14 Temmuz 2020

Bizans'ın Fethi - Ayasofya'da son ayin

EK Dergi, 14 Temmuz 2020

Başlarına ne geleceğini bilmek için kuşatılmışlara artık ne bir haberci, ne de düşmandan kaçmış biri gereklidir. Saldırı emrinin verilmiş olduğunu biliyorlar. Sonsuz bir tehlike ve sınırsız bir yükümlülük koskocaman ve kapkara bir fırtına bulutu örneği büyük kentin üzerine çöküyor. Başka zaman görüş ayrılıkları ve din tartışmalarıyla birbirleriyle pek anlaşamayan insanlar son saatlerinde kentin alanlarında bir araya gelmeye başlıyor. Ne yazık ki dünya tarihinde insanlar hep tehlike kaçınılmaz olduğunda birleşmeye karar verir. Kent halkına inançlarını, büyük geçmişlerini, ortak medeniyetlerini anlatmak isteyen İmparator etkileyici ve dokunaklı bir tören düzenlemeye karar veriyor. Onun emriyle bütün kent insanları, Ortodokslar ve Katolikler, din adamları ve din adamı olmayanlar, çocuklar ve yaşlılar bir dinsel alayda bir araya geliyor. Hiç kimse evinde kalamaz, hiç kimse evinde kalmak istemiyor. Yürekleri inanç dolu, en zengininden, en fakirine bütün insanlar "Kryie Eleison" duasını yüksek sesle okuyarak yürümeye başlıyorlar. Tören alayı kentin iç mahallelerinden başlayarak en dış surlara kadar uzanıyor. Kiliselerden çıkarılan aziz tasvirleri ve kutsal emanetler alayın en önünde taşınıyor. Surların neresinde açılmış bir deliğe rastlasalar oraya, kenti dinsizlerin saldırısından dünyevi silahlardan daha iyi korusun diye bir aziz tasviri asıyorlar. Sonra İmparator Konstantin son bir konuşmayla yüreklendirip, ateşlemek istediği senatörlerini, soyluları ve komutanlarını çevresine topluyor. Tabii onlara Mehmet gibi inanılmaz ganimetler sözünü veremiyor, fakat bu son ve kesin hücuma karşı koyabilirlerse bütün Hıristiyanlığa ve bütün Batı dünyasına kazandıracakları onurun yüceliğini ve bu katillere yenilirlerse kendilerini bekleyen tehlikeyi anlatıyor. Mehmet ve Konstantin, her ikisi de onları bekleyen günün dünya tarihini daha yüzlerce yıl çok etkileyeceğini biliyor.

Ve son sahne başlıyor! Avrupa tarihinin en dokunaklı, bir çöküşün en dehşetli anını yaşayan son sahne... Ölümü bekleyen halk, o günlerde dünyanın en muhteşem  katedrali olma onurunu taşıyan, iki kilisenin barıştığı o günden bu yana yazgısına terk edilmiş Ayasofya'da toplanıyor. Bütün saray halkı, soylular, Yunan ve Roma ruhanileri, Ceneviz ve Venedik askerleri, tayfaları, hepsi de üzerlerinde zırhları ve silâhları İmparator'un çevresinde duruyor. Onların arkasında suskun, saygı dolu binlerce ve binlerce bir şeyler mırıldanan gölgeler... Korku ve kaygı dolu başları eğik halk. Üzerlerine çökecekmiş gibi duran kemerlerin loşluğu ile savaşan mum ışıkları omuzları çökmüş, tek vücut olmuş dua eden insanları aydınlatmaya çalışıyor. Burada Tanrı'ya yakaran Bizans ruhu var. Patriğin sesi güçlü ve çağırıcı yükseliyor. Koro ona yanıt veriyor. Batı dünyasının ölümsüz sesi olan müzik bu yapıda bir kez daha yankılanıyor. Sonra inançta son teselliyi arayan İmparator ve en yakınları peş peşe mihrabın önünden geçiyorlar. En yüksekteki kubbe ve kemerlerine kadar katedral sürekli köpüren dalgaları andıran dualarla çınlıyor. Doğu Roma İmparatorluğu'nun en son ölüler ayini başlıyor. Justinyanos'un katedralinde Hıristiyanlık son anlarını yaşıyor.

Bu çok dokunaklı ayinin ardından İmparator, buyruğu altındakiler ve hizmetkaları ile vedalaşmak, yaşamında onlara haksızlık etmişse kendisini bağışlamalarını istemek için kısaca saraya dönüyor. Sonra atına atladığı gibi surlara doğru uzaklaşıyor. Büyük karşıtı Sultan Mehmet gibi İmparator Konstantin de askerlerini yüreklendirmek için atını surların bir ucundan öteki ucuna sürüp duruyor. Gecenin karanlığı çoktan üzerlerine çökmüştür. Artık ne bir insan konuşuyor, ne de bir silah şakırdıyor. Surların içindeki heyecan dolu binler doğacak günü ve ölümü bekliyor...

* * *

İnsanlık tarihi kimi zaman sayılarla oynar. Roma'nın barbarlar tarafından yağma edilmesinden tam bin yıl sonra Bizans'ın yağması başlıyor. Savaş galibi Mehmet vermiş olduğu o korkunç sözü, askerlerinin önünde içmiş olduğu antı yerine getiriyor. Askerlerinin Bizans'ın evlerini ve saraylarını, kilise ve manastırlarını yağmalamasına, erkeklerini, kadınlarını, çocuklarını ganimet olarak almasına izin veriyor. Gözü dönmüş askerler birbirleriyle yarışır gibi kentin sokaklarında çılgınca koşuşturuyorlar. İlk saldırılar kiliselere yapılıyor. Orada altından kaplar kor gibi yanıyor, değerli taşlar ışıldıyor. Askerler girdikleri evlerdeki ganimetin onların olduğunu arkadan gelenler anlasın diye kapılarına bayrak asıyorlar. Ellerine geçen ganimetler sadece değerli taşlardan, kumaşlardan, paradan ve taşınabilir ev eşyasından oluşmuyor, sarayın haremine kadınları, esir pazarlarına erkek ve çocukları sürüklüyorlar. Kiliselere sığınmış insanlar sürüler gibi dışarı çıkarılıp, kırbaçlanıyor. Yaşamaları yük olacağı düşünülen yaşlılar öldürülüyor, gençler elleri kollar bağlanıp, bilinmeyen yerlere sürülüyor. Bütün bu dehşetli yağmanın yanısıra, Haçlı ordularının yağmaladığı kentte kalmış çok değerli kutsal emanetler ve sanat eserleri çılgın galipler tarafından parçalanıp, yok ediliyor, inanılmaz değerdeki tablolar yakılıyor, en güzel heykeller kırılıyor, yüzlerce yıllık bilgeliğin, Yunan düşün ve yazınının kanıtı kitaplar acımasızca ateşlere atılıyor. Kerkaporta kapısının açık unutulduğu o anın getirdiği felaketlerin sonucunu, Roma'nın, İskenderiye'nin ve Bizans'ın yağmalanmasının ardından düşün dünyasının ne gbi değerleri yitirilmiş olduğunu insanlık tarihi hiç bir zaman bilemeyecek.

