10 Mayıs 2026

İnsanlar ve silahlar

Aydınlık Avrupa, 10 Mayıs 2026

STUTTGART - Ahmet ARPAD

Almanya'nın Baltık Denizi ve Kuzey Denizi kıyılarında beş bin ton 1,6 milyon ton savaş malzemesi yatıyor! Bunun 300 bin tonu kimyasal zehirli madde. Kadın rejisör Frido Essen bir zamanlar televizyonda izlediğim "Denizde Bombalar" adlı filminde Almanya'nın kıyısı olduğu denizlerde 2. Dünya Savaşı sonrasından kalma bombalarla kimyasal silahların yattığını anlatıyordu. Almanya'nın bu denizlere tam 1500 km. kıyısı var. Sadece geçen yıl 10 milyon insan dibi dev bir silah deposunu andıran iki denizin kıyılarında ve adalarında tatil yapmış, altlarında bombalar, top mermileri, mayınlar ve torpidolar kuzeyin serin sularında yüzmüşler...

Denizler silah çöplüğü

Hitler Almanyası'nın teslim olmasının ardından ülkeye el koyan "Dörtler" çabucak büyük bir temizliğe girişir! Aldıkları ortak kararla, Alman ordusunun silah fabrikalarında ve depolarında buldukları, çoğu kimyasal milyonlarca ton silahın yüzde seksen beşini Kuzey ve Baltık denizlerine boca ederler. İki deniz o günden günümüze Almanya'nın silah çöplüğü! Uzmanların açıklamalarına göre denize atılan silahlar bir yük trenine doldurulmak istense 2 bin 300 kilometre uzunluğunda bir tren gerekirmiş! Çoğunluğu Kiel, Lübeck ve Rostock önlerinde denizin dibinde. Kumsalda gezinenler dikkat etmek zorunda, çünkü yangın bombalarından kopan ve kıyıya vuran fosfor parçaları kehribarı andırıyor, yanılıp da eline alanın derisi kaslara kadar yanabiliyor! 

1945'den bugüne orada çürüyen İkinci Dünya Savaşı'nın silahlarından yayılan sayısız zararlı madde sulara karışıyor. Kiel Üniversitesi uzmanları, son yıllarda yangın bombalarıyla değişik cephanelerdeki fosforu, TNT ve arseniği pisi balıklarında ve midyelerde tespit ettiler. Silahların zehri deniz ürünleri aracılığı ile insanlara bulaşıyor. Yetkili makamlar sorumluluğu onlarca yıldır birbirlerine atıyor, çünkü Amerikalıların denizin dibine yığdığı Hitler'in bombalarını çıkarıp imha etmek milyarlarca Avro'ya mal olacak. İlk aşamada Lübeck ve Meckelnburg körfezlerini temizlemek için bütçeden 100 milyon Avro ayrıldı. Federal Çevre Bakanlığı'nın son açıklamasına göre komşu ülkeler çalışmaları merakla izliyor. Savaş sonrası günlerden kalma belgesellerde “savaş çöpü“nün yürüyen bantlarla denize atıldığı görülüyor. Başka bir belgeselde de 20 Ağustos 1946 günü Lübeck limanında Alman ordusundan kalma 1100 ton bomba trenlerden gemilere yüklenirken bir bombanın kayıp diğerlerini ateşlediği izleniyor. Bu kazada sekiz çalışan ölüyor.

Almanya'nın altında yatan patlamamış bombalar

81 yıl önce bugünlerde 2. Dünya Savaşı bitmişti. İngiliz ve Amerikan uçakları savaşın son aylarında Almanya'nın üzerine yüz binlerce bomba yağdırmıştı. Bunlardan en korkunçlarından biri de 1943'teki Hamburg bombalanmasıydı. Yaklaşık 800 Amerikan ve İngiliz savaş uçağının "Gomorrha Harekâtı"nda attığı yüz binin üzerinde tahrip ve yangın bombası 40 bin insanın ölümüne neden olmuştu. 1945 şubatındaki Dresden bombalanmasında da güzel kent yerle bir edilmiş, 34 bin insan yaşamını yitirmişti. İkinci Dünya Savaşı'nın bombaları sadece suların altında değil. Alman topraklarının altında da, savaşta uçaklardan atılmış, patlamamış uçak bombası olduğu bilinen bir gerçek. Nerede oldukları belirsiz, arada bir rastlantı sonucu ortaya çıkıyorlar. "Dörtler"in uçakları sadece başkent Berlin'in üzerine 45 bin ton bomba atmıştı. Resmi açıklamalara göre İkinci Dünya Savaşı yıllarında Almanya'nın üzerine iki milyon tona yakın bomba düşmüş. Uzmanlara göre bunlardan yüzde yirmisi henüz patlamamış, yerin altındalar. Daha çok inşaatlar sırasında ortaya çıkıyorlar. Bulunmalarının ve imha edilmelerinin daha 50 yıl süreceği söyleniyor!

***

1976 yılında yeri belirlenip planlanan Akkuyu Nükleer Güç Projesi'nin temeli 3 Nisan 2018'de Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından atılmıştı. Akkuyu Santrali Ecemiş fay hattına yaklaşık 160 km uzaklıkta. Rusya Federasyonu ile imzalanan resmi anlaşmaya göre 20 milyar dolara çıkacak projenin 2025 yılında üretime geçmesi planlanmıştı. Şimdi ilk ünitesinin bu yıl açılacağı söyleniyor. Değişik çevresel, teknik ve ekonomik riskleri barındırdığı uzmanlar tarafından yıllardır sıkça dile getirilmekte. 

Bundan tam 40 yıl önce, 26 Nisan 1986'da Ukrayna'daki Çernobil nükleer santralında meydana gelen patlama sonrasında radyasyon bulutları Avrupa'ya yayılmıştı. Aradan geçen yıllarda on binlerce insan tiroit kanserinden ölmüştü. Doğa da. Bulutlar Doğu Karadeniz bölgemize de çökmüş, Rize'de yaşayan bir tanışım da iki yıl sonra yaşamını bu kanserden yitirmişti! Bir süre önce yapılan resmî açıklamalara göre kanser tehlikesi bir 40 yıl daha sürecek... Kuzey Anadolu fay hattına 80 km ötede de bir santral inşa ediliyor. Sinop Nükleer Güç Santrali ilk elektriği 2035 yılında üretecekmiş.

İsviçre'nin haber ve bilgi platformunun (SWI swissinfo.ch) geçen yıl yaptığı açıklamaya göre dünya genelinde bir milyardan fazla ateşli silahın (küçük silahlar ve hafif silahlar) dolaşımda olduğu tahmin ediliyor. 1966 yılında Stockholm'da kurulmuş olan Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü'nün (SIPRI) 27 Nisan'daki açıklamasına göre de tüm dünyada silaha yapılan harcama son 11 yılda sürekli artmış. 2025 yılında toplam harcama 2,9 trilyon dolar olmuş! Çin 336 milyar dolarlık harcamasıyla son 10 yılın en hızlı büyümesini gerçekleştirmiş. Türkiye, 2025'te en çok askeri harcama yapan ülkeler sıralamasında 18'inci sırada yer alıyor. Ülkemizin askeri harcamaları, 2025'te 30 milyar dolara ulaştı. Bu rakam, 2024'e kıyasla yüzde 7,2 ve 2016'ya kıyasla ise yüzde 94'lük artışa karşılık geliyor.

Bütün bunların ardından konuyla dolayısıyla ilgisi olan yepyeni bir bilgi: Avrupa İstatistik Ofisi'nin (Eurostat) geçen haftaki güncel verilerine göre Türkiye, yoksulluk riski altında bulunan nüfus oranında yüzde 29,8 ile Avrupa'nın zirvesinde yer aldı. Ülkemizde bu risk grubunda yer alan kişi sayısının 25 milyonu aştığı hesaplandı. Türkiye'de emeklilerin büyük bir bölümünün maaşları açlık sınırının altında. 2026 yılı itibarıyla, en düşük emekli maaşı, belirlenen açlık sınırının sadece %61,8'ini karşılayabiliyor.

İnsan eliyle yaşam yok edenler her çağda vardı...Onlardan kurtulmak mümkün değil!

7 Mayıs 2026

Özgür düşünceye engel olanlar!

Eleştirel Kültür Dergisi, 07 Mayıs 2026

Ahmet Arpad

93 yıl önce, 10 Mayıs 1933 Alman tarihine geçen karanlık, utandırıcı günlerden biridir. O akşam Berlin'de başlatılan 'Kitap Yakma' girişimi çabucak tüm ülkeye sıçrar. Üç hafta içinde Almanya'da yüz binlerce kitap yok edilir. Kitap yakmalar Hitler'in düşünürleri 'yok etme' girişiminde attığı ilk adımdır.

Gazeteci-yazar Ralph Giordano‘nun "Eğer Hitler Savaşı Kazansaydı..." adlı belgeseli kitaplığımda. Giordano yapıtına Hitler'in şu sözlerini almış: "Bizim ırkımız bu dünyaya hükmetmek hakkına sahiptir. İşte bu hak bizler için gelecekte uygulayacağımız dış politikanın kutup yıldızı olmalıdır!" Führer'in 1930'daki bu sözleri sadece bir megalomani, sınırsız bir düş değildir. "İnanın bana, üstün ırkımız bin, hatta bin iki yüz yıl boyunca bütün dünyaya hükmedemeyecekse, her şey sadece Almanya ile sınırlı kalacaksa ne gerek var nasyonal sosyalist harekete!" Bu sözlerin altında kafasındaki geleceğin programı yatmaktadır. Hitler ve partinin kilit noktalarına getirdiği yardakçıları geleceğin dünyasının kapsamlı planlarını savaştan önce yapmışlardı. 

Seçimlerde salt çoğunluğu elde edememişti, ancak sol partiler arasında işbirliğinin sağlanamaması, bu arada Hindenburg ve tilki politikacı von Papen'in ağır endüstri krallarıyla gizli anlaşması, uydurma Reichstag yangını Hitler'i yine de başbakanlık koltuğuna oturtmuştu. Hırsı sınır tanımayan Führer'in ilk işlerinden biri özgürlükçü sola ve düşünürlere karşı saldırıya girişmek olmuştu. Yüz binlerce emekçinin yanı sıra düşünürler, sanatçılar, bilim adamları tutuklanmıştı. Önce aydınlar, sosyalistler, bilim insanları kamplara atılmıştı.

* * *

Ve 10 Mayıs 1933. Berlin Opera alanında alevler havaya yükseliyor. Büyük ateşin çevresine toplanmış insanlar keyifli. Aralarında öğrencileriyle gelmiş sayısız üniversite profesörü de var. Kucaklar dolusu, çantalar içinde, sırt torbalarında, bisiklet sepetlerinde, hatta el arabalarına doldurulmuş yığınla kitap taşıyorlar ateşin yakıldığı alana. Az öteye tezgâh kurmuş seyyar satıcılar kızartılmış sosisler, bira, şekerleme, çikolata satıyor. Alana açılan yollarda bekleyen kamyonların içi 25 bin kitapla dolu. Ellerinde büyük meşaleler üniformalı kızlar insanların arasında dolaşıp duruyor. 10 Mayıs 1933 akşamı Berlin Opera alanındaki olayların tanığı Erich Kästner ilerde kalem alacağı 'Kitaplar Yakılır mı?' adlı denemesinde o geceyi şöyle anlatır: "Binlerce kitap dolu kamyonlar insanlar arasından geçip yaklaştı. Hava kapalıydı, yağmur çiseliyordu..." Yazar Arnold Zweig da ilerde o akşamdan şöyle söz etmişti: "Yüzlerce insan budalaca, hayvani bir çılgınlıkla haykırmaya başlamıştı..." 

Kitap kıyımı Nazilerin nefret ettiği Weimar Cumhuriyeti'nin entelektüel temellerini yıkmayı hedeflemişti. Bu kıyımı izlemeye 70 bin insan gelmişti! Üstlerinde cübbeler üniversite profesörleri, üniversite öğrenci dernekleri başkanları, SS, SA ve Hitler Gençliği üyeleri üflemeli çalgılardan oluşan orkestranın çaldığı coşkulu müzikle Opera Alanı'na yürüyordu. Kitap yakma bir halk şenliğini andırıyordu. 

"Alman düşün dünyasının çöpü"

O gün Almanya'nın 21 üniversite kentinde üç yüzün üzerinde edebiyatçının, filozofun, bilim adamının ve politik yazarın yapıtları ateşlerde kül oldu. Brecht, Dix, Döblin, Einstein, Freud, Heine, Horvath, Kafka, Lessing, Luxemburg, Mann, Marx, Musil, Remarque, Roth, Seghers, Schnitzler, Suttner, Tucholsky, Werfel ve Zweig'ın kitapları yanıp yok oldu. Naziler, "Alman düşün dünyasının çöpü" dedikleri bu yazarların kitapları ateşlerde yanarken propaganda Bakanı Goebbels Berlin'deki dev alevin başında haykırıyordu: "Yahudilerin artık çok aşırılığa kaçmaya başlayan entelektüelliğine son veriyoruz!"

Hitler'in düşünceye baskısı 

10 Mayıs 1933'de Almanya'da başlatılan kitap yakmalar Hitler'in düşünürleri 'yok etme' girişiminde attığı ilk adımdı. 'Kitap Yakma' girişimi hızla tüm ülkeye sıçradı. Hitler Gençliği ve eğitim müdürlükleri Almanya'nın tam doksan kentinde 102 yakma eylemi düzenledi. Üç hafta içinde Almanya'da yüz binlerce kitap yok edildi. Adolf Hitler Almanya'yı 'teslim aldığı' 30 Ocak 1933'ten başlayarak aydınları, sol görüşlüleri, sendikacıları, gazetecileri ve edebiyatçıları düşü olan nasyonal sosyalist misyona karşıt görmeye başladı. 1934 yılının ilk günlerinde yürürlüğe giren "yazı işleri müdürleri" yasasıyla gazeteler ve yayınevlerinin çalışmalarını daha yakından denetleme olanağı yaratıldı. Birkaç ay içinde özgür yayın yapan birçok gazete kapanırken, binin üzerinde gazeteci de işini yitirdi. Yahudi kökenli edebiyatçılar hızla Almanya'nın kültür yaşamından siliniverdi. Nasyonal sosyalistler ülkede yönetimi ele geçirmelerinin daha ilk yılında sadece aydınların gözünü korkutmadı, tüm medyayı da çıkarlarına uygun yönlendirmeye başladı. Neyin nasıl yazılacağına Hitler'in 1933'de yönetimi ele geçirmesinden birkaç hafta sonra kurduğu ve başına da Goebbels'i oturttuğu 'Propaganda Bakanlığı' karar vermeye başladı. Basından pek karşı çıkan olmadı. Tepki gösterenler işten atıldı, Almanya'dan kovuldu ya da öldürüldü. 

Kültür cinayetine onay veren 'aydınlar'

Kitap yakma, Hitler ve peşinden gidenlerin Alman düşün dünyasında planladığı kıyımın sadece bir parçasıydı. Bu uygulama 10 Mayıs'tan önce, Hitler başa geçtikten iki ay sonra, başlatılmıştı. Üniversiteler, müzeler, kütüphaneler, tiyatrolar ve orkestralarda yapılan 'temizlik' için 7 Nisan 1933'te memur yönetmeliğinde değişikliğe gidilmişti. Komünistler, sosyalistler ve özellikle de Yahudiler devlet hizmetinden çıkarılacaktı. 10 Mayıs'tan haftalar önce Alman düşün dünyasına 'zarar veren kişiler'in listeleri hazırlanmıştı. Gizli polis teşkilatı Gestaρo'nun şefi Hermann Göring: "Bürokrasinin hiçbir maddesi benim uygulamalarımı engelleyemez", diyordu. Alman aydınlarının bir bölümü olup bitene sesini çıkaramadı, çoğu düşünür, profesör, aydın, insanlık tarihinde benzeri olmayan bu kültür cinayetine onay verdi. Basın da karşı çıkmadı, hatta birçok köşe yazarı girişimleri onayladı. "Kentlerimizde göğe yükselen alevler, Almanya'nın yeniden uyanışının bir simgesidir", diye yazanlar oldu. Hitler yönetimi 1935'de bir 'yasaklar listesi' yayımladı. Bu listeye göre Naziler tam 524 yazarın 'zararlı' dedikleri toplam 3601 eserinin Almanya'da yayımlanmasını ve okunmasını yasaklıyordu.

