26 Kasım 2019

Burhan Arpad: Kaleminin gücüyle ayakta kaldı...

EKdergi / Halkweb, 26 Kasım 2019
Ahmet Arpad

Burhan Arpad çok yönlü bir insandı. Bir gazeteci, yazar ve çevirmendi. İlkelerinden hiç ödün vermedi, çıkarları uğruna hiç kimseye sokulmadı, her dönemde sadece kaleminin gücüyle ayakta kalmasını başardı. Oğlu Ahmet Arpad babasını 25. ölüm yıl dönümünde anlatıyor...

 Beyoğlu'ndaki Melek Sineması'nda 1934 yılında gösterilen "Kadınlara İnanmam" adlı film babam Burhan Arpad'ın yaşamında çok önemli bir rol oynamıştır. O günlerden ilerde şöyle söz eder: "Dönemin ünlü tenorlarından Viyanalı opera sanatçısı Richard Tauber'in sözle anlatılamayacak denli etkili sesi ve Almancası büyülemişti beni. Alman diline vurulmuştum. O yıl hemen Almanca öğrenmeye başladım. Haftada iki akşam Alman Lisesi kurslarına gidiyordum. Bu dersler beş yıl sürdü. Dersleri ince şakalarla, günlük olaylarla, hatta şarkılar ve kır gezileriyle süslemesini bilen sevgili öğretmenim Alfred Strauch'u anmadan geçemeyeceğim. O yıllarda Hitler'den kaçarak Türkiye'ye sığınmış Almanların uğrak yeri pasta ve bira evleri, Tünel başında Almanca yayınlar satan kitapçılar da Alman kültürüne yakınlaşmamı kolaylaştırıyordu." Tünel meydanındaki Aşkenaz Yahudisi İzidor Karon'un 1923'de açtığı Alman Kitabevi'nin sürekli müşterisi olur. Buradan aldığı Almanca dergi ve kitaplarla birkaç yıl içinde Almancasını ilerletir. Cibali Tütün Fabrikası'ndaki muhasebe memurluğu görevini bırakıp Tekel Genel Müdürlüğü'nün mutemeti olarak yaşamını sürdürür. Bu görevinin yanısıra Vakit Gazetesi'nde gazeteciliğe ilk adımlarını atar.

Burhan Arpad ve eşi 1940 yılında Taksim Talimhane'nin yeni apartmanlarından birine taşınırlar. Buraya yerleşmelerinin tek nedeni 'kentin sanat yaşamına yakın olmak isteği'dir. Beyoğlu sinemaları, tiyatro ve konser salonları, sanat galerileri, şık mağazaları ve o günlerin aydınlarının sık sık bir araya geldiği pastaneleriyle onu bekliyordu. Beyoğlu'ndaki Nisuaz Pastanesi 1930-1950′ler boyunca edebiyatçıların uğrak yeriydi. Nisuaz'ın müdavimleri Ahmet Hamdi Tanpınar, Sabahattin Kudret Aksal, Asaf Hâlet Çelebi, Abidin Dino, Arif Dino, Orhon Murat Arıburnu ve Sabahattin Ali gibi şair ve yazarlardı. Çaylarını yudumlarken birbirlerine yazdıklarını okuyan edebiyatçılar, pek çok derginin yayın toplantısını da Nisuaz'da yapardı. Hilmi Ziya'nın "İnsan" ve Burhan Arpad'ın "İnanç" dergilerinin temelleri burada atılır. 1940-1941 yıllarında Hulusi Dosdoğru'yla ortak yayımladığı ve sadece 20 sayı basan aylık 'İnanç' dergisi için ilerde anılarında şöyle der: "Hümanist fikirleri yaymak amacıyla çıkarıyorduk…" Daha sonraki yıllarda 'Yurt' ve 'Dünya', 'Adımlar', 'Yığın' dergilerine öyküler ve eleştiri türünde yazılar verir. 1943 yılı Burhan Arpad'ın çevirmenliğinin başladığı yıldır. Çeviri dünyasına ilk adımlarını Stefan Zweig'ın Yıldızın Parladığı Anlar ve Joseph Roth'un Eyyub yapıtlarını Türkçe'ye kazandırarak atar. Onları sayısız Remarque, Zweig, Seghers yapıtı takip eder. „Sevdiğim, topluma yararlı olacağına inandığım kitapları çevirdim," diyen Burhan Arpad'ın, dilimize kazandırdığı kırka yakın roman ve öykü kitabının yazarlarının ortak yanı insancıl, antifaşist, antimilitarist ve barışsever olmalarıdır. 40 yıl boyunca aralıksız yaptığı çeviriler ona Almanya'dan, Bulgaristan'dan ve Avusturya'dan değerli ödüller ve madalyalar getirmiştir.

Sosyal gerçekçi akımın öncüsü yazarlar

1940'lı yıllar Türkiye ve Türk düşünürü için önemli yıllardır. Sosyal gerçekçi akımın peşinden giden ve yürüdükleri yolda engellerle karşılaşan aydınlar arasında direnebilenler arkalarında, günümüzde de sevilerek okunan başarılı yapıtlar bırakmıştır. Bu çevrenin içine giren Burhan Arpad'ın o yıllardaki en önemli dostlarından biri sosyal gerçekçi akımın öncü yazarlarından kabul edilen Samim Kocagöz'dür. Aynı süreçte Sabahattin Ali ve Sait Faik Abasıyanık da yakın dostları arasındadır. Behice Boran, eşi Nevzat Hatko ve çevrelerindeki aydınlarla sık sık Taksim Talimhane'deki katında ve Küçüksu'nun yamaçlarındaki yazlığında buluşup görüşürler. 1940'lı yılların sonunda bu dostlar çevresine Ruhi Su da katılır. Dönemin aydın çevresi, kimi eleştirilere ve yaşadıkları sorunlara karşın birbirinden kopmaz, değerli dostluklar onlarca yıl sürer gider. İhsan Devrim ve Salâh Birsel'le 1943'de ortak kurdukları ABC Kitabevi 4 Aralık 1945'de Tan Gazetesi saldırısından nasibini alır, tahrip edilir.

Büyük kentin toplumsal olaylarını ele aldığı "Şehir – 9 Tablo" ve "Dolayısıyla" bu dönemde yazdığı ve defalarca baskı yapan önemli yapıtlarıdır. Oktay Akbal ilerde Vatan gazetesinde şunları yazar: "Arpad'ın insanları küçük serüvenler, küçük düşler besler. Geçinmek ve yaşamak başlıca kaygılarıdır." Burhan Arpad aynı süreçte Hasan Âli Yücel'in Milli Eğitim Bakanlığı döneminde başlattığı dünya klasikleri dizisine de çevirileriyle katılmıştır.

1940'lı yıllar Arpad'ın gazetecilikte önemli adımlar attığı yıllardır da. Almanca'nın yanısıra Fransızca da bilen Arpad 1948 yılında ilk kez yurtdışına çıkar. Amacı davetli olduğu Salzburg Festivali'ne katılmaktır. Patronu Sedat Simavi'den zar zor izin alıp gemiyle İtalya'ya varır, gecesi bir kutu Bafra sigarasına pansiyonlarda konaklar, oradan trenle Salzburg'a geçer. Haftalar geçirdiği Salzburg'a ilerki yıllarda sık sık uğrar. Burhan Arpad'ın İstanbul'dan sonra en çok sevdiği kent ise Viyana'dır. Bu Tuna kentini yaşamı boyunca sayısız kez ziyaret eder, Spiegel Sokağı'ndaki "Pension Alt Wien"de kalır, bakanlıklarda dostlar edinir, Stefan Zweig Cemiyeti'nin onur üyesi olur, tiyatro, opera ve operetlerden çıkmaz. 1970'li yılların sonunda "Pension Alt Wien"i işleten yaşlı kızkardeşler binayı bir İranlı halı tüccarına satınca az ötedeki, Graben'deki "Pension Nossek"e yerleşir.

1952'de Hürriyet'ten ayrılıp Ahmet Emin Yalman'ın Vatan Gazetesi'ne geçen Burhan Arpad o yıllarda sürekli yaptığı Avrupa yolcuklarından izlenimlerini değişik kitaplarda toplar. Gazeteciliğini ilerlettiği Vatan'da köşe yazılarının ("Günü Gününe") ötesinde okurun çok ilgisini çeken sinema ve tiyatro eleştirileri de kaleme alır. O dönemde Arpad'ın yaşamındaki en önemli olaylardan biri de 1952 yılında Lütfü Akad, Aydın Arakon, Orhan Arıburnu, Fikret Arıt, Hüsamettin Bozok, Hıfzı Topuz ile birlikte kurduğu "Türk Film Dostları Derneği"dir. Bu yürekli insanların yaşama geçirdiği TFDD sinemamızın sorunları üzerine çalışmalar yapar, raporlar hazırlar ve 1953 – 1955 yılları arasında üç "Türk Film Festivali" düzenler.

 Türk tiyatro tarihine ışık tutan yapıtlar

1950 – 1960 arası yılları Burhan Arpad için çok verimli geçer. Gazete yazılarının, sayısız yurtdışı yolculuklarının, tiyatro ve sinema eleştirilerinin, çevirilerin yanısıra Türk tiyatro tarihine ışık tutan yapıtlar da kaleme almıştır. 1920'li yıllardan başlayarak birebir içinde yaşamış olduğu İstanbul'un tiyatro yaşamını 'Perde Arkası', 'Operet – 8 Tablo', 'Oyun – 6 Tablo' ve 'Son Perde – Komik Naşit Beyin Hikayesi' adlı kitaplarında toplamıştır. Bu yapıtlarında Arpad on yaşından başlayarak yakından tanıdığı Direklerarası'nı, Darülbedayi-i Osmani'yi, Ertuğrul Muhsin ve Arkadaşları Topluluğu'nu, Cemal Sahir Opereti'ni, Muhlis Sabahattin'i, Şehir Tiyatrosu'nu, İstanbul Opereti'ni, İstanbul Tiyatrosu'nu, Karaca Tiyatrosu'nu röportaj – öykü diyebileceğimiz bir anlatımla okurlara sunar.

Uzun yıllar dostluklar kurduğu sanatçılar arasında Naşit, Hasan Efendi, Behzat Butak, Media Muvahhit, Vasfi Rıza Zobu, Raşit Rıza, Hazım Körmükçü, Rey kardeşler, Cahide Sonku, Toto Karaca, Ali Sururi, Muammer Karaca gibi Türk tiyatrosuna büyük emekler vermiş ünlü isimler 2001 yılında az önce sözünü ettiğim kitaplardan derlediğim ve 'Perde Arkası' adını verdiğim eserde yer almaktadır. Burhan Arpad'ın 1950'li yıllardaki sayısız önemli girişimlerinden biri de, kurucu üyesi olduğu yapı kooperatifinin uzun çabalar sonucu – dönemin ünlü vali ve belediye başkanı Fahrettin Kerim Gökay'ın da desteğiyle – gerçekleştirdiği Esentepe Gazeteciler Mahallesi olmuştur. Babıali'nin en ünlülerinin 1958 yılında yerleştiği 220 hanelik mahalleyle Arpad ve dostları Türkiye'de bir ilke imza atmışlardı.

Kaleminin gücüyle ayakta kaldı

1960'lı yıllar sadece Türkiye politikasına yenilikler getirmemiş, toplum yaşamı da 27 Mayıs'la başlayan değişimlerle büyük bir sınavdan geçmiştir. Demokrat Parti yönetiminin neden olduğu köyden kente akımın olumsuz sonuçları o yıllarda görülmeye başlamıştır. Burhan Arpad çalıştığı Vatan Gazetesi'nin 1961 yılında kapanmasıyla gazeteciliğe uzun bir ara verir. Gelecek yıllardaki çalışmalarının odak noktasını yine Alman dili edebiyatından yaptığı sayısız çeviri oluşturur. İşte o yıllarda Ahmet Cemal'le beni çeviriye özendiren babam olmuştur. Burhan Arpad 1950'den başlayarak her yıl sürekli katıldığı Berlin Film Festivali'nde 1961 ve 1964 yıllarında jüri üyeliği de yapmıştır.

