1 Aralık 2017

Kıraathanelerin düşünceye katkısı...

TOPLUM Gazetesi, Aralık 2017
AHMET ARPAD

Kıraathaneler yüzyıla yakın bir süre İstanbul aydınları için kaçınılmaz buluşma yeriydi. Edebiyatçılar, düşünürler, gazeteciler, yayıncılar ve onlara yakın olmak isteyen gençler, günün belli saatlerini Beyoğlu'nun, Tepebaşı'nın, Babıâli'nin ve Divanyolu'nun kıraathanelerinde geçirirlerdi. Tepebaşı'na damgasını vuran Kanuniesasi Kıraathanesi ile özellikle 1930'lu, 1940'lı yıllarda İstanbul'un tüm yazar ve kitapçılarının her gün bir araya geldiği, Ankara Caddesi'ndeki Meserret Kıraathanesi 30-35 yıl öncesine kadar ayakta kalmayı başarmışlardı. Buralarda buluşan aydın kişiler, gazeteciler, yayıncılar,gazeteleri ve edebiyat dergilerini okur, birbirleriyle sohbet eder, tartışır, düşünce değiş tokuşu yaparlardı. Peyami Safa, Reşat Nuri, Salâh Birsel, Sait Faik, Orhan Kemal, Fikret Otyam, Yaşar Kemal, Meserret'in sürekli müşterilerindendi. Çağdaş bilginin üretildiği, düşüncenin geliştiği, düşünürün yetiştiği kıraathanelerin sosyokültürel işlevi kaçınılmazdı. Şimdi hiçbiri kalmadı. Ellili yıllardan başlayarak, insanların iskambil oynayıp dedikodu yaptığı, vakit öldürdüğü, bağıra çağıra futbol maçı seyrettiği mahalle kahvelerinin sayısı artarken kıraathane kültürü giderek yok edildi!

Kahvenin ne olduğunu bizden öğrenen Avrupa'da ise kıraathaneler giderek geliştirildi, korundu, acı dolu savaş yıllarından sonra tekrar canlandırıldı. Üç Orta Avrupa kenti Budapeşte, Viyana ve Prag'a uğrayanlar, eski monarşinin bu merkezlerinde kıraathanelerin eskisi gibi hâlâ yaşadığını görecektir. Keyfine düşkün insanlar, yazarlar, sanatçılar, işadamları yine sabah kahvaltılarını, öğle yemeklerini, piyano müziği eşliğinde akşamüstü çaylarını burada alıyor. Yüksek tavanlı geniş salonların rahat koltuklarına kurulup, iş görüşmeleri yapıyorlar, kitap okuyorlar, mektup yazıyorlar. Viyana kahveleri çoğu Avusturyalı yazarın romanlarına konu olmuştur. Arthur Schnitzler, Franz Werfel, Peter Altenberg günlerinin önemli bölümünü kahvelerde geçirmişlerdir. Orta Avrupa kültürünün yetiştirdiği edebiyatçıların en ünlülerinden Viyanalı Stefan Zweig için de gençliğinde her gün uzun saatler geçirdiği, dostları ile söyleştiği kent kahvehaneleri bir okul olmuştur. Zweig adını ölümsüzleştirdiği en başarılı eseri “Dünün Dünyası”nda, garsonu Fritz’den sözetmeyi unutmamıştır. Viyana bir kültür kentidir. İnsanları operası, tiyatrosu, operetleri, şaraphaneleri ve kıraathaneleriyle günbegün kültürle içiçe yaşar.

Budapeşte'de Gerbaud, Centrál Kávéház, Viyana'da Cafe Mozart, Dehmel, Schwarzenberg, Central ne ise, Prag'da da Arco, Louvre, Slavia odur. Komünizmden kurtulduktan sonra yeniden açılan Prag kahvehanelerinde yaptığınız bir gezintide bu Moldau kentinde de bir Cafe Arco'nun, bir Cafe Louvre'un düşünce ve edebiyat dünyasını ne kadar etkilemiş olduğunu hissediyorsunuz. Hele Arco'nun melankolik loşluğunda hâlâ 1910'lu, 1920'li yılları yaşıyorsunuz. Gözleriniz Franz Kafka' yı, Max Brod' u, Egon Kisch' i, Franz Werfel' i arıyor. Orta Avrupa'nın iki savaş arasındaki bu ünlü edebiyatçıları, sanki o anda kapıdan içeri girecekler... Her şey eskisi gibi. 1902'de kapılarını açan, özellikle iki savaş arasında üst sınıf Praglıların, filozofların, akademisyenlerin, ünlü sanatçıların ve hali-vakti yerinde hanımların da uğradığı Cafe Louvre, günümüzde geçmişi anımsatıyor. Brod-Kafka ikilisinin de sık sık düzenlenen edebiyat toplantılarına katıldığı kahve, 1992'den bu yana yine eski şıklığına dönmüş.

30 Kasım 2017

Zweig çevirilerinde patlama yaşanıyor

Cumhuriyet, 30.11.2017

Avusturya Kültür Ofisi, yazar Stefan Zweig'ın doğum günü ve 75. ölüm yıldönümü nedeniyle, 28 Kasım akşamı gazeteci ve çevirmen Ahmet Arpad'ın konuk olduğu metin odaklı bir söyleşi etkinliği gerçekleştirdi.

Yazar Stefan Zweig'ın 136. doğum günü ve 75. ölüm yıldönümü nedeniyle Avusturya Kültür Ofisi tarafından  28 Kasım akşamıbir etkinlik düzenlendi. Etkinliğe gazeteci ve çevirmen Ahmet Arpad'ın konuk olduğu metin odaklı bir söyleşi etkinliği gerçekleştirdi. Ahmet Arpad, mezunu olduğu Avusturya Lisesi'nin halka açık kütüphanesinde düzenlenen "Çevirmenler ve Yazarları" isimli etkinlikte, "Dostlarla Mektuplaşmalar" (Tekin Yay.) kitabındaki Hesse, Freud ve Gorki ile yazışmalarından başlayarak Zweig'ın toplumcu, hümanist, savaş karşıtı yazar kimliğini gösteren okumalar yaptı, soruları yanıtladı. Zweig'ın en parlak döneminin 1920'ler olduğunu, 20. yüzyılın farklı türlerde en çok eser bırakan yazarlarından olduğunu ve bu dönemde okunması gerektiğini belirtti.

Ahmet Cemal'i andı
Yakın dostu çevirmen Ahmet Cemal'i anarak, çevirmenin sorumluluk gerektirdiğini anlatan Arpad, "Telifin kalkmasından 5 yıl geçti. Türkiye'de Zweig çevirisinde patlama yaşandı. Bu kadar çok çevirinin olması nitelik konusunda Zweig Vakfı'nı da endişelendiriyor" diyerek özellikle telifi kalkan yazarların kitaplarına okurun daha dikkatli yaklaşması gerektiğini ifade etti. Zweig'ı Türkçeye kazandıran ilk çevirmen, gazeteci Burhan Arpad'ın oğlu olan, baba mesleğini 1964'ten beri sürdüren Ahmet Arpad, 2000 yılından beri Zweig'ın 16 eserini dilimize kazandırdı ve çevirmekte olduğu iki kitapla da yazar ile okurlarımız arasında köprü kurmaya devam ediyor.

1 Ekim 2017

İstanbullu depremi bekliyor...

TOPLUM Gazetesi, Ekim 2017

2000'li yılların başında Birleşmiş Milletler tarafından hazırlanan deprem riski raporunda, İstanbul'da meydana gelebilecek büyük bir depremde 55 bin kişinin hayatını yitireceği açıklanıyordu. Yine o günlerde Dünya Bankası, sunulacak kapsamlı bir deprem projesine 500 milyon dolar vermeye hazır olduğunu belirtiyordu.
 
Ancak ne o yıllarda bir proje hazırlandı ne de Marmara depreminin ardından on sekiz yıl sonra bugün Dünya Bankası'na sunulacak bir proje var ortada. Her yanı denizlerle çevrili 2500 yıllık metropolün son yetmiş yılı kentçilik ve toplumbilim açısından sağlıksız bir büyüme gösterir. İstanbul bütün deprem tehlikesine karşın hâlâ bir kaçak yapı cenneti. Çarpık kentleşmenin en 'güzel' örnekleri burada görülür. Menderes'le başlatılan 'ranta dayalı zenginleşme', toplumu ve ekonomiyi allak-bullak ederek Özal döneminin 'devlet destekli yağma' sında doruk noktasına ulaşmıştır. Yeditepe kentin yüzlerce tepesini ele geçirenler başlarını sokacak bir dam altı ile yetinmediler. Hazine arazileri üzerine kaçak yaptıkları gecekondularına oy karşılığı tapu aldılar. Böylece yasadışı eylemlerine devleti de ortak ettiler. Zamanla gecekondular apartmana çevrilirken, depremler kentinin taşı toprağı, kayan yamaçları betonla kaplandı.
 