Joseph Roth Stefan Zweig'a 23 Eylül 1934 tarihli mektubunda şunları yazmıştı: "İnsanlar Hitler'in kalıcı olduğu görüşünde, dünya ve Almanya bir savaşı bekliyor... Çok büyük bir felakete sürüklendiğimizin farkında olduğunuzu sanıyorum. Edebiyat yaşamımız yok olacak." Yayınevleri kamulaştırıldı, karşı çıkmak isteyenler mallarını başkalarına satmak zorunda bırakıldı. Propaganda bakanlığının başındaki Goebbels o günlerde: "Bizimle çalışmak isteyene kapımız hep açıktır", diyordu. 

Yönetenlerin korkulu düşü kitap

Kitap, diktatörlerin, baskı yönetimlerinin korkulu düşüdür, örümcekli kafalar için karabasanların en korkuncudur. Çünkü kitap, bütün işkencelerden, zindanlardan, her türlü silahtan daha güçlüdür. İnsanlık tarihinde kitaptan nefret eden, kitabı yasaklayan, yakan çarpık politika önderleri hep görülmüştür, ancak kalıcılığını ve etkinliğini her zaman korumuştur kitap. O, sağlıklı düşünceyi toplumlara ulaştırmayı, onlara doğru yolu göstermeyi hep başarmıştır. 10 Mayıs 1933 kitap kıyımı ve ardından gelen korkunç insan kıyımı hiç unutulmamalıdır. Düşünce özgürlüğüne baskı, uygulandığı ülkenin sınırlarını kolayca aşar, başka toplumlara da sıçrar. Bireye baskı yapan, onu düşüncesinden dolayı zindana atan çıkar çevreleri her zaman ve her ülkede vardır.

10 Mayıs 1933 insanlık tarihine geçen karanlık, utandırıcı günlerden biridir... Hitler'den günümüze pek bir şey değişmedi. Baskıcı rejimler kitaba hep düşman gözüyle baktı. Aydın düşünürler ise hiç unutmadı kitabın silahtan daha güçlü olduğunu.

8 Mayıs 1945'de, bundan 81 yıl önce, Naziler teslim oldu, II. Dünya Savaşı resmen sona erdi.

3 Mayıs 2026

Sacher, pastadan otele

Cumhuriyet, 03.05.2026

Viyana - Ahmet Arpad

Kahvehanelerden, lokantalardan, şaraphanelerden sıcak bir ışık sızıyor. Masalarda konuşan, gülen, şarabını yudumlayan, gazetesini okuyan insanlar. Kaertner Caddesi'ne yaklaştıkça sokaklar renkleniyor. Binalar bakımlı, vitrinler pahalı. Az ötede, operanın yan karşısında, Viyana ve Mozart âşığı Nadir Nadi Bey'le eşinin bu Tuna kentine her gelişlerinde indikleri tarihi Hotel Bristol. Kapısında "kelli felli" dört erkek. El kol hareketleriyle aynı anda konuşuyorlar. Yüksek sesle. Konuştukları dile bakılırsa Doğu Avrupalı işadamları olacaklar. Tabii Slovakya sınırının az ötesindeki Bratislava'da her türlü işi çevirip Perestroyka sonrası Viyana ormanlarındaki, Grinzing ve Kahlenberg'deki ucuza kapattıkları tarihi villalar, köşkler ve saraycıklarda yaşayan Rus zenginleri de olabilir...

Siz yolunuza devam edin. Karşınızdaki tarihi opera ışıl ışıl. Hotel Sacher'in kapısında dizi dizi siyah otomobiller duruyor. Loden paltolu beyler, kürk mantolu hanımefendiler yanınızdan hızlı hızlı geçiyor. Girin otelden içeri. Kapıdaki başında şapkası, üzerinde üniformasıyla duran, siz önünden geçerken hafifçe eğilen yaşlıca beyin selamına karşılık vermeyi unutmayın. Az sonra masanıza gelen şirin garson kıza ısmarlayın kahvenizi. Yanında bir porsiyon ünlü çikolatalı pasta Sacher de tabii "zorunlu".

VİYANA'NIN SİMGESİ 

1832 yılında Prens Metternich, sarayın pastanesinde çalışan 16 yaşındaki Franz Sacher'e seçkin konukları için özel bir pasta yapmasını emreder. Pasta çikolata, kayısı reçeli ve kremadan oluşacaktı. Genç Franz'ın yarattığı pasta günümüze dek Viyana'nın bir simgesi olmuştur. İleride Franz Sacher'in oğlunun açtığı ve kendi adını verdiği otel de Avrupa'nın en ünlü otellerinden biri olmayı başarmış ve bu ününü günümüzde hâlâ korumakta. Dünyaca ünlü sayısız sanatçı, devlet adamı Hotel Sacher'de konaklamıştır. İşte bunlardan bazıları: İngiltere Kralı VII. Edward, düşes Wallis Simpson, Kraliçe II. Elizabeth ve eşi Edinburgh Dükü Prens Philip, Monako Prensi III. Rainier ve eşi Gracia Patricia (Grace Kelly), John F. Kennedy, Kofi Annan, John Lennon ve Yoko Ono, Herbert von Karajan, Leonard Bernstein, Plácido Domingo, José Carreras ve Rudolf Nurejew, Gustav Mahler ve ünlü "Üçüncü Adam" filminin rejisörü Graham Greene...

Her yıl yaklaşık 400 balonun yapıldığı kültür kenti Viyana'da Opera Balosu milyonlarca insanı büyüleyen uluslararası bir etkinliktir. Hotel Sacher ve bu balo birbirlerini tamamlar. Balo öncesi otelde düzenlenen lüks gala yemeği değişik ülkelerden Viyana'ya gelmiş olan ünlü konuklar için kaçınılmazdır. Dünyanın en iyi otellerinden biri kabul edilen Hotel Sacher, Viyana'da bir ailenin sahip olduğu ve bu aile tarafından işletilen tek lüks oteldir. Müşterilere hizmet veren personelin uzun yıllardır burada görev yaptığı belli. Deneyimliler. Söylendiğine göre çalışanların çoğu neredeyse tüm meslek yıllarını Sacher'de geçiriyor.

"Dünyanın en yaşanabilir kenti" Viyana'da bir dönemin zarafetini ve ruhunu, sarayı andıran tarihi otelin her köşesinde hissediyorsunuz.

1 Mayıs 2026

Savaş sonrası Almanya'sında yaşam mücadelesi

Eleştirel Kültür Dergisi, 01 Mayıs 2026

Ahmet Arpad

Gazeteci – yazar Stig Dagerman 1946 yılında, savaşın hemen ardından enkaza dönüşmüş Almanya'nın bombalanmış kentlerini, mülteci kamplarını ziyaret etmiş, yıkıntılar arasında yaşamda kalmaya çalışan insanları tanımış, acı gerçekleri yerinde gözlemlemiş

1946 yılı, savaş sonrası Almanya'sına yaşamda kalma mücadelesiyle damgasını vurmuştu. Açlıkla geçen bir kış, enkaz yığınlarıyla dolu kentler bu mücadelenin en çarpıcı örnekleriydi.

İsveçli genç yazar Stig Dagerman "Alman Sonbaharı" adlı kitabında o günleri şöyle anlatıyor: "1946 sonbaharında insanlar sadece Ruhr havzasında değil, ülkenin diğer bölgelerinde de açlıkla savaşıyor. Doğu bölgelerinden sığınmacılarla dolu trenler batıya geliyor." Karaborsa, cepheden ve esaretten dönen askerler, kıt bir öğün yemek için fuhşa zorlanan genç kadınlar… O günlerin Almanya'sında ortam umutsuzluk dolu. İnsanlar yıkılmış kentlerde kalıntılar arasında yaşıyor. Bodrumlara veya derme çatma barınaklara sığınmışlar. Stig Degerman savaş sonrasının en kötü günlerini insanlarla iç içe geçiriyor. "Soğuk mahzende yaşayan Alman'a savaştan ne ders aldığı sorulduğunda ne yazık ki savaşı başlatan rejimden nefret etmeyi, onu hor görmeyi öğrenememiş olduğunu fark ediyorsunuz", diyor.

1946, Almanya'nın koşulsuz teslimiyeti

1946, Nazi rejiminin sona ermesinden sonraki "birinci yıl" olarak kabul edilir. Dagerman: "Tarihçilere göre, bu yıllar Alman İmparatorluğu'nun koşulsuz teslimiyetidir, yenilgisidir", diyor. "Almanya'nın daha sonraki bölünmesinin ve iki Alman devletinin kurulmasının temelleri o günlerde atılmıştır." Genç yazar sınıflar arasında yaşanan çok acı anlara tanık oluyor, fakirle fakirin fakiri arasındaki ayrımı görüyor. O savaş sonrası Almanya'sında kaldığı süreçte sonra şuna inanıyor: "Açlığın idealizmin her türlüsü için zararlı olduğu çok acı bir gerçek. Almanya'da bir ideolojinin peşinden giderek ülkeyi yeniden yapılandırmak isteyenlerin karşısında her şeyi göze almış gericiler değil, kayıtsız, ne olduğu belirsiz, politik kararlarını vermek için önlerine konacak yemeğin gelmesini bekleyen yığınlar var." Stig Dagerman savaşın ardından her köşesini gezdiği ülkede kısa süre sonra toplumun dikey, çapraz ve yatay çatlaklardan oluşmuş olduğu kanısına varıyor. "Alman Sonbaharı"nda Nazi rejiminden geriye kalan yıkıntının ülkede hem toplumsal hem de bireysel düzeyde ne denli derin yaralar açtığını gösteriyor. Dagermann'a göre 1933 öncesi aşırı görüşlerin temsilcisi olmuş, Naziler döneminde de hiç değişmemiş olan eski kuşakla Nasyonal Sosyalizmden başka bir yönetim tanımamış olan yeni kuşağın savaş sonrasında değişmeleri olanak dışı. O savaşla sayısız kuşağın yitirilmiş olduğu inancında. İzlenimleri şöyle: "Şimdi yaşları yirmilerde olan kuşağın insanları küçük Alman kentlerinde sabahtan akşama sokaklarda geziniyorlar, trene binmeseler de, birilerini karşılamasalar da istasyonlarda çok zaman geçiriyorlar. Bir köşede sarhoş birçok genç kızın yabancı askerlerin boynuna sarıldığını veya sarhoş zencilerle sıraya oturmaktan çok uzanmış olduklarını da görebiliyorsunuz."Görüşmüş olduğu bir savcının şu sözlerini de okura aktarıyor: "Bugün sadece gençler değil, tüm Almanlar hasta! Bizleri hasta eden enflasyon, omuzlarımıza yüklenen savaş tazminatları, altında ezildiğimiz işsizlik ve peşimizi bırakmayan Hitlerizm! Son yirmi beş yılda altında kaldığımız bu şeyler bir toplum için çok yıkıcı."

Makaleleri 26 Aralık 1946 ile 28 Nisan 1947 arasında Expressen'de yayınlanır. Sonra "Alman Sonbaharı" adıyla kitap olarak çıktığında o günlerde işgal altındaki Almanya üzerine yazılmış sayısız kitaptan biridir, fakat diğerlerinden değişik olduğunu eleştirmenler kısa süre sonra fark eder. Onlardan biri de o yılların en büyük gazetesi Dagen Nyheter'in başyazarı Herbert Tingsten'dir. Kaleme aldığı köşe yazısında şöyle diyor: "Dagerman Almanya yolculuğu sırasında yaşadıklarını çok yansız, çok duygulandırıcı ve de çok etkileyici anlatıyor." 

"Alman Sonbaharı" sarsıcı bir belge

Sayısız baskı yapmış olan "Alman Sonbaharı" Dagerman'ın çok büyük bir okur kitlesine ulaşmış ilk kitabıdır. Yazar yapıtını kaleme alırken tekdüze bir anlatım amaçlamış. Kimi yerde konuştuğu insanlarla arasına dikkatli bir mesafe koyuyor. Kimi yerde de onlarla çok yakınlaşıyor, o günlerde acı çeken insanlardan biri oluyor. Dagerman savaş sonrası Almanya'sının trajik-komedi ve çok anlamsız yanlarını sağgörüyle, akıllıca ele alıyor. Almanya'yı baştan sonra gezerken insanlara ön yargısız, dostça yaklaşıyor. Yıllardır bodrumlarda yaşam savaşı veren, açlıktan kırılan insanları anlamaya çalışıyor.

Genç yazar yaşadıklarını çoğu zaman birkaç kelimeyle, kısa cümlelerle canlı ve duygusal okura iletirken başarılı. "Alman Sonbaharı" bir gazeteci titizliğiyle ele alınmış. Yapıt güçlü ve sarsıcı. Anlatımı ve gerekçeleri belirgin, apaçık. Okuru o gün insanlarının sefaleti ve acısıyla yüzleştirirken ön yargısız. Gördüklerini, karşılaştığı insanların trajik yaşam öykülerini, korkularını ve ümitlerini doğrudan, berrak bir dille anlatmasını başarıyor. Dili çok yönlü ve kelime dağarcığı çok zengin.

Dagerman İkinci Dünya Savaşı sonrasının en çarpıcı tanıklarından biri. "Alman Sonbaharı" değerli bir belge, bugün de okuru heyecanlandıran ve duygulandıran bir yapıt.

26 Nisan 2026

Endüstriyel gıda maddeleri

Aydınlık Avrupa, 26.04.2026

STUTTGART - AHMET ARPAD

İlkyaz insanoğlunun canına can katıyor! Kışın geride kalıp güneşin kendini daha çok göstermesiyle, havaların ısınmaya başlayıp doğanın canlanmasıyla insan yeniden doğmuş gibi oluyor! Her yıl bu haftalarda tam kırk yıldır tanıştığımız doktoruma gidip bir görünüyorum, baştan aşağı bir denetimden geçiyorum. Bu bir "teknik bakım" tam anlamıyla! Tepeden tırnağa, içten dıştan... Doktora gitmek için hasta olmayı beklemeye gerek yok. Hele onlarca yıl çalışan "makine" eskimeye başlayınca "check-up"lar sıklaşıyor, erken tanının önemi artıyor. Bu nedenle son on beş yılda mart ayının birkaç gününü değişik muayenelere ayırmak gerekiyor. Bu yıl da her zamanki değişik kontrollerle testlerin ardından görüşmek üzere doktorun karşısına oturdum. Yardımcısının masasına koyduğu dosyaya uzun uzun baktıktan sonra başını kaldırıp gülümsedi ve her yıl söylediğini tekrarladı: "Yaşınıza göre iyi sayılırsınız! Her şey yolunda." Ve ben tam rahatlamış doktora veda etmeye hazırlanırken o: "Sizinle konuşmak istediğim bir şey daha var!" dedi. Bu kez gülümsemiyordu. Ciddileşmişti nedense. "Hayrola?" diye sordum, biraz meraklı, biraz da ürkek. "Merak etmeyin, pek sizinle ilgili değil", dedi. Gülümsemesi yüzüne geri gelmişti. "Bu yıl da kalın bağırsak kanseri ile ilgili bir kampanya başlattık da... Elli yaş üzeri bütün hastalarımızın dikkatini bu ölümcül hastalığa çekiyoruz. Sizde yapılan testlerde herhangi bir şey görülmedi, fakat bir de kolonoskopi taraması yapalım
Ne dersiniz?" 

Beslenmenin endüstrileşmesi

Günümüzde, standartlaştırılmış ve paketlenmiş gıdalar, konum veya mevsimden bağımsız olarak satın alınabiliyor ve tüketilebiliyor. Aynı zamanda, tüketiciler hem psikolojik hem de coğrafi olarak yedikleriyle giderek daha fazla bağlarını koparıyorlar; bir anlamda beslenme konusunda cahil hale geliyorlar (ya da cahil hale getiriliyorlar. Örneğin, 20 yıl önce Almanya'da kişi başına yılda ortalama 87 kilogram et tüketiliyordu; bu da günde yaklaşık 240 grama denk geliyordu. İnsanlar ortalama olarak ekmekten daha fazla et tüketiyordu. Geçen yılın sonunda Federal Tarım Bilgi Merkezi'nin (BZL) açıklamasına göre kişi başına yıllık et tüketimi 53,3 kg'a düştü. Domuz eti en popüler et türü olmaya devam ediyor. Kişi başı tüketim 30 kg. Sığır ve dana eti tüketimi hafif bir artış göstererek kişi başı 9,7 kg'a ulaştı. Tavuk eti 13,6 kg.

