18 Ocak 2019

Yabancı düşmanlığının altında ezilen uyum

POLİTEKNİK, Ocak 2019
AHMET ARPAD

Leipzig Üniversitesi'nin 7 Kasım 2018 tarihinde açıkladığı bir araştırmaya göre Almanya'nın doğusunda insanların yaklaşık %50'si, batısında da %30'u ırkçı görüşlere sahip. Aynı araştırma yabancı düşmanlığının da son yıllarda hızla artmış olduğunu yazıyor. Batıda insanların %24'ü, tek-tük yabancının yaşadığı doğuda ise %31'i yabancı düşmanı! Ülkenin batısında insanların %44'ü, doğusunda %50'si müslümanlara uzak duruyor. DIE WELT gazetesinin Ocak 2018'de sunduğu iki araştırmanın sonuçları da ürkütücüydü. Almanlar demokratik sisteme giderek daha az güveniyorlar. Çoğulculuk karşıtları ülkenin doğusunda %60'a yaklaşıyor.

2008 yılında zamanın Cumhurbaşkanı Horst Köhler, Berlin'de çoğunlukla yabancı çocukların devam ettiği Kepler okulunda yaptığı konuşmayla politikacıları suçlamıştı: "Almanya'daki eğitim utanç verici... İnsanların yeterli eğitim almadığı ülkelerde demokrasi işlemez... Devlet düzenimizin gelecekte de güçlü olması ancak eğitim sistemimizin düzelmesi ile mümkündür..." Cumhurbaşkanı Köhler konuşmasını Kennedy'nin: "Dünyada eğitimden pahalı tek şey eğitimsizliktir!" sözleri ile bitirmişti. Yetersiz eğitim bütün eyaletlere yayılırken öğretmen açığı günümüzde son 40 yılın en doruk noktasında. İktisadi İşbirliği ve Gelişme Teşkilatı (OECD) verilerine göre harcamalarının sadece yüzde 10'unu eğitime ayıran Almanya, Batı ülkeleri arasında sonlarda! Almanya Öğretmenler Birliği dikkati çekiyor: "Ülkeye 10 bin öğretmen daha gerekli... Okullarda her hafta 1 milyon saat ders boş geçiyor." Zenginle yoksul arasındaki mesafenin giderek büyüdüğü ülkede en büyük zararı, aralarında bizim insanlarımızın da bulunduğu, fakirleşen sınıfın yetersiz eğitim alan çocuk ve gençleri görüyor. Orta sınıf eriyor, eğitim giderek geriliyor, insanlar evlilikten kaçındığından doğumlar da giderek azalıyor, toplum küçülüyor. Geleceğine artık pek umutla bakmayan insanlar toplumu bencilleşiyor, bireyler her geçen gün daha çok "adalar" oluşturuyor. Alman toplumu gittikçe hızla değişimler yaşıyor.

Evet, Almanya'da her şey uzaktan görüldüğü gibi öyle pek tozpembe değil. Bundan 28 yıl önce doğusundaki "hasta" Almanya ile birleşmesinin ülke toplumuna hiçbir yararı olmadı. Ülkenin sorunları şu sıralar çok karmaşık, iç içe geçmiş. Tam bir arapsaçı. Bu arada kaybeden sadece Almanlar olmuyor, yabancılar da okkanın atına giriyor. Böyle bir ortamda "Yabancılar topluma uyum sağlamıyor" diyenler, ne yazık ki gözlerini kapatıyor, uyumun "tek yönlü bir cadde" olmadığı gerçeğini hasıraltı ediyor... Thilo Sarrazin bir milyon satan, Türkleri eleştiren "Almanya Kendini Yok Ediyor" adlı kitabıyla zengin oldu. Onun dayanıksız görüşlerini kamuoyu araştırmalarına göre Almanların çoğunluğu da onaylıyor.