Anadolu'nun "İstanbul'a hücum" u, sömürü ve çıkarcılığı da beraberinde getirdi. Altmış küsur yıl önce başlatılan bu sağlıksız sınıf tırmanmasının önü hiç alınmadı. Yüzkarası bir şehircilik, kültür mirasını ve doğayı yok eden bir yapılaşma kaçınılmaz oldu. Zamanla 1947'nin Yedikule tipi gecekonduları ortadan silindi. Son yirmi yılın gecekonduları (!) su havzalarına, orman kenarlarına kondurulan villalar, 5-10 holding ağasının Büyükdere Caddesi'nin sağına, soluna diktiği 'plazalar', 'cityler', 'centerler', 'residence'lar'... Gökdelenlerin modern şehircilikte çağdaş bir adım olduğu yalanına  İstanbullulara inandırmak isteyen para babaları, yetkililer, uzmanlar... Bu kentin birinci derece deprem bölgesinde yer aldığını bilen mimar ve mühendisler... Çarpık yapılaşmaya yine de göz yummaya devam eden kent planlamacıları, 'dinibütün' belediyeciler, 'referansı İslam' politikacılar...
 
1999 depreminin ardından bir sürü uzman ortaya çıkmıştı. Sayısız konferans vermişler, sempozyumlar yapmışlar, konuşmuşlar, tartışmışlardı: "İstanbul ve yakın civarı için sismik tehlike, bölgenin depremselliği, depremlere dayanıklı yapı tasarımı ve inşaatı, depremler sırasında olabilecek hasarların azaltılması için alınması gereken önlemler, depreme hazırlık, kamuoyunu bilgilendirmek, falan-filan, fasa fiso..." Sonra ne oldu? Her zamanki gibi lafla peynir gemileri yürütüldü!
İstanbul'da 325 yılından bu yana büyüklükleri 8 ile 9 arasında değişen tam on üç büyük deprem olmuştur.
 
Yıllar arkada kaldıkça da depremler arası süre kısalmıştır. Yeterli derecede gerçekçi ve güvenli bir çözüm bulabilecek jeoloji, jeofizik, inşaat mühendisleri, mimarlar, kent ve bölge planlama dallarında deprem konusunda uzmanlaşmış yürekli araştırmacıların ortak çalışması o kadar zor mu? Dünya Bankası'na sunacakları kapsamlı bir deprem projesi hazırlamaları mümkün değil mi? Değil. Çünkü kültür toplumlarında benzeri görülmeyen bir sömürü sonucu binlerce yıllık kültür kenti İstanbul'u sadece elli yılda yok edenler, bu gibi çalışmalara izin vermez! İnşaat Mühendileri Odası 1999 depreminin ardından açıklamıştı: "İstanbul'daki yapıların yüzde 90'ının yapı kullanma izni yok!" İnşaat sektöründe daha fazla rant, depremlerde daha fazla ölüm demek! Doymak bilmez bir açlıkla "Yağma Hasan'ın böreği" ne hücum edenler, İstanbul'umuzu bir güzel midelerine indirmeye devam ediyor. Oysa bu kent ve yakın çevresindeki nüfus yoğunluğu, yapı stoku, fabrika ve sanayi kuruluşlarının sayıları ve onların Türkiye ekonomisindeki payı düşünülürse, ortak bir deprem projesinin önemi ve ivediliği su götürmez bir gerçek. Bilmiyor mu ülkeyi yönetenler, İstanbul'da meydana gelecek 7'den büyük bir depremin Türkiye'nin dengelerini bozabileceğini? Elli bin insanın ölümünün, yüz milyar dolara varacak ekonomik kaybın bir daha altından kalkamaz bu ülke. 
İstanbullu depremi bekliyor, eli böğründe...

1 Temmuz 2017

Damla Göl Ahmet Arpad söyleşisi

Çevbir, Temmuz 2017
 
Damla Göl: Stefan Zweig’in çok sevilen öyküleri, sizin çevirinizle tekrar okurlarla buluştu. Bildiğim kadarıyla Zweig’in 15 eserini daha çevirmiştiniz. Üslubuna alışkın olduğunuz bir eserin çeviri sürecinde, neler yaşadınız? Yeniden çevirinin zorlukları ve kolaylıkları nelerdi sizin için?

Ahmet Arpad: Daha önceki Zweig öyküleri gibi bu iki uzun öyküyü de severek dilimize kazandırdım. Çevirilerinde hiçbir zorluk yaşamadım. Zweig’ı çevirmek benim için çoktandır hep mutlu edici bir uğraşı!

Damla Göl: Araştırmanız gereken kültürel veya tarihsel olgular karşınıza çıktığında, hangi kaynaklara başvuruyorsunuz?

Ahmet Arpad: Son yıllarda ağırlıklı olarak 20. yüzyıl Avusturya Edebiyatı’nın önemli yapıtlarını (Stefan Zweig, Joseph Roth…) dilimize çevirdiğim için öncelikle üyesi olduğum Salzburg Stefan Zweig Centre ile Salzburg Üniversitesi bünyesinde kurulu Enternasyonal Stefan Zweig Cemiyeti’nin arşivlerinden yararlanıyorum. Ayrıca „Stefan Zweig – An International Bibliography“ adlı yapıtı hazırlayan Randolp Klawiter de yıllardır danıştığım uzman kişilerden biridir. Birkaç kez Avusturya Milli Kütüphanesi bünyesindeki Viyana Edebiyat Müzesi’yle de yazıştım.

Damla Göl: Sizinle daha önce kıymetli çeviriniz “Transit” vesilesiyle konuşmuştuk. “Transit” ile Talat Sait Halman Çeviri Ödülü’ne layık bulundunuz. Öncelikle tekrar tebrik ederiz. Peki, ödülün size verildiğini öğrendiğinizde ve ödülünüzü alırken neler hissettiniz?

Ahmet Arpad: Değerli insan Talat Sait Halman adına konulmuş olan bu ödüle, “Transit” gibi günümüzde yine güncelleşen bir konuyu işleyen yapıtla layık görüldüğümü öğrendiğimde mutluluğum sonsuz olmuştu! Daha önce de “Güven” ve “Karar” adlı yapıtlarını çevirdiğim toplumcu ve insancıl Anna Seghers benim gözümde 20. yüzyıl Alman edebiyatının en değerli yazarları arasında yer almaktadır.

Damla Göl: 2012 yılında da Tarabya Çeviri Ödülü’nü almıştınız. Okurlar ve böyle kıymetli kurumlar tarafından emeği takdir edilen bir çevirmen olarak, bu mesleğe yeni başlayanlara neler öğütlersiniz?


Ahmet Arpad: Mesleğe yeni başlayanlara ilk önerim, çevirinin ciddi bir görev olduğunu daha bu mesleğe atılırken kavramalarıdır. Çevirmen iki toplum arasında bir köprü oluşturma görevini üstlenir. Kanıma göre bu kişi, genel kültüre sahip olmalı, çevirdiği dilin kültürünü, ülkesini mümkün olduğu kadar yakından tanımalıdır. Bence çevirmen yazarla ve yapıtıyla yakınlaşmıyorsa hiç çeviri yapmasın daha iyi.

30 Haziran 2017

Hitler'in 'harika çocukları'...

TOPLUM Gazetesi, Haziran 2017
AHMET ARPAD

II. Dünya Savaşı bundan 72 yıl önce,  8 Mayıs 1945'de sona ermişti. Savaş yıllarında Hitler'e destek vermiş oldukları için müttefiklerin o günlerde tutukladığı endüstri patronları Friedrich Flick, Alfred Krupp ve diğer Hitler yandaşları Nürnberg mahkemelerinin ardından Landsberg hapishanesine yollanır. Burası, 1923 yılında bir darbe girişimi yapan Hitler'in atıldığı, Kavgam'ı yazdığı hapishanedir. Ancak idam yerine 5 yıla mahkum olan Führer  bunun da sadece 6 ayını Landsberg'de geçirdikten sonra serbest kalır. Ve dev adımlarla ilerler. Flick, Krupp ve diğer Hitler yandaşları yeni Almanya için ortak planlarını orada yaparlar. 1933'te Almanya'ya el koyan Hitler ile yardakçılarının palazlanması ve 13 yıl ayakta kalması, Alman endüstrisinin bu "babaları" sayesinde mümkün olmuştu. Onlarsız Hitler bir hiçti. Nazi Almanyası'nın orduları, Flick, Krupp ve şürekâsı olmadan komşu ülkeleri istila edemez, savaşamazdı. 40 milyona yakın insanın ölümünden, Hitler'e hizmet etmiş olan bu endüstri patronları da sorumludur. 