Üzüm Hindistan'dan geliyor

Almanya yetiştirdiğinden daha çok sebze ve meyveyi ithal ediyor. Yollayan ülkelerin başında İspanya, İtalya ve Güney Afrika geliyor. Aldığınız en ucuz üzüm Hindistan'dan geliyor. Bombay'dan dev gemilere yüklenen üzüm sandıkları Süveyş kanalını geçiyor ve dalından koparıldıktan bir ay sonra da Almanya'nın dükkânlarında kilosu yaklaşık 4-5 Avroya satılıyor! Federal Tarım Bakanlığı Bilgi Verme Merkezi'nin 2024 yılında açıkladığı listeye göre şu ülkeler Almanya'ya sebze ve meyve yolluyor: Kolombiya, Ekvador, Kostarika, Dominik Cumhuriyeti, Hindistan, Güney Afrika, Türkiye (30 bin ton karpuz), İspanya, Brezilya, Yunanistan, Fransa, Hollanda, Polonya ve İtalya...

Günümüz Almanya'sında çoğu insan sağdan soldan aldığı abur cuburla ayaküstü karın doyuruyor. Genci yaşlısı, zengini fakiri, kadını erkeği, sokakta, trende, otobüste, tramvayda, metroda bir şeyler yiyip içiyor. Son yıllarda kıyıntı büfelerinin sayısının gittikçe artması da dikkat çekici. Yanlış beslenen toplumu yakın gelecekte değişik hastalıklar bekliyor. Bu hastalıkların başında da kalın bağırsak kanseri geliyor! Yorgunluk, iştahsızlık, kilo verme, dışkıda kan, kabızlık gibi belirtilerle başlayan bu hastalığa yakalanmamanın tek yolu doktorumun da söylediği gibi belli dönemlerde yapılan testler. Almanya'daki açıklamalara göre bağırsak kanserine yakalanma riski en çok erkeklerde). Tarama testindeki erken tanıyla eski sağlığına kavuşma şansı yüzde doksan, hastalık ilerledikten sonra bu şans yüzde kırka düşüyor. Hastada bu kanser tespit edildiğinde bağırsakta tümörlü olan parça – kimi zaman 30 santime kadar – ameliyatla alınıyor. Doktorum sohbete dönen konuşma sırasında büyük medya patronu Burda'nın bu amaçla 2001 yılında kurmuş olduğu büyük vakfa da dikkatimi çekiyor. 

Az hareketli bir yaşam

Yanlış gıdalanma sonucu ortaya çıkan bu ölümcül hastalığın nedenlerine gelince, en büyük tehlike günümüz insanlarının yanlış beslenmesinde yatıyor! Beslenme alışkanlığının giderek endüstriyel gıda maddelerine kayması bağırsak kanseri riskini arttırıyor. Alkollü içkiler, sigara, aşırı kırmızı et, yağlı yemekler, fast-food, düzensiz beslenme ve az hareketli bir yaşam bu ölümcül hastalığın başlıca nedenleri. Az lifli besin maddeleriyle bol sebzeyi, baklagilleri, bol meyveyi ve kepekli unla yapılmış yiyecekleri tüketenin, kırmızı et yerine tavukla balığı yeğleyenin, bol bol sebzeyle meyve yiyenin ve de bu alışkanlığını ömür boyu sürdürmüş olanın kalın bağırsak kanserine yakalanması hemen hemen mümkün değil! 

En son açıklamalara göre Almanya'da 2023 yılında 24 bin insan kalın bağırsak kanserinden ölmüş! 

12 Nisan 2026

Sarışın, mavi gözlü üstün ırk...

Aydınlık Avrupa, 12.04.2026

Ahmet Arpad

Federal İstatistik Kurumu'nun en son resmi açıklamasına göre 2050 yılına gelindiğinde Almanya'da 25 milyon daha az "safkan" Alman yaşayacak. Yaşam koşulları son yıllarda zorlaşan ülkede insanların giderek evlenmekten ve çocuk doğurmaktan kaçınması Almanya'yı yönetenleri korkutuyor. Bu "ürkütücü" nüfus gerilemesini nasıl önleyeceklerini bilmiyorlar. 

Bundan 100 yıl önce de yönetenlerin benzeri bir sorunu vardı! Birinci Dünya Savaşı'nın ardından ve yaşam koşullarının zorlaştığı 1920'li yıllarda Almanya'da nüfus büyük bir hızla azalmaya başlamıştı. 1933'te başa geçen nasyonal sosyalistler safkan Alman ırkının geleceğini güvenceye almak için doğum oranının bir an önce artması gerektiğini kafalarına koymuştu. Bu nedenle de Hitler'in sağ kollarından Heinrich Himmler, emri altındaki SS'lere 1935 yılında "Lebensborn yurtlarını" kurdurtmuştu. Orada Alman kadınları "Führer" için çok sayıda "Aryan" çocuk doğurmuştu. Evlilik dışı ilişkiler sonucu hamile kalanların kürtaj yapması da yasaklanmıştı. Bekar kadınlar, özellikle "Aryan" erkeklerden hamile kalanlar, bu evlerde doğum yapmış ve doğumdan sonraki ilk birkaç ayda çocuklarına bakmıştı. Ardından annelerinin elinden alınan çocukların yetiştirilmeleri devlet sorumluluğu altına girmişti. "Sağlıksız ve yaşaması gereksiz olanlar" ise özel kliniklere sevk edilmişti. 

Savaşın başlamasıyla Himmler, işgal edilen ülkelerde görev yapan tüm SS'lerle yüksek rütbeli polislere yolladığı bir emirle onlardan, "sınır ötesi görevlerinde geleceğin Alman neslini unutmamalarını" talep etmişti. SS subaylarının yabancı kadınlarla yapacağı evliliklerden veya evlilik dışı ilişkilerden dünyaya gelecek çocuklar devlet güvencesi altındaydı.

"Ülkenin parlak geleceği için safkan, güzel ve sağlıklı bir üstün Alman ırkı yetiştirmekti Nazilerin kafasından geçen", diye yazıyor Dorothe Schmitz-Köster, "Alman Anneler Hazır mısınız?" adlı kitabının önsözünde. Himmler politik amaçlı bu emriyle yakışıklı SS subaylarını zinaya teşvik ederken evlilik dışı ilişkileri de yasallaştırmıştı. Özellikle Norveç, Belçika ve Fransa'da da bu amaçla 13 Lebensborn yurdu açılmıştı. 

1945'e kadar Almanya'daki yurtlarda "safkan üstün ırk" ideolojisine uygun 8 bin çocuk dünyaya gelmişti. Norveç'te babası SS subayı olan çocukların sayısı 12 bin idi. Himmler'in bu ülkeyi çok önemsemesinin ve adamlarına "Çok sayıda Norveçli kadınla ilişkiye girin" diye emir vermesinin nedeni, Norveçlilerin "güzel ırk" Vikinglerin torunu olduğuna inanmasıydı. 

Kafatası ölçmek

İlerleyen savaş yıllarında Himmler'den gelen bir emirle askerler Polonya, Fransa ve Yugoslavya'da Alman'ı andıran küçük çocukları kaçırmaya başlamıştı. Almanya'ya getirilen ve çocuksuz Nazi ailelere evlatlık verilen bu çocukların sayısı belli değil. Nazilerin düşündeki Alman'a uyması için en önemli ölçütlerden biri kafatasıydı. Alnı ile başının arkası arasındaki mesafe ne kadar uzun olursa çocuk o kadar çok "gerçek" Almandı! 

Nasyonal sosyalist ideolojiyi Almanya'ya Hitler getirmemiştir. Bu ideoloji ondan önce de vardı. 1920'li yıllarda Braunschweig eyaleti içişleri bakanı olan Klagges, Avusturyalı Hitler'in 25 Şubat 1932'de Alman pasaportu alabilmesinde de büyük rol oynamıştı.

Savaş yıllarında Danimarka'da 6 bin, Belçika'da 40 bin, Hollanda'da 50 bin kadın, Alman babadan çocuk doğurmuştu. Fransa'da ise tarihçi Fabrice Virgil'in bir araştırmasına göre SS subayları Almanya'ya dönerken geride 200 bin çocuk bırakmıştı. Uzmanlar günümüzde 1 milyon Fransız'ın babasının ve dedesinin Nazi askeri olduğunu iddia ediyor! SS arşivlerine göre Rusya'da da "birkaç yüz bin çocuk" Alman babadan.

Sarışın, mavi gözlü

Savaş bitiminde Lebensborn yurtları, buradaki anasız babasız çocuklar ortada kalmasın diye kapatılmamıştı. Çocuk sağlığı uzmanı Profesör Hellbrügge, Münih yakınlarındaki Steinhöring yurdunu gezdiğinde burada sadece sarışın, mavi gözlü ve güzel çocuklarla karşılaşmıştı. Ancak hepsi dalgın, suskun, içine kapanıktı. Hellbrügge 20 yıl geçtikten sonra o çocukları tekrar bulmuştu. Çok az "Lebensborn" çocuğu ilkokulu bitirebilmişti. Bitirenler de bir baltaya sap olamamıştı. Sarışın güzel çocukların zekâsı en alt düzeydeydi. Sinir sistemleri bozuk, seks yaşamları sıfır, suç işlemeye çok yatkın insanlar tanımıştı Hellbrügge. SS örgütü Lebensborn çoğunlukla Doğu Avrupa ülkelerinde sayısız çocuğu kaçırmıştı. Bu çocukların çoğu Hitler ideolojisine bağlı Nasyonal Sosyalistlere evlatlık olarak verilmişti. "Kurbanlar" günümüzde de alınyazılarının acısını çekiyor ve kabul görmeyi bekliyorlar.

Tüm çabalara karşın Nazilerin "safkan üstün ırk" düşü gerçekleşmedi! Tahminlere göre 50 yıl sonra 50 milyon safkan Alman'a karşı 25 milyon yabancı kanlı insan yaşayacak Almanya'da! Bu gelişmeyi durdurmak hemen hemen olanak dışı... 

5 Nisan 2026

Yabancı düşmanı tohumlar

Cumhuriyet, 5 Nisan 2026

Ahmet Arpad

1990'lı yılların ortasından sonra üç-dört kez gittiğim güzel kent Dresden'de 3 Ekim 1990'da Batı Alman kapitalizminin ayak bastığı "köylüler ve işçiler ülkesi"nde büyük adımlarla ilerlediğini, insanlarının geçmişte "öcü" dediği kapitalizmin taze izlerini görmemek mümkün değildi.

Bu nasıl başarılmıştı? Baştaki hükümetler 1991'den 2021 yılına dek "dayanışma vergisi" adı altında her yıl ortalama 20 milyar Avro vergiyi kendi insanının boğazından kesmiş ve bunu eski Doğu Almanya'nın kalkınmasına yatırmıştı!

Yakın geçmişte doğuda hızla yükselen "Almanya İçin Alternatif Partisi (AfD)" artık tam anlamıyla bir kâbus olmaya başladı! Özellikle ülkenin doğusunda yaşayanlar ise nedense AfD'yi değişim için bir şans olarak görüyor. Almanya'nın doğusunda gerek yerel gerekse Federal Parlamento seçimlerinde yüzde 30 ile yüzde 40 arası oy alan aşırı sağcı AfD batıda yaşayanları ürkütmeye başladı. Çünkü şu sıralar birçok batı eyaletinde de oy oranı yüzde 20'ye dayandı! Onlarca yıl hükümet ortaklığı yapmış olan liberal FDP ilk kez bir eyalet meclisine giremezken yüzyılların sosyalistleri SPD yüzde 5.5 ile son anda kurtuldu! 

'ELBE KIYISINDAKİ FLORANSA' 

Elbe Nehri'nin yamaçlarına yayılı Dresden bir villalar kenti. Kocaman bahçeler, yeşil korular ortasında yüzlerce yıllık saraylar, saraycıklar, şatolar, konaklar... Hepsi de birbirinden güzel bu yapılar Dresden'in bir zamanlar ne denli zengin insanlar kenti olduğunun kanıtları. 2. Dünya Savaşı sonrası Ulbricht, Honecker ve yardakçılarının keyif sürdüğü bahçeler içindeki villalar 1990'dan sonra eski sahiplerine ya da mirasçılarına geri verilmişti. Batıdan gelenlerin de satın aldığı, çoğu Jugendstil (Arnuvo) yapı zevkle restore edilmişti. Dresden, yeniden inşası tam on yıl süren görkemli Kadınlar Kilisesi'nin de kapılarını ziyaretçilere açmasıyla yine eski çehresine kavuşmuştu. Kentin simge yapılarından biri de "Yenice Tütün Fabrikası". 19. yüzyılda Osmanlı'dan ve Mısır'dan tütün satın alıp işleyen bir aile şirketi fabrika binasını tek minareli, kubbeli, dış duvarları fayans kaplı bir cami şeklinde inşa etmiş. 1990'lı yıllarda çok başarılı bir restorasyon geçiren güzel yapı; bürolar, apartman daireleri, sanat galerisi, konferans ve toplantı salonları ile bodrumunda bir diskoteği barındırıyor. İtalya âşığı Kral II. August'un 17. yüzyılda Dresden'e kazandırdığı tarihi yapılar, onu Avrupa'nın en çekici kentlerinden biri yapmış. Floransa'yı andırması nedeniyle Dresden'e "Elbe kıyısındaki Floransa" da deniyor. 

SAĞCI GÜÇLER YÜKSELİYOR 

Saksonya eyaletinin başkenti Dresden günümüzde yabancı düşmanlığının kalelerinden biri. Batıdan gelen tüm desteğe, sayısız yeniliğe ve refaha karşın yabancı düşmanı tohumlar doğuda son yıllarda hızla yeşermiş. Bu gelişmenin kökünü kurutmak güç. Doğu Almanya'da çoğu insan yine Ulbricht-Honecker yıllarının özlemini çekiyor. Sağcı popülist güçler yükseliyor. Resmi açıklamalara göre son beş yılda 300'den fazla sağcı yürüyüş gerçekleşmiş. Göçmen kökenlilere yönelik şiddet ve saldırılar da engellenemiyor. Alman televizyon kanalı ARD'nin geçen yılın sonunda açıkladığı bir araştırma sonucuna göre insanların yüzde 76'sı ülke yönetiminden memnun değil! Tüm Almanların yüzde 30'u demokrasinin sorunları çözeceğine artık inanmıyor. Doğu Almanya'da bu oran yüzde 50. 1990'lı yılların ortasında Stuttgart'tan Dresden'e "göç etmiş" ve Saksonya Eyaleti İçişleri Bakanlığı'nda görev yapmış bir Alman dost ve eşi geçen yıl yine batıya yerleştiler. Altlarına bir karavan çektiler, Batı Almanya'yı ve komşu ülkeleri gezip duruyorlar, emekliliklerinin tadını çıkarıyorlar. Artık daha sık görüşüyoruz. Sohbetlerimizde yukarıdaki konulardan söz etmeden olmuyor. Açık açık itiraf ediyorlar, yaşamlarındaki bu büyük değişikliğin tek nedeni gelecek korkuları olmuştu! 

29 Mart 2026

Ku Klux Klan örgütü

Aydınlık Avrupa, 29 Mart 2026

Stuttgart – Ahmet Arpad

ABD tarihinin "kara lekesi", insanlık tarihinin gördüğü en gaddar nefret gruplarından biri kabul edilen Ku Klux Klan (KKK) bir sosyal kulüp olarak 1866 yılında Tennessee'de kuruldu. Sembolü yanan haç olan ırkçı, yabancı düşmanı, anti-semitik bu örgüt 20. yüzyılda Avrupa'ya da sıçradı. Özellikle İkinci Dünya Savaşı'nın ardından güçlenen Ku Klux Klan "European White Knights of the Burning Cross - Avrupa Beyaz Şövalyeleri Yanan Haç" çatısı altında günümüzde Almanya, İsviçre, Avusturya, İsveç, Fransa, İngiltere ve İtalya'da etkin. 