O dönemde edebiyat dergilerinde çok sık yazıları çıkar. Yaşamı boyunca toplumcu ve gerçekçi akımdan hiç şaşmayan Arpad'ın 1968'de kaleme aldığı, İstanbul'un kenar mahallerinde yaşayan küçük insanların sorunlar dolu dünyasını sanki aralarında yaşarmış gibi anlattığı 'Alnımdaki Bıçak Yarası' adlı romanı bugüne dek güncelliğini hiç yitirmemiş, iki kez filme de çekilmiş, hep canlı kalmış bir yapıttır. "Taşı Toprağı Altın" adlı kitapta topladığı İstanbul öykülerinde büyük kentin küçük insanlarının yaşamını anlatırken toplumcu gerçekçi akımdan yine sapmaz. Aynı başarıya 1979 – 1991 yılları arasında Cumhuriyet Gazetesi'ndeki "Hesaplaşma" sütununda da ulaşmıştır. Arpad'ın İstanbul üzerine çeşitli yıllarda kaleme aldığı ve değişik kitaplarda çıkmış olan yazıları 2000 yılında "Bir İstanbul Var İdi" başlıklı kitapta derlenmiştir.

Burhan Arpad 1976'da yazdığı 'Hesaplaşma' anılar kitabına şöyle başlıyor: "Zaman geçiyor. Kişiler ve kişilerin ölümlü yanlarıyla… Arkada bırakılmış yılları arada bir düşündükçe, hüzünle sevinç karışımı bir şeyler hatırlabiliyor muyuz?"

Burhan Arpad çok yönlü bir insandı. Bir gazeteci, yazar ve çevirmendi. İlkelerinden hiç ödün vermedi, çıkarları uğruna hiç kimseye sokulmadı, her dönemde sadece kaleminin gücüyle ayakta kalmasını başardı.

27 Ekim 2019

"Krallar ve Padişahlar"

CUMHURİYET, 27 Ekim 2019
KARLSRUHE
AHMET ARPAD


Karlsruhe'de bu hafta açılan "Krallar ve Padişahlar" sergisi 17. yüzyılda, Viyana kuşatmalarının ardından Avrupa'nın Osmanlı kültürüne olan ilgisini anlatıyor. Değişik ülkelerindeki koleksiyonlarından bir araya getirilen 320 çok değerli yapıt ön çalışmaları tam dört yıl süren görkemli sergide yer alıyor.
 

Tarihi Karlsruhe Sarayı'ndaki Baden Eyalet Müzesi kuruluşunun yüzüncü yılını kutluyor. Bu kutlamalar kapsamında sarayın büyük salonlarında 16 Ekim'de "Krallar ve Padişahlar" adı altında eşsiz bir sergi açıldı. 1683 yılında IV. Mehmet döneminde başlatılan II. Viyana kuşatması 17. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu ile Avusturya Arşidüklüğü arasındaki savaşların en uzun süreni olmuştu. "Büyük Türk Savaşı" olarak adlandırılan II. Viyana Kuşatması sonrasında ele geçirilen, daha doğrusu atalarımızın Viyana kapılarında bıraktığı silahtan çanak çömleğe, giysiden kahve fincanına, davul, zurna, klarnet, üçgen, zil, ös ve nakkare gibi müzik aletleri şu sıralar Karlsruhe'de. Bu ganimetlerin yanısıra Osmanlı Padişahları'nın sarayı ziyaret eden Avrupalılara verdiği hediyeler, Markgraf Ludwig Wilhelm ve kayınpederi Herzog Julius Franz von Sachsen-Lauenburg'un koleksiyonundaki değerli eserler, 16. ve 17. yüzyıllarda Avrupa saraylarında Osmanlı'ya özenen kralların, kayserlerin, prenslerin ısmarladığı tüfekler, kılıçlar, palalar, giysiler ve tabak - çanaklar altı ay sürecek "Krallar ve Padişahlar" sergisini oluşturan göz alıcı, paha biçilemeyen 'hazine' eserler. II. Viyana kuşatmasının bozgunla sonuçlanması üzerine idam edilen sadrazam Merzifonlu Karamustafa Paşa'nın örme zincirden zırhı da Karlsruhe Sarayı'nda korunan eşsiz Osmanlı eserleri arasında. 17. yüzyıla ait bu dev sergi Osmanlı'nın sanatsal yetkinliğini ve yüksek kültürünün bir kanıtı. 

320 parça
Doğunun kültürü ve gelenekleri özellikle 17. yüzyılda Avrupalının ilgisini çekmiş. "Krallar ve Padişahlar" sergisi 320 parçadan oluşuyor. Sergiyi düzenleyen uzmanlar "Osmanlı eserleri"ni Almanya, Hırvatistan, Avusturya, Polonya ve Macaristan'ın müzelerinden getirtmiş. En büyük katkıyı, "Türk Ganimetleri"ni barındıran Karlsruhe Eyalet Müzesi'nin yanısıra Dresden'de 2010 açılan ve Almanya Demokratik Cumhuriyeti döneminde onlarca yıl mahzenlerde durmuş 600 yapıtı barındıran, son yıllarda iki kez ziyaret ettiğim "Dresden Türckische Cammer" yapmış. Koleksiyonun en göz alıcı eseri, 1729 yılında Saksonya ordusunun gösterileri nedeniyle ısmarlanmış olan dev Osmanlı çadır nakliye zorluğu nedeniyle ne yazık ki Karlsruhe'ye getirilememiş. Ancak 1683'de II. Viyana kuşatması sırasında Polonya ordusunun başındaki kral III. Sobieski'nin eline geçen 17. yüzyıl Osmanlı yapımı, Krakau'dan getirilmiş olan 18 metre uzunluğunda, 5 metre yüksekliğindeki, ipek kumaş ve deriden, gümüş ve altın işlemelerle süslü padişah çadırı Karlsruhe'de hemen hemen bir salonu kaplıyor. 


"Çok kültürlü toplumlar sağlam kültürel temeller üzerine kurulmuştur"
Sergiye katkıları bulunan ülkelerin yolladığı on bilim adamından oluşan kurul, kuratör ve proje sorumlusu, İran asıllı Dr. Schoole Mostafawy'nin denetiminde dört yıllık ortak bir çalışma sonucu bu dev sergiyi gerçekleştirmiş. Karlsruhe ve Dresden müzelerinin yanısıra Graz ve Zagreb üniversiteleri de "Krallar ve Padişahlar"a bilimsel katkıda bulunmuş. Avrupalı Viyana kuşatmaları yıllarında tanıdığı doğudaki komşusunun kültür ve geleneklerini de merak ediyordu! Özellikle saraylarda, soylu ve varlıklı ailelerde Osmanlı'nın kültürüne büyük ilgi oluşmuştu. Bu dönemde Avrupa'daki çoğu kraliyet sanatsal değeri erişilmemiş giyim eşyasından ev eşyasına, müzik aletinden silaha sayısız eseri ya satın almış, ya da Osmanlı'dan getirttiği ustalara yeniden yaptırtmış, günlük yaşamlarında, saraylarında ve şatolarında kullanmış, törenlerde ve davetlerde gururla misafirlerine göstermişti. Ahılarında develer ve Arap atları barındıran soylular da az olmamıştı. Ünlü krallar arasında sanat düşkünü Saksonya Elektörü "Güçlü August"'un bir Şark aşığı olduğu, adamlarını İstanbul'a alış verişe yolladığı bilinir. Kimi balolarda gözüne kestirdiği hanımların hoşuna gitmek için özel olarak diktirttiği Osmanlı kaftanını sırtına geçirirmiş!
 

Çok kültürlülük
Dr. Schoole Mostafawy'nin açılış öncesi yaptığı konuşmada şu söyledikleri çok önemliydi: "İnsanlığın sürgünler ve sığınmalar, politikanın ve toplumların hızlı bir sağa kayış yaşadığı günümüzde çok kültürlü toplumların sağlam kültürel temeller üzerine kurulmuş olduğunu insanlara anlatmak müzelerin görevidir." Baden Eyalet Müzesi 19 Nisan 2020'e kadar sürecek bu büyük sergiyle "Türk Savaşları" olarak tarihe geçen 17. yüzyılda Avrupa ve Osmanlı İmparatorluğu arasında yoğun bir kültür alış verişi de yaşanmış olduğuna dikkatleri çekmek istiyor.

13 Ekim 2019

Develeri görmeyeli çok olmuştu...

CUMHURİYET, 13 Ekim 2019
STUTTGART – AHMET ARPAD

Hemen girişte sizi pembe flamingolar karşılıyor. Sakin sakin, çoğu tek bacağının üstünde öyle durmuşlar gelene geçene bakıyorlar. Az ötede bir insan kalabalığı. Büyük bir havuz. İçinde foklar yüzüyor. Hızlı hızlı, heyecanlı. Yemek saati yaklaşmış olacak! Gerçekten de birkaç dakika sonra elinde içi balık dolu kova bir adam geliyor. Bakıcılarını gören fokların heyecanı artıyor. Adam onları isimleriyle çağırıyor. İsmini duyan hızla geliyor, sudan fırlıyor, bakıcının elindeki balığı kaptığı gibi yine buz gibi sulara dalıyor. Sonra sıra diğerlerinde. Bu oyun bir süre böyle devam ediyor. Biz yolumuza devam ediyoruz.

Wilhelma büyük. 300 bin metrekareye yayılıyor. 1250 cinsten 11 bin hayvanı barındırıyor. Tarihi botanik bahçesinde ve geniş parklarında 7500 çeşit bitki var. Wilhelma 1846 yılında önce büyük bir botanik bahçesi olarak kurulmuş, 20 yıl sonra da hayvanat bahçesi eklenmiş. Bugün Berlin'den sonra Almanya'nın ikinci büyük hayvanat ve botanik bahçesi. 2018 yılında kapılarından içeri giren 1,7 milyon ziyaretçi Wilhelma için yeni bir rekor olmuş.

Çitalarla, antiloplar, zürafalar birbirine oldukça yakın. Hemen karşılarında fillerle suaygıları geziniyor. Geçen yıl Doğal Hayatı Koruma Vakfı (WWF) ile ortak çalışmaya karar veren Wilhelma şu anda dişi filler Pama ile Zella'nın yaşadığı alan büyültülüp 2023 yılından sonra 14 Asya filine yer açmaya karar verdi. Yolunuza devap edip ceylanların önünden geçiyorsunuz ve yamaçtaki kayalıklara varıyorsunuz. Burada eskiden küçük maymunlar yaşardı. Geçen yıl 2 milyon yakına bir masrafla iyice elden geçirildi, Wilhelma'ya yeni gelen kar leoparları Kailash'la Ladakh buraya yerleşti. Geçen nisanda bu çiftin ikizleri dünyaya geldi. İki aydır her gün mağaralarını terk edip annelerinin gözü altında Moğolistan veya Çin'in 6 bin metrelik dağlarını anımsatmaya çalışan kayalıklarda hoplayıp zıplıyorlar. Resmi açıklamalara göre günümüzde dünyada 4 bin kar leopardı kalmış!

Goriller çimenlere uzanmış uyukluyor
Yolunuza devam ettiniz mi Wilhelma'nın bir başka doruk 'yerleşimi' olan, bonobalarla gorillerin keyif sürdüğü modern, tamamen camdan Maymunlar Evi'ne varıyorsunuz. Stuttgart'ın Wilhelma hayvanat bahçesi Avrupa'nın tek goril yetiştirme merkezi. Bonobolarla goriller 2300 metrekare büyüklüğünde alanda tabii birbirlerinden ayrı yaşıyorlar. Eskisinden çok daha büyük bir alana 2013 yılında 22 milyon Avro'ya inşa ediilen bu yepyeni yapıyla Wilhelma bir dönüm noktasına imza atmış. Maymunların geleceğe dönük yeni bahçeli 'villası' lüks, aydınlık ve de ferah. Burada yaşayan 25 goril ve 16 bonobo oturdukları, yattıkları veya oynaştıkları yerden dışardaki güzel doğayı seyrediyor, günün belli saatlerinde parkı andıran geniş bahçeye çıkıyorlar. 1500 metrekarelik dış yeşil alanda on beş metre yüksekliğindeki değişik ağaçlar, çimenler ve bir derecik onları bekliyor. Goriller tembel tembel çimenlere uzanmış uyuklarken ayrı bölümdeki bonobolar yükseklere tırmanıyor, insanın yüreğini ağzına getiren değişik jimnastik hareketleri yapıyor, metrelerce yukardaki hamaklara kurulup çevreyi seyrediyorlar.