1945'te savaş sona erdiğinde Avrupa bir yıkıntıdır. Dörtler'in işgalindeki Almanya'da insanlar kolları sıvar, yüz binler bombalanmış kentlerde moloz yığınlarını kaldırır. Sovyetler'in el koyduğu doğu bölgesi 1949'da batısından koparılır. 20. yüzyılın ikinci yarısına girilirken Batı ile Doğu arasına demirden perde çekilir. İngilizlerle Amerikalılar kurdurdukları Batı Almanya'ya, Sovyetlere karşı "kale" görevini verirler. Ancak ülkenin bir an önce güçlenmesi gerekmektedir. Hitler'e hizmet eden Alman endüstrisinin patronları hâlâ hayattadır. Ülkeye ivedi gerekli olanlar hapisten çıkarılıp aklanır. Geçenlerde gazeteci Nina Grunenberg‘in bu insanları konu alan 'Harika Çocuklar, 1942 – 1966' kitabını okudum. ABD'nin desteği ile nasyonal sosyalizmin kalıntıları üzerine Batı Almanya'yı inşa edenler, Nazilerle işbirliği yapmış olan bu çıkarcılardı. Grunenberg onlar için, "Komünistlerden nefret eden, solcuları sevmeyen, ataerkil düzenin temsilcileri, despot ruhlu, politik görüşleri en sağda, NSDAP üyesi insanlardı" diyor. Hitler için bu kişiler bulunmaz nimetti. Yetenekli mühendisler ve teknisyenlere de kucak açmıştı rejim. Onlar sayesinde Nazi Almanyası 1942-1944 arasında silah gücünü üçe katlamıştı. 


Savaş sonrası Amerikalılar bu insanların çoğuna yeşil ışık yakmıştı. Dizginler yine Flick, Krupp, Abs, Sohl ve Zangen'in elindeydi. Savaş yıllarında silah endüstrisiyle bakanlık arasındaki alışverişten sorumlu Ernst Wolf Mommsen Batı Almanya'da önce Krupp'u yönetir, ardından Başbakan Helmut Schmidt tarafından Savunma Bakanlığı'nda yüksek bir göreve getirilir. Nazilerin silahlanmadan sorumlu bakanı Speer'in "öğrencisi" Schlieker savaş sonrasında armatörlüğe soyunur. Speer'in bakanlığında mali işlerden sorumlu Hettlage, ilk Başbakan Adenauer'in mali danışmanı olur. Adenauer, Hitler'in İçişleri Bakanlığı'nda Yahudi karşıtı kararnamelerin altında imzasını atmış olan Globke'yi güvenlik danışmanı yapar. Yahudilerin elinden alınan büyük alışveriş merkezlerine konan, Hitler'in peşinden ayrılmayan Neckermann etkisini Batı Almanya'da sürdürür. Savaş yıllarında Opel şefi olarak Hitler'in ordusuna kamyonlar yetiştiren Nordhoff da savaşın ardından Volkswagen'in başına geçirilir. 1951'de kurulan Federal Kriminal Dairesi'nde 25 SS subayı önemli görevlere getirilir. Batı Almanya'nın ilk başbakanı Konrad Adenauer'in şu sözü unutulmaz: "Temiz su yoksa kirli su dökülmez!" 


Almanya'nın onlarca yıldır aşırı sağdan, neonazilerden ve yabancı düşmanlarından kurtulamamasının nedenlerinden biri belki de yeni Almanya'nın tohumları atılırken eski Nazilerin toprağa (bilinçli?) karışmış olmasıdır...

6 Haziran 2017

BURHAN ARPAD'I ANIMSAMAK


Önder Gazetesi, Ereğli, 06 Haziran 2017
Turgay OLCAYTO

İstanbul'da doğup büyüdüğüm için hep şanslı saydım kendimi. Aradan geçen yılların ardından belleğime kazınan o görkemli, güzel kenti tanımakta zorlanıyorum. Sokaklarında, caddelerinde dolaşırken, yanımdan geçenlerin konuştukları Türkçeyi anlamakta güçlük çekiyorum. Kenti saran gürültü kirliliğinden, trafiğin kabadayısı değnekçilerden, kentin her bir köşesini inşaat alanı haline getiren dozerlerden kurtulabilmek için sessiz mekanlara sığınabilmenin çarelerini arıyorum. Bu da pek kolay olmuyor. Tarihi yapılarına, ağaçlı alanlarına, denizine, kültürüne reva görülen tahribata ise değinmek bile istemiyorum. Eski İstanbul'u özlüyorum. Caddelerinde boy gösteren at kestanesi, çınar, ıhlamur ağaçlarını arıyorum. Sevgiyle harmanlanan komşuluğu, giyim kuşam zarafetini, alçak gönüllü, yardımsever insanlarını, mahallemdeki Bakkal Foti'yi, Bulgar sütçüyü, "Ben Eğin'in eysindenim" diye müşterilerini güldüren kasabımızı nasıl da özlüyorum. Hiç adetim değilken beni böylesine geçmişe götüren, hüzünlendiren nedeni düşündüm sonra. Gece boyu elimden düşürmediğim, bugünlerde yeniden okumaya başladığım bir kitap olabilir miydi? Ah Burhan Arpad Hocam "Bir İstanbul Var idi"  (Doğan Yayınları) koymuştun kitabın adını. Daha o zamanlarda umudunu yitirmişsin çok sevdiğin İstanbul'dan. Şimdi artık İstanbul yok. Yerine bir mega kent var.

Burhan Arpad gazeteciydi, öykü ve deneme yazarıydı, usta bir çevirmendi. Bir İstanbul sevdalısıydı. Tanışmamızı anımsıyorum. TRT Kitaplığında görev aldığım 1967-68 yılları  olmalı.  Bir kitabı incelemek için gelmişti. Zarif bir İstanbul beyefendisiydi. Çeşitli konular üzerinde elbette daha çok edebiyat üzerine konuştuk. Çevirdiği Dimitri Dimov'un tütün emekçilerini anlatan kitabını sevdiğimi söyledim. Gülümsedi. Bir sonraki gelişinde adıma imzaladığı iki ciltlik "Tütün" ciltlerini masama bıraktı. Mutluluğumu belirten sözcükler güçlükle döküldü ağzımdan. Sevinmiş, gençlik heyecanı ile biraz da utanmıştım. Burhan Arpad sonraları hep izlediğim yazarlardan biri oldu. İstanbul yazılarını, eleştirilerini özenle takip ettim. Geleceğin İstanbulu için kaleme aldığı eleştirileri, öngörüleri  günümüzde bir gerçek olarak çıktı karşımıza. O görevini yapmış yetkilileri, İstanbul halkını uyarmaya çalışmıştı. Ama kötü yönetimler, kazanç hırsları, kültürsüzlük, cahülat yiyip bitirdi güzelim kenti. Bizim kuşaksa Arpad'ın çevirilerini, kokmayan duru, akıcı dilini sevdi. Onun İkinci Dünya Savaşı sonrası devrimci yazarların yapıtlarından çevirdiği savaş karşıtı yazılarından çok şey öğrendi.

Stefan Zweig, Thomas Mann, Anna Seghers, Erich Maria Remarque gibi yazarları onunla tanıdı. Burhan Arpad şöyle diyor bir yazısında… "Çevireceğim romanları rastgele değil belirli bir açıdan değerlendirdim. Çevireceğim yazarla kendi yazar ve düşünürlüğüm arasında, yakınlıklar, yakınlaşmalar ve benimsemeler aradım." Gerçekten onun çevirdiği yazarların, ortak özellikleri vardır. Faşizme başkaldırmış, militarizme karşı durmuş, insana, insan sevgisine odaklı yazarlardır tümü de... Burhan Arpad bir yazardı, gazeteciydi ve önemli bir kültür adamıydı. Bu özelliklerini ölene dek korudu. Oğlu Ahmet Arpad onun Cumhuriyet gazetesindeki yazılarından İstanbul'u anlatan ve her biri bir öykü sıcaklığındaki yazılarını derlemiş: "Bir İstanbul Var idi." Bu güzel kente gönül verenlerin, yaşamlarını bu olağanüstü şehirde geçirme şansına erişenlerin ve eski İstanbul'u özleyenlerin ellerinden bırakamayacakları türden bir kitap olmuş. Kimi zaman keyifle, kimi zaman buruk bir tatla okunuyor, bilgilendiriyor, belleğimizi tazeliyor.

Burhan Arpad yazılarında yalnızca İstanbul'un güzelliklerini göz önüne sermiyor, kültür adamlarını, sanatçıları, tiyatroları ve de giderek anılara gömülmekte olan eski Babıâli'yi de anlatıyor. 1987'de Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan Babıâli başlıklı yazısında zamanın anakent belediye başkanını, gazete basımevlerini kent dışına taşıyarak bir düşün merkezini yok etmeye çalışmakla suçluyor. Bu yazıdan alıntılar yapmak istiyorum:
"....Babıâli'nin İstanbul, hatta Türkiye bütününde çok özel bir yeri vardır,
Divanyolu-Cağaloğlu-Sirkeci arasında oluşmuş Babıâli, Osmanlı İmparatorluğu'nun son döneminde ve Cumhuriyet'in dörtte bir yüzyılında ülkenin politika yaşamını yönlendiren bir düşün merkezi olagelmiş… Türk basınının Divanyolu ve Cağaloğlu arasında yerleşmesi, ülke yönetim merkezine yakın olabilme isteğinden ötürüdür. Gazete çalışanları Babıâli de sık sık karşılaşır, kahvelerde, sonraları da Gazeteciler Cemiyetinde söyleşir, tartışır, düşünce alışverişi yaparlardı. Caddenin bir bölümünde kurulu kitabevleri ve yayınevleri de Babıâli'nin düşünce yapısını beslemiştir... Sultanahmet-Divanyolu arasındaki irili ufaklı konutların işyerine dönüştürülmesine seyirci kalmış bir belediye eski günahlarını silmek gerekçesiyle kimi girişimler yaparken, ülke düşünce merkezini oluşturan basının, kılına dokunmamalıdır."