Sultan Mehmet zaferin gerçekleştiği gün öğleden sonra fethetmiş olduğu kente girdiğinde büyük yağma sona ermek üzeredir. Görkemli atının üzerine gurur dolu ve dimdik oturuyor, caddelerden geçerken vermiş olduğu sözü tutuyor, yağmalarına devam adamlarını rahatsız etmemek için ne sağına, ne de soluna bakıyor. Atının üzerine gururla ilerleyen sultanın hedefi, Bizans'ın göz alıcı simgesi dev kilise. Elli günden fazla çadırlarından Ayasofya'nın erişimez gibi görünen ışıldayan kubbesine özlemle bakmıştı. Şimdi ise zafer kazanmış biri olarak onun bronz kapısından içeri girecekti. Fakat Mehmet bir kez daha kendini dizginlemesini biliyor. Bu kiliseyi sonsuzluğa dek Tanrısına adamadan önce hayır duası edecektir. Başı önünde atından iniyor, yere diz çöküyor ve dua ediyor. Sonra yerden bir avuç toprak alıp, kendisinin de ölümlü olduğunu anımsayıp, başının üzerine serpiyor. Kulluk borcunu ödedikten sonra ayağa kalkıyor ve Tanrısının bir kulu olarak, kutsal bilgeliğin mekanına, Justinyanos'un katedraline, Ayasofa kilisesine ilk adımlarını atıyor.

Sultan bu görkemli yapıyı, yüksek kubbelerini, ışıldayan mermerlerini ve mozaiklerini, loşluğun içinden ışığa uzanan kemerlerini kendinden geçmiş gibi süzüyor. O anda, inancın bu yüce sarayının kendisine değil Tanrısına ait olduğunu hissediyor. Hemen getirttiği imam mihraba çıkıyor, padişah da Mekke'ye dönerek, bu Hıristiyan mabedinde dünyanın tek hakimi Tanrısına ilk namazını kılıyor. Ertesi gün çağırttığı ustalara eski inancın simgeleri olan her şeyi kaldırttıyor. Mihraplar yıkılıyor, dinle ilgili bütün mozaikler badanayla örtülüyor. Ayasofya'nın en yukarı kubbesinden sallanan, bin yıldan fazla dünyanın bütün acılarını kucaklamak ister gibi kollarını açmış olan haç da boğuk bir gürültüyle düşüyor.

Yerin mermerlerine düşüp, devrilen taş haçın çıkardığı müthiş ses kilisenin içinde ve dışında uzun uzun yankılanıyor. Hacın devrilmesi Batı dünyasını ürpertiyor. Korkutucu yankısı Roma'ya, Ceneviz'e, Venedik'e ulaşıyor, oradan da uyarıcı bir gök gürültüsü gibi tâ Fransa'ya, Almanya'ya  uzanıyor. Avrupa, budalaca umursamazlığı sonucu yıkıcı yeni bir gücün açık unutulmuş o küçük kapıdan, Kerkaporta'dan içeri sızdığını ve yüzlerce yıl elini kolunu bağlayacağını, onu kötürüm edeceğini ürpertiyle kavrıyor. Ancak insan yaşamında olduğu gibi tarihte de yitirilmiş bir an yakınıp dövünmeyle geri gelmez. Bir anda yitirilenleri bin yıl bile geri getirmez...

Bu yazı Ahmet Arpad'ın Stefan Zweig'dan çevirdiği ve Everest Yayınları'nda çıkmış olan Yıldızın Parladığı Anlar yapıtından alınmıştır.

12 Temmuz 2020

Duvarlarda renk coşkusu

Cumhuriyet, 12 Temmuz 2020
STUTTGART - AHMET ARPAD

Stuttgart'ın görkemli Mercedes Benz Müzesi'ne, Mercedes Benz Arenası'na, Mercedes Benz genel merkezine, Neckarpark futbol sahalarına, iki konser salonuyla bir spor salonuna, panayırların, sirklerin kurulduğu büyük çayıra giden kavşağın altı kockocaman bir alan! Kent belediyesi burasını grafiti sanatçılarına teslim etmiş! Günün hangi saati giderseniz gidin, orası ellerinde değişik spreyler duvardan duvara giden gençlerle dolu. Uzunlukları 500 metreye yaklaşan değişik duvarlarda, üzerindeki dev kavşağı taşıyan kalın sütunlarda renk coşkulu çizimler... Birileri buraya spreyi gönlü elverdiğince sıkmış! Çizimlerin tümü hareketli ve canlı. Kimileri vahşi, güldürücü, düşündürücü, kimileri de, karşılarında durup uzun uzun baksanız da, içinden çıkamadığınız, ışıldayan motifler.

Koskoca harfler, komik, küfürlü İngilizce sözler, kıvrılan bir dev yılanı andıran çizgiler, iç içe kadınlar, erkekler, hayvan figürleri, insanı gülümseten tuhaf yüzler... Hepsi de 'wild style'! Uzun bir duvarda bir fil, mor renginde, ağzını açmış bağırıyor, başına pembe dev bir fare oturmuş, gülümsüyor! Hemen yanında bir heykel, alçıdan, bıyıkları kalın, iri yarı, güçlü bir orta çağ savaşçısı. Elinde sprey kutusu önünden her geçen onu gönlünce boyamış!

Önüne geçilemeyen tutku
Çoğunlukla bu 'sanata' yeni atılanların özellikle hafta sonlarında doldurduğu 'yeraltı alanı'nı kent belediyesi grafitiçilere bırakmış. Stuttgart'ın belirli banliyö istasyonlarının duvarlarını, merdivenlerini de kullanmaları mümkün. Kimi caddede binaların duvarlarını kaplayan dev tablolar da dikkati çekiyor. Onlar sipariş üzerine yapılmış! Varlıklılar, şirketler, dernekler sahibi oldukları binaların ön veya yan cephelerini profesyonel grafitiçilere açıyor! Belediyenin bazı otobüs ve tramvaylarında da eserlerini görmek mümkün! Artık bu 'sanattan' geçinenler var. Grafitiçileri doğum günlerine, okullara, ev partilerine çağırmak mümkün.

Bunlardan biri de otuz dokuz yaşındaki Stuttgart'lı Christoph Ganter. Çoğu Art Nouveau tabloları andıran dev boyutlarda çizimleri kentin değişik duvarlarını kaplıyor. Bir metro istasyonunun peronlara inen merdivenlerdeki dev panoya "Golden Future" adını vermiş. Kırmızı, iri balıklar, uğur böcekleri, domuz yavruları, filler, tavşanlar, yoncalar, kırmızı mantarlar karmakarışık, iç içe, oynak, şen, büyüleyici... Ganter 2019 sonunda mesleği olan lise öğretmenliğini bırakmış. "Şimdi kendimi çok özgür hissediyorum", diyor. Bir zamanlar aklına geleni geceyarıları gizlice duvarlara çizen, polislerden kaçan Ganter günümüzde profesyonel çalışan bir 'Street Art sanatçısı'.