Hayvanat bahçesinde kısa süre önce yapılan değişikliklerle bizonlar, yaban domuzları, Mezopotamya alageyikleri, Tibet öküzleri, eşekler ve develer bir araya getirilmiş. Hepsi de kendi halinde, sakin, kimseye zararı olmayan hayvanlar. İçlerinde beni en çok ilgilendirenler develer! Sadık ve alçak gönüllü, sıcak çöllerde güç koşullara karşın sabırlı, günlerce aç-susuz uzun yollar kateden deve kendine kötülük yapanı da hiç unutmaz. Almanya'nın kimi yörelerinde deve çiftlikleri var. Bunlardan biri de Stuttgart yakınlarındaki Nagold'da. Sütünden kremler, sabunlar, banyo losyonları yapıyorlar. Çiftlik sahibi: “Deve iyi niyetli gibi görünür, fakat istedi mi de kafasına eseni yapar," diyor. "O köpekten çok kediye benzer." Deve olmasaydı acaba Arap insanı ucsuz bucaksız çöllerde binlerce yıl ne yapardı? Türkiye'de 1935 yılında 120 bin deve varken, günümüzde bu sayı 1500'e düşmüş. Acaba ülkemizde develer niçin azaldı?
mail@ahmet-arpad.de

22 Eylül 2019

Çöpleriyle baş edemeyenler

Cumhuriyet, 22 Eylül 2019
STUTTGART – AHMET ARPAD

Stuttgartlılar her hafta kapılarının önünü süpürmeye meraklıdır. Diyelim ki on daireli bir apartmanda oturuyorsunuz, on haftada bir cuma veya cumartesi günleri apartmanın önündeki kaldırımı temizlemek zorundasınız. Kiracının bu görevini (!) yerine getirmemesi kira sözleşmesinin iptaline neden olabilir! Stuttgart'ta ilçeler arasında bir 'temizlik yarışması' düzenleniyor! Her yıl martla ekim arasında anaokullarından liselere, genç-yaşlı gruplarından derneklere sayısız katılımcı önceden belirlenen haftalarda semtinin sokaklarını, meydanlarını ve parklarını temizlemeye çıkıyor. Böylece on binlerce ton çöp toplanıyor. En çok çöpü toplayan gruplar ödüllendiriliyor! Belediyenin bu girişimden amacı insanları daha çocuk yaşta çevre temizliğine alıştırmak.
 

Ancak madalyonun bir de öteki yüzü var. Siz Stuttgart'ın merkezini büyük bir etkinliğin ardından görün! Kentin göbeğindeki Schloss alanı, çevresindeki parklar, cadde ve sokaklarla gezi yolları binlerce insanın katılmış olduğu açık hava etkinliklerinin sabahında çöp dolu! Eğlenmişler, ancak yanlarında getirdikleri şişeleri, tabakları, kâğıtları, torbaları oturdukları yere öyle bırakıp gitmişler! Hele havai fişekli bir yılbaşı gecesinin ardından on binlerden geri kalan çöp kentin göbeğinde tepecikler oluşturuyor. Ancak diğer günlerde de kentin kalabalık köşelerinde sağ sol 'kullan ve at' karton ve plastik bardaklar, kâğıt mendiller, dondurma kapları, burger ve pizza kutuları dolu.
 

Federal Çevre Bakanlığı'nın açıklamalarına göre ülkede 2000 yılında kişi başına 458 kilo ev çöpü düşerken bu rakam 2017'de 565 kiloya çıkmış! Yine aynı bakanlığa göre saat başı 320 bin kâğıt bardak kullanılıyor. Bir yıl içinde 2,8 milyar! Otobüs, tramvay duraklarında sigara izmaritleri arasında yürüyorsunuz. Düzinelerle çöpçünün sabah erkenden temizlediği alan ve caddeler akşama doğru yine eski haline dönüyor!
 

Her yıl 300 milyon ton plastik
Kent kirliliği Berlin veya Frankfurt gibi büyük kentlerde daha da aşırı. Sadece kaldırımlar, sokak ve caddeler değil, herkesin kullandığı parklar ve yeşil alanlar da bir 'çöp kutusu'. İnsanlar tek kâğıt mendil ve karton bardak atsa yine de iyi, eski mobilyaları, otomobil lastiklerini kaldırıma veya ormanlara bırakanlar artık parmakla gösterilmiyor! Büyük kentlerde belediyeler bu sorumsuzluğun altından kalkamıyor.
 

Federal Almanya Çevre Bakanı Svenja Schulze şöyle diyor: "İnsanlık her yıl 300 milyon ton plastik üretiyor. Lego taşlarından yoğurt kabına, bahçe iskemlelerinden balıkçı ağlarına, bisiklet tekerleklerinden tuvalet kapaklarına, otomobil yedek parçalarından cep telefonlarına..." Bakana göre toplam çöp kamyonlara yüklense konvoy yeryüzünü üç kez dolanır.
 

Dokuz Eylül Üniversitesi'nden Prof. Dr. Ertuğrul Erdin'in evlerde oluşan tehlikeli çöpler üzerine yaptığı bir araştırma  (http://web.deu.edu.tr/erdin/pubs/doc132.htm) kanımca çok önemli bilgiler içeriyor! Hayatı Koruma Vakfı da geçen yıl yayımladığı "Akdeniz Plastik Raporu"nda Akdeniz'e en çok plastik atığın Türkiye'den karıştığını açıklamıştı. Günde 144 ton, ya da günde yaklaşık 6 kamyon plastik! Alman televizyonu ARD'nin İstanbul stüdyosunun geçen Mayıs'taki yayınında da başka bir gerçeği öğrenmiştik: "Almanya Federal İstatistik Dairesi'nin verilerine göre 2017 yılında Türkiye'ye Almanya'dan 18 bin ton plastik atık gelirken bu miktar 2018 yılında 50 bin tona ulaştı."
 

Stuttgart'ın çevresi ormanlarla, küçük göllerle kaplı. Buralardaki piknik alanlarında bütün gece bağıra çağıra eğlenen, dans eden kızlı erkekli gruplar da, çevrede yeterince büyük çöp kutusu olmasına karşın, arkalarında Almanların deyişiyle bir 'domuz ahırı' bırakıyor!  Stuttgart Belediyesi sözcüsü: "Ne yazık ki giderek daha çok insan çöpüne dikkat etmiyor", diyor. "Kentin belirli köşeleri sadece birkaç saat temiz kalıyor." Ona göre bu artık bir toplum sorunu oldu. Çoğu genç rahat ve sorumsuz yaşamak istiyor! Ye, iç ve at!            
 

mail@ahmet-arpad.de

7 Eylül 2019

Bulaşıkçılıktan patronluğa

CUMHURİYET, 7 Eylül 2019
STUTTGART –  AHMET ARPAD

    Carl Laemmle 1884 yılında Laupheim'daki babaevini terk ettiğinde on yedi yaşındaydı. Ufak tefek, bakışları cin gibi delikanlı yürekliydi. Tek amacı okyanus ötesine gitmek, orada başarıya ulaşmaktı. Genç Carl doğup büyüdüğü kasabayı terk ederken tek başına değildi. Hamburg'da 1858 yapımı “Neckar” göçmenler gemisine binerken arkadaşı Leopold Hirschgeld de onunla beraberdi. İki delikanlının ortak arkadaşları İsidor Nathan Landauer de bir yıl önce Amerika'ya ayak basmıştı. Laupheim'lı 'üçlüyü' bir yıl sonra Samuel Moritz Einstein takip etmişti. Dördü de yeni kıtadaki ilk yıllarını bulaşık yıkamakla, ayak işlerine koşmakla geçirmişlerdi!

    Stuttgart'a bir saat uzaktaki Laupheim o yıllarda Hristiyanlarla Yahudilerin 1730'dan bu yana huzur içinde ortak yaşam sürdürdüğü bir kasabaydı. Yahudiler iş sektöründe ve politikadaki girişimleriyle Laupheim'ın toplum yaşamında hep önemli rol oynamıştı. Endüstrileşmenin ilk adımlarının atıldığı 20. yüzyıl başında yeni dünyada şanslarını arayan yüzbinlerden dördü olan Laupeim'lı, hırslı ve çalışkan delikanlılar ceplerinde beş kuruşsuz yerleştikleri Amerika'da değişik dallarda başarıya ulaşmasını başarmıştır.

    Bir süre New York'ta her işi yapan Laemmle'nin ikinci durağı Şikago'dur. Ancak orada da çok kalmaz, Alman göçmenlerin çoğunlukta olduğu Oshkosh'a geçer ve bir tekstil fabrikasında iş bulur. Hırslı genç adam yenilikçi girişimleriyle birkaç yıl içinde fabrikanın müdürlüğüne yükselmeyi başarır. Carl Laemmle Amerika'da nasıl modern bir iş adamı olunacağını ve başarıda doruğa çıkabilmek için reklamın önemlini olduğunu çabuk kavrar. Aradan çok geçmeden de o güne dek kazandığı tüm servetini Şikago'da bir sinemaya yatırır, 1906'da bir film dağıtım şirketi kurar. 1908 yılına gelindiğinde bu şirket Amerika'nın en büyüğü olur. Carl Laemmle o yıllarda 50 sinema salonuna da sahiptir. Ufak tefek, kurnaz, cin gibi Laemmle 1910'da kurduğu Independent Motion Picture'la film yapımcılığında en büyük adımı atar. 1912 yılında bazı küçük filmcileri de şirketine katar, böylece Universal Motion Picture Manufacturing Company (bugünkü Universal Studios) ortaya çkar!

    Meraklı, gözüpek, hoşgörülü
    Carl Laemmle Amerikalıların 'bulaşıkçılıktan milyonerliğe' düşünü gerçekleştirmiştir. Dev Universal Studios'un kuruluşu aynı zamanda Hollywood'un da başlangıcıdır. 'Dracula', 'Phantom the opera', 'The Mummy' ve 'Frankenstein' klasikleri onun başarısıdır. Laemmle sadece 'Tom Amcanın Kulübesi'ni yapmaz, yeni ünlenmeye başlayan savaş karşıtı Alman yazar Erich Maria Remaque'ın ilk romanı 'Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok'u da (Türkçesi: Burhan Arpad) beyazperdeye uyarlar. İki Oscar ödülü alan film o günlerde Almanya'da güç kazanmakta olan Nazileri de öfkelendirir. Remarque'ın romanı ateşlerde yanarken Laupheim'lı (“Küstah Yahudi sinemacı”) Laemmle'nin filmi Almanya'da yasaklanır.

    Meraklı, maceracı, araştırmacı, ileri görüşlü, hoşgörülü, güçten ve sorumluluk yüklenmekten kaçınmayan biri olması Almanyalı bu Yahudi'nin başarıya ulaşmasının baş nedenleriydi. Zenginliğini başkalarıyla paylaşmayı da severdi. Birinci Dünya Savaşı'nda fakirleşen Laupheim'ın insanlarına çok destek vermişti. 1930'lı yılların başında Almanya'da nasyonal sosyalistlerin güçlenmeye başlaması üzerine ülkedeki tanışlarının dikkatini onları bekleyen büyük tehlikeye çeker, 1933'den sonra da Laupheim'lı üç yüz Yahudi'nin Amerika'ya kaçmasını doğrudan destekler.

    Gözüpek ve başarılı Carl Laemmle'nin yaşamı ilginç bir filme konu olabilir! Küçük kent Laupheim 24 Eylül'de, ölümünün 80. yılında onu değişik etkinliklerle anmaya hazırlanıyor.
mail@ahmet-arpad.de

25 Ağustos 2019

'Öldürerek yaşamak'

Cumhuriyet, 25.08.2019
AHMET ARPAD Almanya (Stuttgart)
 
Stuttgart'taki Baden-Württemberg Eyaleti İçişleri Bakanlığı'nın, ABD'de bu ay başında yaşanan dehşet verici silahlı saldırıların ardından yaptığı açıklamaya göre, 2019 yılının ilk altı ayında eyalette kendini ani bir saldırıya karşı korumak isteyen 85 bin insan silah ruhsatı için müracaat etmiş. Bu sayı 2014 yılında 40 bindi! Korkutucu bir gelişme. İnsanlar devletin onu koruyacağına inanmıyor gibi.

Stuttgart'taki eyalet polis sendikası başkanı Oliver Malchow, bunun çok tehlikeli olduğunu söylüyor. Son yıllarda Almanya'da gittikçe daha çok aşırı sağcının da küçük çapta silahlara ilgi duyduğu biliniyor. Sol Parti milletvekillerinden Ulla Jepke, yabancıları pek sevmediği bilinen Almanya için Alternatif Partisi'nin günümüzde insanlarda korku yaratmayı başardığı kanısında. Yeşiller Partisi iç güvenlik sözcüsü İrene Mihalic'in görüşleri de şöyle: "Bireysel silahlanmanın artması güvenliği değil, uyuşmazlıkların kaba kuvvete dönüşme riskini artırır."

ABD dev silah deposu...