Elbette ne zamanın anakent belediye başkanı, ne kendilerine besleme bir medya yaratmayı düşünen siyasiler ne de kimi gazete patronları bu uyarıları dikkate aldı. Günümüzde gelinen nokta ise ortada. Görkemli plazalar, modern teknoloji  gazeteleri okunur kılmadı. Güven yitiren, iktidarların  sözcülüğüne soyunan gazeteler hızla tiraj kaybetti. Basın sektöründeki bu çöküş basın emekçilerinin çığ gibi büyüyen işsizlik sorununu yarattı.

Bakın hep emekten yana olmuş bir meslek ustasını anımsamak için kaleme alınan bir yazı  bizi nerelere götürdü. Burhan Arpad'ı okuyun, özellikle gençlere okutun. İstanbul'u anlamak, İstanbul'un sanat köşelerini, sanatçılarını kente renk katan mimarisini anlamak, İstanbul'dan neden vazgeçemediğimizin anlaşılması için ...

Burhan Arpad daha yaşanası bir dünya umuduyla ömür boyu yanlışlarla, yolsuzluklarla mücadele etti. Emekten yana ilkeli, tutarlı tavrından hiç ödün vermedi. Şu sözler onun:
"...Zaman geçiyor. Kişiler ve kişilerin ölümlü yanlarıyla. Ne var ki arkada bir şeyler kalıyor. İzler... Arkada bırakılmış yılları bir arada düşündükçe, hüzün sevinç karışımı bir şeyler anımsıyor muyuz?
Arkada bıraktığımız yıllarla hesaplaşınca, ağır basan sevindiriyor mu, üzüyor mu?
Önemli olan bu. Pablo Neruda'nın sözlerini kullanarak "Gönlümce yaşadım!" diyebilirim. Her şeye karşın."

31 Mayıs 2017

75 Yıl Önce Ölen Stefan Zweig Bir Umut Yazarıdır

YKY Kitap-lık, Mayıs 2017
AHMET ARPAD

Avusturyalı gazeteci, romancı, oyun ve biyografi yazarı Stefan Zweig, 1881 yılında Viyana’da doğdu. Viyana ve Berlin’de eğitim aldı. İngilizce, Fransızca, İtalyanca, Latince ve Yunanca öğrendi. Yahudi asıllı babası, Avusturya’nın Moravia eyaletin¬den Viyana’ya yerleşmiş bir tekstil fabrikatörü idi. Ağabeyi, fabrikayı ilerde dev¬ralmak için babasının yanında yetiştirilirken onu Viyana üniversitesine yolladılar, felsefe okusun, aileden daha “kültürlü” biri çıksın diye. Üniversite yılları genç Stefan Zweig için özgürlük yılları oldu. Bir süre Berlin’de kaldı, sanat ve edebiyat çevreleriyle ilişkiler kurdu. Sonra Belçika’ya geçti, o günler Avrupası’nın en ilginç şairlerinden Emil Verhaeren’le tanıştı, 1904 yılında üniversiteyi “Herr Doktor” unvanı ile bitirdi. Daha liseye gittiği günlerde Viyana kahvelerinin sanat ve kültür havasını içine çekmiş, kentin ünlü edebiyatçılarıyla yakınlık kurmuştu. Stefan Zweig ilk şiir ve nuvellerini yazdı. Babasının varlıklı olması onu geçim sıkıntıla¬rından uzak tutuyordu. 1907’de ailesinin yanında ayrıldı ve Viyana’nın III. böl¬gesinde kendine bir kat kiraladı. İkinci şiir kitabı “İlk Çelenkler” ona Bauernfeld Ödülü’nü getirdi. Bütün yaşamını yazıya adadı.

Politikacılara karşı savaşı
Zweig bir yandan yapıtlarıyla politikacılara karşı düşün savaşı verdi, bir yandan da yeni eserler yarattı. Toplu şiirleri yayımlandı, deneme kitapları ve nuvelleri basıldı. Eserleri artık büyük ilgi görüyor, yeni baskıları yapılıyordu. 1919 yılında eşi Friderike’yle Salzburg’a taşındı. Stefan Zweig bir yazar olarak özgürce yaşama¬sını sürdürdü, sık sık yolculuklara çıktı. Gittiği her yerden Friderike’ye mektuplar yolladı. Yazarın altmış bir yıllık yaşamında 1924-1933 arası yılların çok önemli bir yanı vardır. Zweig’ın ünü o yıllarda dünyanın dört bucağına yayılmakta, öyküleri, biyografileri, denemeleri, romanları sadece Amerika ve Avrupa’da değil, Asya’da da büyük ilgi görmekteydi. Her ülkede dostlar edinmeye başladı. Avrupa kültürü yoluyla daha iyi bir dünya amacını gerçekleştireceğine inanıyordu. Ancak 1933’te Almanya’da diktatör Hitler’in işbaşına gelmesiyle bütün düşleri karmakarışık oluverdi. Aydınlar ve sosyalistler tutuklanıp kamplara atılırken, sokaklarda yığın yığın kitaplar yakıldı. Yakılan kitaplar arasında onun da eserleri vardı. Stefan Zweig’ın adı ‘safkan olmayan insanlar’ listesinde yer aldı, eserleri yasaklandı. Mut-luluklar ve başarılarla dolu yaşamı sona erdi. Anadiliyle eserler vermek olanağının azalmakta olduğunun farkındaydı. Tedirginlikleri giderek arttı. Alman dilinin konuşulduğu ülkelerdeki okurlarını zamanla yitireceğini biliyordu.

Hitler’le gelen bunalım
Özgürlük düşkünü Zweig için tek çıkar yol ülkesini terk etmekti. İngiltere’ye yer¬leşti. 1938 yılında eşi Friderike’den boşandı. 13 Mart 1938’de Hitler’in Viyana’ya girmesiyle anavatanı Avusturya politika haritasından silindi. Yarım yüzyıl bo¬yunca kendini bir dünya yurttaşı sayan Stefan Zweig artık ‘vatansız kişi’ydi. O, Avrupası’nı yitirmişti. Savaşın şiddetini arttırması ve Hitler’in güçlenmesi Stefan Zweig’ı daha çok bunalımlara soktu. Onlarca yıldır kafasından geçirdiği ve uğru¬na savaşım verdiği ‘kültür Avrupası’düşünün artık gerçekleşmeyeceğini kavramış¬tı. 1940’ta İngiliz vatandaşı oldu ve ikinci eşi Charlotte Altmann’la Brezilya’nın Petropolis kentine yerleşti. 17 Eylül 1941’de ilk eşi Friderike’ye şu yazdıkları çok düşündürücü: “Burada Avrupa’yı unutabilirsem, evimi, kitaplarımı ve her şeyimi yitirdiğimi aklımdan çıkarabilirsem, üne ve başarıya boş verebilirsem, Avrupa’da insanlar açlık ve yoksulluk içinde kıvranırken bu Tanrı bağışı ülkede yaşayabil¬mek iznine kavuştuğumdan ötürü mutlu olurdum... Fakat Avrupa’dan gelen ha¬berler pek korkunç. Dünyanın bugüne değin görmediği dehşetler dolu bir kış olacak. Burada geçireceğim aylarda otobiyografimi gözden geçireceğim...” Zweig, yaşamının ‘son durağı’ Brezilya’da da mutluluğa erişemedi. Yorgun ve bezgindi. O, Avrupa kültürüne ve hümanist bir dünya görüşüne inanırdı. Avrupa’nın içine düştüğü durumdan duyduğu üzüntü ve hayal kırıklıkları nedeniyle 1942 yılında 22 şubatı 23 şubata bağlayan gecede ikinci eşi Lotte ile birlikte intihar etti.