İlkçağ insanlarının mağaralara çizdiği duvar resimleri grafitinin başlangıcı olarak kabul ediliyor. İlerki çağlarda Antik Yunan'da, Efes'te, Pompei'de, Mısır'da benzerlerine rastlanıyor. Grafitinin yeniden doğuşu 1970'li yıllarda New York'ta özgür gençlerin kent duvarlarına, metrolara çizdikleriyle başlamış. Duvarlardaki renk coşkusu önüne geçilemeyen bir tutku...
mail@ahmet-arpad.de

21 Haziran 2020

Bir kralın sarayları ve şatoları

Bu yapı bir saray mı, yoksa bir şato mu? Bir düşler dünyasındayız. "Eksantrik" Kral II. Ludwig'in karşımızda yükselen "eseri" sarayla şato karışımı bir yapı. Milyonlarca "Mark"ı, ülkesinin hemen hemen tüm olanaklarını, gerçekdışı gibi görünen, 200 odalı bu olağanüstü saraya harcamış. Ona "deli" diyenler olmuş.

AHMET ARPAD Almanya (Stuttgart)
21 Haziran 2020


Neuschwanstein, belki de Avrupa'nın en güzel şato sarayı! Bavyera Kralı II. Ludwig insanlarla bir arada değil, kendi yarattığı düşler dünyasında yaşamış, içine kapanık, utangaç, ancak kendini hep en büyük hissetmiş bir kral. İnsanlardan uzak olmayı yeğlediği için masalımsı bu sarayın duvarları ardına çekilmiş.

Zamanla onun yaşamından rahatsız olmaya başlayan yakın çevresi, bir doktor heyetinin verdiği "psikolojik yetersizlik" raporuyla Bavyera'yı artık idare edemeyeceğine inandıkları kralı tahtından indirmiş, sarayından atmış. "Bana komplo yapıyorlar" diyen II. Ludwig, Starnberg Gölü'ndeki Berg şatosuna sürülmüş. Kısa süre sonra da gölde ölüsü bulunmuş. Ölmüş mü, öldürülmüş mü? Bu günümüze dek yanıtlanamamış bir soru. Düşler dünyasının kralı ardında büyük borçlar bırakarak yaşama veda etmiş.

ALTIN KAPLI ODA...

Münih'le Salzburg arasındaki Chiemsee, Güney Bavyera'nın güzel göllerinden biri. Burayı çekici yapan Kral II. Ludwig'in ölümünden kısa süre önce yaptırdığı Herrenchiemsee Sarayı. Versay'dan etkilenmiş yapıda 98 metre uzunluğundaki görkemli tören salonu, ikinci kata çıkan merdivenler ve kralın her yanı altın kaplama yatak odası göz kamaştırıyor. II. Ludwig bu sarayda yaşamının sadece on gününü geçirmiş!

Ölümünden birkaç ay önce Tirol yöresinin şirin göllerinden Plansee kıyılarına Pekin'deki "Kış Sarayı"nı anımsatan bir saraycık kondurmayı planlamış. Gerçekleştiremediği başka bir yapı da Avusturya sınırındaki Garmisch'in kuzeyinde, Linderhof Sarayı'nın yakınlarında plandığı, Bizans saraylarını andıran büyük saraydır.

İNSANLARINDAN KAÇAN KRAL...

II. Ludwig'in başka sarayları da var. Bavyera Alpleri'nin çevrelediği Ammergau yöresindeki Linderhof ‚u çok severdi. Olağanüstü dağ manzarasıyla ünlü sarayın hemen hemen bütün odaları altın kaplı. İnsanlarından kaçan genç kral, hayranı olduğu ünlü besteci Richard Wagner'in "Tannhäuser" operasındaki dev mağaranın benzerini sarayın bahçesine yaptırmış.

Yine aynı yörede, Schachen tepesine kondurttuğu, 3 bin metrelik Zugspitze ve Avusturya Alpleri manzaralı "kral evi" de düşsel bir yapı. Birinci katın rengârenk odaları şark saraylarını andırıyor. Korona kısıtlamaları azalınca Berchtesgaden yakınlarındaki dostlarımızı ziyarete gittik.

Yolda Chiemsee Gölü'ne uğradık, II. Ludwig'in sarayını gezdik. Diğerlerini daha önce görmüştük, Herrenchiemsee Sarayı'na sıra bu kez geldi. Başka bir "cevher" de Obersalzberg tepesinde! Buralara kadar gelip de tekrar oraya çıkmamak olmazdı. Almanya-Avusturya sınırında, iki bin metreye yaklaşan bu tepenin 1933'ten bu yana kötü bir ünü var. Hitler, Almanya'da başa geçer geçmez Obersalzberg'deki tüm yapılara el koymuştu. Mülkünü satmak istemeyenleri "toplama kamplarına gönderirim" tehdidiyle inatlarından vazgeçirtmişti. Ona "halkın başbakanı" denmesini isteyen Hitler, bu tepeye kendi çizdiği planlara göre dev bir karargâh oturtmuştu.

"Führer" ülkeyi ve savaşı uzun yıllar buradan yönetmiş, ülkeler arası politikacılarla, diplomatlarla görüşmelerini burada yapmıştı. Yükseklik neredeyse 2 bin metre. İnanılmaz bir manzara, dimdik yükselen yamaçlar silme çam ormanlarıyla kaplı, aşağılarda, suları yemyeşil Königsee, pırıl pırıl dereler. Çok ötelerde Salzburg, ufukta Alp dorukları... Uçurumun bağrına saplanan bu "kartal yuvası"nda Hitler ,yanında Eva'sı keyif çatıp çayını yudumlarken kafasından kim bilir ne "kötülükler" geçiriyordu?

Megaloman kime denir? Kendini herkesten üstün gören kişiye! Onun temelinde çok güçlü ve bastırılmış bir aşağılık kompleksi vardır. İnsanlık tarihinin gelmiş gelmiş en büyük megalomanlarından biri Adolf Hitler'di. Psikiyatristlere göre Kral II. Ludwig de Hitler gibi iki ruhluydu. Onlar yakın çevreleri için kolay anlaşılmaz insanlardı. "Ben kendim için de, başkaları için de gizem dolu bir insanım", genç kralın ünlü bir sözüdür.

mail@ahmet-arpad.de

31 Mayıs 2020

'Sen sevdikçe seni de seven olacaktır...'

CUMHURİYET, 31 Mayıs 2020
STUTTGART – AHMET ARPAD

Oturmuş göl kenarındaki tahta iskeleye, sallandırmış çıplak ayaklarını sulara, anlaşılmaz bir şeyler mırıldanıyor. Çevre çok sessiz, doğa uzun süren kış uykusundan uyanıyor.

Göl kıyısındaki, dalları sulara değen ağaçlar yeşermiş, ıslak çimenleri rengârenk çiçekler bürümüş. Tahta sıralardan birine oturuyoruz. Adam bizi görmüyor, kendinden geçmiş gibi. Mırıldandığı şeyler yabancı bir dilde. Bir yandan da hafifçe sallanıyor. Gölün durgun sularına kuşlar inip kalkıyor, güzel renkli ördekler, peşlerinde yavruları, bembeyaz kuğular kıyı yakınında yiyecek bir şeyler arıyor. Adam susuyor. Şimdi hiç kıpırdamıyor. Az sonra ayağa kalkıyor ve bizi görüyor. Gülümseyerek yanımıza sokuluyor, karşımızdaki boş sıraya oturuyor. Biz sormadan konuşuyor: "Ne güzel bir gün, ne güzel bir doğa!" Sesi çok usul, şarkı söyler gibi.