Resmi olmayan açıklamalara göre, ABD'de yaklaşık 10 bin kişi Ku Klux Klan'a üye, yurtdışı bağlantıları çoğunlukla değişik ülkelerdeki sağcı kuruluşlarla. Örgütün Avrupa'daki "şubeler"'i Almanya konumlu European White Knights of the Burning Cross'a bağlı. Çoğunlukla Facebook üzerinden yandaşlarına ulaşan, örgütün reklamını yapan Ku Klux Klan üyeleri Cermen anavatanlarına, Nazi dönemindeki Alman ordusuna övgüler, günümüz düzenine nefret yağdırıyorlar. Avrupa Ku Klux Klan örgütleri kendilerini nasyonal sosyalist ülküye yakın görüyor. Hitler resimleriyle "Gamalı Haç"lar İnternet sitelerinden hiç eksik olmuyor. İki binli yıllarda Almanya'da sekizi Türk olmak üzere 10 yabancıyı öldüren ve yıllarca ortaya çıkarılamayan (!) NSU Neo-Nazi örgütü tarafından Stuttgart yakınlarındaki Heilbronn'da öldürülen kadın polis Michèle Kiesewetter'in iki meslekdaşının yöredeki Ku Klux Klan'a üye olduğu ve "gece törenleri"ne katıldığı soruşturmalar sırasında ortaya çıkarılmıştı. Nasyonal Sosyalist Yeraltı (NSU) örgütünün Almanya'nın değişik yörelerindeki Ku Klux Klan gruplarıyla bağlantı içinde oldukları da bu soruşturmalarda kanıtlanmıştı. 

Sivri kukuletalılar örgütü

Daha birkaç yıl öncesine kadar Almanya İçişleri Bakanlığı ülkede Ku Klux Klan ideolojisinde kurulmuş dört örgütten yola çıkıyordu. Sonra bir ihbar üzerine Stuttgart yakınlarında tutuklanan "ünlü" bir sağcının telefonunda inanılmaz bilgilere ulaşılmıştı. Hemen ardından Almanya'nın sekiz eyaletinde Ku Klux Klan bağlantılı adreslere aynı anda polis baskınları düzenlenmiş, yüzün üzerinde tabancadan kılıça, değişik silahlara el konulmuş, yaşları 17 ile 60 arasında tümü erkek kırk kişi gözaltına alınmıştı. Bu baskınların nedeni şiddet yanlısı, yabancı düşmanı örgüt üyelerinin Almanya'da eyleme geçeceğinden korkulmasıydı. 

Ku Klux Klan üyelerinin yaptıkları gizli törenler geceleri oluyor, katılımcılar kendilerini uzun beyaz cüppelere ve beyaz sivri kukuletalara gizliyorlar. Bütün gruplarda üyelerin mutlaka uyması gereken bazı kurallar var. Bunlardan biri, ağızlarından sır kaçırmamak için özel yaşamlarında az içki kullanacaklar. Diğeri de, hep mücadeleye hazır olabilmek için düzenli ve sağlıklı bir yaşam sürdürecekler! 

Almanya Ku Klax Klan'ın web sitesinde şu sözler dikkati çekiyor: "Almanya örgütümüz Kuzey-Cermen kültürü ile Ku Klux Klan'ın dünya görüşünü bir araya getirmekte olup günümüzün kültürüne ve insanlarımızın gereksinimlerine uyuşum göstermektedir." Ku Klux Klan Cermen Şövalyeler Tarikatı açıkladığına göre Cermen kökenli Alman Hristiyanları'nın toplum ve kültür değerlerini korur ve teşvik eder. "Bu değerlerimizi teşvik etmekle atalarımızın mirasına saygı gösteriyor, onu hep canlı tutuyoruz." 

Almanya'da "Ku Klux Klan" var demek pek doğru olmaz. Çünkü buradaki örgüt ABD'de olduğu gibi birleşik bir örgüt değildir. Almanya'nın değişik bölgelerindeki örgütler birbirleriyle "gevşek ilişki" içinde olsalar da genelde "bağımsızlar"dır. 

15 Mart 2026

Şarlo'nun düşler dünyasında gezinti

Cumhuriyet, Pazar Eki, 15 Mart 2026

CENEVRE – Ahmet Arpad

19 Eylül 1952 tarihinde, son filmi "Sahne Işıkları"nın galasına katılmak için yanında eşi Oona birkaç günlüğüne Londra'ya giden Charlie Chaplin'e „Queen Elisabeth" transatlantiği ile yaptığı deniz yolculuğu sırasında ABD makamları yaşamını geçirdiği topraklara dönüşte girmesine izin vermeyeceklerini bildirir! Gerekçeleri, ünlü sanatçının son yıllarda ülkenin huzurunu kaçırıcı girişimlerde bulunmuş olmasıdır. Kendini hep bir dünya vatandaşı kabul etmiş olan Chaplin eleştiriciydi, liberaldi, II. Dünya Savaşı yıllarında savaş karşıtı olmuştu! Bu nedenle FBI, İngiliz vatandaşı Charlie Chaplin'in oturma iznini iptal ederek yaşamın en önemli dönemini geçirmiş olduğu Amerika Birleşik Devletleri'ne girmesini engeller. Ünlü sanatçı Hollywood'daki stüdyolarını ucuza elden çıkarır ve 1952'de tarafsız ülke İsviçre'ye yerleşmeye karar verir. Yeni yaşamı için Cenevre gölü kıyısındaki Corsier-sur-Vevey'i seçer. 40 bin metrekare büyüklüğündeki parkın içinde yükselen 1839 yapımı iki katlı villa Manoir du Ban'i satın alır. Bu olağanüstü konutunda onu kimler ziyaret etmez! Winston Churchil, Marlon Brando, Bob Dylan, Peter Ustinov, Gandi, Çan Kay-şek, Hanns Eisler, Bertolt Brecht, Albert Einstein, Sophia Loren, Petula Clark misafiri olur.

Şarlo'nun dünyasında bir gezinti

Charlie Chaplin'in, 20. yüzyılın en ünlü sinema sanatçısının Cenevre Gölü'nün kıyısında, Vevey'in yamaçlarındaki Manoir du Ban in Corsier'de 1953–1977 yılları arasında eşi Oona O'Neill ve sekiz çocuğuyla yaşadığı, sayısız asırlık ağaçla kaplı 40 dönüm olağanüstü park ve 1840 yapımı neoklasik dev malikâneyle yanında inşa edilen stüdyo/müze 127. doğum gününde, 16 Nisan 2016 tarihinde ziyarete açılmıştı. Chaplin's World (https://www.chaplinsworld.com/de) projesinin gerçekleştirilmesi tam 12 yıl sürmüş ve sonunda 60 milyon İsviçre Frankı'na malolmuştu. 

Ziyaretçiler yaklaşık 1400 metrekare büyüklüğündeki bir 'film stüdyosu'nda Şarlo'nun düşler dünyasında! Burada Büyük Diktatör'ün Altına Hücum'un, Modern Zamanlar'ın, Sirk'in içindesiniz. Yumurcak'la, Serseri de hemen yanıbaşınızda! 'Şarlo' hep 'küçük adam'dan yanaydı! (https://www.chaplinsworld.com/de/entdecke-chaplins-world/das-manoir) Müzenin yapımcıları Chaplin'le aynı dönemin ünlülerini de anıyor. Buster Keaton, Laurel ve Hardy size gülümsüyor. Çok yakın dostlarının balmumu heykelleri de karşınıza çıkıyor. Godard, Bloom, Loren, Churchill, Fellini gezenlere gülümsüyor! Şu günlerde açılışının 10. yılını kutlayan müzeyi her yıl ortalama 250 bin kişi ziyaret ediyor.

Stüdyo/müzenin az ötekisindeki yatak odalarına kadar gezilen tarihi neoklasik on beş odalı villası da her şey sanki Şarlo 1977'de 'ayrılırken' bıraktığı gibi duruyor. Altın çerçeveli aynalar, sayısız aile fotoğrafı, binlerce belge, 19. yüzyıldan kalma paha biçilmez mobilyalar, tavana kadar yükselen dolaplar, ağır kumaştan perdeler, büyük pencerelerden görünen olağanüstü bir doğa ve ötelerde büyüleyici göl. Her şey o kadar doğal ki, sanki Chaplin ailesi villayı hiç terk etmemiş! Bir an için kapı açılacak, 'Şarlo' görünecek ve ünlü gülümsemesiyle size 'Hoş geldiniz!' diyecek. 

Melon şapkalı, ince bastonlu

Chaplin Londra'da ilk kez sahneye çıktığında 7 yaşındaydı. Sahneden sinemaya geçen „Şarlo" ününe 21 yaşında Amerika'da kavuşur. Melon şapkalı, ince bastonlu, kocaman ayakkabılı, bol pantolonlu, ördek yürüyüşlü 'Şarlo' tipi hemen tutunur. 1918 sonrası çevirdiği komedi filmlerinde, toplumun ittiği, zavallı, fakir, iyi yürekli küçük insanı canlandırır. 1920'lerde yarattığı 'Yumurcak' ve 'Altına Hücum' filmleriyle Charlie Chaplin artık doruktadır. 'Modern Zamanlar'la bir başyapıt yaratır.1940'da onu ününün doruğuna ulaştırdığı 'Büyük Diktatör'de Hitler'le çok güzel alay eder. Führer'in diktatörlüğünü ve faşistliğini hiciv yoluyla anlatır. 

Lozan, Montrö ve Modern Türkiye

Vevey'e yarım saat ötedeki Lozan bir yamaca kurulmuş. Kentin eski evleri ve dar sokakları, şirin lokanta ve kafeleri göl kıyısında değil, yukarda! Bir füniküler kıyıyı kent merkeziyle bağlıyor. 160 bin nüfuslu Lozan'da görülecek yerler arasında en ilginci, her yıl 400 bin ziyaretçiyi çeken 13. yüzyıldan kalma gotik yapı, görkemli katedral. Lozan'ın Cumhuriyet tarihimizdeki yeri çok önemli. 23 Temmuz 1923'de imzalanan Lozan Antlaşması modern Türkiye'nin temelini oluşturuyordu. İmzaların atıldığı Beau-Rivage Palace yörenin en şık ve ünlü otellerinden. Buradan yine eşsiz bir manzara. Cenevre gölü ayaklarınızın altında... 

Lozan yakınlarından başlayan kıyı yolu Vevey ve Montrö üzerinden geçip Villeneuve'e kadar uzanıyor. Burada en önemli yapı 12. yüzyıldan kalma Chillon Şatosu. Gölden çıkan bir kayanın üzerine inşa edilmiş şatoya uzaktan baktığınızda sularda yüzüyormuş sanıyorsunuz. Az ötedeki Fairmont Otel'in Cumhuriyet tarihimizde önemli bir yeri var. Montrö Boğazlar Sözleşmesi'ni 1936'da dönemin Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras bu otelde imzalamış. 

"Burası bana huzur veriyor"

Chaplin, sadece 'Şarlo' tipiyle insanları büyülemesini başaran bir 'sihirbaz' değildi. O aynı zamanda üstün yetenekli bir rejisör, müzisyen ve iş adamıydı da. Manoir du Ban'in parkı andıran bahçesinde durup ötelerde uzanan barış dolu eşsiz doğaya bakan Şarlo'nun şu sözlerini anımsamadan edemiyor: "Buradaki dünya bana huzur veriyor, ufkumu genişletiyor ve ruhumu dinçleştiriyor." Evet, her yerde huzur ve barış! İnsancıl, barışsever ve öncü sanatçı 'Şarlo' işte bir cennette yaşamıştı.

Göl ve dağlar manzaralı villa anılarla dolu bir yer. Oğullarının anılarında anlattığına göre babaları yaşlılığında da hiç değişmemişti. Onun dili, mimikleri ve vücut hareketleriydi. 'Gülümsemeden geçen bir gün yitirilmiş bir gündür' sözünü çocukları ve torunları hiç unutmamıştı. Chaplin, sadece 'Şarlo' tipiyle insanları büyülemesini başaran bir 'sihirbaz' değildi. O aynı zamanda üstün yetenekli bir rejisör, müzisyen ve iş adamıydı da.

Albert Einstein, 1931'de Charlie Chaplin ile karşılaştığında şöyle demişti: "Sanatınızda en çok hayran kaldığım şey evrenselliği. Hiç konuşmuyorsunuz, yine de tüm dünya sizi anlıyor." Chaplin'in yanıtı da şöyle olmuştu: "Bu doğru, fakat sizin şöhretiniz daha da büyük. Kimse sizi anlamasa da tüm dünya size hayran."

* * *

Şirin göl gemisi, yandan çarklı 1910 yapımı 'La Suisse' iskeleye yanaşıyor. Yolcular iniyor, yeniler biniyor! Az sonra kalkıyor. Burnunu karşı kıyıya veriyor, Cenevre'ye gidiyor. Geniş kaldırımlarında Ortadoğulu zenginlerin gezindiği Rue de Rhone ve Rue du Marche'nin şık mağazalarında az insanın alabileceği pahalı giysilerin, saatlerin, takıların satıldığı lüks kente...

Her yerde bir huzur. Öteler İtalya ve Fransa...

Bahnhof"larda geçiriyorlar hafta sonlarını

Cumhuriyet, 15 Mart 2026

STUTTGART – Ahmet Arpad

Ahmet Arpad'ın bu yazısı 2 Mart 1986 tarihinde gazetemizin Pazar Yazıları sayfasında yayımlanan ilk makalesidir. Arpad gazetemize Stuttgart'tan sürekli yolladığı yazılarla bugünlerde 40 yılı geride bıraktı...  

"Bahnhof"larda geçiriyorlar hafta sonlarını. Bir buluşma yeri onlar için şehirlerin tren istasyonları. Stuttgart'ın büyük istasyonunda da yurtlarından uzakta yaşayan vatandaşlarımız boş cumartesi-pazarlarında geziniyorlar. Kocaman, kilise yüksekliğinde tavanlı istasyon binasının içi, birbirleriyle buluşup köy özlemi giderdikleri, uzun uzun sohbet ettikleri ve de işsizlerin iş aradığı yer.

Şu sıralar buz gibi geçen kış günlerinde, onlara istasyon içindeki sinemada, lokanta ve birahanelerde veya büyük postahanede rastlamak mümkün. Tren istasyonunun önündeki uzun alan, her köşesinden yürüyen merdivenlerin metroya indiği büyük yeraltı çarşısında da onlar geziniyor. Rengârenk, ışıl ışıl vitrinlerinde "Mevsim Sonu Satışı" tabelaları asılı mağazaların kapısında, geç saatlere kadar açık, ayaküstü büfelerin önünde birbirleriyle sohbet ediyorlar, Almanya'da basılan Türk gazetelerinde anavatandan haberler arıyorlar.

Türkiye'de kendilerine "Alamancı" denen Türklerin Stuttgart'taki bir başka hafta sonu buluşma yeri de "Markthalle". Her Alman şehrinde rastlayamayacağımız bu kapalı pazar, büyük ve tarihi bir bina. Çiçekçisinden kasabına kadar yüze yakın küçük dükkânın çoğunu yabancılar işletiyor. Yalancı dolma, beyaz peynir, sucuk, pastırma ve rakıyı çantalarına koyup Türk kasabından da kuzu pirzolasını aldıktan sonra, evlerinde dostlarına bir Türk sofrası donatıyor, Türkiye'de geçirdikleri yaz aylarının en güzel tatilleri olduğunu anlatıyorlar. "Türken raus!" diyenlerin artmasına karşılık, 1980'li yıllarda Türkiye'yi kendilerine tatil ülkesi seçen Almanların da artması ilginç. 1985'te Türkiye şehirlerini dolduran Almanların buna 1986'da da kararlı olduğu, turizm şirketlerinin çabalarından belli!

"Türkuaz", "Semaver", "Altın Boynuz"... Birbirinden ilginç ve değişik lokantalarımızı bütün yıl boyunca Türklerden çok Almanlar dolduruyor. Mutfağımızın en iyi yemeklerini severek ve afiyetle yiyorlar, dostlarıyla sohbet ediyorlar, güzel saatler geçiriyorlar. Bu lokantalara sık sık gidenler Türk dostu kişiler. Gençler çoğunlukta. Birbirlerini tanıyan, işyerlerinde ve özel yaşamlarında vatandaşlarımızla dostluk kurmuş insanlar. Bir araya geldikleri Türk lokantalarına geçenlerde "Atilla" da eklendi. Mumların ışığında, beyaz tüller ve eski Türk desenli çiniler arasında oturuyor, kulağa hoş gelen hafif oyun havalarını dinliyor ve su kattıkları rakılarını yudumlayarak Türkiye'de geçirdikleri o güzel günleri anımsıyorlar...