“Savaşlardan nefret ederim”
Türkiye’de en çok okunan yabancı yazarlardan biri olan Zweig’ın, Yıldızın Parladığı Anlar, Dünün Dünyası, Amok Koşucusu, Satranç, Rotterdamlı Erasmus, Joseph Fouc¬he, Sabırsız Yürek, Balzac gibi çok sayıda yapıtı dilimize çevrildi. Stefan Zweig’ın hayat hikâyesi olan Dünün Dünyası eserinin son satırları, geride kalanlar ve yarın¬ları yaşayacaklar için umut ışığıdır: “Her gölge sonunda yine de ışığın çocuğudur. Ancak aydınlıkla karanlığı, savaşla barışı, yükselişle alçalışı yakından tanımış olan kişi, hayatı gerçekten yaşamış sayılır.” İnsancıldı, savaş karşıtıydı Zweig. Her şeye bu açıdan bakardı. İnsan ve yazar olarak özgürlüğüne düşkündü. “Savaş¬lardan nefret ederim” derdi. “Savaşlar yüz binlerce çocuğu öksüz bırakır. Kaba kuvvet insanların iç dünyasına hiçbir zaman huzur getirmez.” Dünün Dünyası’nda 1920’li, 1930’lu Salzburg yıllarını: “Sanatla, mutlu doğanın karşılıklı yükseldiği o günler ne zengin, ne renkliydi!” diye anlatır. “Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra o küçük kentin kasvetli manzarasını anımsayıp damından yağmur suları akan evimizde soğuktan titreştiğimizi düşündükçe, bu barış yıllarının değerini daha iyi kavrıyorum. Dünyaya ve insanlara inanmamıza izin vardı o günlerde. Fakat sonra, hemen karşımızda, Berchtesgaden dağında oturan bir adamın (!) bütün bunları tuzla buz edebileceğini hiç düşünmemiştik...”
Zweig o günlerde kötümserlikten kurtulamıyordu. “Dünyamızın yıkımı bütün hızıyla sürüp gidiyor” diyordu. “Savaşın bombalarıyla çöken her evle ben de çökü¬yorum.” Bu hümanist insan için savaş bir dünya cehennemiydi. “Bir yazar, sansür yaşamadığı sürece inandığı yolda yürümek zorundadır… Bitkiler gibi insanlar da uzun süre köksüz yaşayamaz…” diyen dünyaca ünlü bu aydın hümanistin Hitler rejiminin dayanılmaz baskıları altında yazar ve düşünür kişiliğini yitirip ruhsal çöküntüye uğraması çok trajiktir.
Zweig, yarım yüzyıl boyunca kendini bir dünya yurttaşı olarak yetiştirdiği kanısındaydı. Fakat elli sekiz yaşında ‘haymatloz’ olması ona pek ağır gelmişti. ‘Yurtsuzluğun bir karış topraktan daha önemli kayıplara yol açtığını’ anlamıştı; ‘bitkiler gibi insanlar da köksüz uzun süre yaşayamazdı.’ Zweig’ı tedirginleştiren olaylar giderek artıyordu. Alman dilinin konuşulduğu ülkelerdeki okurlarını yitir¬mişti. Şair ve yazar dostları, vatanlarından uzak bir hastane köşesinde, ya da bir otel odasında ölüyor, canlarına kıyıyordu. Tüm Avrupa Nazilerin elindeydi. Zweig yorgun ve bezgindi. O günlerde dostu Felix Braun’a şunları yazar: “Artık Alman dilinde yazamayacağız, çünkü basmayacaklar… Kendimi evimde hissettiğim Fran¬sa da gitti. Bir zamanların Avrupası’ndan kalan en son ülkenin de yok olmasıyla ben artık bir evsiz barksızım.”

Nasyonal sosyalizmle yürekten savaştı
Zweig, her türlü yaratıcı çalışmanın en önemli temelinin iç huzur olduğu görü¬şündeydi. Ancak o günün Avrupası’nda hiçbir sanatçı huzur içinde çalışamıyordu. İnsanlığın bir deprem yaşadığı savaş öncesi sürecinde edebiyatçılar nasıl iç huzuru bulacaktı? “Edebiyatçılar ve sanatçılar yaşadığımız çağda kendilerini çevrelerinde olup bitenlerden soyutlayamıyor, çünkü onlar hemcinslerinin yazgıları ve acılarıy¬la ilgilenmek zorunda” diyordu Zweig. Ona göre insanlar hiç böylesine bir baskı altına girmemiş, yaşamları hiç bu kadar korku dolu olmamıştı. Zweig, sanatın ve kültürün çözülme aşamasında olduğuna inanıyordu. Stefan Zweig İngiltere yılla¬rında aklına gelen her şeyi kâğıda döker. Bütün gün yorulmadan çalışır, yazdıkla¬rıyla mutlu olmayı amaçlar. Fakat 1940 yılında New York Times’ın onunla yaptığı bir görüşmede söyledikleri Zweig’ın kötümserliğinden kurtulamamış olduğunun kanıtıdır: “Bizler bir özgürlük savaşı vermek zorundayız. Çok yakın gelecekte bu¬güne dek hiç yaşamamış olduğumuz toplumsal değişimlere tanık olacağız.”
Yapıtlarında hep hoşgörü düşüncesinden yola çıkan Zweig’ın misyonu Avru¬palı sanatçılarla edebiyatçıları ortak barış uğruna bir araya getirmekti. Kendini yaşamı boyunca bir Avrupa ve dünya vatandaşı kabul etti, nasyonal sosyalizmle yürekten savaştı, barış uğruna kendinden çok şey verdi. Stefan Zweig bireyle¬rin, düşüncelerin, kültürlerin ve ulusların birbirleriyle uzlaşmasına hümanizmin aracılık etmesini sürekli hedefledi. Yaşamının son yılları Stefan Zweig için bir kaçıştır. O günlerde Los Angeles’e sığınmış olan Franz ve Alma Werfel’e yolladığı mektuptaki satırları çok kötümserdir: “Evim nerede bilemiyorum. Belki de ben şu satırları yazarken İngiltere’deki her şeyim yakılıp yıkıldı, kül oldu. Tekrar oralara dönebilecek miyim, dönmek isteyecek miyim? Denizaşırı ülkelerdeki bu zorunlu tatilim sonsuza dek sürecek mi? Her gün açıp kapattığımız birkaç bavul, tuhaf duygular, inanılmaz bir boşluk... Yoksa bu yaşam yepyeni bir özgürlük mü? Bere¬ket versin kâğıt ve mürekkep henüz bulunuyor. Şu sıralar yaşamımı yaşayacağıma kâğıtlara karalıyorum onu...”
Dünyaca ünlü bu aydın hümanistin Hitler rejiminin dayanılmaz baskıları al¬tında ruhsal çöküntüye uğraması çok trajiktir. Stefan Zweig üzerindeki bütün baskılara karşın yine de yazdı durdu. Çalışmalarının bütün Amerigo Vespucci bi¬yografisiyle Dünün Dünyası anılarına verdi.

‘Biz yarın da bir hiç olacağız’
26 Mayıs 1940 tarihinde günlüğüne şu notu düşer: “En iyisi insanın yanında hep küçük bir şişe morfin bulundurması.” Aynı günlerde yakın dostlarından Carl Zuckmayer ile yaptığı bir sohbette söyledikleri de kötümserliğinin ne kadar ilerlemiş olduğunun kanıtıdır: “Bizlerin sevmiş olduğu dünya kesinlikle bir daha geri gelmeyecek. Oluşacak yeni dünyada da artık sözümüz geçmeyecek. Söyledik¬lerimizi hiç kimse anlamayacak. Bizler yakın gelecekte bütün ülkelerde vatansız olacağız. Biz bugün bir hiçiz, yarın da bir hiç olacağız.” Zweig yorgundur, canı sıkkındır. Huzura Brezilya’da da kavuşamaz. Bir yandan otobiyografisine son şek¬lini verir, bir yandan da Satranç öyküsünü hazırlar. Montaigne ve Balzac üzerine denemelerini bitirmeye çalışır. Ancak düşünceleri hep Avrupa’dadır. Zweig için artık ne vatanı, ne evi, ne de kitaplarını basacak yayıncıları vardır! Altmış yaşında kendini yüz yaşında hisseder. Petropolis, Zweig’ların yaşamındaki son duraktır! 21 Şubat 1942 akşamı, Brezilya’da kendisi gibi mülteci yaşamı sürdüren Yahudi asıllı yazar Ernst Feder ile bir parti satranç oynar. Onunla vatanı Avusturya’dan söz ederken çok kötümserdir. Zweig ertesi gün masasının başına geçip el yazısıyla bazı mektuplar kaleme alır. İlk eşi Friderike’ye yolladığı 22 Şubat 1942 tarihli mektupta şöyle yazar: “Sevgili Friderike, bu mektup sana vardığında ben kendimi eskisinden çok daha iyi hissedeceğim… Senin ise iyi günleri göreceğine eminim... Hep yürekli ol! Rahata ve mutluluğa kavuştuğumu öğrendin. Stefan.” Brezilya’nın dağ kasabası Petropolis’te yaşamına son veren Stefan Zweig’ın, dünyadaki bunca acının ardından artık sabahı bekleyecek gücü kalmamıştı...
Stefan Zweig, Freud psikoanalizini uyguladığı öykülerinde olay ve kişi davra¬nışlarını, kişilerin düşün dünyalarını, en önemsiz sayılabilecek ayrıntılara kadar işlerken yalın bir lirizm, vurucu bir gerilim sağlamayı ustalıkla başarır. Zweig yapıtlarında bir şeye hep sadık kalır: Doğruya ve insancıllığa dikkatimizi çeker, karşıtlar arasında aracı rolünü üstlenir. Okurunu inandırıcı gücüne, anlatımı ve diliyle ulaşır. Eserleriyle okurunu yüreklendirir, onu kendine tiryaki eder, ona yaşam sevinci aşılar. Zweig iyimserdir. Her zaman barışı, iyiliği düşleyen çok yan¬lı bir yazardır. Her şeye hümanizmin penceresinden bakar. I. Dünya Savaşı’nın yıkıcılığını, korkunçluğunu yakından görmüştü. İnsanların kurtuluşu, mutluluğa kavuşması için ortak Avrupa kültürünün kurtarılması gerekliydi. Zweig’a göre li-beral toplum düzeni toparlanmalı, insanlar yanlışlardan dönmeli ve böylece daha iyi yarınlara ulaşmalıydı. Bunun için de en başta Avrupa aydınları ve sanatçıları aralarında anlaşmalı, işbirliği yapmalıydı. Bütün ülkelerde generaller sadece taş anıtlar olarak akıllarda kaldığı gün insanlar özgür ve mutlu olacaktı.