15 Aralık 1791'de ABD Anayasası'na konan ek bir maddeyle ülke vatandaşlarına silah bulundurma ve taşıma özgürlüğü tanınmıştı. Bu madde günümüzde hâlâ geçerli! Hiçbir başkan ona dokunamıyor... Okyanus ötesi ülkede her 100 kişiden 88.8'inde silah var. 100 kişi 120 silaha sahip! ABD'de 300 milyondan fazla silah mevcut. Dünyada sivillerin sahip olduğu silahların yüzde 42'si Amerikalıların elinde.
Nisan 2019'da ABD'nin en büyük silah lobisi olan ABD Ulusal Silah Birliği yıllık toplantısında ateşli bir konuşma yapan Donald Trump, katılımcılara bireysel silahlanma özgürlüğü için hep mücadele edeceği sözü vermişti. Başkana göre, günümüzde vatandaşlarının bu özgürlüğü bir kuşatma altındaydı!
 

ABD'de 2019 yılının ilk yedi ayında gerçekleşen 32 silahlı saldırıda üç yüzün üzerinde insan öldürüldü. Oslo'daki Barış Araştırmaları Enstititüsü'nün, uluslararası silah ticareti uzmanı Nicholas Marsh'ın araştırmasına dayanarak yaptığı açıklamaya göre, 2010 ile 2016 arasında Avrupalı silah şirketleri ABD silah pazarına yaptıkları satışlarını ikiye katlamış! Çok ölülü saldırılarda kullanılmış olan silahları Amerikalılara satan çoğunlukla Alman, İsviçre, Fransız, Avusturya ve İtalyan şirketleri! İsrailli gazeteci Shir Hever'le Alman gazeteci Wolfgang Landgraeber'in ("Öldürerek Yaşamak" kitabının yazarı) Şubat 2019'da açıkladığına göre, İsrail de otuz yıldır dünya silah pazarında çok başarılı ve şu sıralar ilk ona girmeyi başarmış!
 

Güney Baden-Württemberg'in şirin kenti Freiburg'da yaşayan öğretmen Jürgen Graesslin yıllar önce çevresine topladığı savaş karşıtlarıyla yaşama geçirdiği "Silah Ticaretini Durdurun" kampanyası kapsamında Almanya'nın büyük silah yapımcısı Heckler & Koch'la savaşıyor. Stuttgart'ın güneyindeki Oberndorf kasabası ve çevresinin en büyük işvereni olan kuruluşun son yıllarda Meksika'ya - bir bölümü izinsiz- toplam değeri 25 milyon Avro olan 10 bin adet G36 modeli tüfek ihraç ettiği ve bunlardan çoğunun ülkenin çatışma, şiddet yaşandığı bölgelerinde kullanıldığını Graesslin ortaya çıkarmıştı.
 

Eylül 2014'te Meksika mafyasının kaçırdığı 48 üniversite öğrencisi de Heckler & Koch'un "kaçak" tüfekleriyle öldürülmüş. Öğretmen Graesslin'in açtığı dava bu yıl şubat ayında sonuçlandı, Stuttgart Asliye Mahkemesi silah yapımcısına 3.7 milyon Avro para cezası verdi. Ancak şu sıralar Federal Mahkeme bu kararı yeniden görüşüyor.
Ülkemize gelince, Umut Vakfı'nın (www.umut.org.tr) açıklaması şöyle: "Yüzde 85'i ruhsatsız en az 25 milyon silah bulunan Türkiye'de şiddet vakaları son 4 yılda yüzde 69 arttı."
 

mail@ahmet-arpad.de

11 Ağustos 2019

Önce ağaçlar, sonra insanlar

CUMHURIYET, 11.08.2019 

30 Eylül 2010 günü Stuttgart'ta kent merkezindeki 25 tarihi ağacın kesilmesini engellemek isteyen kadınlı erkekli, genç, yaşlı binlerce kişiye gaz ve tazyikli su sıkan, onları coplarla döven polis, altısı ağır olmak üzere dört yüz kişinin yaralanmasına neden olmuştu. Bu olay beş ay sonraki seçimlerde eyalet başbakanının başını yemiş, açılan ve uzun süren davalar sonucu kent emniyet müdürüyle beş polis değişik cezalara çarptırılmış, ağır yaralılara da yüksek tazminatlar ödenmişti!


AHMET ARPAD Almanya (Stutgart)
600 bin nüfuslu Stuttgart'ın yüzde yirmisi yeşil alanla kaplı. Kent göbeğindeki parkın altı kilometrekarelik yolları ve çayırları her mevsim insan dolu. Bu sıcaklarda rahat bir nefes almak isteyenler kent merkezine 10 dakika ötedeki Killesberg tepesinin çimenlerini, açık yüzme havuzunu veya az ötede başlayan ormanın serin yollarını yeğliyor. Kısa süre önce orada ibret verici bir şey yaşandı! Stuttgart Belediyesi'nin bahçeler müdürlüğü elemanları ellerinde resmi izin olmadan Killesberg'de villara yakın bir yamaçtaki yedi ağacı "hastalıklı" deyip birkaç saat içinde kesiverdi. Çevrede oturanlar ayağa kalktı, olay gazetelere yansıdı, belediye özür diledi, sorumluları da ihtar etti. Şimdi yedi ağacın kesildiği yere ondört yeni ağaç dikildi..!

Bütün Avrupa'da olduğu gibi Stuttgart'ın yakınlardan başlayan Karaormanlar'da da yağmursuzluktan ve hava kirliliğinden ağaçlar ölüyor. Otomobil egzozlarının değiştirilmesi, yeni benzin türlerinin denenmesi, fabrika bacalarına özel filtreler takılması pek işe yaramıyor. Karaormanlar'da yapılan yürüyüşlerde ağaçların yaşam savaşını yakından görmek mümkün. Ağaçlara zarar veren kükürt dioksidi, azot oksidi, yeraltı sularındaki nitratlar ve sebze-meyvenin ekildiği topraklardaki çeşitli asitler kanser hastalığının da baş nedenlerinden biri. Amerikalı bilim yazarı Peter Brennan'ın, "The Ends of the World" adlı kitabında açıkladığına göre insanoğlu önümüzdeki 16 yıl içinde karbondioksit sorununu çözemezse dünyamız bu yüzyılın sonunda 4.5-5 derece ısınacak.

Ağaç olmadan insan yaşayamaz


Asya'nın en büyük ormanlarını barındıran Endonezya zengin ülkelerin çikolata, krem, çamaşır tozu gibi gereksinimlerini karşılayabilmek için gereken palm yağını kazanmak amacıyla ülkesinde her yıl 620 bin hektar ormanı yok ediyor. Dünyamızdaki tropik ormanların üçte ikisini bünyesinde barındıran Brezilya da Amazonlar bölgesinde yeni Devlet Başkanı Jair Bolsonaro'nun da "desteği" ile "tarıma yer açıyoruz" diyerek her yıl yaklaşık 8 bin kilometrekare ormana kıyıyor! Fakat Endonezya ve Brezilya ormanları dünyamızın "yeşil ciğeri"...

Ağaç olmadan insan yaşayamaz, çünkü ağaç insanın neden olduğu hava kirliliğinin yüzde 50'sini temizler. Bir hektar ladin ormanı yılda 32 ton, bir hektar kayın ormanı yılda 68 ton, bir hektar çam ormanı da 30-40 ton karbondioksit yüklü havayı emiyor. Sadece bir kayın ağacı saatte 1.5 kilogram oksijen üretiyor. Ağaç yaşlandıkça insanlara yararı artıyor. Örneğin 100 yaşındaki, 35 metre yüksekliğindeki bir kayın yılda 2.5 ton karbondioksot filtre edebiliyor. Bu nedenle endüstri ülkelerinin büyük kentlerinde yeşil alanlar çok önemlidir. Avrupa'nın en büyük parklarına sahip, çevresi ormanlarla kaplı Viyana'da kişi başına 25 metrekare yeşil alan düşerken her gün 4 milyon aracın yollarını aşındırdığı dev kent İstanbul'da bu alan bir metrekarenin altında. Sağlıklı bir yaşam için ise en az on metrekare gerekiyor!

Kuzey Ormanları Savunması'nın (KOS) İstanbul 3. Havalimanı sahasında uydu görüntüleri üzerinden yaptığı analize göreyse inşaat nedeniyle tam 13 milyon ağaca kıyıldı. Son yıllardaki başka büyük "düş projeler" için de yarım milyonun üzerinde ağacın kesildiğini basından okumak mümkün. 2015'te web sitesinde: "Hava kirliliği tehdit edici" diyen dönemin İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin Çevre Koruma ve Kontrol Daire Başkanlığı aradan birkaç yıl geçtikten sonra dünyanın en büyük kentlerinden birine oksijen pompalayan çevre ormanlarda milyonlarca ağacın kesilmesine nedense hiç ses çıkarmadı!


Dünya Sağlık Örgütü'nün (WHO) güncel açıklaması tüyler ürpertici: Avrupa'nın büyük kentlerinde yaşayan insanların yüzde doksanı zehirli hava çekiyor ciğerlerine! WHO'ya göre 2016 yılında tam 7 milyon insanın (600 bini çocuk) erken ölümünün nedeni hava kirliliği. Sadece Brezilya'nın tropik ormanları her yıl "senin benim" neden olduğu 8 milyar ton karbondioksidin 2 milyar tonunu "depoluyor", bizi zehirlenip ölmekten kurtarıyor!

Hava Kirliliğinin etkilerine yönelik çaalışmalar yapan ESCAPE'in bir araştırması da, ciğer kanseriyle kalp yetmezliğinin ana nedeninin hava kirliliği olduğu görüşüne işaret ediyor. Bakalım 15 yaşındaki Greta Thunberg ve peşindeki öğrenciler çıkarcı politikacıların kafa yapısını değiştirebilecek mi? İsviçre'nin Bern Üniversitesi Temmuz sonunda uyardı: Küresel ısınma emsalsiz boyutta, son 2 bin yılın en hızlı seviyesinde. Önce ağaçlar ölüyor! Sonra da insanlar mı?

mail@ahmet-arpad.de

28 Temmuz 2019

Hem suçlu, hem güçlü

CUMHURİYET, 28 Temmuz 2019
STUTTGART – AHMET ARPAD

Çoktandır bekliyordum, sonunda geçenlerde gerçekleşti. İki ev ötedeki komşum, yıllardır her Cumartesi lüks otomobilini garajından çıkarıp kaldırıma park ediyor ve bir saate yakın suyla, sabunla bir güzel yıkıyordu. Geçen hafta eve döndüğümde villasının önünde bir polis otomobili durduğunu gördüm. Yaşlı ve zengin adam polislerle tartışıyordu. Kapıyı açıp bahçeye girdim, durdum ve kulak kabarttım. Genç memurlar komşuma yaptığının yasa dışı olduğunu söylüyordu. Çünkü hem yayalara engel oluyordu, hem de şampuanlı pis suları kanalizasyona akıtıyordu. Polisler para cezasından söz edince yaşlı adam sesini yükseltti. Daha çok dinlemeyip içeri girdim. Kendini haklı görmekte inat ediyordu! Bakalım zengin komşum haftaya Cumartesi lüks otomobilini nerede yıkayacak?


Alman dilinde bir özdeyiş vardır: "Parası olan güçlüdür, güçlü olan haklıdır!" Bir süre önce benzeri başka bir olaya tanık olmuştum. Karşıdan karşıya geçmek üzere çizgili yaya geçidine doğru yürüyordum. Aynı anda spor giysili genç bir kız koşarak geçide geldi ve hiç durmadan caddeye atladı. Onu son anda fark eden küçük otomobil frene bastı. Hemen arkasındaki gösterişli SUV zar zor durdu, tamponlar neredeyse birbirine değdi. Zengin aracının (!) kapısı açıldı, iri yarı bir adam aşağı indi, hızla öndeki otomobile gitti ve el kol hareketleriyle bağırıp çağırdı. Söylediğine göre küçük aracın sahibi haksızdı! Bence ise haksız olan koşarak çizgili yaya geçidine atlayan kızla, dev aracını öndekine çok yakın süren SUV'inin şöförüydü. Küçük otomobilin penceresi açıldı, ufak tefek bir adam bir şeyler mırıldandı, iri yarı, şık giyimli  SUV sahibi ise avukat olduğunu söyleyip: "Siz görürsünüz" diye bağırdı ve dev aracına bindiği gibi hızla olay yerinden uzaklaştı...
 