"Almanlar Türklere adaletli davranmalıdır. Almanların Türklere yaptığı korkunç ve fanatik bir yabancı düşmanlığıdır. Hatta faşizm ve ırkçılıktır..." Ocak 2009'da yitirdiğimiz ünlü yazar Johannes Mario Simmel bu sözleri daha 1983 yılında söylemişti. Aradan geçen yıllarda yabancı düşmanlığı azalacağına arttı. NPD, NSU, HoGeSa, Pegida, AfD başarıya koştu! Aşırı sağcılar Almanya'da gittikçe daha çok saldırgan olurken, politikacılar karşılarında yetersiz kalmayı sürdürüyor. Daha 2001'de Avrupa Komisyonu: "Ülkedeki yabancı düşmanlığı, ırkçılık, antisemitist düşünce ve hoşgörmezlik önemli bir sorun olarak kabul edilmelidir" sözleriyle Almanya'nın dikkatini çekmişti. Ancak o günlerdeki sosyal demokrat İçişleri Bakanı Otto Schilly'nin: "En iyi uyum asimilasyondur!" açıklaması bütün ümitleri suya düşürmüştü. Mölln (1992) ve Solingen‘de (1993) Türkleri evlerinde yakarak başlatılan yabancı düşmanlığı kısa sürede sonra ereceğine NSU‘nun 2000-2010 yılları arasında sekiz Türk'ü öldürmesiyle büyüdü, gelişti, nedense bir türlü önlenemedi, sonunda da bugünkü ‘canavar‘ oldu!

Toplumsal sorunların sürekli arttığı, günlük yaşamın zorlaştığı ülkede gittikçe daha çok insan artık yalnız, fakir, ümitsiz. Almanlar kendilerinin ve ülkenin geleceğinden korkuyor. Milli gelirin %50‘sine nüfusun %10‘nun sahip olduğu artık bilinen bir acı gerçek. Resmi verilere göre Almanya'da 6 milyon çocuk ve genç fakir ailelerde yaşıyor. Bu sayı son on yılda ikiye katlanmış! Ekonomisi güçlü Almanya "aile ve eğitim fakiri" listesinde birinci sırada. Düsseldorf'taki Katolik Gençlik Sosyal Hizmetleri adlı kuruluşun hazırladığı "Almanya'da gençler arasında fakirlik" başlıklı geniş rapora (2011) göre yoksulluk sınırında yaşayan 18 yaşından büyük gençlerden %39‘nun hiçbir okuldan diploması yok! Almanya‘nın geleceği olan çocuklar giderek daha genç yaşta "kötü yola" düşüyor. On iki, on üç yaşında sigaraya, içkiye başlayanların, kaba kuvvete başvuranların, polisiye olaylara karışanların – içlerinde bizim gençler de var – sayısı hızla artıyor. Aşırı sağcıların güçlendiği ülkede günlük yaşamın sürekli ağırlaşan koşulları altında ezilen ana babalar "eve nasıl ekmek getireceğim" diye çırpınırken çocuklarının terbiyesine ve eğitimine pek zaman ayıramıyor. Almanya Türkleri‘nin %30'u fakirlik sınırının altında (DIE WELT, 3 Mayıs 2016) yaşamaya çalışıyor.

Dünyanın en güçlü ülkelerinden biri olan Almanya'da devletin kasasına giren vergiler rekor düzeydeyken niçin fakirle zengin arasındaki makas gittikçe açılıyor, Goethe'nin, Schiller'in ülkesinde eğitim geriliyor, yönetenlerden memnun olmayan insanlar halkçı partilere sırtlarını dönüp aşırı sağcıların kucağına oturuyor, demokratik düzen sarsıntı geçiriyor, 50-60 yıldır birlikte yaşadıkları yabancı kökenlilere birden düşman kesiliyor? 1990 yılını sınır kabul edersek, ondan önceki 30 yılda ülke uyum sorunu yaşamamışken, bu sorunu niçin son 30 yılda yaşıyor ve bir türlü altından kalkamıyor?

Almanya'da siyasal İslam büyüp gelişirken en büyük dostlarından biri kiliseler olmuştu. Daha 1970'li yılların başında, "Müslüman öğrencilerin Almanya'ya uyumunu kolaylaştıracak!" görüşünden yola çıkan kiliseler okullarda İslam din dersi projelerini desteklediler. "Ülkemizde din özgürlüğü vardır, onlara karışamayız" diyen her renkten politikacının onayladığı sayısız İslami dernek ve üst kuruluş istediği gibi at koşturdu. Resmi verilere göre Almanya'daki Müslümanların en çok %20‘sini temsil eden bu tarikatçı dinciler açtıkları camilerde, Kuran kurslarında ve yatılı okullarda her yıl on binlerce çocuğumuzu imam eğitiminden geçirdi. 1970'ten bu yana üç bine yakın mescit ve cami inşa edildi. Fethullah Gülen liseleri de son on beş yılda neredeyse bütün Almanya‘ya yayıldı. Güçlenen İslamcılar işsiz insanlarımıza kucak açtı, çoğunun Alman toplumundan kopmasına neden oldu! Uyum karşıtı bu gelişmeler ülkede yabancı düşmanlığını körükleyen önemli nedenlerden biri sayılır. Önce tarikatçıların İslamını yıllarca destekleyenler, onlara kucak açanlar günümüzde: "Aşırı islamla savaşmalı!" diye bağırıyorlar.