Stefan Zweig hiç yitirmedi güncelliğini
Zweig’ın yaşamına son vermesinin ardından: “Bir mülteci yaşamı daha alışılmış şekilde sona erdi...” diye oldukça üst perdeden yazmıştı Hitler yandaşı Salzburg Eyalet Gazetesi. Nazi faşizminin özgür düşünceyi yok etme girişimleri Zweig’ları ölüme sürüklemişti! Barışın ve iyiliğin üstünlüğünü hep umut etmiş olan Ste¬fan Zweig nasyonal sosyalizmin ve Hitler diktatörlüğünün kurbanı olmuştu. Carl Zuckmayer’in şu sözleri çok önemlidir: “O dostça bağlandığı bir insanı ömrü boyu kardeş kabul ederdi… Gerçek bir dostluluk onun için mutlulukların en yücesiydi...” Ünlü Avusturyalı yazar, dürüst ve iyi yürekli aydın ölümünden günü¬müze hiç yitirmedi güncelliğini. Özgürlüklü görüşleri huzursuz yüzyılımızda her zamankinden daha çok gerekli!
Ünlü Berlin-Aleksander Alanı romanının yazarı Alfred Döblin, Hitler diktatör¬lüğü yıllarında söylediği: “Özgür düşünceye engel olamazsınız, o kuş gibidir, her yere uçar” sözleriyle ezilmek istenen Zweig ve dostlarına destek olmak istemişti.

25 Mayıs 2017

'Özgür düşünce kuş gibidir'

Cumhuriyet Kitap, 25 Mayis 2017
AHMET ARPAD

20. yüzyılda Almanca edebiyatın ünlü iki yazarı Stefan Zweig ve Robert Musil'i 75. ölüm yılında, hem hayatlarını hem de eserlerinin anlamını aktaran bir yazıyla anıyoruz

23 Şubat 1942 günü öğleye doğru Rio de Janeiro yakınlarındaki dağ kenti Petrópolis'te bahçeli küçük eve gelen hizmetçi kadın yatak odasından hırıltılar duyar. Kocasının hemen çağırdığı doktor, Stefan Zweig ve eşi Lotte'yi yataklarında cansız bulur. Stefan Zweig giyimlidir, kravat takmıştır. Yanına uzanmış olan Lotte kocasına sarılmıştır. Doktorun ölüm kâğıdına yazdığına göre Zweig'lar zehirli bir madde içerek -'ingestao de substancia toxica, suicidio'- yaşamlarına son vermişlerdi. Stefan Zweig, savaştan kurtulmak için kaçtığı denizaşırı ülke Brezilya'da savaşın kurbanı olmuştu... 1881 yılında Viyana'nın ünlü Schottenring Caddesi'ndeki tarihi ve gösterişli bir yapıda başlamış olan yaşam, 1942 yılında Brezilya'nın küçük dağ kenti Petrópolis'in Rua Gonçalves Dias 34 adresindeki bahçeli evde son bulmuştu.

Robert Musil 15 Nisan 1942 günü Cenevre'de 'Niteliksiz Adam'ın son bölümü üzerinde çalışırken beyin kanamasından yaşama veda eder. Papaz Robert Leujene'nin ölüsünün başında son konuşmayı yapmasının ardından Musil'in külleri ailesinin isteği üzerine Cenevre yakınlardaki bir ormana serpilir. 'Niteliksiz Adam'la ardında dev bir yapıt bırakan Robert Musil ve her şeye hümanizmin penceresinden bakan Stefan Zweig Avusturya'nın 20. yüzyılda çıkarmış olduğu ve yerleri günümüze dek doldurulamayan iki olağanüstü yazarıdır.

Dünya politikası 1933 yılında Nazilerin işbaşına gelmesiyle karışır, on binlerce sol görüşlü insan kamplara sürülür. Aradan daha birkaç ay geçmeden sayısız yazar gibi Zweig'le Musil'in yapıtları da teşlere atılır. Dostları Almanya'yı terk etmeye başlar. Mutluluklar ve başarılarla dolu yaşamı sona eren Zweig sevdiği Salzburg'dan ayrılır, villasını, biraz da Nazilerin baskısıyla satmak zorunda kalır. Eşi Friderike'den boşanır.  İngiltere'ye yerleşir. Robert Musil ise her şeye karşı direnir, Viyana'da kalır. “Bitkiler gibi insanlar da köksüz uzun süre yaşayamaz" diyen Zweig onlarca yıl sevmiş olduğu dünyanın kesinlikle bir daha geri gelmeyeceğine artık inanmaktadır. Ünlü yazar Alfred Döblin: "Özgür düşünceye engel olamazsınız, o kuş gibidir, her yere uçar" sözleriyle Zweig ve dostlarına destek olmak ister. Ancak Hitler ve yandaşlarının aydınlara soluk aldırmayan girişimleri sonucu gittikçe daha çok yazar ülkelerini terk etmeye başlar.

“Ülkemiz daha da nefes alınmaz olacak"
Nazi Almanyası'nın 1938 yılının mart ayında Avusturya'ya el koymasının ardından Viyanalı dostlarına: “Ben bu havayı ciğerlerine çekemiyorum, ülkemiz yakında daha da nefes alınmaz olacak" diyen Robert Musil bu görüşlerinde kısa süre sonra haklı çıkar. Sadece eserleri nedeniyle değil, eşi Martha'nın Yahudi kökenli olması da Musil'in Nazilerin nefretine uğramasının nedenidir. Eşinin o günlerde yakasında gamalı haçla dolaşması hiçbir işe yaramaz. Yapıtlarını basan Bermann-Fischer Yayınevi'ne de aynı günlerde Naziler el koyar. Son yıllarda tüm yapıtlarının yayın hakkını Zürih'li yayıncı Simon Menzel'in sahibi olduğu Humanitas Yayınevi'ne devretmeyi ve 'Niteliksiz Adam'ı İsviçre'de bitirmeyi düşleyen Robert Musil eşiyle eylül 1938'de Tirano, St. Moritz ve Chur üzerinden Zürih'e sığınır.

Viyana'yı terk ederken müsveddelerini yanına almış olduğu 'Niteliksiz Adam'ı İsviçre'de sonuçlandırmayı amaçlamaktadır.  Musil, 20. yüzyılın başında artık çöküş sürecine girmiş olan Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nu anlattığı bu başyapıtında yeni çağa ayak uydurmak isteyen kafası karışık, çelişkiler, bunalımlar ve çalkantılarla dolu bir yaşam sürdürmeye çabalayan toplumu ele alır. Kendine henüz bir yayınevi bulmamış olmasına, Viyana'daki dostları ona: “Bu eser Alman Rayhı'na ait tüm ülkelerde yasaklandı" yazmasına karşın Musil hedefinden dönmemeye çok kararlıdır.

Stefan Zweig'ın Brezilya'ya sığınmadan önce yakın dostu Carl Zuckmayer'le yaptığı bir sohbette söyledikleri de kötümserliğinin ne kadar ilerlemiş olduğunun kanıtıdır: "Sevmiş olduğumuz dünya kesinlikle bir daha geri gelmeyecek. Oluşacak yeni dünyada da artık sözümüz geçmeyecek. Bizler yakın gelecekte bütün ülkelerde vatansız olacağız. Biz bugün bir hiçiz, yarın da bir hiç olacağız.“ Zweig yorgundur, canı sıkkındır. Huzura Brezilya'da da kavuşamaz. Bir yandan otobiyografisine son şeklini verir, bir yandan da 'Satranç' öyküsünü hazırlar. 'Montaigne' ve 'Balzac' üzerine denemelerini bitirmeye çalışır. Ancak düşünceleri hep Avrupa'dadır. "Bir yazar sansür yaşamadığı sürece inandığı yolda yürümek zorundadır“ diyen Zweig için artık ne vatanı, ne evi, ne de kitaplarını basacak yayıncıları vardır! Altmış yaşında kendini yüz yaşındaymış gibi hisseder.