Giysileri bembeyaz. Gülümsemeye devam ediyor. Yanımdaki tanış, kim bu tuhaf adam, der gibi bana bakıyor. "İnsan yüreği hep buradaki çiçekler gibi açmalı..." Başını çevirip doğaya bakıyor, ayağa kalkıyor, dans eder gibi kendi etrafında dönüyor. Biz hâlâ suskunuz. "Gülümse ve sev... Sevmeye hep devam et..." Yine kendi dünyasına dalmış gibi. "Sen sevdikçe seni seven de olacaktır..." Çimenlere doğru yürüyüp menekşeler topluyor, kollarını havaya kaldırıyor, bale yapar gibi birkaç adım atıyor, dönüyor. Dudaklarında hep bir gülümseme. Gidip kıyıdaki sazların arasında oturuyor, gözleri kapalı güneşe bakıyor. "Gel, kalkalım" diyor tanışım. "Yolumuza devam edelim."

ORMAN YOLLARINDA YÜRÜYÜŞ

Stuttgart ve çevresinde şu günlerde havalar neredeyse yaz. Kentin kuzeyindeki ormanlarda uzun bir yürüyüşteyiz. Trenle Murrhardt'a gelmiştik, orman yollarından Schwäbisch Hall'e gitmekti amacımız. Yöre her mevsimde güzel. Böyle bir doğada insan kendine geliyor, canlanıyor. Irmaklar, dereler, göl ve gölcükler, yeşil yamaçlar ve çayırlar, korular, ormanlar... Kızıl çamlar, ladin ağaçları, kayınlar, akçaağaçlar, dişbudaklar, gürgen ağaçları...

Az sonra ağaçlar bitiyor, üzüm bağlarıyla kaplı yamaçlarda uzanıyor yol. İkimiz de konuşmuyoruz. Buralar büyük kent insanının nefes alabildiği bir yöre, doğanın ciğeri. Yüzlerce kilometrelik yürüyüş ve bisiklet yollarıyla, balık avlanan, kürek çekilen, yüzülen küçük gölleriyle, yöresel yemek ve şarapların sunulduğu lokanta ve şaraphaneleriyle bir doğa cenneti. Uzaktan Rosengarten görünüyor. Tanışım, sanki aklımdan geçeni okumuş gibi: "Burada mola verebilseydik ne güzel olurdu" diyor. Ne yazık ki köy girişinde küçük lokanta haftalardır kapalı... Yola devam ediyoruz.

MİSTİZM MERAKI...

"Adamcağız meditasyon yapıyordu, rahatsız ettik" diye konuşuyor tanış. Anlamamış gibi suratına bakınca da devam ediyor: "Kim bilir hangi gurunun müridi?" Ben hâlâ, ne demek istiyorsun, diye ona bakıyor olacaktım ki konuşmasını sürdürüyor: "Belki de Bhagwan'ındır? Bizim enişte de 80'li yıllarda mistisizme meraklanmış, hatta ta Poona'lara gitmiş, gurunun yanında iki ay kalmıştı." Soruyorum: "Hindistan'a mı gitmişti?", "Evet, onun müridi olmuştu", diyor tanış. "O yıllarda Amerika'dan, Japonya'dan, Avrupa'dan genç yaşlı, ünlü ünsüz ona gider, gerçek benliğine kavuşmayı düşlerdi. Bhagwan, sonra ona Osho adını da verdiler ya, çevre etkisiyle sahte bir benlik oluştuğunu savlardı.

Gelecek yüzyılda meditasyon dinsiz Batı zenginlerinin yeni dini olacaktır, sözü de onundur." Mistisizm üzerine bir şeyler daha söylüyor, ancak benim bakışlarım ışıl ışıl doğanın güzelliğinde. Bana ne onun anlattıklarından! Anımsıyorum, Bhagwan için, modern zamanın en sahte ve zengin gurusu, diyenler de olmamış mıydı o yıllarda? Susuyorum. Gözlerimi hafif kısıyorum. Ötelerde, yamaçlar ardında hedefimiz tarihi kent Schwäbisch Hall. Daha ötelerde, kuzeyde Main Nehri ve daha çok ormanlar, akarsular, göller, yüzlerce kilometre yürüyüş yolları... Şaraphaneleri ve köy lokantalarını yakında açacaklarmış! O zaman bir kez daha geliriz bu güzel yöreye...

www.ahmet-arpad.de

27 Mayıs 2020

Dünün Dünyası'nda Kalmaya Kararlı Bir Yazar

27 Mayıs 2020
Nazmi Özüçelik

1920'lerin ve 30'ların önde gelen yazarlarından Stefan Zweig, lise yıllarımda okumaya başlayıp okumadığım kitabı kalmayan tek yabancı yazardı. Almancam, Allgemeine Elektrische Gesellschaft, nam-ı diğer AEG ile sınırlı olduğundan, dilimize çevrilmiş kitaplarını kastediyorum, tabii. Zweig'ı Türkçe'ye her çevirmenin imreneceği mükemmellikte kazandıran Burhan Arpad'tır. Onun Türkçesiyle Avusturyalı yazara hayran kalmamak olanaksızdır.

1910'un 19 Mayıs'ında, Bursa'da (Mudanya) doğan, aynı zamanda gazeteci ve yazar olan Burhan Arpad, Almancadan yaptığı çevirilerle bizi yeni yazarlarla tanıştırmış ve edebiyat dünyamızın zenginleşmesine unutulmaz bir katkı sağlamıştır. Gençliğimizde bizlere, Zweig'la birlikte okumayı da sevdiren çevirmeni 110. doğum yılında yazarlık emeğine saygı adına burada anmış olalım.

Zweig sevgisi sanki babamdan bana genlerle geçmişti. Evimizin kendi halindeki kütüphanesinde yazarın kitapları baş köşede durur ve sayıca üstünlüklerini sergilerlerdi. Elimi uzatıp birini çekmem, yazara ulaşmaya yetiyordu. İlk okuduğum romanı, sonradan Acımak olan çevrilen Merhamet'ti. Ergenliğime denk gelen bu psikolojik aşk romanını hiç unutmam. Babamın da unutmadığına eminim, çünkü o da kitaptaki karakter gibi, bir subaydı: Üniformanın büyüsünü gençliğinde fark etmiş olduğuna kuşku yok.

Sonraları satranca yönelmiş olmam ve öyküsever bir yörüngeye girmem, Satranç Oyuncusu'nu öne çıkarttı. Yazarın, Amok Koşucusu, Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu ve Yakıcı Sır gibi özgün uzun öykülerinin yıldızı edebiyat semalarında parlar da parlar. Tarihi kişiliklerin biyografilerini ve olayları Zweig'dan okumak ve onun kendine has, anlatımı ters yüz eden karşıtlıklar taşıyan, yaratıcı ve adeta mükemmel bir kristalliğe kavuşmuş üslubunun tadına varmak gerçek bir edebiyat deneyimidir.