Bu nedenle şimdi: "Almanya'daki Türk toplumu, onu temsil eden kuruluşlarla dernekler ve sivil toplum örgütleri de bir araya gelip insanımızı böylesine çok ilgilendiren yaşamsal bir konuda yıllarca seslerini çıkarmayarak üzerlerine düşen görevi ne yazık ki yerine getirmediler, getiremediler!" demek sanırım kimi hatalarının üstünü örtmek isteyenler için basit bir çıkış! Ülkedeki yabancıların, özellikle Türklerin, CDU ile SPD koalisyonundan beklentileri ne yazık ki hiç gerçekleşmedi. Çifte vatandaşlık hep reddedildi! Almanya‘da onlarca yıldır yaşayan, AB üyesi olmayan ülkelerin vatandaşları yerel seçimlerde ne zaman oy kullanabilecek? Yirmisekiz AB üyesinden onyedisi onlara bu hakkı verirken, Almanya getirilen yasa değişikliği önerilerini 15 yıldır rafta bekleterek bu çok olumlu uyum atılımına niçin karşı çıkıyor?

Türkiye Araştırmaları ve Uyum Araştırması Vakfı'nın verilerine (2017) göre Almanya'da Türk kökenlilerin kurduğu 90 bin şirket 400 bin insana iş veriyor! Sadece bu mu ortak yaşama ve uyuma olan olumlu katkımız? Hayır, sporcusundan tiyatro ve opera sanatçısına, balerine, müzisyene, sinema oyuncusuna, kabare sanatçısından komedyene, rejisörden edebiyatçısına, bilim adamından politikacısına kadar binlerce insanımız kimi engellere karşın uzun yıllardır Almanya‘nın ortak yaşamına önemli damgalar vuruyor!

www.ahmet-arpad.de

13 Ocak 2019

Çanlar çalıyor!

CUMHURİYET, 13 Ocak 2019
AHMET ARPAD
STUTTGART

Hava kararmış, saat altıya geliyor. Yanımızdan grup grup İsviçreliler geçiyor. Ellerinde, omuzlarında torbalar. İçleri mal dolu! Almanya İsviçreli için ucuz! Aceleleri var. Az sonra Zürih'e dizi dizi otobüs kalkıyor. Noel pazarı haftalarında Stuttgart'a on binlerce İsviçreli trenle, otobüsle, özel otomobiliyle Stuttgart'a akın ediyor. Stuttgart'ın Noel pazarı çok büyük, çok güzel ve çok zengin. Resmi verilere göre Noel pazarının açık olduğu dört hafta içinde 5 bin otobüs, 3,5 milyon turisti Stuttgart'a taşıyor. Noel'den bir gün önce uzun yıllardır tanıştığım doğubilimci bir Türk dostla Schiller Alanı'nda buluşup ayaküstü hem sıcak şarap içtik, hem de dereden tepeden, havadan sudan konuştuk. Birden çan sesleri tatlı sohbetimizi kesti. Söylediğimi dostum anlayamadı. Az ötedeki Stift kilisenin tepemizdeki dev çanları çok gürültülüydü. Bir süre sesimizi kıstık! Keyfimiz kaçtı. Az sonra, çanlar sustuğunda, dost konuyu değiştirdi: "Gece gündüz, saat başı, kimi yerde her yarım saatte bir bu çanları çalıyorlar!" derken biraz öfkeliydi. "Ülke onların, istediklerini yaparlar" diye karşı çıkmak istedim. "Çan ne İsa'nın emridir, ne de İncil'de yeri vardır" diye atıldı dost. Söylediğine göre çan çalma geleneği İsa'dan 1200 yıl sonra başlamış. Tarlasında çalışan köylüye dua saatini anımsatmak için. "Sonra Katolik ve Ortodokslar sayesinde dallanıp budaklanmış" diye gülümseyerek devam etti;. "Bizimkilere zar zor camiye izin veriyorlar, ezan okunması ise toptan yasak!"