Maymunlar çok cana yakın

Aydınlık Avrupa, 15 Mart 2026

STUTTGART – AHMET ARPAD
    
Stuttgart'ın tarihi hayvanat bahçesi Wilhelma (www.wilhelma.de) bu yıl 180. yaşını kutluyor. Veliaht Prens Karl'ın Çar 1.Nikolaus'un kızı Olga Nikolaevna ile 30 Eylül 1846'da yaptığı evlilik nedeniyle kapılarını büyük bir dinlence parkı olarak ilk kez açmış, kısa süre sonra da bir hayvanat bahçesi ve botanik bahçesine dönüştürülmüştü. Güney Almanya'nın bu en eski hayvanat bahçesinde yaşayan değerli bonobo maymunları birkaç yıl önce yeni "evleri"ne taşınmıştı! Yapımı üç yıl süren, giderleri sonunda 22 milyon Avro'ya tırmanan "Maymunlar Evi"nin yapımı tehlikeye girince 28 bin üyeli Wilhelma Dostları Derneği 9 milyon Avro'luk katkıda bulunmuştu. Bugün Wilhelma'da 1200 türden yaklaşık 11 bin hayvan yaşıyor. Stuttgart, Berlin ve Münih'in ardından ülkenin üçüncü hayvanat bahçesine sahip.

Avrupa'da pek bir benzeri yok, gerçekten görülmeye değer. Şık, ileriye dönük modern yapının hemen hemen tamamı camdan. Mimarı Prof. Hascher'in Almanya'nın mimarları arasında önemli bir yeri var. Stuttgart'ın göbeğindeki Sanat Müzesi ile büyük bir alışveriş merkezinin de mimarı olan Prof. Hascher'in özelliği yapılarında çok cam kullanması. Bunu Maymunlar Evi'nde de gerçekleştirmiş. Bonobolar (cüce şempanze) ve çocukları 1000 metrekare büyüklüğündeki alanda yaşıyorlar. Maymunların geleceğe dönük yeni evi lüks, aydınlık ve de ferah. Burada yaşayan 25 bonobo oturdukları, yattıkları veya oynaştıkları yerden dışardaki güzel doğayı seyrediyor, günün belli saatlerinde parka çıkıyor, koşturup zıplıyor, çimenlere uzanıyor. 3000 metrekarelik dış yeşil alanda on beş metre yüksekliğindeki değişik ağaçlar, çimenler ve bir derecik onların.

"Anayurtları" Kongo

Camların arkasındaki kalabalık hoşlarına gitmemiş olacak, konuşup eden, gülen, kendilerine ikide bir el sallayan insanlardan rahatsız oldukları belli. Sadece küçüklerin hiç umurunda değil bu yeni dünya. Onlar insan çocuklarının da severek oynayacağı büyükçe bir odada koşuşturarak, salıncaklarda sallanarak, topları sağa sola savurarak tam bir keyif çıkarıyor. "Anayurtları" Kongo olan bonobolar dışarıya çıktıklarında açık alanda yükseklere tırmanıyor, insanın yüreğini ağzına getiren değişik jimnastik hareketleri yapıyor, metrelerce yukardaki hamaklara kurulup ayaklarının altında uzanan hayvanat bahçesini ve çevresindeki büyük parkı seyrediyorlar. Bütün gün tembel tembel oturmasını veya uyuklamasını önlemek için değişik kimi yöntemler de uygulanıyor. Bazı bölümlerde ancak uğraşı sonucu bulabilecekleri köşelere leziz yiyeceklerle oyuncaklar saklanıyor. Açıp alacakları dolap raflarına da günün belli saatlerinde yiyecekler bırakılıyor. Susuzluğunu gidermek isteyen maymunun duvarlardan arada sırada akan sulara ağzını uzatması gerekiyor. 

Hamilelik süreci 8 ay

Doğada bonobolar çok sayıda dişi, erkek ve yavru hayvandan oluşan büyük gruplarda yaşıyor. Yeni doğanlar belli bir yaşa geldikten sonra bölünüyor, küçük gruplara ayrılıyor. Bonobolar tüm büyük maymunlar gibi gündüz çok hareketli. Yaşamları sabah ve öğleden sonra doruğa ulaşıyor. Öğlen sıcağında dinleniyorlar. Geceleri de kendilerine yapraklardan bir 'uyku yuvası' yapıyorlar! Bu yuva genellikle ağaçların doruklarında oluyor, çoğunlukla sadece bir gece kullanılıyor. Bonobolarda doğum sırasında diğer dişilerin anneye yardımcı olduğu gözlemleniyor. Birkaç dişi, doğum yapanı erkeklerden korumak için etrafında toplanıyor. Annenin hamilelik süreci 8 ay. Gıdalanmaya gelince, yemek listelerinde çoğunlukla değişik meyve türleri, ağaç yaprakları, tomurcuklar, bitki özleriyle otlar, böceklerle solucanlar var! 

Az sonra dönüş yolundayız. Aslanlar, zürafalar, filler, ceylanlarla fok balıklarının yanından geçerek çıkışa doğru yürüyoruz. 1829'da Kral 1. Wilhelm'in Berberi stilde inşa ettirdiği pavyonun hemen yanındaki 650 metrekarelik havuz silme doğa harikası tropik su zambağı ile örtülü. Yaklaşık 180 yıllık yetmiş manolya ağacı havuzu çevreliyor.

Çıkışa az kala sularda gezinen flamingolar size: "Güle Güle", diyor. 

1 Mart 2026

Kar Köpeklerinin Yarışı

 Aydınlık Avrupa, 1 Mart 2026

STUTTGART – Ahmet Arpad

Köpeğin adı 'Layka'. Ormanın karlı yollarında koşuyor. Peşinden başka köpekler de geliyor. Hepsi nefes nefese. Yolun kenarında duran insanlar el sallıyor, heyecanla bağrışıyor. Köpekler yanıt vermek istermiş gibi havlıyor.

Karaormanlar'dayız. Güzel Todtmoos'da. Hava güneşli, fakat soğuk. Son günlerde çok kar yağmıştı yöreye. Stuttgart ve çevresinden kayak severler bu güzel spordan yararlanmak için buraları doldurdu. Herkesin amacı kızak çeken köpeklerin yarışını izlemekti. Almanya şampiyonası her yıl olduğu gibi yine bu yörede yapıldı. Karlar altındaki Hinterzarten, Todtmoos ve Bernau bu güzel spor için yeğlenen şirin kasabalar. Kızak köpekleri ve coşkulu seyirciler için her kış bir cennete dönüşüyor.

Eskimoların can yoldaşı

"Husky" denen köpekler Eskimoların can yoldaşı. Ava giderken kızakları çeken, karlarda kendilerine çukurlar açıp kulübelerinde uyuyan efendilerini Kutup ayılarından koruyan hep bu sadık hayvanlar. Kuzey kutbuna yaptıkları yolculuklarında Amundsen, Byrd ve Peary'ye eşlik etmiş olanlar da yine "husky"ler. Kurt nasıl soğuk havayı severse, bu köpeklerin de keyfi buz gibi kış günlerinde geliyor! Soğuk onları canlandırıyor. Hele ısı 10-15 derece sıfırın altındaysa keyiflerine diyecek yok!

Todtmoos'daki kızak köpeği yarışları 50 yıl önce küçük bir etkinlik olarak başlamıştı. 2025'de 50. yılını uluslararası katılımcılarla ve sayısız yarışla kutlamıştı. Yarışların ardından Stone Free grubu bir "rock gecesi" düzenlemişti. Günümüzde Todtmoos etkinliği Avrupa'nın en geleneksel kızak köpeği yarışlarından biri. Hızın, takım ruhunun ve buzlu vahşi doğanın etkileyici bir gösterisi. 

Kızakları çeken köpeklerin Orta Avrupa'ya, özelikle Almanya'ya gelmeleri son 50 yılda olmuş. İçgüdüleri çok gelişmiş bu hayvanlar, Kuzey Kutbu kadar soğuk olmayan yörelere de kolayca uyum sağlıyor. Bavyera ve Güney Karaormanlar'ın karlı dağ ve ovalarında düzenlenen köpekli kızak yarışlarına ilgi hep sınırsız.

"Kral köpek"

Sürücü büyük kızağın üzerinde ayakta duruyor. Kırbacını havada şaklatıp bağırıyor. "Go, go, go", "Heja", "Gee", Haw, "Whoa..." Köpekler kızağı çılgın gibi çekiyor. Hızları saatte 40 km'yi buluyor. En akıllısı altı veya sekiz köpeğin önünde koşuyor. "Kral Köpek" deniyor ona. Kar tipisinde yolu, izi ve yönü bulan bu köpek. Yarışın son turu. Kırbaçlar havada şaklıyor. Bağrışmalar, havlamalar. İnsanla köpek sanki bir bütün. Kızaklar daha da hızlanıyor. Varış çizgisi az ilerde. Köpekler uçuyor. Arkadan gelen kızaklar en öndekine çok yaklaşıyor... Ve yarış bitiyor.

Kazanan mutlu. Sürücüler birbirlerini kutluyor. İzleyiciler onlara sesleniyor, el sallıyor. Ya köpekler? İri mavi gözleri mutluluk dolu. Karlarda yuvarlanıyorlar, birbirleriyle koklaşıyorlar, önlerine konan kemikleri kemiriyorlar. Afiyetle.


22 Şubat 2026

Hitler'i ayakta tutanlar

 

CUMHURİYET, 22 Şubat 2026

Peşine yüzbinleri takan Adolf Hitler'in 30 Ocak 1933'te şansölye olarak atanmasıyla başlayan Üçüncü Reich, Nürnberg Mahkemesi'nin aldığı kararlarla 1946'da sona ermişti. Hitler'in Nazi diktatörlüğüne destek vermiş olan 42 "endüstri babası" da Nürnberg'de yargılanmıştı.

İDAM YERİNE 9 AY HAPİS

Adolf Hitler ve yandaşları 8 Kasım 1923'te Bavyera'da bir darbe girişiminde bulunurlar. "Geçici Alman Ulusal Hükümeti"ni ilan eden darbeciler ertesi gün silahlanıp Feldherrenhalle'ye yürürler. Çıkan çatışmada Hitler ve adamları dört polisi öldürür. İhtilal girişimi başarılı olmaz, darbeciler tutuklanır. Darbe girişimi ile devletin güvenliğini tehlikeye sokmuşlardır. Bu suçun cezası idamdır. Ancak Hitler sadece beş yıl hapis cezasına çarptırılır. Çünkü onu destekleyenler, başta eyalet adalet bakanı Franz Gürtner olmak üzere politikaya damgalarını vurmuş kişilerdir. Hitler, Landsberg hapishanesinde dokuz ay kaldıktan sonra serbest bırakılır.

ONLARSIZ HİTLER BİR HİÇTİ 

Adolf Hitler, 30 Ocak 1933'te Almanya Cumhurbaşkanı Paul von Hindenburg tarafından Almanya şansölyesi olarak atandı. Almanya'ya el koyan Hitler ile yardakçılarının palazlanması ve 13 yıl ayakta kalması, Alman endüstrisinin "babaları" olmasaydı başarılamazdı ve Hitler bir hiçti. Nazi Almanyası'nın orduları, Flick, Krupp, Thyssen ve şürekâsı olmadan komşu ülkeleri istila edemez, savaşamazdı. Onlar sayesinde Nazi Almanyası 1942- 1944 arasında silah gücünü üçe katlamıştı. Adolf Hitler'e verilen büyük parasal destek daha 1920'li yıllarda Bavyera'da başlar. Oradan diğer Alman kentlerine, Avusturya'ya ve İsviçre'ye de sıçrar. Avrupa'ya kaçmış bazı varlıklı Rus asilleri "Bolşevik düşmanı" Hitler'e destek verirken Henry Ford da Hitler'in partisi NSDAP'ye bağışta bulunur! Aynı dönemde Mussolini yönetimindeki İtalyan faşistlerinin bile İsviçre bankaları kanalıyla milyonlarca markı Führer'e yollamış olduğu biliniyor.

Hitler hapiste olduğu günlerde de para aramayı sürdürmüştü. O günlerde desteğini kazandıkları arasında besteci Richard Wagner'in oğlu ile eşi de vardı. Gelini Winifred Wagner de Hitler gibi birisine destek vermeye hazır olduğunu söylemişti...

ÇIKARLAR KARŞILIĞINDA DESTEK

Evet, o dönemlerde herkes çıkarları karşılığında Nazileri desteklemişti! İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazilerin yanında oldukları için Nürnberg mahkemesinin suçlu gördüğü endüstri patronları günlerini bir zamanlar Hitler'in kaldığı Landsberg hapishanesinde geçirirler. Yeni Almanya için ortak planlarını orada yaparlar. 60 milyona yakın insanın ölümünden Hitler'e hizmet etmiş olan bu endüstri patronları da sorumludur! İngilizlerle Amerikalılar kurdurdukları Batı Almanya'ya, Sovyetler'e karşı "kale" görevini verirler. Ancak ülkenin bir an önce güçlenmesi gerekmektedir. Hitler'e hizmet vermiş olan endüstri patronları hâlâ hayattadır. Solcuları sevmeyen, politik görüşleri en sağda bu insanlar ülkeye yine gerekli oldukları için aklanırlar. Dizginler yeniden Flick, Krupp, Abs, Sohl ve Zangen'in elindedir...

'TEMİZ SUYUN OLMADIĞI YERDE' 

Batı Almanya'nın ilk başbakanı Konrad Adenauer'in dediği gibi, temiz suyun olmadığı yerde kirli su dökülemezdi! Bugün yabancı düşmanı Neo Nazilerin Almanya'da etkin olması insanı, "Acaba bu gibilerin kökleri niçin bir türlü kurutulamıyor" diye düşündürüyor. 3 Şubat 2026 günü yapılan resmi bir açıklamaya göre Başbakan Friedrich Merz'in partisi CDU/CSU bugün seçim olsa %26.1 oy alacak, aşırı sağcı AfD de %25.1 oy oranıyla tekrar meclise seçilecek! 1939'da başlattığı savaşla yaklaşık 60 milyon insanın ölümüne neden olan Hitler'in politikasına inananlar niçin bugün de ülke yönetiminde yer almak istiyor, milyonlarca seçmen onlara niçin oy veriyor?

***

Yine Nürnberg mahkemesine dönelim. Yargılanan 24 üst düzey Nazi'den 12'si idama mahkûm edilir. Cesetleri, 1920'li yıllarda her şeyin başladığı Münih'e götürülür. Yakılır. Külleri kentin içinden geçen güzel İsar Nehri'nin sularına savrulur!

15 Şubat 2026

Politikacılar ve skandallar

Avrupa Aydınlık, 15 Şubat 2026

STUTTGART - AHMET ARPAD

Bonn Tarih Müzesi'nin yayını olan "1945'ten Sonra Almanya'da Skandallar" adlı belge kitap geçenlerde bir rastlantı sonucu elime geçti. Kitap savaş sonrası Almanyası'nda yaşanmış olan politik skandalları tüm belgeleriyle ele alıyor. 1949 yılında demokrasiye kavuşan yeni Almanya'da çıkarlarını her şeyden üstün tutan kimi üst düzey "gözü açık" politikacının neden olduğu skandallar bu büyük yapıtta tüm belgeleriyle okunuyor. Ancak şimdi 50-60 yıl sonra anılarınızda geriye döndüğünüzde zamanla her olayın üstünün örtüldüğü, neden olan politikacı ve endüstri patronlarının da burnunun bile kanamadığı acı gerçeğini gözler önüne sermesi... 

"Günahkâr"

Ünlü rejisör Willi Forst'un 1950 yapımı filmin adı "Günahkâr". Hildegard Knef bir sokak kadınını oynuyor. Çok kısa da olsa (beş saniye!) çıplak görünüyor. Filmde önce sevgilisinin, ardından da kendisinin intiharı savaş sonrası Almanya'sında büyük bir skandala neden olmuştu. Katolik ve Protestan kiliselerinin büyük tepkisi üzerine politikacılar araya girmiş ve filmi yasaklamaya çalışmışlardı. Ancak bunu başaramamışlar ve "Günahkâr" aylarca kapalı gişe oynamış, rejisörüyle artistleri de büyük üne kavuşmuştu.