Güçlünün kendini hep haklı sanmasını, aylar önce gazetelere yansıyan bir başka olay da kanıtlamıştı. Stuttgart'ın güzel Schloss alanındaki her yanı camdan kübik bina Sanat Müzesi. En üst katında masaları hep dolu bir lokanta var. Gazetede yazdığına göre eyaletin ünlü bir bakanı bir akşam yanında misafirleriyle içeri giriyor. Rezervasyonu yok. En önde manzaralı bir masa istiyor. Lokanta dolu. Şef garson arkalarda masa vermek zorunda kalıyor. Bakan bağırıp çağırarak lokantadan ayrılıyor.
 

Orta sınıf kayboluyor 
Alman toplumunda son yıllarda dikkati çeken bir gelişme yaşanıyor: Dünyanın en güçlü ülkelerinden biri olan Almanya'da devletin kasasına giren vergiler rekor düzeydeyken fakirle zengin arasındaki makas gittikçe açılıyor. Orta sınıf kayboluyor, kendini seçkin sanan yeni zenginler artıyor. Toplumsal sorunların sürekli arttığı, günlük yaşamın zorlaştığı ülkede gittikçe daha çok insan artık yalnız, fakir, ümitsiz. Almanlar kendilerinin ve ülkenin geleceğinden korkuyor. Milli gelirin %50'sine nüfusun %10'nun sahip olduğu bilinen bir acı gerçek. Resmi verilere göre Almanya'da 6 milyon çocuk ve genç fakir ailelerde yaşıyor. Bu sayı son on yılda ikiye katlanmış! Ekonomisi güçlü Almanya "aile ve eğitim fakiri" listesinde birinci sırada.

Darmstadt Üniversitesi'nden sosyoloji profesörü Michael Hartmann "Burnu Büyükler" adlı en son kitabında günümüz Almanyası'nda ekonomide, politikada ve üst düzey yönetimde yanlarına kimseyi sokturmayan yaklaşık 4 bin 'seçkin' olduğundan söz ediyor! "Bu kişiler bir yandan ülke toplum yaşamında etkili olurken, diğer yandan da insanlardan uzaklaşıyor, içlerine kapanıyor" diyor Prof. Hartmann. "Kendileri gibi olmayanlarla kesinlikle görüşmüyorlar." Onlar aldıkları kararların ve gerçekleştirdiklerinin kuruluşları, şirketleri ve partileri için doğru olduğuna yüzde yüz inanıyorlar. Kökenleri, yetişmeleri ve eğitimleri 'elit' olan bu insanlar toplumsal gerçekleri her zaman kavrayamıyor, çoğunluğun yaşamından gittikçe uzaklaşıyor! Kendi evrenlerinde yaşayan bu seçkinlere (!) günümüz Avrupası'nda sayıları hızla artan sağcı popülist partilerde de rastlanıyor...


mail@ahmet-arpad.de

14 Temmuz 2019

Yaşlı kadının Hesse anıları

CUMHURİYET, 14 Temmuz 2019

Hermann Hesse'nin annesi Marie Hesse, yaşlı kadının dedesinin kız kardeşiydi. 2002 yılında tanımıştım onu. Hesse'nin doğumunun 125. ve ölümünün 40. yılında Stuttgart'a yarım saat uzak, şirin Karaormanlar kasabası Calw'daki bir etkinlikte... O günlerde doksanına merdiven dayamıştı. Bir zamanlar Hesse'nin "Gençlik Bunalımları"nı (Unterm Rad) çevirmiş olduğumu duyunca tanışlığımız dostluğa dönmüştü. Calw'e çok yakın Bad Liebenzell kaplıcasına her gidişimde uğramadan edemiyordum. Çay-pasta eşliğinde yaptığımız sohbetler hep çok ilginçti, çünkü yaşlı kadının Hesse anıları inanılmazdı.
Marie-Luise Bodamer'in villasının duvarlarını küçük Hesse tabloları süslüyordu. Her ziyaretimde onlara uzun uzun bakmadan edemezdim. Ünlü yazar yaşamının son 43 yılını geçirdiği, kadının genç kızlığında sık sık ziyaret ettiği Montaglona'daki şirin villasının pencerelerinden görünen İtalyan İsviçresi'nin doğasını çizmiş... 


Calw'daki duvarları süsleyenler, "Hesse Amca"nın hediyesiydi! Yaşlı kadın yetenekli bir müzisyendi. Her perşembe evinde dostlarıyla oda müziği yapıyordu, pazartesi akşamları da Calw müzik okulunda başka bir orkestranın provasına katılıp keman çalıyordu. Anımsıyorum, 2012'de Hesse'nin ölümünün 50. yılı anma töreninde Calw kilisesindeki konserde yine piyanonun başına geçmişti.


Marie-Luise Bodamer iki yıl önce vefat etti. 102 yaşında. Kısa süre önce yine Bad Liebenzell kaplıcasındaydım. Bu kez onu yamaçtaki tarihi villasında değil, Calw mezarlığındaki aile kabristanında ziyaret ettim. Tarihi mezarlığın kapısından içeri girince sağda, upuzun, yüksek duvardaki bronz tabelalar hemen dikkati çekiyor. Bir sürü isim, ölüm tarihleri en az yüzyıllık. Friedrich ve Emma Gundert. Hermann ve Julie Gundert. Ve Marie Hesse. Hermann'ın annesi... Bir süre öyle duruyorum. Calw'ın tarihi mezarlığı eski ağaçlarla dolu. Karşılar da yemyeşil. 


Haylazlıkla geçen gençlik
Sonra ağır ağır mezarlık çıkışına doğru ilerliyorum. Karşı kaldırıma geçip, ırmak kıyısında yürüyorum. Nagold bugün çok hızlı akıyor. Durup, köpük köpük akan ırmağı seyrediyorum... Hermann Hesse az sonra karşımda duruyor! Nagold ırmağının üzerindeki taş köprüde. Bronzdan ince, uzun boylu, elinde şapkası, gelip geçeni pek umursamıyor, gözlerini ötelere dikmiş, yeşil yamaçlara, ırmağın sularına. Haylazlık ve avarelikle geçen gençlik yıllarında bu köprüde saatlerce durur, suların akışını seyrederdi. Ördeklerin yüzüşünü, balık tutanları... Kimi zaman o da atardı oltasını sulara. Genç Hesse burada zaman öldürürken yaşıtları ya okula gider ya da çıraklık yapıp bir meslek öğrenirdi. Kent insanlarının gözünde Johannes ile Marie Hesse'nin oğulları Hermann tembelin tekiydi, ondan adam olmaz, derdi Calw insanları. Çok sonraları o günlerden söz açıldığında, çocukluğumda pek sevilmezdim, diye konuşurdu. O yılların deneyimlerini hiç unutmamıştı. 


'Haksızlık dolu bir dünyada yaşıyoruz'
Dünyaca ünlendiğinde çoktan İsviçre'ye yerleşmişti Hermann Hesse. Tessin yöresinde, Montagnola'daki villası bir yamaca kuruluydu. Marie-Luise Bodamer anlamıştı: "Pencerelerinden, terasından öteler, çok uzaklar, ona ilham veren, ona romanlar, öyküler yazdıran, ekspresyonist, rengârenk ve özgürlük dolu tablolar yaptıran yamaçlar, tepeler görünürdü." Marie-Luise 1930'lu yıllardan başlayarak o villaya sık sık gitmişti annesiyle. Anlatmıştı: "Aşağı bahçe kapısında yazardı, ziyaretçi kabul edilmez, diye. Annem çalışma odasının kapısını açtığında Hermann Amca ayakta karşılardı bizi, kolları iki yana açık. Ben deneyimsiz bir genç kız, o ise dünyaca ünlü bir yazar... Kimi zaman, annemin hediyesi olan bir Bach plağını pikaba koyar, bakışlarını karşı yamaçlara dikerdi. Keyfi yerinde oldu mu kuyruklu piyanonun başına geçip Bach, Mozart, Chopin çalardı bizlere.


Yıllar öncesinin haylaz ve tembel delikanlısı, artık milyonların okuduğu dünyaca ünlü bir yazardı. 1933'ten başlayarak Almanya'dan kaçıp İsviçre'ye sığınan birçok dostuna yardımı esirgememişti. Aralarında Thomas Mann da vardı. Çoğu kez elinde ne varsa dostlarına harcamış, başka ülkelere sığınmalarına destek olmuştu. Naziler geldiğinde Almanya'da eserleri yasaklanıp parası suyunu çekmeye başlayınca kendini iyice tabloya vermiş, kazandıklarını da yine dostlarına harcamıştı. "Bizlere yolladığı, Nazi sansüründen geçmiş mektupların da ardı arkası hiç kesilmemişti."


Savaş karşıtı Alman dili edebiyatı yazarları arasında çok önemli bir yeri olan Hermann Hesse'ye göre hasta ve haksızlık dolu bir dünyada yaşıyoruz: "Sevgi ve kardeşlik duygularının yokluğudur dünyamızı hasta eden."
 

Marie-Luise Bodamer yaşasaydı 7 Ağustos'ta 104. yaşını kutlayacaktı!
 

mail@ahmet-arpad.de

9 Temmuz 2019

Çevirmen Ahmet Arpad: Yönetenler kitaptan her zaman ürkmüştür

gazeteDuvaR., 09.07.2019

Çevirmen, fotoğrafçı, gazeteci ve yazar Ahmet Arpad; Heinrich Böll, Gerhard Hauptmann, Hermann Hesse, Stefan Zweig, Anna Seghers, Pablo Neruda, Johannes M. Simmel, Thomas Bernhard ve Harry Mulisch'in çeşitli eserlerini dilimize kazandırdı. "Çevirmen, kültürler arasında bir köprüdür" diyen Arpad ile çevirmenliği, çeviriyi ve çevirmenlerin sorunlarını konuştuk.

Soner Sert

DUVAR – 60'lı yılların sonunda İstanbul Üniversitesi Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü'nden mezun olup, Almanya'ya yerleşen ve başta Heinrich Böll, Gerhard Hauptmann, Hermann Hesse, Stefan Zweig, Anna Seghers, Pablo Neruda, Johannes M. Simmel, Thomas Bernhard ve Harry Mulisch olmak üzere pek çok yazarın kitaplarını Türkçeye çeviren Ahmet Arpad, aynı zamanda serbest gazeteci ve fotoğraf sanatçısı olarak yaşamını sürdürüyor.

Almancanın ünlü yazarlarını Türkçeye kazandırdığı için 2012 yılında, Almanya Federal Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı, Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı, Goethe Enstitüsü, Robert Bosch Vakfı ve S. Fischer Vakfı tarafından ortaklaşa verilen Tarabya Çeviri Ödülü'ne layık görülen, 2016 yılında İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından Anna Seghers'in Transit adlı kitabını çevirmedeki başarısından dolayı Talât Sait Halman Çeviri Ödülü'nü kazanan Arpad ile çevirinin varoluşunu, biçimlenişini ve sorunlarını konuştuk.

Çeviri konusunda hemen herkesin bir fikri var. Siz, bir çevirmen olarak çeviriyi nasıl tanımlıyorsunuz?

Çeviri aracılığı ile kültürler birbirine yaklaşır. Bu nedenle yabancı bir ülke yazarının yapıtını kendi ülkesinin insanlarına tanıtan çevirmen önemli bir görevi yerine getirir. O kültürler, ülkeler, toplumlar arasında bir "köprü"dür. Örneğin, çevirmenleri olmasaydı Orhan Pamuk Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanabilir miydi?

Bir kültür aktarımı yolu olan çeviri, uyarlamaya ne derecede dâhil edilebilir? Kültür karşılıklarının bağlayıcı yönünü nasıl açıklarsınız?

Okurlar başka ülkelerin kültür ve insanlarını en güzel yabancı edebiyatlardan yapılan çevrilerden tanıyabilir. Karşılıklı kültür alışverişleri insanları birbirlerine yakınlaştırır, onları birleştirir, yerine göre de görüş ve düşün dünyalarını geliştirir, onlara yepyeni kapılar açar.

Editör-çevirmen ilişkisi nasıl yürüyor?

Uzun yıllardır çalıştığım değişik yayınevleriyle –birkaçı dışında – editör-çevirmen ilişkisi oldukça olumlu.

Sizin için bir metnin "çevrilebilir" olmasının gerekçesi nedir?

Bir yapıtın çevrilebilir olması yazarın anlatımının yanı sıra çevirmenin deneyimine de bağlıdır.

Ülke kurulduğu günden beri çevirmenin kontrol altında tutulmaya çalışılmasının, sıklıkla yargılanmasının sebebi ne sizce? Sistem, çevirmenden neden korkuyor?