Ülkemizdeki görünür Zweig hayranlığının nedenleri gerçekten araştırmaya değer bir konudur. Bunda, kanımca tarihte Almanlarla uzun süren müttefiklik yıllarımızın etkisi vardır. Bir dönem gelişen Alman hayranlığı dil içinden geçerek yerini Zweig hayranlığına bırakmış gibidir. Bu hayranlığın nesilden nesile aktarılmakta oluşunda Burhan Arpad'dan sonra bayrağı devralıp ileri taşıyan oğlu Ahmet Arpad'ın nitelikli çevirilerinin rolü büyüktür.

Birçok şair ve yazarın özgeçmişinin intiharla sonlandığını biliyoruz. II. Dünya savaşında Hitler'in zalimliğinden kaçan Stefan Zweig ve karısının savaşın ortasında, Brezilya'da birlikte intihara karar vermelerinin nedenini bıraktıkları mektuptan öğreniyoruz: Yeni bir hayata başlamanın güçlüğü. Yaşadığı dönemin tarihine tanıklık eden Dünün Dünyası'nın yazarı için intihar, belki de en 'doğal' ölüm şekli idi. Dünün dünyasında kalmaya kararlı bir yazarın bugünün dünyasında bunca yer edinmesi hayatın sayısız sürprizlerinden biri değilse nedir?

Kaynak: https://parsomenfanzin.com/2020/05/27/nazmi-ozucelik-oz-gunluk-3/

19 Mayıs 2020

Burhan Arpad'ı Anımsamak

19 Mayıs 2020
Emine Gül Türk 

"İstanbul'da doğup büyüdüğüm için hep şanslı saydım kendimi. Aradan geçen yılların ardından belleğime kazınan o görkemli, güzel kenti tanımakta zorlanıyorum. Sokaklarında, caddelerinde dolaşırken, yanımdan geçenlerin konuştukları Türkçeyi anlamakta güçlük çekiyorum. Kenti saran gürültü kirliliğinden, trafiğin kabadayısı değnekçilerden, kentin her bir köşesini inşaat alanı haline getiren dozerlerden kurtulabilmek için sessiz mekanlara sığınabilmenin çarelerini arıyorum. Bu da pek kolay olmuyor. Tarihi yapılarına, ağaçlı alanlarına, denizine, kültürüne reva görülen tahribata ise değinmek bile istemiyorum. Eski İstanbul'u özlüyorum. "

Burhan  Arpad'ı bu dizelerdeki İstanbul sevgisiyle tanıyoruz. Bu bakımdan kendisini İstanbul yazarı sayabiliriz.

Arpad gelecek İstanbul hakkındaki eleştirilerine ve öngörülerine kitaplarında sık sık değinmiştir. Yazılarında yalnızca İstanbul'un güzelliklerini göz önüne sermemiş, kültür insanlarını, sanatçıları, tiyatroları ve eski Babıâli'yi de anlatmıştır. Bir nevi İstanbul halkını gelecek hakkında uyarmıştır.

1910 yılında Mudanya'da dünyaya gelen Burhan Arpad, Rehber-i Tahsil Numune Mektebi ve Orta Ticaret Mektebinden mezun olduktan sonra 1936 yılında Vakit gazetesinde mesleğine başladı. Daha sonra sırasıyla Uyanış ve Kurun dergilerinde, İleri, İstiklal, Tan, Cumhuriyet, Memleket, Hürriyet, Vatan ve Cumhuriyet gazetelerinde muhabir, istihbarat şefi ve yazar olarak kariyerine devam etti.

Burhan Arpad'ı yoğun gazetecilik çalışmalarının yanı sıra aslında edebiyatımıza kattığı öykü, roman, gezi yazıları, tiyatro eleştirileri, anı ve Alman edebiyatı ile Avusturya edebiyatından aktardığı çeviri kitaplarıyla da ele almalıyız.

1943'den başlayarak Alman edebiyatından, özellikle Erich Maria Remarque ve Stefan Zweig'ten yaptığı çeviri eserlerle bu iki yazarı edebiyatımıza tanıtan kişi olarak bilinir. AnnaSeghers, Joseph Roth, OdonvonHorvath, Thomas Mann, IngeborgBachmann, FritzHabeck, IgnazioSilone, William Saroyan, Henry Wallace, Şalom Aljehem, DimitirDimov, Haşek, Silanpaa ve Istrati gibi isimler de, yazarın Türk okuruyla tanıştırdığı isimlerdir.

Alman edebiyatından yaptığı Erich Maria Remarque ile Anna Seghers'in romanlarının çevirileriyle toplumcu gerçekçi görüşü destekleyerek edebiyatımıza da, toplumcu gerçekçi anlayışa da önemli katkılarda bulunmuştur.

Toplumsal ilişkilerdeki çelişkilere bütün çıplaklığıyla yer veren yazar özellikle romanları ve  öykülerinde bu tutumunu net şekilde görebiliriz.

"Okuyup sevdiğim, topluma yararlı olacağına inandığım kitapları çevirdim" diyen Burhan Arpad, dilimize kazandırdığı kırka yakın yapıtta kişiselliği de gözlemleyebileceğimiz ortak değerler bulmuştur.

Yazar eserleri ve çevirilerinin yanı sıra aldığı ödüllerle de adından sıkça bahsettirmiştir.1961 ve 1964 yıllarında Berlin Film Festivali'nde jüri üyeliği yapmış olan yazarımız, sık gittiği değişik Avrupa ülkelerinden izlenimlerini topladığı Gezi Günlüğü kitabı ile 1963 yılında Türk Dil Kurumu ödülünü kazanmıştır. 1975 yılında ise Bulgaristan Cumhuriyeti Kyryl Kardeşler Kültür Nişanı'na layık görülmüştür. Stefan Zweig Cemiyeti üyesi olan Arpad, Alman edebiyatının en seçkin yazarlarından yaptığı çevirilerle bu edebiyatların Türkiye'de tanınmasına olan katkılarından dolayı 1985 yılında Federal Almanya Cumhuriyeti Birinci Derece Liyakat Madalyası'na, 1987 yılında da Avusturya Cumhuriyeti Bilim ve Sanat İçin Birinci Derece Onur Madalyası'na layık görülmüştür. Burhan Arpad ayrıca Burhan Felek Basın Hizmet Ödülü (1985) ve Basın Şeref Kartı'nın da sahibi olmuştur.

1 Mayıs 2020

Stefan Zweig'ın Sigmund Freud hayranlığı

TUNA dergisi Viyana, Mayıs 2020
AHMET ARPAD

Viyanalı Stefan Zweig Viyanalı Sigmund Freud'la 1908 yılında tanışır. Adını o yıllarda duyurmaya başlayan genç yazar bir yıl önce çıkmış olan Tersites trajedisini imzalayıp hayranı ünlü psikoloğa: "Profesör Sigmund Freud'a en içten saygılarımla... Stefan Zweig, Viyana, Nisan 1908" sözleriyle imzalayıp yollar. Freud'un 3 Mayıs 1908 tarihli teşekkür mektubu, otuz yıl sürecek ve Viyanalı psikoloğun 1938'de ölümüyle sonuçlanacak kalıcı bir dostluğun başlangıcı olur.