Minaresiz camiler
Almanya'da yaklaşık 3 bin cami ve mescit var. Yetmişli yılların başında sayıları otuzu geçmezdi. Bu 3 bin cami ve mescidin yaklaşık 900'ü, Anayasayı Koruma Örgütü'nün verilerine göre ülkedeki Türk Müslümanlarının yüzde 80'ini temsil ettiği söylenen Diyanet'in! Bunun çeşitli nedenleri var. Azınlığın temsilcisi Milli Görüşçüler, Süleymancılar, Nurcular resmi makamlardan, kiliselerin de desteği ile rahatça yapı izni alırken, "Ankara'nın etkisindeki bir dinin temsilcileri" dedikleri Diyanet camilerine hep zorluk çıkarılıyor. En son örneğini yıllarca Köln'de gördük. Bu sorunlar Pforzheim, Mannheim ve Stuttgart-Esslingen camilerinin yapımında da yaşanmıştı. Almanya genelinde tüm camilerimizin başka bir sorunu da minareler. Kimi yerde minareye hiç izin vermiyorlar, kimi yerde de ancak kısacık bir oyuncak (!) minareyi kabulleniyorlar.  "Çanların her saat başı, kimi semtte gece yarısı bile çalınmasını pek anlamıyorum", diye konuşmasını sürdürdü dostum. "Evinin 20-30 metre ötesinde kilise olan yandı demek. Adamcağız çan sesini bütün gün çekmek zorunda. Ne kadar dava açarsa açsın, çan sesinin dayanılmaz olduğunu bilirkişi raporları ile kanıtlasın, hiçbir mahkeme ona hak vermez Almanya'da!" Çünkü çan sesi bir liturya kabul ediliyormuş!

Benim kafamı yıllardır kurcalayan başka bir şey daha vardı. Ancak Schiller Alanı'nda sıcak şaraba karşın yavaş yavaş üşümeye başlamıştım. Eve gitmeliydi. Konuyu değiştirerek doğubilimci dostun kafasını da daha çok karıştırmak istemedim. Ona veda edip hızla otobüs durağına doğru yürürken düşündüm: Ben bildim bileli onların Türkiye'de kiliselerinin yanısıra liseleri, kültür enstitüleri, lisan kursları, kütüphaneleri de var. Ankara'da yönetenler ise birgün olsun 3 milyon insanımızın yaşadığı Almanya'da Türk kültür enstitüleri kurmağı kafalarından geçirmedi.

mail@ahmet-arpad.de

3 Ocak 2019

Zweig umut verdiği için çok okunuyor

KARAR Gazetesi, 3 Ocak 2019

Son yılların en çok satan yazarı Stefan Zweig'ın kitaplarını Türkçeye çeviren Ahmet Arpad'a yazarın bu kadar okunmasının sırrını sorduk. Arpad "Zweig hiçbir zaman ümitsiz değildir; yapıtlarını okuyanı yüreklendiren, ona yaşama sevinci veren bir umut yazarıdır. Eminim ülkemizde okurlar Zweig'ı daha çok insancıl, barışsever olduğu için yeğliyor" dedi.

Çevirmenliğe nasıl başladığınızı kısaca anlatabilir misiniz?
Çeviriye başlamama babam neden olmuştur. İstanbul Üniversitesi Alman Dili ve Edebiyatı bölümünde okuduğum yıllarda Hermann Hesse'nin "Gençlik Bunalımları" adlı romanının çevirisiyle bu 'görev'e başladım. Hesse'yi Heinrich Böll'ün ‚Palyaço‘su ve Gerhart Hauptmann'ın ‚Sevgili Wanda‘sı izlemişti.

Hangi dillerden/dillere çeviri yapıyorsunuz?
Ben Almancadan Türkçeye çeviriler yapıyorum.

Babanız da çevirmendi, babanızın size bu meslekteki en önemli öğretisi ne oldu?
Babam Almancadan çeviriler yapmaya 1943'de başlamış ve ilk olarak da Stefan Zweig'ın başyapıtı "Yıldızın Parladığı Anlar"ı dilimize kazandırmış. Onun bana bıraktığı en önemli öğreti, buna ilkesi de diyebilirim, yaptığı tüm çevirilerin konularının insancıl, savaş karşıtı ve barış yanlısı olmasıdır! Ben de çeviri yaşamım boyunca bu ilkeye hep sadık kaldım. Çevirilerimin arasında konuları polisiye, aşk veya serüven olan tek yapıt yoktur. Babam o yıllarda beni hep manen desteklemiş, hiçbir zaman yaptığım çevirileri okuyup da: "Şunu şöyle yap" dememişti. Beni o konuda özgür bırakmıştı. Metni çevirmeden önce ya da çevirdikten sonra üzerinde konuşurduk, fakat hiçbir zaman yaptığım çeviriye karışmamıştı.