Yönetenler kitaptan her zaman ürkmüştür. Buna her çağda ve her ülkede rastlanmıştır. Sorumluluğu tabii çevirmenden önce yayıncı üstlenir! Burada şunu da anımsatmak isterim: Hitler'in 1933'de başa geçer geçmez getirdiği en büyük 'değişimler'den biri 'ürktüğü' yazarların on binlerce kitabını alanlarda yaktırtmak olmuştur!

Geçmişe nazaran yayınevi sayısının artmasının çeviriye/çevirmene olan faydası ya da zararı nedir? Ek olarak, ekonomik dalgalanma çevirmeni ne oranda etkiliyor?

Ülkemizde değişik dönemlerde yaşanan tüm ekonomik sorunlara karşın yayınevi sayısının artması tabii ki çevirmenlerin çalışmalarını da olumlu etkilemiştir. Ancak yayınevlerinin yetenekli çevirmen bulmakta zorluk çektiğini de göz ardı etmemek gerekir.

Hukuki olarak bakıldığında çevirmenin en nesnel sorunları nelerdir? Hak ettiğiniz güvenceye kavuştuğunuzu düşünüyor musunuz?

Kanımca ülkemizde çevirmenler geçmişe göre daha güvenceli çalışmakta. Bunda örgütlenmiş olmalarının rolü de tabii ki büyük. Deneyimsiz kişilerce kurulan yayınevleri işleri kötüye gitmeye başlayınca ne yazık ki öncelikle çevirmene zorluk çıkarıyor.

"Şu çeviriyi bir de benden okusaydınız keşke…" diyebileceğiniz bir metin var mı?

Arada sırada böyle düşünmüyor değilim!


Kaynak: https://www.gazeteduvar.com.tr/kitap/2019/07/09/cevirmen-ahmed-arpad-yonetenler-kitaptan-her-zaman-urkmustur/

23 Haziran 2019

Ku Klux Klan gizli örgütü

CUMHURİYET, 23 Haziran 2019
ALMANYA – STUTTGART
AHMET ARPAD

 

ABD tarihinin "kara lekesi", insanlık tarihinin gördüğü en gaddar nefret gruplarından biri kabul edilen Ku Klux Klan (KKK) bir sosyal kulüp olarak 1866 yılında Tennessee'de kuruldu. Sembolü yanan haç olan ırkçı, yabancı düşmanı, anti-semitik bu örgüt 20. yüzyılda Avrupa'ya da sıçradı. Özellikle ikinci dünya savaşının ardından güçlenen Ku Klux Klan European White Knights of the Burning Cross'un çatısı altında günümüzde Almanya, İsviçre, Avusturya, İsveç, Fransa, İngiltere ve İtalya'da etkin. Resmi olmayan açıklamalara göre ABD'de yaklaşık 10 bin insan Ku Klux Klan'a üye, yurtdışı bağlantıları çoğunlukla değişik ülkelerdeki sağcı kuruluşlarla. Örgütün Avrupa'daki 'şubeler'i Almanya konumlu European White Knights of the Burning Cross'a bağlı. Çoğunlukla Facebook üzerinden yandaşlarına ulaşan, örgütün reklamını yapan Ku Klux Klan üyeleri Cermen anavatanlarına, Nazi dönemindeki Alman ordusuna övgüler, günümüz düzenine nefret yağdırıyorlar. Avrupa Ku Klux Klan örgütleri kendilerini nasyonal sosyalist ülküye yakın görüyor. Hitler resimleriyle Gamalı Haç'lar İnternet sayfalarından hiç eksik olmuyor. İki binli yıllarda Almanya'da sekizi Türk olmak üzere 10 yabancıyı öldüren ve yıllarca ortaya çıkarılamayan (!) NSU Neo-Nazi örgütü tarafından Stuttgart yakınlarındaki Heilbronn'da öldürülen kadın polis Michèle Kiesewetter'in iki meslekdaşının yöredeki Ku Klux Klan'a üye olduğu ve 'gece törenleri'ne katıldığı soruşturmalar sırasında ortaya çıkarıldı. Nasyonal Sosyalist Yeraltı (NSU) örgütünün Almanya'nın değişik yörelerindeki Ku Klux Klan gruplarıyla bağlantı içinde oldukları da bu soruşturmalarda kanıtlandı.

Sivri kukuletalılar örgütü
Daha geçen yıla kadar Alman İçişler Bakanlığı ülkede Ku Klux Klan ideolojinde kurulmuş dört örgütten yola çıkıyoru. Bir ihbar üzerine Stuttgart yakınlarında tutuklanan "ünlü" bir sağcının smartphone'nunda inanılmaz bilgilere ulaşıldı. Hemen ardından Almanya'nın sekiz eyaletinde "National Socialist Knights of the Ku-Klux-Klan Germany"nin şubelerine aynı anda polis baskıları düzenlendi, yüzün üzerinde – tabancadan kılıça – değişik silaha el konuldu, yaşları 17 ile 60 arasında kırk kişi, tümü de erkek, geçiçi olarak tutuklandı. Bu baskınların nedeni şiddet yanlısı, yabancı düşmanı örgüt üyelerinin Almanya'da eyleme geçeceğinden korkulmasıydı. Ku Klux Klan üyelerinin aralarında yaptıkları gizli törenler geceleri oluyor, katılımcılar kendilerini uzun beyaz cübbelere ve beyaz sivri kukuletalara gizliyorlar. Bütün gruplarda üyelerin mutlaka uyması gereken bazı kurallar var. Bunlardan biri, ağızlarından sır kaçırmamak için özel yaşamlarında az içki kullanacaklar. Diğeri de, hep cesur ve mücadeleye hazır olabilmek için düzenli ve sağlıklı bir yaşam sürdürecekler!
Almanya Ku Klax Klan'ın websitesinde şu sözler dikkati çekiyor: "Almanya örgütümüz Kuzey-Cermen kültürü ile Ku Klux Klan'ın dünya görüşünü bir araya getirmekte olup günümüzün kültürüne ve insanlarımızın gereksinimlerine uyuşum göstermektedir." Ku Klux Klan Cermen Şövalyeler Tarikatı açıkladığına göre Cermen kökenli Alman Hristiyanları'nın toplum ve kültür değerlerini korur ve teşvik eder. "Bu değerlerimizi teşvik etmekle atalarımızın mirasına saygı gösteriyor, onu hep canlı tutuyoruz.." 


mail@ahmet-arpad.de

12 Mayıs 2019

Komedyen ve yüz binlerce kahkaha!

CUMHURİYET, 12 Mayıs 2019

Mario Barth, Almanya’nın en popüler komedyeni. 80 bin kişilik stadyumları peş peşe üç akşam dolduruyor, salonlarda on bin insan ayakta onu izliyor, televizyon programlarında milyonlar ekran karşısında oturuyor, Mart 2020’ye kadar tüm şovlarının biletleri çoktan satışta!

Mario Barth bir fenomen! Elektronik teknisyeni olarak meslek yaşamına atılmış, fakat bir rastlantı sonucu kendini sahnede bulmuş ve bir daha da sahneden inmemiş. Programları ağırlıklı erkek-kadın esprileriyle dolu. Herkesin içinde kendini veya kız, erkek arkadaşını, eşini bulabileceği, kolay anlaşılan basit espriler. Son turne programının adı: “Erkekler tembel diyor kadınlar”. Kimi insan sormadan edemiyor, ucuz esprilerle dolu, iki saatlik bir etkinliğe (biletler 70-100 Avro arası) çoğu genç, on binler niçin akın akın geliyor? “Belki kendilerini bana benzetiyorlar,” diyor Barth. “Ben onlardan biriyim.”

Komedyenden cumhurbaşkanı
Cumhurbaşkanlığı seçimine aday olsa kesin milyonlarca oy alır! Geçenlerde Ukrayna’da komedyen Zelenskiy yüzde 73’le devlet başkanı olmadı mı? “Ben demokratik seçilmiş bir komedyenim!” diyor Barth. “Başarıma şimdiye kadar hep yığın karar verdi!” Sahnede erkek-kadın ilişkileri üzerine o anda aklına ne gelirse söyleyen biri izlenimi veriyor. Sanki hiç hazırlanmadan programa çıkmış, gevezelik yapıp duruyor. Kimi an oluyor ki izleyiciden önce o söylediğine bir kahkaha patlatıyor! Sahnedeki Mario Barth’ın hiçbir şey umurunda değil, ne ağzından çıkanlar, ne davranışları, ne de üstü başı. “Pejmürde” diyorlar böyle giyime. Üzerinde basit bir tişörtle eski mi eski ucuz bir blucin, ayağında spor ayakkabılar. Yaptığı basit esprilere birebir uyan basit bir giysi. Ve bütün bunlar tabii ki hep bilinçli!

İçi boş sözlere gülenler
Neredeyse 20 yıldır ucuz esprilerle milyonları peşine takmasını başarmasının nedeni acaba hayranlarının da birer “Mario Barth” olması mı? İzleyiciler iki saat boyunca kahkahalar atıp günlük sorunlarını biraz olsun unutuyorlar. Bir gazete röportajında şu söyledikleri de ilginç: “Kimi gün, ben acaba niçin başarılıyım, diye düşünüyorum ve yanıt bulamayınca da ürküyorum...”

Yaklaşık on yıldır düzinelerle komedyen, neredeyse Almanya’nın bütün TV kanallarına çıkıp gece yarılarına kadar ucuz esprilerle izleyiciyi güldürmeye çalışıyor. İçlerinde kadın komedyen hemen hemen yok gibi, yabancılarda ağırlık Türklerle Almanları ti’ye alan “bizimkiler”de. İçlerinde son yıllarda ünlenmiş Almanya doğumlu Türk komedyenler de artık büyük salonları dolduruyor, televizyonlarda uzun programlar yapıyor. Nedir kaynağı? Bunun okulu filan yok ki! Niçin her TV kanalı onlarla dolu? Acaba günlük yaşamında gülümsemesini unutmuş Alman hiç olmazsa dört duvar arasında televizyon karşısında otururken mi gülmek istiyor? Komedyen furyasının olumsuz bir yanı da var. Almanya’da klasik kabare sanatı ölüm döşeğinde!
a.arpad@web.de

10 Mayıs 2019

"Özgür düşünceye engel olamazsınız, o kuş gibidir!"

10 Mayıs 1933'de Almanya'da başlatılan kitap yakmalar Hitler'in düşünürleri 'yok etme' girişiminde attığı ilk adımdır

Ahmet Arpad


10 Mayıs 1933. Berlin Opera alanında alevler havaya yükseliyor. Büyük ateşin çevresine toplanmış insanlar keyifli. Aralarında öğrencileriyle gelmiş sayısız üniversite profesörü de var. Kucaklar dolusu, çantalar içinde, sırt torbalarında, bisiklet sepetlerinde, hatta el arabalarına doldurulmuş yığınla kitap taşıyorlar ateşin yakıldığı alana. Az öteye tezgâh kurmuş seyyar satıcılar kızartılmış sosisler, bira, şekerleme, çikolata satıyor. Ellerinde büyük meşaleler üniformalı kızlar insanların arasında dolaşıp duruyor. 10 Mayıs 1933 akşamı Berlin Opera alanındaki olayların tanığı Erich Kästner ilerde kalem alacağı 'Kitaplar Yakılır mı?' adlı denemesinde o geceyi şöyle anlatır: "Binlerce kitap dolu kamyonlar insanlar arasından geçip yaklaştılar. Hava kapalıydı, yağmur çiseliyordu... O akşamki kitap ölümü insanlığın öne çekilmiş intiharıydı! Kamyonlar ateşin yanında durdu, binlerce kitap yerlere döküldü, becerikli eller onları aldı, hızla alevlere savurdu..." 10 Mayıs 1933'de Almanya'da başlatılan kitap yakmalar Hitler'in düşünürleri 'yok etme' girişiminde attığı ilk adımdır.

Kara suratlı üniformalılar, tasmalarından zor tuttukları kurt köpekleri, olup biteni dikkatle izliyor. Propaganda Bakanı Goebbels Berlin'deki dev alevin başında bağırıyor: „Yahudilerin artık çok aşırılığa kaçmaya başlayan entelektüelliğine son veriyoruz!" Büyük ateşe atılanlar Alman dili kültür ve edebiyatını yüzyıllar boyu onurlandırmış edebiyatçıların, düşünür ve sanatçıların eserleri.