Sokak Kadını Nitribitt

1950'li yılların "ahlak düşkünü" Almanyasını sarsan ikinci skandalını, politikacılarla zengin endüstri patronlarının yataklarından çıkmayan, Frankfurtlu sokak kadını Rosemarie Nitribitt cinayeti yaratmıştı. Savaş sonrasının bu en büyük toplum skandalına neden olan Nitribitt, 1957 yılında öldürüldüğünde 24 yaşında, çok zengin ve çok ünlüydü. "Sevgilileri" arasında yeni Almanya'nın ünlü patronları Harald Quandt, Krupp ailesinden Harald von Bohlen ve Gunter Sachs da vardı. Banka hesabı çok şişkin, altında o yılların en şık ve en pahalı otomobili kırmızı Mercedes 190 SL ve Frankfurt'un en güzel yerinde büyük bir apartman katına sahip olan Nitribitt'in katili hiçbir zaman bulunamadı. Not defterindeki isimler, adresler ve telefon numaraları da hiç açıklanmadı. Ölüm nedeni hep bir sır kaldı.

Uçak Alımında Oyunlar

1961 yılında Batı Almanya, ABD uçak fabrikası Lockheed'den tam 916 adet F-104 Starfighter savaş uçağı almaya karar verir. Adenauer hükümetinin Savunma Bakanı Franz Josef Strauss 'tur. O yıllarda Lockheed, İtalya, Hollanda, Japonya'ya da aynı uçaklardan satar. Son ana kadar Fransız Mirage uçaklarının alınmasını isteyen bakan Strauss, bir Amerika ziyaretinin ardından fikrini değiştirir. Starfighter'ların Almanya'ya tesliminden kısa süre sonra "Der Spiegel" dergisinde yayımlanan bir makalede, Lockheed fabrikasının lobicisi Ernest Hauser Savunma Bakanı Strauss ve partisi CSU'ya şirketin 10 milyon dolar "bağış" yapmış olduğunu açıklar. Bakanlık, ülke sırlarını açıkladığı iddasıyla dergi aleyhine dava açar. Strauss'un isteği üzerine başsavcı "Spiegel"de arama yaptırır, kaynaklarını açıklamayan gazeteci Ahlers ile genel yayın müdürü Augstein tutuklanır. Adenauer hükümetinin basın özgürlüğüne darbe indirdiğini söyleyen beş bakan istifa eder. Savunma Bakanı Strauss da görevinden ayrılır.

Kohl: "Hiçbir Şey Anımsamıyorum"

Batı Almanya 1981 yılında yine çok büyük bir politika skandalı ile sarsılır. Ülkenin en büyük endüstri kuruluşlarından Flick Holding'in, 1975'te Deutsche Bank hisse senetlerinin satışından elde ettiği 2 milyar markı yeni bir yatırımda kullanmak ve vergisini vermemek için bütün partilere 260 milyon mark bağışta bulunduğu ortaya çıkar. Bağıştan yararlananlar arasında sağcı ve solcu partilerden öteye bazı büyük sendikalar da vardır. Der Spiegel "bağışların" İsviçre'de aklandığını tespit eder. Suçlanan şirket yöneticileri ve parti "babaları" ufak cezalarla kurtulurlar. Başbakan Kohl de "hiçbir şey anımsamadığını" söyler.

Hitler'in Anıları!

1983 yılında "Stern" dergisi "Hitler'in Anıları"nı 9.3 milyon marka satın alır! Bu savaş sonrası Almanya'sında bir sansasyondur. Satanlara göre savaş bitiminden az önce Doğu Alman topraklarında, Börnersdorf yakınlarına düşmüş olan bir nakliye uçağında bulunmuştur. "Stern" bu "anıları" büyük bir coşkuyla yayımlamaya başlar ve aradan on beş gün geçmeden sahte oldukları ortaya çıkar. Stuttgartlı ressam Kujau'nun elinden çıkmış olan 59 ciltlik "Hitler'in Anıları"nı Stern, eski Nazilerin aracılığı ile almıştır. Almanya'nın ünlü haftalık dergisi rezil olur. 

Mossad'ın İntikamı mı?

1987 yılında Schleswig-Holstein seçimlerini mutlaka kazanmak isteyen eyalet başbakanı Uwe Barschel, rakibi sosyal demokrat Björn Engholm'u, basın danışmanı yaptığı gazeteci Pfeiffer'in hazırladığı dalaverelerle ağır ithamlar altında bırakır. Olaya el atan "Der Spiegel" bu skandalı ortaya çıkarır. İstifa eden Barschel, Kiel'den ayrılır ve dokuz gün sonra Cenevre'nin göl manzaralı çok ünlü Beau Rivarge Oteli'nin 317 numaralı odasında, içi su dolu banyoda, giysileri üzerinde ölü bulunur. Otopside midesinde sekiz ilaçlık bir "kokteyl" tespit edilir. Barschel'in öldürülmüş olduğu ileri sürülür. İsrail'in Kuzey Almanya'daki gizli bir silah ticaretini engellediği için, "Mossad'ın intikamı" denir. Kiel'deki tersane HDW'nin Güney Afrika'dan aldığı denizaltı siparişi gerçekleşmeyince, aracılık ettiği ve rüşvet aldığı için öldürüldüğü iddiası da ortaya atılır. Cenevre'de kaldığı günlerde silah kaçakçılarının bir toplantısına Barschel'in de katılmış olduğu söylenir. Alman Haberalma Servisi BND'nin bir adamının onunla aynı otelde kalmış olduğu da ortaya çıkar. Bir CIA ajanının Barschel'i öldürmüş olduğunu açıklayan Afrikalı silah taciri Dirk Stoffberg kısa süre sonra ölü bulunur. Barschel olayı gizemini hiç yitirmedi...

Tahtadan oyulan duygular

Cumhuriyet, Pazar Eki, 15 Şubat 2026

STUTTGART 
AHMET ARPAD


Şaraphaneden sokağın taşlarına vuran ışıkta iki kara kedi oturuyor. İçeri girmek için fırsat kolluyorlar. Şarap kadehleri elden ele dolaşıyor. Çakırkeyif insanlar coşkulu. Yaşlı bir kadın toprak sürahide daha çok şarap getiriyor. 

Hava soğuk. Birden kırbaç sesleri. Eski evlerin duvarlarında yankılar. Kediler kaçışıyor, karanlıkta kayboluyorlar. Şaraphaneden insanlar sokağa dökülüyor. Rengârenk giysili kadınlar, erkekler. Kahkahalar atıyorlar. Bağrışıyorlar. Ellerindeki uzun deri kırbaçları havada şaklatan gençler sokağa giriyor. Çığlıklar. Kırbaç şaklatanlar sokağın karanlığında uzaklaşıyor. Dar sokaklar karanlık. Bomboş. Cumbalı evlerin küçük pencerelerinde tek tük ışık. Perdeler ardında insanlar uyanıyor. 

Birkaç sokak ötede başka bir şaraphanenin önü de kalabalık. İçeriden müzik sesi geliyor, neşeli insanların şarkıları. Kırbaçlıları görenler el sallıyor, bağrışıyor. İçerde ayakta duracak yer yok. İnsanların yüzleri boyalı. Beyaz, kırmızı, turuncu. Giysileri de renkli. Müzisyenler masalara çıkmış. Genci yaşlısı, insanlar hopluyor zıplıyor, burada da şarap kadehleri elden ele dolaşıyor. Bunalan kendini dışarı atıyor.

Kentin ıssız sokaklarında yürümek güzel. Havada kar kokusu var. Sabah olmak üzere. Ötelerden yine müzik sesleri. Gittikçe yaklaşıyor. Ve kadınlı erkekli büyük bir orkestra köşeyi dönüyor. Rengarenk giysili bu insanlar da coşku dolu. Az sonra güneşin ilk ışınlarıyla bütün kent ayaklanacak! Rottweil'in tarihi sokaklarında kırbaç ve müzik sesleri...

Kırbaçlar havada şaklıyor

... Yolun iki yanı insan dolu, dizi dizi. Cumbalı evlerin pencereleri de. Salkım saçak... Herkes bekleşiyor. Tarihi taş kulenin kocaman saati sekize geliyor. Heyecan doruk noktasında. İnsanlar konuşmuyor, bekleşiyorlar. Sadece küçük çocuklar heyecanla sağa sola koşuşturuyor. Birden çan sesleri tüm kenti dolduruyor. Rottweil'da güneş doğuyor. Taş kulenin altındaki büyük kemerin kara kapıları ağır ağır açılıyor. Trompetlerin, borazanların ve davulların çaldığı Faşing marşı duyuluyor. Gergin bekleşen insanlar artık kendilerini tutamıyor. Hep birden bağrışıyorlar, haykırıyorlar, zıplıyorlar... Kimileri yola fırlıyor, dans ediyor. Kemerin loşluğunda ortaçağ süvarileri görünüyor. Arkalarında rengârenk giysileri ile müzisyenler, uzun kırbaçlarını havada şaklatanlar...

Maskeli, renkli uzun giysili insanlar kara kapıdan geçiyor. Hoplaya zıplaya. Gülen, ağlayan, şaşkın, öfkeli, kötü bakışlı maskeler tahtadan oyma. Değişik. Giysiler gibi. Somurtkan, dişlerini gösterip sırıtan, ağızlarını kocaman açan korkutucu suratlar erkek maskeleri. Gülen, gülümseyen, yumuşak hatlı olanlar kadın maskeleri. Afacan, yaramaz, kimi yılışık maskelerin ardında çocuklar... Giysiler gibi maskeler de çok eski, tarihi. Yenilerini yapan ustalar artık ender Karaormanlar'da. Çıngırak ve zil sesleri müziğe karışıyor. Yürüyüşü bırakıp yol kenarında duran insanlara koşan, onları ellerindeki uzun sopalarla dürtükleyen, kulaklarına bir şeyler mırıldanıp acayip kahkahalar atanlar oluyor. Sonra hoplayarak, zıplayarak yine uzaklaşıyorlar. Tuhaf yaratıklar bunlar. Komik ve hüzünlü, çekingen ve korkutucu maskelerin ardında kimler gizli? İnsanlar onlara gülüyor, onlardan çekiniyor da... Karaormanlarda kış kovalanıyor!

Karaormanlar'da Faşing maskesi deyince akla öncelikle Schramberg, Rottweil ve Schonach gelir. İstanbul doğumlu Ergun 1964 yılında annesi babasıyla Almanya'ya gelip Karaormanlar'ın şirin kasabası Schramberg'e yerleştiğinde altı yaşındaydı. İlk maskesini on beş yaşında yapmış. Üniversite öğreniminin ardından atıldığı makine mühendisliği yıllarında da yan uğraşısını hiç unutmamış. Yaşamını Stuttgart'ta sürdüren eski dost Ergun Can'ın elinden bugüne dek ıhlamur ağacından yaklaşık 100 maske çıkmış. Çoğu korkutucu cadılar değişik süreçlerde sergilenmiş! Bu da 'uyumun' bir başka yanı!

"Çılgınlık günleri"nde sevinç ve hüzün

Önümüzde duran, olup biteni sesisizce seyreden yaşlı adamın yüzü kireç rengi. Yanındaki yaşlı eşi de hüzünlü gibi, neredeyse gözlerinden yaşlar akacak. Tek sevinen ellerinden tuttukları küçük kız. Başını uzatıp geçenlere bakıyor. Bıraksalar fırlayıp maskelilerin arasına karışacak. Rottweil'in ana caddesinde duygular doruk noktasında. "Çılgınlık günleri"nde kent insanlarının içinden neler geçtiğini anlamak pek kolay değil. Sevinç ve hüzün, özlem ve sonsuzluk duyguları... "Bu kara kapıdan geçip kendini kentin sokaklarına bıraktın mı bambaşka bir insan oluverirsin", diyor yaşlı adam elinden tuttuğu küçük kıza eğilerek. Sanki bütün vücudu bir an için titriyor. Eski Faşing marşları duyuluyor. Büyük bir orkestra görünüyor. Üzerlerinde ortaçağ giysileri. Rottweil'da Faşing dev bir sokak eğlencesi, halk sevinçli. Kışı kovalıyorlar, ilkyazı karşılıyorlar. Bu sevinç bazen gürültülü, bazen anlaşılmaz... 

Güney Almanya'da bir Faşing daha geride kaldı.

5 Şubat 2026

Burjuvazinin çöküş şarkısı!

CUMHURİYET Kitap Eki, 5 Şubat 2026

"Buddenbrooklar – Bir Ailenin Çöküşü" 

AHMET ARPAD

Dört kuşağın öyküsü…

Dünya edebiyatında Alman romanını temsil eden yazarların başında gelen Thomas Mann kendi ailesinin üç kuşak boyunca yaşam öyküsünü anlattığı "Buddenbrooklar – Bir Ailenin Çöküşü" romanını (Almanca aslından çeviren: Burhan Arpad, Ketebe Yayınları) yazdığı yıllarda Nietzsche, Schopenhauer, Goethe ve Tolstoy‘la ilgileniyordu. Thomas Mann, kendisini bir anda dünya çapında üne kavuşturan bu yapıtını 1900 yılında tamamladığında yirmi beş yaşındaydı. Roman bir yıl sonra yayımlandı. Mann 1929 yılında bu eseriyle Nobel ödülünü aldı.

Buddenbrook'lar Baltık Denizi kıyısındaki Lübeck kentinde buğday ticareti ile uğraşan köklü bir ailedir. Yüz yıllık bir geçmişleri vardır. Zengindirler. Toplumdaki konumlarıyla gurur duyarlar. Thomas Mann ilk büyük romanında bu ailenin dört kuşak boyunca yükselişini ve çöküşünü çok gerçekçi bir anlatımla okura sunar. "Buddenbrooklar - Bir Ailenin Çöküşü"nde yaşananlar 1835 ile 1877 yılları arasını kapsamaktadır. Yapıt Johann Buddenbrook ile başlar ve Hanno Buddenbrook ile sona erer. 

"100 Büyük Roman" adlı incelemenin yazarı Abraham H. Lass kitabında "Buddenbrook Ailesi"nden şöyle söz eder: "Thomas Mann'ın bu yapıtı dış koşulların herhangi bir baskısı altında değil psikolojik kuvvetlerin etkisi altında gerileyen ve parçalanan bir ailenin öyküsüdür. Her nesilde, daha kuvvetli bir şekilde ortaya çıkan, ailenin değişik fertlerinin enerjisini ve kendilerine olan güvenlerini körelten anti-burjuva ruhu bunda önemli bir rol oynuyor." Abraham H. Lass'a göre diğer nedenler arasında ailenin bazı fertlerinin disiplinli yaşamdan kopmaları da vardır.

Yapıtın özünde, zengin bir tüccar ailesi olan Boddenbrook ailesinin çöküşü ve eski toplumsal düzenlerin modernite karşısında ortadan kaybolması vardır. Bu çöküş sadece ekonomik değil, aynı zamanda ahlaki ve kültürel nitelikteydi de. Yaşanan süreçte gündelik toplumsal hayatın doğası kökten değişmiş, yaşantılarımızın en kişisel yanları da etkilenmişti.

Çözülüp kopan aile bağları

Thomas Mann ilerde yazarlıktaki başlangıç yıllarından şöyle söz etmişti: "Buddenbrook'lar, iki cilt olarak 1901 Şubat‘ında çıktı. Satış fiyatı 12 Mark'tı. Kitabın hemen kapışıldığını söylemeliyim. İlk bin baskı yıl sonunda bitmişti. Yayınevi, yerinde öğütlere uyarak, kitabı tek bir ciltte yeniden bastı. Çok geçmeden basında övgü sesleri yükseldi. Yabancı dergi ve gazetelerde çıkan övgü dolu yazılar da gittikçe arttı." 

Kuzey Almanya'nın saygın ve varlıklı burjuva ailesi Buddenbrooklar için dışarıdan bakıldığında her şey kusursuzdur: Görkemli ziyafetler, karşılıklı saygı görmeler, kuşaklar boyu süregelen çok başarılı bir ticaret yaşamı... Çok parıltılı bir vitrin, ancak arkasında gittikçe modernleşen dünyanın çarkları arasında ezilen değerler, çözülüp kopan aile bağları ve sessizce büyüyen ruhsal bir tükeniş gizlidir. Biyografik unsurlar içermesini amaçladığı ilk büyük yapıtı için Thomas Mann'ın ön hazırlık çalışmaları yapması gerekmişti. Lübeck'teki salon sohbetlerinden alıntıları analiz etmişti. Akrabalarından ve arkadaşlarından büyük ailesi üzerine bilgiler istemiş, değişik belgeler toplamıştı. Bunların içinde sayısız mektuplar ve sertifikalar, aile üyelerinin ve tanıdıklarının biyografileri, mali durumları üzerine kayıt belgeleri, hatta aile yemek tarifleri de vardı.