Dayanılmaz baskılar
Aynı günlerde İsviçre'de çok zor koşullar altında çalışan, sağlık sorunlarından kurtulamayan Robert Musil'in kendisine parasal destek veren hayranları olmasaydı sığındığı bu ülkede yaşamını sürdürmesi çok güç olacaktı. Arada sırada çağrıldığı okuma ve sohbet akşamlarında yapılan ödemeler Musil ailesini geçindirmeye yeterli değildir.  'Niteliksiz Adam' yapıtında 'büyük edebiyatçı' diye biraz karikatürize ettiği Thomas Mann'ın desteğine sonunda gereksinimi olur. Nobel ödüllü yazar da eli açık davranmaktan kaçınmaz. O günlerde tanıştığı İtalyan yazar İgnazio Silone (“Ekmek ve Şarap") onun olanaklarının dışında bir yaşam sürdürdüğünü fark eder ve Musil'le eşine daha uygun bir yer aramaya başlar. Aralarında geçen bir sohbette, Viyana'dan niçin ayrıldığını soran Silone'ye Musil şu yanıtı verir: “Okurlarım çoğunlukla Yahudilerdi. Son yıllarda hemen hemen hepsi ülkeyi terk etti. Ben niçin geride kalacaktım?" Gün gelir, yakın çevresine yaşamından yakınırken: “Ne yazık ki ben kendimi anlamakta güçlük çekiyorum..." der. Bu özeleştiri Musil'in kimi zaman kendini bir bulmaca olarak gördüğünü kanıtlar. Bazı dönemlerde çok yavaş çalışmasını, yazdıklarını beğenmeyip sık sık değiştirmesini de böyle açıklamak mümkün. 1939 yılının yaz aylarında Robert Musil'in, yaşamlarını bir felaketle bitirmek yerine ona kendi elleriyle son vermelerinin doğru olacağı üzerine eşi Martha'yla anlaştığı söylenir. Ancak o günlerde, Zürih yakınlarındaki Zug'da yaşayan, solcu görüşleriyle ünlenmiş, sanatsever papaz Robert Lejeune'le tanışmaları Musil ve eşine yeni bir yaşama gücü verir. Bir Musil hayranı olan Lejeune ilerde Musil'den şöyle söz etmişti: “Evimizde düzenlediğimiz akşamlarda Musil de bize katıldığında hemen bütün ilgiyi üzerine çekmesini bilirdi. Ancak onunla diğer katılımcılar arasında bir mesafe olduğunu da sezmemek mümkün değildi. Sohbetleri kimi zaman çok sıcak olmasına karşın bir samimiyet oluşmazdı. Musil üstün zekaya sahip bir insandı. Aydın geçinen bizler ona her zaman ulaşamazdık. Bakışlarıyla karşısındakinin ruhuna sızardı."

İsviçre yılları sırasında yapmış olduğu kimi açıklama, 'Niteliksiz Adam' yazarının ne denli değişik görüşlere sahip bir insan olduğunu kanıtlar: “Bir yıla yakındır İsviçre'de yaşıyorum. Aryen olduğumu sık sık kanıtlamam gerekiyor... İsviçreli, ülkeye zenginlik getirenin dışında hiçbir yabancıya saygı göstermiyor, ona çingene gözüyle bakıyor... Ben toplumdaki tutuculuğu sevmiyorum. Zenginler fakirlerle aynı mezarlıklara gömülmüyor. İsviçreli sosyalizmden nefret ediyor, kentler otomobil sahiplerine uygun inşa ediliyor."

Petropolis, Stefan Zweig'ın yaşamındaki son duraktır! 21 Şubat 1942 akşamı, Brezilya'da kendisi gibi mülteci yaşamı sürdüren Yahudi asıllı yazar Ernst Feder ile bir parti satranç oynar. O akşam çok kötümserdir. Ertesi gün masasının başına geçip el yazısıyla bazı mektuplar kaleme alır. İlk eşi Friderike'ye yolladığı 22 Şubat 1942 tarihli mektupta şöyle yazar: "Sevgili Friderike, bu mektup sana vardığında ben kendimi eskisinden çok daha iyi hissedeceğim. Senin iyi günleri göreceğine eminim. Bu satırları son saatlerimde yazıyorum. Kararımı verdiğim andan sonra kendimi nasıl da rahat hissettiğimi bilemezsin... Rahata ve mutluluğa kavuştuğumu öğrendin. Stefan."

Zweig ve Musil'in Hitler diktatörlüğünün dayanılmaz baskıları altında yazar ve düşünür kişiliklerini yitirip ruhsal çöküntüye uğramaları çok trajiktir. Stefan Zweig ve Robert Musil, yazgıları birbirine çok benzeyen iki Avusturyalı! Her ikisini de yaşadan bıktıran Naziler. Biri 61, diğeri 62 yaşında öldü; bundan yetmiş beş yıl önce. 1942'de. Peş peşe.

1 Mayıs 2017

Kitaptan korkanlar

TOPLUM Gazetesi, Mayis 2017
Ahmet Arpad

Berlin Opera alanında alevler havaya yükseliyor. Büyük ateşin çevresine toplanmış insanlar keyifli. Aralarında öğrencileri ile gelmiş sayısız üniversite profesörü de var. Kucaklar dolusu, çantalar içinde, sırt torbalarında, bisiklet sepetlerinde, hatta el arabalarına doldurulmuş yığınla kitap taşıyorlar ateşin yakıldığı alana. Az öteye tezgâh kurmuş seyyar satıcılar kızartılmış sosisler, bira, şekerleme, çikolata satıyor. Ellerinde büyük meşaleler üniformalı kızlar insanların arasında dolaşıp duruyor. Az sonra kamyonlar ateşin yanına yaklaşıyor. Kapaklar açılıyor. Kahverengi gömlekli üniversite gençleri kamyonlardan aldıkları binlerce kitabı ateşe fırlatıyor. Kara suratlı üniformalılar, tasmalarından zor tuttukları kurt köpekleri, olup biteni dikkatle izliyor.

10 Mayıs 1933 Alman tarihine geçen karanlık, utandırıcı günlerden biridir. Hitler seçimlerde salt çoğunluğu elde edememişti. Ancak sol partiler arasında işbirliği sağlanamaması, bu arada Hindenburg ve tilki politikacı von Papen'in ağır endüstri kralları ile gizli anlaşması, uydurma Reichstag yangını Hitler'i yine de başbakanlık koltuğuna oturtmuştu. Hırsı sınır tanımayan Führer'in ilk işlerinden biri özgürlükçü sola ve düşünürlere karşı saldırıya girişmek olmuştu. Yüz binlerce emekçinin yanı sıra düşünürler, sanatçılar, bilim adamları tutuklandı. Kimileri sınır ötesine kapağı attı, savaş bitene dek yaşamını zorunlu sürgünde geçirdi.

"Bugün kitap yakanlar, yarın insan yakar"
10 Mayıs akşamı başlayan 'Kitap Yakma' girişimi hemen tüm ülkeye sıçradı. Üç hafta içinde Almanya'da yüz binlerce kitap yok edildi. Berlin Opera Alanı'ndan Münih Kral Alanı'na dek. Kitapların yakıldığı kentlerin tümünde üniversite vardı. Kitaplar yanarken sadece Nazi subayları nutuklar atmıyordu. Profesörler de heyecanla "Giderek artan Marksist girişimler, yıkım getiren Yahudi ruhu Almanya'yı tehdit etmekte," diye binlerce insana sesleniyordu.

Heine, Marx, Freud, Seghers, Brecht, Zuckmayer, Zweig, Mann ve Remarque'ın havaya uçuşan eserleri alevlerde yok olurken askeri orkestralar marşlar çalıyor, insanlar hayvanlar gibi uluyordu. Naziler, "Alman düşün dünyasının çöpü," dedikleri bu yazarların sadece Berlin'de 20 bin kitabını ateşe attı. Hitler'in düşünceye baskısı kitapların yakılması ile doruk noktasına ulaşmıştı. Nazi gençlik örgütlerinin 'Kitap Yakma' uygulamasının halka anlatılan gerekçesi, Alman kültürünü yabancı kirlenmelerden arındırmaktı. Kahverengi gömlekler tüm ülkede kütüphaneleri, yayınevlerini bastılar, kitapları kamyonlara doldurup alanlara götürdüler.

Büyük ateşe atılanlar Alman dili kültür ve edebiyatlarını yüzyıllar boyu onurlandırmış edebiyatçılar, düşünür ve sanatçıların eserleriydi. "Bugün kitapların yakıldığı yerde, ilerde insanlar da yakılır," diyen evrensel ve insancıl Alman şairi Heinrich Heine ne yazık ki haklı çıktı. Sınır ötesine kaçamayanlar kampların dikenli telleri arkasında yaşama gücünü yitirdiler. Gaz odaları ve fırınlar sonları oldu. Antifaşist ve antimilitarist çağdaş Alman yazarlarının en ünlüsü Erich Maria Remarque "Hayat Kıvılcımı" adlı eserinde o günleri konu eder. 10 Mayıs 1933'de yakılan ateş 1945'e dek sönmedi, toplama kamplarının fırınlarında, bombalanan onlarca kentte yandı durdu.