Stefan Zweig, Freud psikoanalizini uyguladığı öykülerinde olayları, kişi davranışlarını, onların düşün dünyalarını en önemsiz sayılabilecek ayrıntılarına kadar işlerken yalın bir lirizm, vurucu bir gerilim sağlamayı ustalıkla başarır. Anlattıkları çoğu kez onun psikolojik-edebî deneyimleri, kişi olarak yaşadıklarıdır. Kimi yapıtında karşımıza çıkan alışılmamış kişilikteki insanlar ise yazarın gözüpek heveslerini kamçılayarak onu yaratıcılığa sürükleyen karakterlerdir. Stefan Zweig bir şeye hep sadık kalır: Doğruya ve insancıllığa dikkatimizi çeker, karşıtlar arasında aracı rolünü üstlenir. Okurunu inandırıcı gücüne, anlatımı ve diliyle ulaşır. Zweig iyimserdir, sürekli barışı, iyiliği düşler. Her şeye hümanizmin penceresinden bakar.

Salzburg'dan yolladığı 15.04.1925 mektubundaki övgü dolu şu sözler bir gerçeği yansıtır: "Sizin gibi çok çalışan, çok önemli şeyler üzerine kafa yoran birinin kitabımla böyle ilgilenmesi beni çok duygulandırdı ve gururlandırdı..." Zweig için Freud'un öğretisi ve görüşleri çok önemliydi. "Siz olmasaydınız Kleist Duyguların Patolojisi'ni veya Nietzsche Hastalığın Savunması'nı yazmazdı." Zweig'a göre Freud döneminin çoğu yazarına korkusuz ve utançlara kapılmadan duyguların en derinlerine yaklaşabilme cesaretini vermişti. Stefan Zweig'ın 1926 yılında çıkan öyküler seçkisi "Karmakarışık Duygular"ı Freud teşekkür mektubunda: "Olağanüstü bir yaratıcının sanatında ulaştığı doruk!" sözleriyle över. Freud aynı mektubunda öyküleri psikanaliz açıdan inceler, kimi yerlerde anlatımı yorumlar.

Tanıştıklarında 52 yaşında olan Freud 27 yaşındaki genç Zweig'a yetenekli 'oğlu' gözüyle bakıyordu! İlerki yıllarda ünlü psikolog Zweig için çok saydığı, hayranlık ve minnettarlık beslediği bir 'baba' olmuştu! Londra'da ölümünden kısa süre Freud'a yeni yapıtı "Yürek Çöküntüsü"nü: "Sigmund Freud, medico, magistro, amici" sözleriyle imzalar.

Sigmund Freud'un 26 Eylül 1939 günü Londra Golders Green Krematoryum'daki cenaze töreninde bir konuşma yapan Stefan Zweig tabutun başında şu sözlerle ünlü psikoloğa veda eder: "Teşekkürler sana örnek insan, sevgili dost, yaratıcılık dolu bir yaşamın oldu, arkanda bizlere unutulmayacak yapıtlar bıraktın! Bize bilmediğimiz yeni dünyaların kapılarını açtığın için sana teşekkürler. Şimdibizler önderliğin olmadan o dünyalarda gezinirken seni hep saygıyla anacağız. Sigmund Freud, dostların en candanı, ustaların en değerlisi..."

29 Mart 2020

Tuvalet kağıdı yok satıyor!

CUMHURİYET, 29.03.2020
STUTTGART – AHMET ARPAD


Nerede insanlar? Sokaklar, caddeler, alanlar boş, bomboş. İn cin top oynuyor! Her yer kapalı. Tüm dükkânlar, sinemalar, tiyatrolar, kütüphaneler, okullar, çocuk yuvaları, berberler, güzellik merkezleri, spor salonları, futbol sahaları, yüzme havuzları, lokantalar, kahveler, barlar, gece kulüpleri, küçük oteller... İş yerleri kapalı olanlar, mikrop kapacağım diye dışarı çıkmaktan korkanlar evlerinde, çalışabilenler iş yerlerinde. Okula gitmesi yasaklanmış torunlar dedeleriyle ninelerini göremiyor! Çoğu resmi daire kapalı, mahkemelerde duruşmalar ertelendi. Tek-tük market açık, uzun kuyruklarda bekleyenler arasında en az 2 metre mesafe var. İnsanlar birbirine uzak duruyor. Çoğu kişi haftada bir alışverişe çıkıyor. Köşe başlarında polisler! Caddelerde pek araç görünmüyor. Otobüsler, tramvaylar, metro, banliyö trenleri seyrek çalışıyor. Yolcu yok! Stuttgart'ın 16 peronlu tarihi tren istasyonu neredeyse bomboş. Yılda 12 milyon yolcu kapasiteli, günde 400 uçağın inip kalktığı, 11 bin insanın ekmek kapısı Stuttgart havalanından şu sıralar en son kalkış akşam saat 19'da, gelip giden uçakların sayısı günde 15'e düşmüş!

Sadece yayalara açık caddelerde yanyana en fazla 2 kişi yürüyor. Merkel hükümeti daha fazlasını yasakladı! Gruplar oluşturup havanın da güzelliğinden yararlanarak açık alanlarda eğlenenlere, içkili 'Korona partisi' yapanlara, durumun ciddiyetini kavrayamayan bu düşüncesizlere 25 bin Avro'ya kadar ceza kesilebiliyor. Aşırı benciller, bildiğini okumaya devam edenler birkaç yıllığına hapise bile atılabiliyor... Almanya'da birçok eyalet kamusal alana kısıtlamalar getirdi, önlemlere uyulmaması durumunda sokağa çıkma yasağının gelmesi kaçınılmaz olacak. İnsanlar son günlerde marketlere hücum ediyor. Sanki yarın savaş çıkacak! Alışveriş arabalarında yığın yığın, kilo kilo patates, pirinç, makarna ve çeşitli konserve. Tüm Almanya'da rekor satış – nedense – tuvalet kağıdında! Fransa'da ise kırmızı şarapta!

"Dünyamız tükenmişlik yaşıyor"

12 Haziran'da Roma'da Türkiye - İtalya karşılaşmasıyla açılmasını planlanan Avrupa Futbol Şampiyonası gelecek yıla ertelendi. Almanya Milli Futbol Takımı çalıştırıcısı Joachim Löw'ün tepkisi şöyle oldu : "Biz de sevinçle bu turnuvayı bekliyorduk, ancak güvenlik ve insan sağlığı her şeyden daha önemli. Son günlerde yaşananlar beni çok düşündürdü. Dünyamız tam bir burnout yaşıyor. Gücün ve açgözlülüğün geçerli olduğu yaşam son bulmalı!"

Angela Merkel'le eyalet başbakanlarının geçen pazar aldığı ve günlük yaşamı kısıtlayan kararlar, ne kadar süreceği belli olmayan bu salgına daha çok insanın kurban olmasını belki engelleyecek, ancak peşinde ne gibi izler bırakacak, kimse bilmiyor! Şu ana kadar bütün günü evinin dışında geçiren, birbirlerini akşamları birkaç saat gören çoğu aile artık pek sokağa çıkmadan, dost-tanış, akrabayla görüşemeden 2-3 odalı evinde günler, haftalar geçirmeye mahkum!