10 Mayıs 1933 Alman akşamı başlayan 'Kitap Yakma' girişimi hızla tüm ülkeye sıçradı. Üç hafta içinde Almanya'da yüz binlerce kitap yok edildi. 31 Ocak 1933'de ülkenin başına geçen, hırsı sınır tanımayan Hitler'in ilk işlerinden biri özgürlükçü sola ve düşünürlere karşı saldırıya girişmek oldu. Yüz binlerce emekçinin yanı sıra solcu düşünürler, sanatçılar, bilim adamları tutuklandı. Kimileri sınır ötesine kapağı attı, savaş bitene dek yaşamını zorunlu sürgünde geçirdi. Kitap yakma eylemleri 10 Mayıs'tan sonraki aylarda da devam etti. Hitler Gençliği ve eğitim müdürlükleri Almanya'nın tam doksan kentinde 102 yakma eylemi düzenledi. 30 Ocak 1933'de ülkenin başına geçen, hırsı sınırsız Hitler'in ilk işlerinden biri özgürlükçü düşünürlere karşı saldırıya geçmek oldu.

10 Mayıs 1933'de Almanya'nın 21 üniversite kentinde üç yüzün üzerinde edebiyatçının, filozofun, bilim adamının ve politik yazarın yapıtları ateşlerde kül oldu. Brecht, Dix, Döblin, Einstein, Freud, Heine, Horvath, Kafka, Lessing, Luxemburg, Mann, Marx, Musil, Remarque, Roth, Seghers, Schnitzler, Suttner, Tucholsky, Werfel ve Zweig'ın kitapları alevlerde yok olurken askeri orkestralar marşlar çaldı. Naziler: "Alman düşün dünyasının çöpü", dedikleri değerli yazarların sadece Berlin'de 20 bin kitabını ateşe atarken halka: „Alman kültürünü yabancı kirlenmelerden arındırıyoruz", diye seslendiler.

Kitap silahtan daha güçlüdür

Adolf Hitler Almanya'yı "teslim aldığı" 30 Ocak1933'ten başlayarak aydınları, sol görüşlüleri, sendikacıları, gazetecileri ve edebiyatçıları düşü olan nasyonal sosyalist misyona karşıt görmeye başladı. 1934 yılının ilk günlerinde yürürlüğe giren "yazı işleri müdürleri" yasasıyla gazeteler ve yayınevlerinin çalışmalarını daha yakından denetleme olanağı yaratıldı; birkaç ay içinde özgür yayın yapan birçok gazete kapanırken, binin üzerinde gazeteci de işini yitirdi. Yahudi kökenli edebiyatçılar hızla Almanya'nın kültür yaşamından siliniverdi.

Nasyonal sosyalistler ülkede yönetimi ele geçirmelerinin daha ilk yılında sadece aydınların gözünü korkutmamış, tüm medyayı da çıkarlarına uygun yönlendirmeye başlamıştı. Neyin nasıl yazılacağına Hitler'in hemen 1933'ün ilk haftalarında kurduğu ve başına da Goebbels'i geçirdiği 'Propaganda Bakanlığı' karar vermeye başladı. Basından pek karşı tepki gelmedi. Tepki gösterenler de işten atıldı, Almanya'dan kovuldu ya da öldürüldü.

Yayınevleri kamulaştırıldı, karşı çıkmak isteyenler mallarını başkalarına satmak zorunda bırakıldı. Propaganda bakanlığının başındaki Goebbels o günlerde: "Bizimle çalışmak isteyene kapımız hep açıktır", diyordu. Naziler savaş yıllarında tüm ülkede gazetelerin yüzde 36'sını kontrol ediyordu. Tirajı yüksek bu yayın organları halkın yüzde 82'si tarafından okunuyordu! Ellerine geçirdikleri yayınevleri arasında ünlü Ullstein da vardı. Führer, gazete ve kitabın silahtan daha güçlü olduğunu çabuk kavramış, basın özgürlüğüne son vererek de tüm demokratik ve liberal güçleri susturmayı başarmıştı..!

Joseph Roth Stefan Zweig'a 23 Eylül 1934 tarihli mektubunda şunları yazmıştı: "İnsanlar Hitler'in kalıcı olduğu görüşünde, dünya ve Almanya bir savaşı bekliyor... Çok büyük bir felakete sürüklendiğimizin farkında olduğunuzu sanıyorum. Edebiyat yaşamımız yok olacak."

Yönetenler kitaba düşman gözüyle bakar

Venezualla'lı şair ve yazar Fernando Báez „Kitap Kıyımının Evrensel Tarihi" adlı kitabında şöyle diyor: "Kitap belleğin ve hayal gücünün uzantısıdır. Kitap taşınabilir olmasına karşın belleği somutlaştırır. Bu nedenle kitap her şeyi karmaşa değil, akıl çerçevesinde yapılandırmayı amaçlayan bir önermedir." Yazar bu belgesel yapıtında geçmiş yüzyıllardan çağımıza yönetenlerin birçok ülkede kitaba nasıl 'düşman' gözüyle baktığını anlatıyor. Daha M.Ö. 4. asırda şehir-devletler arasındaki savaşlarda, Mezopotamya'da, Sümerler'de, Akadlar'da, Uruklar'da, Babil'de ilk tahrip edilip yağmalanlar hep kütüphaneler ve içlerindeki yüzbinlerce tablet olmuştur. İnsanlık tarihindeki en önemli kitap tahrip etme girişimlerinden biri de Romalıların Sezar döneminde İskenderiye kütüphanesine saldırıp kitapları yok etmesi olayıdr. Yazar Fernonda Báez: „Kitap, kutsama ve süreklilik için bir bellek kurumudur, bu nedenle de toplumun kültür mirasının en önemli unsuru olarak incelenmelidir," diyor.

Kültür cinayetine onay veren aydınlar

Kitap yakma, Hitler ve peşinden gidenlerin Alman düşün dünyasında planladığı kıyımın sadece bir parçasıydı. Bu uygulama 10 Mayıs'tan önce başlatılmıştı. Üniversiteler, müzeler, kütüphaneler, tiyatrolar ve orkestralarda yapılan "temizlik" için 7 Nisan 1933'te memur yönetmeliğinde değişikliğe gidilmişti. Komünistler, sosyalistler ve özellikle de Yahudiler devlet hizmetinden çıkarılacaktı. 10 Mayıs'tan haftalar önce Alman düşün dünyasına 'zarar veren kişiler'in listeleri hazırlanmıştı. Gizli polis teşkilatı Gestaρo'nun şefi Hermann Göring: "Bürokrasinin hiçbir maddesi benim uygulamalarımı engelleyemez" diyordu. Alman aydınlarının bir bölümü olup bitene sesini çıkaramadı, çoğu düşünür, profesör, aydın, insanlık tarihinde benzeri olmayan bu kültür cinayetine onay verdi. Basın da karşı çıkmadı, hatta birçok köşe yazarı girişimleri onayladı. "Kentlerimizde göğe yükselen alevler, Almanya'nın yeniden uyanışının bir simgesidir", diye yazanlar oldu. Hitler yönetimi 1935'de bir 'yasaklar listesi' yayımladı. Bu listeye göre Naziler tam 524 yazarın 'zararlı' dedikleri toplam 3601 eserinin Almanya'da yayımlanmasını ve okunmasını yasaklıyordu.

"Özgür düşünceye engel olamazsınız, o kuş gibidir!" 


Baskı yönetimleri kitaptan hep korkar, çünkü kitap her türlü silahtan daha güçlüdür. Kitaptan nefret eden, kitabı yasaklayan, yakan çarpık politika önderleri hep görülmüştür. Bireye baskı yapan, onu düşüncelerinden dolayı zindana atan çıkar çevreleri her zaman ve her ülkede vardır. Ancak kitap her şeye karşın toplumları etkinlemesini, insanlara doğru yolu göstermeyi hep başarmıştır. Ünlü "Berlin-Aleksander Alanı" romanı da ateşe atılan Alfred Döblin'in olayların ardından şu söyledikleri çok uyarıcı: "Özgür düşünceye engel olamazsınız, o kuş gibidir, her yere uçar." 1933 kitap yakmaları Hitler'in aydınları 'yok etme' girişiminde attığı ilk adımdır. Daha 1824'de: „Bugün kitapların yakıldığı yerde, yarın insanlar da yakılır" diyen evrensel ve insancıl Alman şairi Heinrich Heine ne yazık ki haklı çıktı. 1933'de kitapları yakan Naziler 9 Kasım 1938'de tüm ülkede Yahudi ibadet evlerini, sinangogları da yaktı. O gece 400 insan yangınlarda öldü veya öldürüldü. Sadece sinangoglar mı yakıldı, Yahudi mezarlıkları, evleri, dükkânları da yakıldı, yıkıldı, talan edildi.

10 Mayıs 1933'de yakılan ateş tam 12 yıl sönmedi, toplama kamplarının fırınlarında, bombalanan onlarca kentte yandı durdu. 10 Mayıs 1933 insanlık tarihine geçen karanlık, utandırıcı günlerden biridir...

9 Mayıs 2019

İnsanlığın yakıldığı gün

Cumhuriyet Kitap Eki, 9 Mayıs 2019

86. YILINDA 'KITAP KIYIMININ EVRENSEL TARİHİ'Nİ HATIRLARKEN.
10 Mayıs 1933'de Almanya'da başlatılan kitap yakmalar Hitler'in düşünürleri 'yok etme' girişiminde attığı ilk adımdır.

AHMET ARPAD 

 
Erich Kästner 10 Mayıs 1933 akşamı Berlin Opera alanında duruyor. Alanın tam ortasında dev bir ateş, alevler gecenin karanlığına yükseliyor. Büyük ateşin çevresinde toplanmış insanlar keyifli. 'Kitaplar Yakılır mı?' adlı denemesinde o geceyi şöyle anlatıyor: "Binlerce kitap dolu kamyon insanlar arasından geçip yaklaştı. Ateşin çev-resindeki öğrenciler ne yapacaklarını bilmiyormuş gibi öyle duruyordu. Kitapların verilen emirlerle ateşlerde yakılabileceğini şimdi öğreneceklerdi. Binlerce kitap yere döküldü, becerikli eller onları aldı, hızla alevlere savurdu..."

Alman dilini, kültür ve edebiyatını yüzyıllar boyu onurlandırmış edebiyatçıların, düşünür ve sanatçıların eserleri büyük ateşte yanıyor, kül oluyor! Kitap yakma eylemleri 10 Mayıs'tan sonraki aylarda da sürdü. Hitler Gençliği ve eğitim müdürlükleri Almanya'nın tam doksan kentinde yüz iki yakma eylemi düzenledi. Almanya'nın yirmi bir üniversite kentinde üç yüzün üzerinde edebiyatçının, filozofun, bilim adamının ve politik yazarın yapıtları ateşlerde kül oldu.

DÜŞMANLAŞAN KİTAPLAR
Venezualla'lı şair ve yazar Fernando Báez, Kitap Kıyımının Evrensel Tarihi adlı kitabında şöyle diyor: "Kitap belleğin ve hayal gücünün uzantısıdır, belleği somutlaştırır. Bu nedenle kitap her şeyi akıl çerçevesinde yapılandırmayı amaçlayan bir önermedir." Yazar bu belgesel yapıtında geçmiş yüzyıllardan çağımıza yönetenlerin birçok ülkede kitaba nasıl düşman gözüyle baktığını anlatıyor. Öyle ki, M.Ö. 4. yüzyılda Mezopotamya'da, Sümerler'de, Akadlar'da, Uruklar'da, Babil'de ilk tahrip edilip yağmalan hep kütüphaneler ve içlerindeki yüzbinlerce tablet olmuş.

M.S. 47'de Bergama Kütüphanesi'ndeki yüzbinlerce değerli yapıt bir süre sonra gönderildiği İskenderiye'de çıkan savaşta yok olmuş. İspanya'da 15. yüzyılda engizisyon Katolik olmayan kitapların yakılmasını emretmiş. Fernando Báez Fransa örneğinde Voltaire'den şöyle söz ediyor: "1734'de Felsefi Mektupları'yla kiliseyi öfkelendiren yazar ve filozof tutuklanır, 'din ve toplumsal düzen için tehlikeli bir esin kaynağı olmaları' nedeniyle mektupları yakılır."

KİTAPLAR SİLAHLARDAN DAHA GÜÇLÜDÜR
Kitap Kıyımının Evrensel Tarihi Çin'e de değiniyor: "Ülkede her yüzyılda yaygın olan kitap yakma 20. yüzyılda özellikle Mao döneminde tekrar başlar, 1967'de artarak doruk noktasına ulaşır, Pekin Üniversitesi'nde 'halkın bilincine zararlı olduğu düşünülen' tüm kitaplara el konulur. Binlerce yazar hapse atılır." Kitap yakma 1950'li yıllarda işgal edilen Tibet'te de başlatılır. Gelişmeler 1966'dan sonra endişe verici bir hızla artar, en az altı bin manastır ve 100 bin keşiş saldırıya uğrar, kitap okuyan keşişler tutuklanır veya ölüme yollanır.