"Dünya beni övgüleriyle yüceltiyor"

Kısa sürede romanın yeni baskıları birbirini kovalar. Thomas Mann artık Almanya'da tanınan bir yazardı. İlk günlerde romanın çok uzun olduğunu söyleyen yayıncının kuşkuları uçup gitmişti. Okurlardan sürekli mektuplar geliyordu. Zenginlikte ilk adımlarını atmıştı. Roman üzerine sürekli makaleler yazılıyordu. O günlerde Mann çok mutluydu: "Dünya beni övgüleriyle yüceltiyor ve mutluluk dilekleriyle kucaklıyor." 

Thomas Mann, "Buddenbrooklar"da dört kuşağın hikâyesini anlatırken katı disiplin ile sanatsal duyarlılık, görev bilinci ile bireysel mutluluk arasındaki amansız çatışmayı gözler önüne seriyor. Kitabın yayınlanmasının ardından Lübeck'te birçok kişi öfkelenmişti, çünkü romanda kendilerini veya kendilerine benzeyen kişileri tanımıştı. Mann'ı "halkına ihanet eden" olarak damgalamışlardı. Ancak eleştiriler kısa sürede unutulmuştu. Modern klasiğin en güçlü aile destanlarından biri sayılan ve "burjuvazinin çöküş şarkısı" olarak nitelendirilen bu dev roman, bir soyadının ağırlığı altında ufalanan hayatları ustalıkla betimliyor.

Dilbilimsel bir mücevher

Eleştirmenlerin "Alman usulü bir trajedi" diye tanımladığı ve Thomas Mann'a 1929 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazandıran "Buddenbrooklar" görkemli ve sarsıcı bir başyapıttır. Destansı bu roman kısa süre sonra sadece Alman edebiyatının bir başyapıtı olarak değil, aynı zamanda dilbilimsel bir mücevher olarak da kabul edilmişti. Yazar bu yapıtında Almancanın üç farklı biçimini, daha doğrusu yer yer Lübeck toplumundaki üç lehçeyi kullanıyor. Buna, karakterleri tanımlamak, sosyal ortamları tasvir etmek ve romanın karmaşık temalarını okura iletmek, toplumsal hiyerarşiyi tasvir etmek için ince ayarlanmış bir araç da diyebiliriz. Buddenbrooks bir aile destanı, bir toplumsal panorama ve psikolojik bir incelemedir. Okur onda değişik gerilimlerle yüzleşiyor. Romanın kahramanları kendilerine odaklanıyor, sürekli gelişmek ve istedikleri hedeflere ulaşmak, kişisel olarak gelişmek için zayıflıklarının üstesinden gelmeye çabalıyor, ancak sonunda başarısızlığa uğruyor. 

"Buddenbrooklar – Bir Ailenin Çöküşü" Alman edebiyat tarihinde bir dönüm noktasıdır, uluslararası alanda tanınan ilk büyük Alman toplumsal romanıdır.

Savaş sonrasında Almanya'ya dönmedi

Nazi yönetimi 1936'da Thomas Mann'ı Alman vatandaşlığından çıkarınca Stefan Zweig ona biraz hiciv dolu şunları yazar: "Resmen Alman vatandaşlığından çıkarılıp bir dünya vatandaşı olmaya hak kazandığınız için sizi tebrik ederim!" Başta Hermann Hesse olmak üzere bazı yakın dostlarının desteği ile 1938 yılında Amerika Birleşik Devletleri'ne yerleşen Thomas Mann uzun yıllar Princeton Üniversitesi'nde dersler verdi. 1944'de Amerikan vatandaşlığına geçti. II. Dünya Savaşı'nın bitiminden sonra Almanya'ya dönmedi. 1952 yılında İsviçre'ye yerleşti ve yaşamının sonuna dek Zürih'te yaşadı...

Buddenbrooklar – Bir Ailenin Çöküşü / Thomas Mann / Almanca aslından çeviren: Burhan Arpad / Ketebe Yayınları / 744 sayfa / 2026

1 Şubat 2026

'Bizi nereye götürüyorsunuz?'

Cumhuriyet, 1 Şubat 2026

Stuttgart - Ahmet Arpad

Ağaçlıklı yol uzun, geniş. Yüzyıllık ıhlamurlar bembeyaz. Son günlerin soğuğunda donmuşlar. Güneşli bir gün Stuttgart'ın 60 kilometre güneyindeki Grafeneck'in bembeyaz yamaçlarında. Otomobilden iniyoruz. Mezarlık az ötede. Kara demirden kapısı açık. Ağır ağır yürüyoruz. Mezar taşları kısa, tekdüze, hepsi bir elden çıkmış gibi. Üzerlerinde isim, soyadı ve ölüm tarihlerinden başka hiç yazı yok. Az ileride, duvarların sona erdiği yerde büyük iki mezar dikkatimizi çekiyor. Üzerinde taş filan yok. Merak edip sokuluyoruz.

"Bu mezarlarda tam 250 ölünün külü var!" İrkilerek arkamıza dönüyoruz. Üzerinde rengi atmış mavi bir giysi, başında beyaz bir başörtü, zayıf, neredeyse kemikleri çıkmış, uzunca boylu, yaşlı mı yaşlı bir kadın duruyor hemen yanımızda. Nereden çıkmıştı? Biz geldiğimizde mezarlık bomboştu. Sırtı hafifçe kambur, yüzü buruşuk. Bir tuhaf. Olsa olsa filmlerde görürsünüz onun gibisini. Ve konuşuyor, anlatıyor, anlatıyor. Sormamıza gerek yok. "İyi ettiniz de buralara geldiniz" diyor. "Herkes görmeli Grafeneck'i, bilmeli burada 1940'ta yaşananları, Nazilerin korumasız, zavallı insanlara yaptıklarını!"

KARA OTOBÜSLER

Birlikte çıkıyoruz mezarlıktan, yürüyoruz. Uzun yolun sağında solunda tek katlı kocaman evler, sonunda sarayımsı bir bina... O konuşuyor, anlatıyor. Hep geçmişten söz ediyor. 1950 yılında burada çalışmaya başladığında 16 yaşındaydı. Yardımcı hemşire olarak işe almışlardı onu. Tepenin altındaki Gomardingen kasabasında doğmuştu. "Sanırım biliyorsunuz, savaş yıllarında Nazilerin burada ne yaptığını" diye soruyor birden. Biliyorduk, Hitler'in doktorlarının Ocak 1940 ile Aralık 1940 arasında Grafeneck'te tam 10 bin 654 engelliyi gaz odalarında öldürdükten sonra yaktıklarını!

"O aylarda, çoğu zaman gece yarısı, kara otobüsler geçerdi kasabanın sokaklarından" diye devam ediyor. "Önceleri ne olduğunu anlamamıştık. Fakat sonra günün birinde papaz efendi babama, bize tepeden bakan, sarayı andıran binayla çevresindeki barakalarda her yaştan özürlü insanların tedavi edildiğini anlatmış." Çoğu gece bacalardan dumanlar yükseldiğini fark etmişti kasabalılar...

Grafeneck tepesinde bugün de engelliler var. Ağaçlıklı yolun sağına soluna yapılmış kocaman tek katlı evlerde kalıyorlar. Kimi zaman birkaç ay, kimi zaman da bütün bir ömür boyu. Nazilerin barakaları çoktan yerle bir edilmiş. Yerlerine toplantı ve okuma salonları yapılmış. Personel odaları da. Yaşlı kadının yaşamı emeklilikten sonra da burada devam ediyor. "Gidin bakın şuraya" diyor ve eliyle yeni yapılmış tek katlı bir binayı gösteriyor. "Orada bir belgeler müzesi var. Grafeneck'te neler olup bittiğini görmeli ve kavramalısınız!" Sonra küçük adımlarla uzaklaşıyor, geldiği gibi selam sabahsız.

'DUŞA GİDİYORSUNUZ!'

Uzun yıllar süren araştırma ve çalışmaların ürünü belgeler vitrinlerde, fotoğraflar çerçevelerde. Okudukça, baktıkça içiniz bir tuhaf oluyor, sarsılıyorsunuz. Hitler 1935 yılında partisinin genel kurulunda, iyileşmesi mümkün olmayan, "Daha çok azap çekmesinler" dediği özürlü insanların ortadan kaldırılması emrini vermişti. "Bir özürlü yatağında yatarken savaş yaralısı yatak bulamıyor" sözleri onundur. Güney Almanya'daki yurt ve hastanelerden toplanan bedensel ve zihinsel engelliler getirildikleri Grafeneck'te kısa bir muayenenin ardından, tıpkı Yahudilere yapıldığı gibi, "Duşa gidiyorsunuz" kandırmacasıyla gaz odalarına gidiyorlardı. Grafeneck'te 10 bin 654 engelli "yok edildi".

Hitler'in hüküm sürdüğü Almanya'da 1939-1945 yılları arasında iğne yaparak, Luminal denen ilacı içirerek, aç bırakarak, gaz odalarında karbondioksit vererek yedisinden yetmişine, "Yaşamasına değmez" dedikleri 200 bin engelli ölüme yollanmıştır.

Dışarı çıkıyoruz. Yaşlı kadın az ötede kazların yanında durmuş, konuşuyor, konuşuyor. Kim bilir neler anlatıyor onlara!

İnsan nereye bakacağını şaşırıyor

Avrupa Aydınlık, 01 Şubat 2026

AHMET ARPAD

Daha içeri adımınızı atar atmaz gözleriniz kamaşıyor. Sanki Topkapı Sarayı'nın hazine dairesine girdiniz. Bulgari, Tiffany, Heuer, Chopard... İnsan nereye bakacağını şaşırıyor. Vitrinler kolye, küpe, yüzük, kol saati dolu. Pahalı mı pahalı. Altın, platin, gümüş. Pırıl pırıl, ışıl ışıl camekânlar. Birkaç müşteri göze çarpıyor. Pek Alman'a benzemiyorlar. Kadınlar alışveriş yapıyor, adamlar sohbet ediyor. Paralı Doğu Avrupalılar olmalı. Bin beş yüz değişik parfümün satıldığı şık Beauty Department'e hiç uğrayan yok. Bir kat yukarıda Gucci, Dior, Chanel. Burada da müşteriden çok personel var. Güzel kızlar elleri önlerinde gülümseyip bekleşiyorlar. Her taraf şık, ışıl ışıl, modern, bakımlı. Satılanlar güzel ve çekici. Gereksinimi olmasa bile bir şeyler almak istiyor insan. Tabii cebinde parası varsa!

Hitler KaDeWe'ye el koymuştu

Günlerden çarşamba, öğle üzeri. Avrupa'nın en büyük satış merkezlerinden Berlin KaDeWe'nin bütün katları bomboş, in cin top oynuyor. Bundan iki yıl önce yüzüncü yaşına basan 60 bin metre satış alanına sahip mağazada 380 bin çeşit eşya satışa sunuluyor. Sabahtan akşamın geç saatlerine yüzlerce personel müşteri bekliyor. Katları birbirine altmış dört yürüyen merdiven ile yirmi altı asansör bağlıyor. Kısa süre öncesine kadar gün be gün elli bin insanın ziyaret ettiği bilinen KaDeWe son yıllarda geçmişini mumla aramaya başlamıştı. 2024 yılında sahipleri onu elden çıkarmıştı. Yeni sahipleri günümüzde Tayland‘lı Central Group!

Batı Avrupa'nın bu dev mağazasını dünya savaşları bile sarsamamıştı. Hitler daha 1933 yılında Yahudi aile Tietz'i satışa zorlayıp KaDeWe'ye el koymuş, başına da Aryan birini getirmişti! On yıl sonra bir Amerikan savaş uçağının üzerine düşmesiyle harap olan mağaza 10 Temmuz 1950'de yeniden açıldığında tam 180 bin Berlinli coşkuyla kapılarına saldırmıştı. KaDeWe aynı hücumu, onlarca yıllık düşleri sonunda gerçekleşen Doğu Berlinlilerin Kasım 1989'da duvarın batı tarafına geçmesiyle yaşamıştı!

Her gün Paris'ten gelen pastalar

Berlin'i ziyaret eden her turistin uğradığı söylenen KaDeWe'nin bugün sadece üst iki katı müşteriyle dolu. Rusya'nın, İran'ın havyarları, Fransa'nın şampanyaları, adını bilmediğiniz ülkelerin şarapları, uzakların narenciyeleri, Pasifik adalarının egzotik yiyecekleri otuz şarküterinin vitrinlerini dolduruyor. Kat kat, dizi dizi peynirler, dev jambonlar, yer mantarları, dört yüzün üzerinde ekmek ve sandviç çeşidi... Parisli Lenôtre'nin vitrinlerinde, sabahın altısında uçakla gelmiş, olağanüstü görünümde ve lezzette pastalar, ağızda eriyen inanılmaz çeşitte fondanlar. Bu kat hiçbir krizden etkilenmeyen insanlarla dolu. Cepleri paralı, giyimleri şık mı şık hanımlarla beyler ayaküstü bir şeyler atıştırıyor, şampanya yudumluyor. Istakozlar, istiridyeler, havyarlar, füme balıklar onları bekliyor. 

Biz ise en üst kattaki self-service lokantayı yeğliyoruz. Burasını daha çok turistler doldurmuş. Aşçıların gözünüzün önünde hazırladığı değişik yemekler çekici. Adam başı en az 30 Avro'ya karnınızı doyurduğunuza değiyor. Berlin ayağınızın altında. Az sonra Unter den Linden Bulvarı'ndaki Café Einstein'da masalar dolu. Salzburglu bir edebiyatçı tanışla içimi yumuşak Viyana kahvesi yudumlayıp Sacher Torte yerken o akşam katılacağımız sempozyumundan söz ediyoruz. Parlamento az ötede. Başbakanlığı yıllarında Angela Merkel‘in Café Einstein'a sık sık uğradığı bilinirdi...

18 Ocak 2026

Breisach katedrali

Cumhuriyet, 18 Ocak 2026

Stuttgart – Ahmet Arpad

Adam uzun mu uzun. İpince. Karalar giyinmiş. Yanındaki ufak tefek kadın da. Mihrabın loşluğunda durmuşlar, aralarında fısıldaşıyorlar. Adam eğilmiş, kaburu çıkmış, kadına bir şeyler söylüyor. Camları rengârenk pencerelerden giren güneş ışığı onlara arkadan vuruyor. Sonra ağır ağır yürüyorlar, kocaman sütunlar arasında geziniyorlar. 

Arada sırada susuyorlar, başlarını kaldırıp tepelerindeki kubbeye, pencerelere bakıyorlar. İlginç bir çift. Katedralde başka insanlar da var. Sütunlar arasında süzülür gibi gezinen, köşelerde sessizce dua eden. Rahatlatıcı bir huzur her yerde. 16. yüzyılın bu dev yapısında değişik dönemler seçiliyor. Romantik ve Gotik yapı stili ağırlıklı. Büyük mihraptan kubbeye yükselen tahta oyma işçiliği beşyüz yıllık. Tanrı, Meryem Ana, İsa bir arada. Sütunları birbirine bağlayan taş işçiliği de eşsiz. Yukarlarda çalgı çalan melekler, fresklerde kıyamet günü, alevler, lânetlenmişler. Breisach katedrali insanın olağanüstü yaratıcılığının kanıtı, göreni etkisi altında bırakan eşsiz bir eser. 

Aynı anda bir grup genç katedralin büyük kapısından içeri giriyor. Yüksek sesle konuşuyorlar, gülüşüp duruyorlar. Kimbilir nelerden söz ediyorlar, Fransızca. Huzur verici o sessizlik bir anda bozuluyor. Önden yürüyen kadın rehber bir şeyler anlatıyor. Pek azı onu dinliyor. Aceleci adımlarla bir köşeden bir köşeye gidiyorlar. Fotoğraf çekiliyorlar. Kafalarında şu anda kimbilir neler var? 

Dine gerçekten inananlar

Karalar içindeki çift az sonra dışarda, büyük kapının yanında durmuş, katedralin taşlarını okşuyor. Adam yanımıza gelip şöyle bir selam verdikten sonra soruyor: "Acaba Freiburg'a en çabuk nasıl gidebiliriz?" Tren istasyonuna uzanan yolu tarif ediyorum. Sonra birlikte yürürken anlatıyor. Annesiyle babasının doğduğu topraklara bu ilk gelişiydi. "Onlar Breisach'ı 1937'de çok ani terk etmişler", diye konuşuyor. Sesinde hüzün seziliyor. "Önce sınırın ötesindeki Colmar'a, oradan da İngiltere'ye kapağı atmışlar." 