Şimdiye kadar çevirdiğiniz eser sayısını sorsam?
Şimdiye kadar altmışın üzerinde yapıtı Almancadan Türkçeye çevirdim.

Stefan Zweig'ın da kitaplarını çevirdiniz. Zweig'ı çevirmek neden keyifli? Türkiye'de şu an çok satan bir yazar. Telif hakkı dışında ne kadar bu kadar okunduğuyla ilgili düşünceleriniz nedir?
2007 yılından bugüne otuz öyküsünü, dokuz da mektuplaşma, deneme, roman ve gezi yazılarını çevirdiğim Zweig'ın anlatımı kanımca Türk okurunun doğasına yatkınlık gösteriyor. O bizden bir yazar gibi okunuyor. Yaşama ve insana olan iyimserliği hemen hemen her yapıtında görülüyor. Zweig hiçbir zaman ümitsiz değildir; yapıtlarını okuyanı yüreklendiren, ona yaşama sevinci veren bir umut yazarıdır. Zweig barışın ve iyiliğin hep üstün geleceğini düşünmüş, umut etmiş ve yaşamının son dakikasına kadar da bu amaçla yazmıştır. Eminim ülkemizde okurlar Zweg'ı daha çok insancıl, barışsever olduğu için yeğliyor.

Size göre roman, hikaye, şiir, deneme gibi hangi türün çevirisini yapmak daha zorlayıcı?
Roman, öykü ve deneme türlerinin yanısıra mektuplaşmaları da yeğliyorum. Her birinin de kendine göre çekiciliği olduğu için çevirirken zorlanmıyorum. Yazarı ve yapıtını sevdiniz mi zorlanma söz konusu olmaz.

Metinlerinin çevirisinde en çok zorlandığınız isim kim, nedeniyle birlikte yazar mısınız?
Çeviri yaparken zorlandığım bir yazar yoktur diyebilirim. Diğerlerinden değişik bulduğum iki yazar var: Bunlardan biri Robert Musil, diğeri de Alfred Döblin, ancak onlarda da pek zorlanmadım. Çünkü anlatımlarını ilginç, konularını çekici buldum. Bence bir çevirmen zorlanacağı metni hiç eline almasın daha iyi. Zorlamayla iyi bir çeviri ortaya çıkmaz.

Her dil bilen çeviri yapamıyor, bir çevirmende bulunması gereken özellikler nedir?
Sadece yabancı dil bilmek, başarılı çevirmen olmak değildir. Çevirmenin hem yapıtın yazılmış olduğu dili, hem de Türkçeyi çok iyi bilmesi gerekir. Edebi bir eser çevirmek için genel kültür de gereklidir. Çevirmen çevirdiği dilin kültürünü, ülkesini tanımalıdır! Yazarla ve metinle böyle bir yakınlaşması olamazsa hiç çeviri yapmasın daha iyi. Bu mesleğe atılan kişinin edebiyatçı/yazar yanının olması da yararınadır. Burada belirtmek istediğim bir görüş var: Çevirmenler kültürler ve toplumlar arasında köprüler oluşturma görevini üstlenmiş kişilerdir. Bunu unutmamak gerekir! Ancak ülkemizde bazı yayıncılar yabancı edebiyata ağırlık verirken çevirmenler olmadan ayakta kalamayacakları gerçeğini pek önemsemiyorlar.

Çevirmenliğin size kattıkları nedir?
20. yüzyıl Alman Dili Edebiyatı'nın önder yazarlarını dilimize kazandırırken kişi, o yüzyılın Avrupasındaki toplum yapısından, işçi hareketlerine, Nazilerden zengin patronlara, köylü ayaklanmalarından gençlik sorunlarına kadar çok değişik şeyleri öğreniyor. Bütün bunların sadece okurun değil çevirmenin de genel kültürüne katkıları oluyor.

Şu an hangi çeviri üzerinde çalışıyorsunuz?
Şu sıralar Alfred Döblin'in bir yapıtını çeviriyorum. Yıllar önce aynı yazarın ünlü romanı "Berlin – Aleksander Meydanı"nı çevirdiğim için bu yapıtını da severek ve büyük ilgi duyarak Türkçeye kazandırıyorum.