Bunalımlar kaçınılmaz olacak

Sosyal yaşam aşırı kısıtlandı. Tek başına yaşayan şimdi daha da yalnız kaldı! Ülkede bireyin özgür, rahat, tasasız yaşamı bir iki hafta içinde kökünden değişiverdi. Evine "zorla" kapanan sokağa çıksa ne yapacak? Ne alışveriş yapabileceği bir dükkân var, ne de oturup espresso yudumlayabileceği bir Café. Olumsuz gelişmeler birkaç hafta böyle devam ederse toplumda bunalımlar kaçınılmaz olacak. Çoğu insan ya işini yitirdi, ya da yarım gün çalışıyor, bir geçim savaşı veriyor. Stuttgartlı üç dev şirket, Mercedes, Porsche ve Bosch üretimi neredeyse sıfırladı. Alman ekonomisi ağır yara almadan Covid-19'dan kurtulacağa benzemiyor.

Stuttgart'ta şu günlerde yaşananlar Almanya'nın her kenti için geçerli. Bir gün gelecek tüm Avrupa onu boyunduruğu alan 'Korona diktatörü'nü tabii ki yenecek, ancak insanlar yaşamlarına getirilen kısıtlamaların neden olduğu ruhsal sorunların altından kalkmayı bakalım başarabilecek mi? Başarmaları gerekiyor. Milli takım çalıştırıcısı Joachim Löw şu görüşte: "Yaşamda en önemli şeyin ne olduğunu kavramalı, birbirimize daha çok saygı göstererek geleceğimizi belirlemeliyiz!"

mail@ahmet-arpad.de

17 Mart 2020

Komik-i Şehir Naşit Bey

Ek Dergi, 17 Mart 2020
Burhan Arpad 

Başlangıçta kimsenin gözüne çarpmadı. Tuluatın bellibaşlı tiplerini taklitleriyle canlandıran ünlü oyuncular da buldukça ona sıra geleceği yok gibiydi.

Komik-i Şehir Naşit Bey 26 Nisan 1943 yılında aramızdan ayrılmıştı. Sahne sanatçısının değişmez yazgısı gereği şimdi yalnız adı biliniyor.

Şehzadebaşı/Balabanağa Mahallesi'nde konak yavrusu bir evin haşarı oğlan çocuğu Ahmet Naşit, Beyazıt Rüştiyesi'ni bitirdiğinde on yedisindeydi. Hacı Ahmet Bey, oğlu baytar olsun istiyordu. Babası, Sultan Hamit'in eczacıbaşısıydı. Amcası da Deniz Hastanesi'nin paşa rütbesinde başhekimiydi. Erkek çocuğu için "baytar mekteb-i şahanesi"ni uygun görüyordu. inatçı adamdı. Kafasına koyduğunu yapardı. Ahmet Naşit'in baytar mektebine kayıt işlemlerini yaptırmış ve açılış günü eliyle götürüp okul müdürüne teslim etmişti. Fakat Ahmet Naşit'i Balabanağa Mahallesi'nde karşısında görünce şaşalamıştı. Naşit, bir yolunu bulup okuldan savuşmuştu, direniyordu. Israr ederlerse okuldan her gün kaçacağını, çekinmeden söylüyordu. Daha önce Saray Müzikası'na girip Güllü Agop Efendi'nin yanında zenne (kadın) çıkmış olan ağabeyi Ziya'yı ileri sürüyordu. Sonunda isteğini kabul ettirdi, 1904 şubatının son günü Saray Müzikası'na verildi. Ahmet Naşit, Saray Müzikası'nda dört yıl kaldı.

Sultan Hamid'i güldürmüştü

Başlangıçta kimsenin gözüne çarpmadı. Tuluatın bellibaşlı tiplerini tak¬litleriyle canlandıran ünlü oyuncular da buldukça ona sıra geleceği yok gibiydi. Naşit, geceleri koğuşta taklitler yapıp monologlar söyleyerek arkadaşlarını güldürmekten daha aşırı bir öte yere, bir başarıya ulaştı: Ancak günün birinde, Apti Efendi'ye adını duyurabildi. Kadrodaki tuluat ustaları, ünlü ortaoyuncuları önünde taklitten sınav vererek öylesine heyecanlanmıştı ki jüridekilerin iznini koparıp yüzünü duvardan yana çevirdikten sonra Meddah İsmet'in ‘Millet kayığı' monoloğunu söyleyebilmişti. Ustalar, bu utangaç gencin taklitte gösterdiği başarıya hayran kalmışlardı. Naşit o günden sonra çabucak göze girmiş, kısa zamanda yeteneklerini geliştirmişti. Yıldız Saray Tiyatrosu bu yaldızlı kafeslerle örtülü localarıyla büsbütün loşlaşmış salonunda Sultan Hamid'i kalın sesiyle, sık sık güldürmüştü. Meşrutiyet ilan edilip Saray Müzikası dağılınca Apti Efendi yeni kurduğu heyete Naşid'i de almıştı. Apti Efendi heyetiyle bir süre çalışmış, Pembe Kız operetinde Dalkavuk rolünde başlayan başına buyruk tiyatroculuğu kısa zamanda büyük başarı kazanmıştı. Apti Efendi'nin Şehzadebaşı'nda Feyziye Tiyatrosu'ndaki temsillerinde bir akşam perde alkışlar arasında kapanıp Naşit kulise döndüğünde Apti Efendi yanına yaklaşmış ve:"Naşit molla, bu akşam çok mükemmel oynadın, seninle iftihar ediyorum", derken bir yandan da belindeki kuşağı çözmüş, başından fesini çıkarmıştı. Naşit şaşkın şaşkın bakıyordu. Hiçbir şey anlamamıştı. Apti Efendi kuşağını Naşit'in beline dolamış ve fesini Naşit'in başına koymuş, sırtını sıvazlamıştı; Komik-i Şe- hir'liği ona devrediyordu. Naşit, Saray'da çalıştığı yıllarda pandomim, hokkabazlık, operet ve hepsinden bir şeyler öğrenmişti. Keman ve piyano dersleri bile almıştı. Bu koşullarda yetişmiş olması, tuluat tiyatrosunun basmakalıp Komik-i Şehir'ini yenileştirmeye, hatta büsbütün değiştirmeye zorluyordu. Püskülsüz fesi ve ütüsüz beyaz pantolonlu aptal görünümlü ‘İbiş', kısa sürede değişmiş, canlı ve sevimli bir halk komedyeni oluşmuştu. Bu yazıyı yazmamın başlıca nedeni, TRT'de geçenlerde bir sunucunun, Adile Naşit'in ölümü dolayısıyla söylediklerini bir başka nedenle yinelemek istemem. Geçen yıllarda bir başka sunucu da "Komik-i Şehir", yani ‘Şehrin Komiği' demişti.