Naziler 1938'de sinagogu yakmış, ardından da yediyüz yıldır bu kentte yaşayan tüm Yahudileri güney Fransa'daki Gurs toplama kampına tıkmışlar. Adamla kızkardeşi İngiltere'de dünyaya gelmiş. Bakışları katedralin çifte kulelerinde: "Bu dev yapıyı gerçekten dine inanan insanlar yaratmış, ideologlar değil!" diye mırıldanıyor ve veda edip yokuş aşağı yürüyor, vücudu hafif öne eğik, yanında kızkardeşi. Biz durup doğayı içimize sindiriyoruz.

Ötelerde tarlalar, daha ötelerde ormanlar, sisler ardında dağlar. Güneydoğudaki Feldberg tepesine (1500 m) çoktan kış gelmiş. Ren'in suları pırıl pırıl. Karşı kıyı Fransa, bu kıyı Almanya. İkinci Dünya Savaşı yıllarında Fransız bombalarıyla tümüne yakını yıkılmış olan Breisach'ın şirin evleri savaşın ardından on yıl gibi kısa bir sürede yenilenmiş. Başımızı çevirip arkamıza bakıyoruz. Dev St. Stephan katedrali dört bin yıllık Breisach'ın tepesinde, toprak rengi ve beyaz evlerin üzerine çökmüş, her şeye yukardan bakıyor. Yamaçlardan Ren'e inen bağlardaki üzüm kütükleri bembeyaz. Donmuşlar. Bahçelerdeki elma ağaçları da...

5 Ocak 2026

Abur cuburla ayaküstü karın doyuranlar

Aydınlık Avrupa, 5 Ocak 2026

STUTTGART - AHMET ARPAD

Fast food = Abur cubur. 


Genci yaşlısı, zengini fakiri, kadını erkeği, sokakta, trende, otobüste, tramvayda, metroda bir şeyler yiyip içiyor. Her yer herkese bir lokanta! Almanya'da kahvaltı, öğle ve akşam yemekleri için evindeki masa yerine sokakları, toplu taşıma araçlarını yeğleyenlerin son yıllarda gittikçe arttığı dikkat çekici. Tramvayda, otobüste otururken arkadaki yolcunun yüksek sesle cep telefonuyla konuşması, yanınızdakinin elindeki karton bardaktan kahvesini içmesi, arkanızdakinin iştahla sosisli veya salamlı sandviçini yemesi artık çok alışılmış! Eğer rahatsız oluyorsanız ya ineceksiniz ya da yerinizden kalkıp kendinize başka bir yer arayacaksınız. Rahatsız olduğunuzu yolcuya söylemek hakkınız yok! 

Gittikçe daha çok insanın artık "uluorta" yiyip içmesi tabii başka sorunları da beraberinde getirdi. Kentlerde lokantalar azalırken kıyıntı büfelerinin sayısı arttı. Kapanan bir Alman lokantasının yerine bir başka Alman lokantası açılmıyor. Hangi kente giderseniz gidin yöresel Alman yemeklerinin tadına varmak için çok aranmanız gerekiyor. Kapanan "Hirsch", "Löwe", "Adler"in yerine "La Piazza", "Shangai", "La Ferté", "Topkapı" açılıyor. Ancak yabancı mutfağından spesiyaliteler sunan bu yerler de ne yazık ki işi pek çeviremedikleri için olacak, tutunamıyor, kısa süre sonra kapanıyor. Yerine bir başka yabancı lokanta açıyor.

Yemeğin pek önemi kalmadı

Ülkede yemek alışkanlıkları nesiller değiştikçe gerilerken Alman mutfağı da özelliğini yitiriyor. İnsanlar gündüzleri sağdan soldan aldıkları abur cuburla ayaküstü karın doyuruyor. Akşam eve giderken de köşedeki süpermarketten temin ettiği "dondurulmuş hazır yemeği" fırında çabucak ısıtıp ekran başında yiyor. Bilgisayar ve cep telefonlarının gittikçe hızlandırdığı günlük yaşam, geleceğe güvenin yitirilmesi, zar zor bulduğu mesleği yitirip işsiz kalma korkusu, genç nesil insanının yaşamını değiştirmekte. On sekiz yaş üzerinde 17 milyon insanın tek başına yaşadığı ülkede günlük yaşamda yemeğin artık pek önemi kalmadı. Günde üç öğün yemek için alışverişe gitmeye, mutfağa girip pişirmeye, masa başına oturup yemeye ve bulaşık yıkamaya her gün en az iki saat ayırmak, hızlı yaşamak zorundakiler için artık olanak dışı! Nestlè şirketinin Almanya'da insanların gıdalanması üzerine yaptırttığı bilimsel araştırmanın açıklanan sonuçları ürkütücü. Her yaş grubundan toplam on bin kişiyle görüşülmüş. 14-29 yaş arasındakiler çoğunlukla fast-food'la besleniyor. Araştırmaya katılanların yüzde otuzu sadece hafta sonunda ocağın başına geçip yemek pişirdiğini açıklamış. Çoğunluk için önemli olan lokantaya gittiğinde ucuz ve büyük porsiyonlarla karnını doyurabilmesi. Nestlè'nin araştırmacılarına göre yemek pişirirken kullanılan malzemelerin sağlıklı olup olmadığı, hele gençler için, pek o kadar önemli değil. Yanlış gıdalanan toplumun yüzde 50'si çok şişman, 7-12 yaş arasındaki çocukların yüzde 20'si hastalık derecesinde fazla kilolu. 

Gıdalanma toplumun aynası

Hemen hemen her akşam, herhangi bir televizyon kanalında ünlü bir aşçı yanına aldığı bir ünlüyle "yemek pişiriyor"! Güle konuşa, çok keyifle güzel görünümlü bir şeyler pişiriyorlar. Fakat program bittikten sonra ne pişirmiş oldukları ve ne de tarifi, izleyicinin pek aklında kalmıyor. O sadece bu şovla televizyon karşısında güzel zaman geçirmiş oluyor. Yeni evlenen veya daha büyük bir eve taşınan çiftler mutfak dekorasyonuna çok önem veriyor. Kısa süre sonra içinde pek yemek pişirilmeyen şık ve gösterişli mutfaklara ailelerin yaptığı ortalama harcama 10 bin Avro! "Alman toplumuna yeni bir yemek kültürü gerekli". Araştırmanın hemen ardından Almanya Kanser Araştırma Enstitüsü de bir açıklama yaptı. Ülkede 2024 yılında 230 bin insan yaşamını kanserden yitirmiş. Özellikle kalınbağırsak, prostat ve mide kanserlerinin nedeni yanlış gıdalanma... 

4 Ocak 2026

Karlarda kırmızı tren

Cumhuriyet, Pazar Eki, 4 Ocak 2026

Ahmet Arpad

Nostalji tren Glacier Express'le İsviçre Alpleri'nde unutulmaz bir yolculuk 

İsviçre'ye gelip de Alplerin karlı doruklarını Zermatt'tan 291 kilometre ötedeki St. Moritz'e giden nostalji tren Glacier Express'le aşmamak olmaz! Yaklaşık sekiz saat süren bu olağanüstü tren yolculuğunda kendinizi bambaşka bir dünyada hissediyorsunuz. Lüks trenin geniş pencerelerinden inanılmaz doğayı seyrederek 7 vadiyi, 91 tüneli aşıyor, 291 köprüden geçiyorsunuz. Yolcular ellerinde fotoğraf makineleri bir sağa, bir sola koşuyor. Herkes çok heyecanlı. Bakacak o kadar çok şey var ki... İçinden geçtiğiniz doğanın güzelliği erişilmez. Çok aşağılarda küçük köyler, karşınızda bembeyaz bir doğa, tepenizde üç bin metreye varan doruklar. Trenin ulaştığı en yüksek nokta 2044 metredeki Oberalp geçidi. 

İlk seferine 25 Haziran 1930 günü saat 07.30'da Zermatt'tan 70 davetli yolcuyla St. Moritz yönüne çıkan İsviçre'nin bu ünlü treni kış-yaz demeden çalışıyor. Kışın günde karşılıklı ikişer sefer yaparken, yaz aylarında sefer sayısı dörde çıkıyor. Çoğu yerde tek hatta çalışıyor, dağ yamaçlarından, kaya duvarlarından doruklara tırmanırken dişli sisteme geçiyor. 

Kıpkırmızı Glacier Express kimi yerde sağlı sollu yükselen karlar arasından geçiyor. Kayalardan sarkan metrelerce uzunlukta buzlara neredeyse sürtünüyor. Disentis'te 1130 metreye ulaşıyor ve yol iyice dikleşiyor. Raylar dişli sisteme geçiyor. Tırmanış başlıyor. Ağır ağır. Bir yanınız kayalık, öteki yanınız uçurum. Alpler bu yıl beyaza doymuş. Karların arasından kara raylar zor görünüyor. Glacier-Express 2044 metreye ulaşıyor. Parmaklarınız Avrupa'nın tavanına dokunuyor.

Glacier Express bugün beş vagonlu. Yemekli vagona geçip pencere kenarına oturun... Değişik fren sistemleri treni raylarda tutuyor! Az sonra Disentis. Burada on beş dakika mola. Yolcular inip, karlarda dolaşıyor. Japonlar koşuşturup duruyor. Her şeyin fotoğrafı çekilecek. Acaba haftaya eve döndüklerinde neyin, nerede, ne olduğunu bilecekler mi? Bu çalışkan insanlar yılda en fazla üç hafta izin kullandıkları için Avrupa'yı yedi-sekiz günde gezip görüyorlar... Zermatt-St. Moritz arasındaki yolculuk için biletler mevkisine göre 159 İsviçre Frankı ile 272 İsviçre Frank'ı arasında değişiyor. Yılda ortalama 200 bin yolcu taşıyor. Glacier-Express, İlanz ile Reichenau arasında derin bir kanyonun kıyısında ilerliyor. 

Kırmızı tren bir tırtıl böceği örneği Albula vadisinden geçiyor, tepeleri kıvrıla kıvrıla, kayalar içindeki tünelleri döne döne çıkıyor ve iki saat sonra 1775 metredeki St. Moritz'e varıyor. Burası 'Top of The World', Engadin yöresinin yıldızı. Yazın Akdeniz kıyılarında St. Tropez, kışın İsviçre karlarında St. Moritz... Milyarderlerin, soyluların, çöl prenslerinin buluştuğu doruk. 

St. Moritz ışıldıyor pırıl pırıl

Dişli dağ treni Corviglia dolu. Her milletten insanlar gülüşüp konuşuyor, her kafadan bir ses çıkıyor. Dağa giden kayakçılar neşeli. Aşağıda karlar altında St. Moritz bembeyaz, güneşte ışıldıyor pırıl pırıl. Gölde buz pateni yapanlar, "Palace Hotel”in yeşil kulesi, damları kar dolu evler gittikçe küçülüyor. Dağ treni zirveye yaklaştıkça aşağıdaki karlar dünyası gözden kayboluyor. 

2488 metre yükseklikte Corviglia istasyonunda tren duruyor. Ayaklarında kocaman ayakkabılar, ellerinde kayaklar insanlar gürültüyle iniyor. Çevre nefes kesici güzellikte. Dağlar, yamaçlar beyazın beyazı, gökyüzü mavinin mavisi. Doğa göz kamaştırıcı… Corviglia pistinde dünya kupası ve dünya şampiyonaları yapılıyor.

Biraz ötede kayak öğrencileri. Birini bekledikleri belli. Kırmızı giysileri içinde, dudaklarında hafif bir gülümseme geliyor beklenen kişi. "Merhabalar!" diye sesleniyor. "Benim adım Heni! Hemen iş başına!" Ve başlıyor öğretmeye. Ayağında kayaklar bir ileri, bir geri, bir sağa, bir sola, elindeki soplar bir aşağı, bir yukarı. Bol bol konuşarak. Kayak öğretmenleri için çene ve ses tonu çok önemli. Her yaştan kadınlı erkekli sekiz insan da bunun farkında. Çekingen çekingen öğretmenleri Heni'nin söylediklerini yapmağa çalışıyorlar. İnsan vücudu ne şekillere giriyormuş? Bacağın biri solda arkada, öteki sağda önde, kollar aşağıda ve yukarıda. Kafa neredeyse 360 derece dönüyor. 

Heini bir el işareti yapıyor. Sekiz insan hemen peşinden gidiyor. Kayakları paralele getirip tepeye tırmanmaya başlıyorlar. Sopalar kara girip çıkıyor, kayaklar inip kalkıyor, kollar açılıp kapanıyor. Nefes nefese, suratlar kıpkırmızı. Kimi tökezliyor. Az sonra tepeye varıyorlar. Çok şükür. Hemen hizaya geçip Heini'yi bekliyorlar. Rengarenk giysiler şimdi bembeyaz. 

O güzel bir sarışınla çene çalıyor. Az sonra öğrencilerinin yanına geliyor. Emirler veriyor. Kayak sopaları yine inip kalkıyor. Kendini böyle anlarda orkestra şefi, ya da ordu komutanı sanıyor gibi. Ve birden harekete geçiyor, hızla tepeyi inmeye başlıyor. Karlar havada uçuşuyor. Sekiz insan ardından gidiyor, tahta tavşanın peşinde, dili dışarda koşan yarışçı tazılar örneği. Nefes nefese, tepeden aşağı. Önlerine çıkan yandı, durmaları pek mümkün değil. Kayak öğretmenini yakalamaları da olanak dışı.

Karlarda vals yapanlar

St. Moritz'e gelip de Corviglia dişli treni ile dağa çıkınca Hartly Mathis´in "La Marmite” lokantasına uğramadan dönülmez. Tıklım tıklım içerisi. Adım atacak yer yok. "Lütfen dikkat!” Garson kadın kendine yol açmaya çalışıyor. Elindeki tabaklarda havyar, karides, kaz ciğeri ezmesi, som balığı. Masalarda oturanlar değişik bir sınıfın insanları. Onlar öğle yemeğini mercimek çorbası, sosis ve bira ile geçiştirmeyen kayakçılar. Genel müdürler, doktorlar, müteahhitler, bankacılar, politikacılar, sanatçılar, aristokratlar ve yanlarında eşleri, dostları, sekreterleri, sevgilileri…

"Hartly” onlarca yıldır işletiyor "La Marmite”i. Avrupa'nın en ünlü lokanta ve otellerinde çalışmış Hartly Mathis. II. Dünya Savaşı yıllarında komşu ülkelerde bombalar düşerken o St. Moritz "Palace”ın salonlarında Edith Piaf eşliğinde balolarda eğlenenlere havyardan yer mantarına en değişik ve leziz yiyecekleri sunmuş.

"O günlerde bana gelenler ile şimdi gelenler aynı sınıfın insanları”, diyor. "Almanya'dan, hatta denizaşırı ülkelerden telefon edip masa ayırtan gedikli müşterilerim var.” Masalara taşınan tabaklar dolu dolu, tatlı, meyve ve pasta büfeleri renkler içinde, zengin. Her şey değişik, bol, taze, çekici ve iştah kabartıcı.

Ötelerde tepeler, dağların sivri dorukları. Gökyüzünün maviliği ile yamaçların beyazına havada süzülen renkli paraşütler karışıyor. Karlarda vals yaparak vadiye inenler, peşlerinde upuzun izler bırakıyor. Geniş pencereli lokantanın masalarında oturanlar, şampanya kadehleri tokuşturuyor.

Bernina Ekspresi

Eğer zamanınız varsa bir öneri. St. Moritz'den güzel Milano'ya uzanın. 2008'den bu yana UNESCO Dünya Mirası olan Bernina Ekspresi İsviçre'deki Saint-Moritz'i 2 saat 20 dakikada 40 km güneydeki sınır kenti Tirano'ya bağlıyor. %7'ye varan eğimi ile dünyadaki en dik demiryolu hattında yapacağınız yolculuk sırasında treniniz deniz seviyesinden 2.328 metre yükseklikteki Bernina geçidini aşıyor. Tirano'dan aktarma yaparak hızlı trenle 2 saat 30 dakikada 167 kilometre ötedeki güzel Milano'ya varıyorsunuz.