Kültür cinayetine onay veren aydınlar
Kitap yakma, Hitler ve peşinden gidenlerin Alman düşün dünyasında planladığı kıyımın sadece bir parçasıydı. Bu uygulama 10 Mayıs'tan önce başlatılmıştı. Üniversiteler, müzeler, kütüphaneler, tiyatrolar ve orkestralarda yapılan "temizlik" için 7 Nisan 1933'te memur yönetmeliğinde değişikliğe gidilmişti. Komünistler, sosyalistler ve özellikle de Yahudiler devlet hizmetinden çıkarılacaktı. 10 Mayıs'tan haftalar önce Alman düşün dünyasına 'zarar veren kişiler'in listeleri hazırlanmıştı. Alman aydınlarının bir bölümü olup bitene sesini çıkaramadı. Ancak çoğu düşünür, profesör, aydın, insanlık tarihinde benzeri olmayan bu kültür cinayetine onay verdi. Basın da karşı çıkmadı, hatta birçok köşe yazarı girişimleri onayladı. "Kentlerimizde göğe yükselen alevler, Almanya'nın yeniden uyanışının bir simgesidir," diye yazanlar oldu. Aradan iki yıl geçtikten sonra Hitler yönetimi bir 'yasaklar listesi' yayımladı. Bu listeye göre Naziler tam 524 yazarın 'zararlı' dedikleri toplam 3601 eserinin Almanya'da yayımlanmasını ve okunmasını yasaklıyordu.

Kitap, diktatörlerin, baskı yönetimlerinin korkulu düşüdür, örümcekli kafalar için karabasanların en korkuncudur. Çünkü kitap, bütün işkencelerden, zindanlardan, her türlü silahtan daha güçlüdür. İnsanlık tarihinde kitaptan nefret eden, kitabı yasaklayan, yakan çarpık politika önderleri hep görülmüştür. Ancak kalıcılığını ve etkinliğini her zaman korumuştur kitap. O, sağlıklı düşünceyi toplumlara ulaştırmayı, onlara doğru yolu göstermeyi hep başarmıştır.

Düşünce özgürlüğüne baskı, uygulandığı ülkenin sınırlarını kolayca aşar, başka toplumlara da sıçrar. Bireye baskı yapan, onu düşüncesinden dolayı zindana atan çıkar çevreleri her zaman ve her ülkede vardır.

26 Nisan 2017

Kitap, Yönetenlerin Korkulu Rüyası

insanbu.com, 26.04.2017 
Ahmet Arpad
10 Mayıs 1933 Alman tarihine geçen karanlık, utandırıcı günlerden biridir. O akşam başlayan 'Kitap Yakma' girişimi hemen tüm ülkeye sıçradı. Üç hafta içinde Almanya'da yüz binlerce kitap yok edildi.

1 Eylül 1939 günü Almanya topraklarından çıkan büyük savaş sadece onlarca milyon insana kıymadı, Nazi ideolojisinin arkasındaki faşist görüşle bir 'düşünce kıyımı'nı da gerçekleştirdi! 1933-1945 arasında 'öldürülen' Alman edebiyatının savaş sonrasında pek kolay kendine gelememesinin, bir daha da eski ününe kavuşamamasının nedenlerinden biri de Nazi Almanyası'ndaki bu 'düşünce kıyımı'dır. Kitap; diktatörlerin, baskı yönetimlerinin korkulu rüyası, örümcekli kafalar için karabasanların en korkuncudur. Çünkü kitap; bütün işkencelerden, zindanlardan, her türlü silahtan daha güçlüdür.

İnsanlık tarihinde kitaptan, yazılıp çizilenden nefret eden, onları yasaklayan, yakan çarpık politika önderleri hep görülmüştür. Bunlardan 'en ünlüsü' de, insanlığın bundan tam altmış yıl önce kurtulduğu Hitler'di! Yirminci yüzyılın en ünlü antifaşist ve antimilitarist yazarı Erich Maria Remarque'ın üne kavuştuğu 1928-1931 yıllar, Almanya'nın toplum yapısında tedirginliklerin iyiden iyiye arttığı bir dönemdir. Remarque adının ve romanlarının ülkede olağanüstü ilgiyle karşılaşmasında toplumdaki tedirginliğin payı çoktur. 1933'lerin kahverengi gömlekli iktidarı Naziler, Remarque'ın yanı sıra daha birçok yazarın eserini de kendilerine engel görmeye başlamıştı. Özellikle genç yaşta ünlenmiş olan Remarque, yüzyıllardır Cermen efsaneleri ve masalımsı yiğitlik örnekleriyle yetiştirilmiş sıradan Alman halkına savaşın yersizliğini, kötülüklerini herkesin anlayacağı apaçık gerçekler olarak haykırıyordu. Eserlerine kimi edebiyatçılar ve büyük tenkitçiler dudak bükseler de, halk Remarque'ı okuyor ve savaşın ne olduğunu, savaştan kimlerin yararlandığını anlamaya başlıyordu.

Özgür düşünceye engel
O günlerde, sosyal demokratlar, komünistler, merkezciler ve daha birçok politik örgütün toplandığı Reichstag'da sürekli çekişmeler yaşanıyordu. 30 Ocak 1933 Alman tarihine geçen karanlık, utandırıcı günlerden biridir. Seçimlerde salt çoğunluğu elde edemeyen Hitler, sol partilerin arasında işbirliği sağlanamaması sonucu iktidar koltuğuna oturmuştu. Bu başarıyı elde etmesinde Hindenburg ve Von Papen'in ağır endüstri krallarıyla yaptığı gizli anlaşma da önemli bir rol oynamıştı. Hitler'in ilk işlerinden biri özgür düşünceyi frenlemek oldu. Sola ve düşünürlere karşı başlattığı saldırılar da 'başarılı'ydı. Sayısız düşünür, sanatçı ve bilim adamı uyduruk nedenlerle tutuklandı. 10 Mayıs 1933'te bütün Almanya'da başlatılan ve haftalarca süren kitap yakma girişiminin amacı sadece insancıl, savaş karşıtı yazarlara gözdağı vermek değildi. İktidarda kalabilmek için tüm ülkede özgür düşüncenin dibine kibrit suyu dökmekti! O günlerde Almanya'da Heine, Freud, Marx, Seghers, Brecht, Zweig, Musil, Mann ve Remarque'ın kitapları dev ateşlere atılırken askeri orkestralar marşlar çalıyor, insanlar uluyordu! Bu kitap yakmanın eylemenin halka anlatılan gerekçesi, Alman kültürünü yabancı kirlenmelerden arındırmaktı. Kitapları yasaklananlar, ateşlere atılanlar Nazilere göre "Alman düşün dünyasının çöpü" yazarlardı.1935 yılında Hitler yönetiminin yayımladığı 'yasaklar listesi'ne göre tam 524 yazar zararlıydı! Toplam 3601 eserin Almanya'da yayımlanmasını ve okunmasını yasakladılar. Ne yazık ki Alman aydınlarının bir bölümü olup bitene ses çıkarmadı. Kitapların yakıldığı kentlerde çoğu üniversite profesörü, "Giderek artan Marksist girişimler, yıkım getiren Yahudi ruhu Almanya'yı tehdit etmekte" diye seslendi toplanan binlerce insana. Basında da pek karşı çıkan olmadı. Hatta birçok köşe yazarı Nazilerin 'kitap düşmanlığı'nı onayladı. Alman ruhuna ve edebiyatına bile bile ihanet edilirken basında, "Kentlerimizde göğe yükselen alevler, Almanya'nın yeniden uyanışının bir simgesidir" diye yazanlar oldu.

Düşünürlerin acı sonu
"Bugün kitapların yakıldığı yerde yarın insanlar da yakılır" diyen evrensel ve insancıl Alman şairi Heinrich Heine ilerde ne yazık ki haklı çıkacaktı. Sınır ötesine kaçamayan antifaşist düşünürler toplama kamplarının dikenli telleri arkasında yaşamlarını yitirdiler. Gaz odaları ve fırınlar çoğunun acı sonu oldu. Sınır ötesi ülkelere kapağı atabilenlerin çoğu savaş sonrasında da bir daha Almanya'ya geri dönmedi. 1933'ten sonraki yıllarda Nazi rejimi daha çok kahramanlığı ve savaşı konu alan bir edebiyat türüne özen göstermeye başladı. Nasyonal sosyalist dünya görüşünü destekleyen adı sanı pek duyulmamış yazarlar 1935'ten başlayarak Rayh Kültür Odası'nın desteğini aldı. Yazarlık mesleğini sürdürmek isteyenlerin bu odaya üye olması zorunluydu. Yine de Nazi rejimine direnen ve ülkeyi terk etmeyen Hans Fallada, Werner Bergengruen, Ina Seidel, Reinhold Schneider gibi yazarlar Hitler'i ve savaşı pek eleştirmeden o zor yılları çekildikleri köşelerinde geçirmesini bilmişti. 1933-1945 arasında Alman edebiyatı ölüdür, varlığından söz edilemez. 10 Mayıs 1933 Alman tarihine geçen karanlık, utandırıcı günlerden biridir.