petropolis'te de mutluluğa erişemez, aradan iki yıl geçmeden intihar eder.

'Bir mülteci yaşamı daha alışılmış şekilde sona erdi...' diye oldukça üst perdeden yazar o günlerde Salzburg Eyalet Gazetesi. Salzburg'daki villanın Zweig'dan sonraki sahipleri ise, kapının önüne değil bir heykel dikilmesine, dış duvara plaket takılmasına bile izin vermediler. 2015 yılında bahçe duvarının önüne ünlü sanatçı Gunter Deming'in (http://www.stolpersteine.eu/en/) hazırladığı, pirinçten küçük plakalar kondu. Üzerlerinde, bu villada yaşamış olan dört insanın kaçmak zorunda kaldığı yazıyor. Stefan Zweig uzmanlarından, "Uçan Salzburglu" ve "Stefan Zweig – Friderike Zweig Mektuplaşmaları" kitaplarının yazarı Gert Kerschbaumer'in anlattığına göre koskocaman bahçenin tarihi ağaçları arasındaki villada yaşayan Gollhofer'lerin yaşlı oğlu da babası gibi 'ters adamın biri'. Villaya yaptığımız bir yürüyüşte karşısındaki Kapuziner manastırının kapısını çalmıştık. Bize kapıyı açan al yanaklı, şişman, güler yüzlü rahibi büyük terastan inanılmaz güzellikteki Salzburg manzarasını doya doya seyretmemize izin vermişti. Manastırın önünde bir Zweig bir büstü var. Ünlü yazar düşünceli düşünceli karşıdaki villasına bakıyor.

Stefan Zweig güncelliğini hiç yitirmedi.