Halk yığınlarının sıkıntılı yaşamına neşe katmıştı

Naşit Özcan, 1943 yılı Nisan'ının 26. günü öldü. Sahne sanatçısının değişmez yazgısı gereği şimdi yalnız adı biliniyor. O da belirli tiyatro çevrelerinde. Dostlarının, yakınlarının, hayranlarının ellerinde taşınan tabutu, Direklerarası'ndan ağır ağır geçti. Şehremini'den Beyazıt'a kadar omuzlarda taşınmıştı. Namazı kılındıktan sonra eller üstünde Şehzadebaşı'na getiriliyordu. Tiyatrosunun önünden son bir defa geçirilmesini sağlığında hep söylemişti. Kahveciler, berberler, aşçılar, tütüncüler, bütün esnaf dükkânlarının önüne çıkmıştı. Başlar öne eğilmiş, bakışlar ıslanmıştı. Halk yığınlarının her zaman sıkıntılı yaşayışına canlılıklar, umut ve neşe katmış Komik Naşit ölmüştü. Hilal, Milli, Ferah sinemalarında filme ara verilmişti. Afişlerin ve fotoğrafların üzerleri kara bezlerle kapatılmıştı. Sinema makinistleri, bilet denetçileri, seyirciler, büfeci çocuklar, kapı önlerinde sessiz ve üzüntülü bakışıyorlardı. Cenaze alayı, yeni adı Turan Sinema ve Tiyatrosu olan eski Millet Tiyatrosu'nun önünde ağırlaştı. Eller üstünde taşınan tabutun başı tiyatrodan yana çevrildi. Direklerarası birkaç dakika için derin bir sessizliğe ve hareketsizliğe gömüldü…

Bu yazı Ahmet Arpad tarafından Burhan Arpad‘ın Cumhuriyet Gazetesi'ndeki HESAPLAŞMA köşesinde 1 Ocak 1991 günü çıkan makalesinden ve "Bir İstanbul Var İdi" adlı anılar kitabından derlenmiştir.

15 Mart 2020

Futbol hakemine saygı..!

CUMHURİYET, 15 Mart 2020
STUTTGART – AHMET ARPAD

Deniz Aytekin Almanya'da yılın hakemi seçildi! Futbol Federasyonu hakemler kurulu 2019 yılında yönettiği birinci lig maçlarında gösterdiği üstün başarısıyla Aytekin'i bu ödüle layık gördü. 2011 yılından bugüne 163 maç yöneten FİFA kokartlı deneyimli hakem aynı zamanda Bundesliga hakemleri sözcüsü de. Alman televizyon kanalı ARD'nin şubat ayında yayınladığı belgeselde Aytekin: "Yılın hakemi olmak değişik bir duygu ve oldukça gurur verici", diye konuştu. "Bu ödülü almamda yardımcı hakemlerimin de büyük katkısı var." Çok dikkatli yönetimiyle her iki tarafın oyuncularını ve çalıştırıcılarını 'denetimi altında' tutuyor! Ancak gerektiğinde, karşısına dikilen öfkeli oyuncuya 'görüşünü söylemekten' de kaçınmıyor. ARD'nin belgeseli 19 Ekim 2019 günü oynanan ve Deniz Aytekin'in yönettiği Leipzig – Wolfsburg maçından bir sahneyi de gösteriyor. Maçın ilk 20 dakikasında kendisine üç kez itiraz eden, onun gibi iri yarı Wolfbsurg'lu oyuncu Weghorst'a sonunda: "Ne işin var yanımda?" diye bağırıyor. "Çek git!" Devre arasında takımlar soyunma odalarına giderken az önceki öfkeli oyuncuyla Aytekin gülümseyip yumruk selamı yapıyorlar. Weghorst oyun sonrası gazetecilerle konuşurken: "İyi yönetti", diyor. "Oyun onun denetiminde olmalı. Aytekin'in kişiliğinde hakemler günümüzde gittikçe azalıyor!"

Deniz Aytekin 17 Ocak 2020 günü oynanan Schalke – Gladbach maçındaki yönetimiyle de dikkatleri yine üzerine çekmişti. Şampiyon adayı iki takım arasındaki bu Bundesliga maçı dünyanın 200 ülkesinde televizyonlardan yayınlanmıştı. Oldukça sert geçen oyunda yedi sarı kart göstermek zorunda kalan Deniz Aytekin doksan dakikanın sonunda gazetecilere yaptığı açıklamada: "Bu kadar çok sarı kart göstermem beni şaşırtmadı değil..." demişti. Ünlü futbol dergisi "Kicker" ertesi gün onu 'haftanın hakemi' seçmişti. Alman Futbol Ferderasyonu gözlemcisi Jürgen Jansen de şu sözlerle övmüştü: "Aytekin oyunu çok iyi okudu, soğukkanlı ve rahat otoritesiyle federasyonun tüm talimatlarını yerine getirdi..." Onun başarısının gizemi sanırım şu sözlerinde yatıyor: "Ben günlük yaşamımda çevremdeki insanlara nasıl davranıyorsam sahadaki 22 oyuncuya da öyle davranıyorum".

Almanya'da son yıllarda sadece profesyonel futbol liginde değil yerel amatör liglerde de maçlar gittikçe daha çok sorunlu geçmeye başladı. Oyuncular birbirine giriyor, saha kenarında çalıştırıcılar tekme yumruk kavga ediyor, hakem kovalanıyor, maçı yitirmekte olan takımın taraftarları, başta Afrika kökenlilere, koro halinde ağza alınmayacak şeyler haykırıyor. Oyuncularla izleyicilerin sakinleşmesi için maçlar duruyor, bol bol sarı ve kırmızı kart dağıtılıyor.

"İnsanlar katı yürekli oldu"

Evet, gittikçe daha çok insan gün boyunca yaşadığı dengesiz anların etkisinde hırsını başkalarından çıkarmaya yatkın. Bu sadece top sahalarında değil günlük yaşamda da daha sık görülmeye başlandı. Kısa süre önce haftalık Focus dergisinde okumuştum: Resmi verilere göre 2019 yılında Almanya'da 79 bin polis görev sırasında saldırıya uğramış! Evet, yanlış okumadınız. Devlet gücünün temsil eden 79 bin polis küfür yemiş, yüzüne tükürülmüş, hakarete uğramış, dövülmüş, kovalanmış! Sadece onlar mı? İtfaiyeciler, sıhhiyeciler veya acil doktorlar da görev başında gittikçe daha çok saldırı ve hakaret yaşıyor. Almanya Sendikalar Birliği'nin (DGB) ikinci başkanı Elke Hannack şu görüşte. „Bizim tespitlerimize göre insanlar katı yürekli oldu, kişisel çıkarları her alanda ağır basıyor, günlük yaşamdaki en küçük yanlış algılamada kişiler dejarj olmak istiyor..." DGB'nin açıklamasına göre 2018 yılında 2624 tren görevlisi de yolcuların hakaretine ve saldırısına uğramış. Köln'deki devlet memurlar sendikası başkanı Andreas Hemsing: "Saygı denen şey kalmadı!" diyor.

Saygısızlık bulaşıcı bir hastalık, dünyanın en sevilen sporu futbol da kendini ondan kurtaramadı! Oyuncular, antrönerler ve menejerlerle hakemler arasında gittikçe derinleşen bir uçurum oluştu. Yılların ünlü hakemi İsviçreli Urs Meier: "Alman birinci liginde saygısızlık şu sıralar dorukta", diyor. "Futbolda coşku ve hırs olağandır, ancak hakem bundan olumsuz etkilenmemelidir!" Doruğa tırmanmış, her ay milyonlar kazanan bir futbolcunun en önemli görevi bu sporu seven gençlere örnek olmak değil midir?

www.ahmet-arpad.de