Baskı yönetimleri kitaptan hep korkar, çünkü kitap her türlü silahtan daha güçlüdür. Kitaptan nefret eden, kitabı yasaklayan, yakan çarpık politika önderleri hep görülmüştür. Bireye baskı yapan, onu düşüncelerinden dolayı zindana atan çıkar çevreleri her zaman ve her ülkede vardır. Ancak kitap her şeye karşın toplumları etkinlemesini, insanlara doğru yolu göstermeyi hep başarmıştır. Ünlü Berlin-Aleksander Alanı romanı da ateşe atılan Alfred Döblin'in olayların ardından şu söyledikleri çok uyarıcı: "Özgür düşünceye engel olamazsınız, o kuş gibidir, her yere uçar." 1933 kitap yakmaları Hitler'in aydınları yok etme girişiminde attığı ilk adımdır. Daha 1824'de: "Bugün kitapların yakıldığı yerde, yarın insanlar da yakılır" diyen evrensel ve insancıl Alman şairi Heinrich Heine ne yazık ki haklı çıktı. 1933'de kitapları yakan Naziler 9 Kasım 1938'de tüm ülkede Yahudi ibadet evlerini, sinangogları da yaktı. O gece 400 insan yangınlarda öldü veya öldürüldü.

10 Mayıs 1933'de yakılan ateş tam 12 yıl sönmedi, toplama kamplarının fırınlarında, bombalanan onlarca kentte yandı durdu. 10 Mayıs 1933 insanlık tarihine geçen karanlık, utandırıcı günlerden biri...

Kitap Kıyımının Evrensel Tarihi / Fernando Báez / Can Yayınları / 2018.

29 Nisan 2019

'Goetheanum' uzay gemisini andırıyor

CUMHURİYET, 29 Nisan 2019

Trenden iner inmez karşıki tepede betondan, şekilsiz gri dev bir yapı hemen dikkati çekiyor. Oraya gitmek isteyenler istasyonun önünde bekleyen otobüse biniyorlar. Yolcular nedense hep birbirlerine benziyor. Giyimleri gibi yüzleri de renksiz. Gülümseyen yok. Sırtları dimdik, başları hafif kalkık öyle oturuyorlar. Yol tepeye doğru yükseldikçe yeşiller arasında ikişer katlı villalar dikkati çekiyor. Çoğu tek renkli, şekilsiz, asimetrik, evlerin köşeleri yok. Yukarıdan vadiye bakan o dev yapıyı andırıyorlar. Tepenin doruğunda insanları ezecekmiş gibi yükselen yapıya "Goetheanum" diyorlar. Yakından baktığınızda başka bir gezegenden gelmiş, az sonra havalanacak uzay gemisini andırıyor. İnsanlar Goetheanum'a çıkan dar yolda karınca dizisi örneği yürüyor. Dev yapı yanına sokuldukça daha bir tuhaflaşıyor. Pencereler, kapılar köşesiz, çekilsiz. Koridorlar ve merdivenler loş. Her şey hüzün ve iç sıkıntısı veriyor. Az önce benimle otobüsten inenler içeri giriyor, salonun büyük kapısı arkalarından kapanıyor. Ben dışarda kalıyorum. Rudolf Steiner'e inananlar şimdi antropozofik toplumun İsviçre Dornach'taki merkez binasında kendi dünyalarında.

Yeni bir insan tipi yaratılıyor

Bundan tam 100 yıl önce, Mayıs 1919'da Stuttgart'taki Waldorf Astoria sigara fabrikasının sahibi Emil Molt kentin Uhland tepesinde yeşiller içindeki bir villayı satın alır ve buraya ilk Waldorf okulunu kurar. Birinci Dünya Savaşı'nın ardından yeni bir insan tipinin yaratılması gerektiğine inanan Molt için toplumda eğitim anlayışının değişmesi zorunludur. Stuttgart'ta bir okulları daha var. O da bir tepeye kurulu, diğeri gibi ağaçlar arasında büyük bir yapı. Bizim eve 5 dakika ötede!

Antropozofi ekolünün kurucusu, Hırvatistan doğumlu Avusturyalı Rudolf Steiner'in desteğini alan Molt'un amacı, Stuttgart Waldorf okulunda sadece fabrikasında çalışanların çocuklarının eğitim görmesi, onların örnek insan olarak topluma kazandırılmasıydı! Steiner hayranı "sigara fabrikatörü", antroposof düşünceler doğrultusunda oluşacak iradenin, duygu, düşünce bütünlüğünü sağladığına, çocukların bilincini geliştirdiğine ve onların benliğini özgürleştirdiğine inanmaktaydı.

Bu okullarda öğretmenler not vermiyor, dokuzuncu sınıfa kadar yıl sonunda karne yok, sınıfta kalma da. Gerekçesi: "Bu gibi şeyler öğrencileri strese sokuyor!” Ders planları ezoterizmin etkisinde, öğrencilere dikiş, sepet örme, marangozluk, bahçecilik de öğretiliyor. İlkokulu bitirip Waldorf okulunu seçen, fakat bir, iki yıl sonra bu eğitimden hoşlanmayıp devlet okuluna geçen öğrenci zorluk çekiyor, yeni okulunda çoğu kez başarılı olamıyor.
Gençlerin totaliter eğitimi

Günümüz Almanyasında çoğunlukla zengin çocuklarının devam ettiği yaklaşık 250 Waldorf okulu var! Ancak son yıllarda Steiner öğretisi ve Waldorf okulları karşıtı televizyon ve kitap yayınları dikkati çekmeye başladı. 1930'lu yıllarda Naziler Waldorf ideolojisiyle nasyonal sosyalist ülkünün birbirlerine çok yakın olduğuna, antroposofiyle ırkçı dünya görüşü arasında arasında benzerlikler bulunduğuna inanmıştı. İşte bu süreçte Rudolf Heß'in sağ kolu kabul edilen Ernst Schulte-Strathaus aracılığı ile Eğitim Bakanlığı'nın Almanya'daki Waldorf hareketine değişik ayrıcalıklar tanımasını başarmışlardı. Nasyonal sosyalist rejimin üstdüzey yönetici kadrosu, aryen genç insanların totaliter eğitimine ağırlık verildiği dönemde ülkülerinin Waldorf hareketinin hedefleriyle örtüştüğünü de farketmişlerdi.

Kendilerini antroposofi akımına adamış insanlar toplumda büyük bir dayanışma içindedir. "Rudolf Steiner'in Gölgesi" adlı kitabın yazarı İrene Wagner: "Bu akımın insanları toplumda çok başarılı iş adamlarıdır, politikada, ekonomide, tarım sanayinde, sağlık hizmetlerinde ve eğitimde çok etkili oluyorlar", diyor. "Arkalarında büyük kapital var, onlar da Steiner gibi antroposofiyi bir hareket olarak görüyor..." Araştırmacı yazar Michael Grandt "Kara Kitap" adlı eserinde Steiner'i bir okkültist olarak tanımlıyor... Amerikan tarih bilimcisi yazar Peter Staudenmaier de 'Alman Ruhu Dönüm Noktasında' adlı kitabında açıklıyor: "Hitler'in danışma heyetindeki Bartsch'la Dreidax dönemin en önemli iki antrofosofuydu, onların aracılığıyla ekolün dünya görüşünü nasyonal sosyalist Almanya'nın hizmetine sunmuşlardı." Araştırmacı gazeteci Andreas Lichte'ye göre de Waldof hareketi o günlerde şu ilkeden yola çıkmıştı: "Steiner ülküsüne bağlı okullar Alman toplumuna uygun insanlar yetiştirecekir... Antroposof Doktorlar Birliği de 1930'lu yıllarda ülkede yeni bir 'Alman hekimliği' yaratmak isteyen nasyonal sosyalist Çalışma Grubu'nun ana dayanağını oluşturuyordu."

Akşamüstü tren istasyonunda otobüsden indiğinizde kendinizi yine alıştığınız dünyada hissediyorsunuz. Tepede duran "Goetheanum" bambaşka bir gezegenden gelmiş, yolcularını almış, kalkmaya hazırlanan bir uzay gemisini andırıyor! 


mail@ahmet-arpad.de

14 Nisan 2019

Kendini herkesten üstün görürdü!

Cumhuriyet, 14 Nisan 2019


Yolum yine Münih'e düştü. Bir ay aradan sonra bu güzel kente tekrar gelişimin nedeni hem ziyaret, hem ticaret! Önce dostlarla bir Bavyera lokantasında öğle yemeği, ardından bir fotoğraf sergisi ön görüşmeleri. Tren istasyonunun ana kapısından büyük alana çıkıp 19 numaralı tramvayla merkeze inmek niyetim. Fakat alan bir inşaat alanı! Duraklar yıkılmış, tramvaylar yan caddeden kalkıyor. Bir tabelada istasyon ana kapısının 6 Mayıs'tan sonra tamamen kapatılacağı yazıyor. Giriş, çıkış yan kapılardan olacakmış. Az ötedeki koskocaman bir tabelada Münih'in beş yıl sonra yepyeni bir tren istasyonuna sahip olacağı yazıyor. Dev fotoğraf geleceğin dev istasyonunu gösteriyor! Benzeri Almanya'da yok. Resmi verilere göre, şimdi her gün yaklaşık 400 bin insan Münih tren istasyonunu kullanıyor. Geleceğin istasyonu günde yarım milyon yolcuya hizmet verecekmiş.

Mimar Bonatz karşı çıktı
Aynı yere bundan 75 yıl önce de yeni bir tren istasyonu yapmak istemişlerdi. Hitler emir vermişti, dev bir yapı olmalıydı! Emri alan Stuttgartlı mimar Paul Bonatz'dı. On iki yıllık yönetimi sırasında hep daha büyüğün peşinden koşan "Führer"in düşlerinden biri de, yüz binleri ve kendinden sonrakileri etkileyecek dev mimarlık eserleri yaratmaktı! Paul Bonatz 1920'lerde Stuttgart'a güzel bir tren istasyonu armağan etmişti. Yürekli bir mimardı, Hitler'in kafasından geçen aşırı büyüklükte istasyon binasına karşı çıkmasını bilmiş, ancak bu nedenle de 1943 yılında ülkesini terke zorlanmıştı. Bonatz savaş ve savaş sonrası yıllarını Ankara ve İstanbul'da geçirir. Ankara'daki Şevki Balmumcu'nun Sergievi binasını 1947-48 yıllarında opera binasına dönüştürür. Anıtkabir jürisinin başkanlığını yapar, ülkemizde birçok öğrenci yetişirir ve 1954'te yine Stuttgart'a döner.

Adolf Hitler dev yapılara meraklıydı. Çoğu savaşta ve savaş sonrasında yıkılsa da günümüzde Münih'te, Berlin'de, Nürnberg'de, Regensburg'ta onun düşsel yapılarına hâlâ tanık oluyoruz. Hitler kendini herkesten üstün gören, sürekli haklı olduğuna inanan, hep ön plana çıkmak isteyen, burnu hep "Kaf dağında" bir megalomandı. Savaş sonrasında onun kişiliği üzerine kafa yoran sayısız psikiyatr Hitler'in iki ruhlu bir insan olduğu üzerinde birleşmiştir. Günümüzde hâlâ Münih'in merkezini "süsleyen" Hitler projesi dev yapıları görmek isteyenler üç dilde düzenlenen yarım günlük turlara katılıyor.

Hitler'in ülkeyi Münih'ten yönettiği yıllarda kaldığı görkemli yapı bugün Müzik ve Tiyatro Yüksekokulu'nu barındırıyor. Az ötesindeki NSDAP idare binasını şimdi Sanat Tarihi Enstitüsü kullanıyor. Odeon Alanı'ndaki Nazilerin çoğunlukla askeri törenlerde kullandığı sütunlar, dev heykeller, aslan figürleriyle süslü Feldherren yapısının önünde turist grupları fotoğraf çektiriyor. Kentin Prinzregenten Caddesi'nde 1930'ların Devlet Ekonomi Bakanlığı binasında bugün de Bavyera Ekonomi Bakanlığı var. Prinzregenten Alanı'ndaki emniyet müdürlüğü bir zamanlar Hitler'in apartmanıymış. Caddenin dev İngiliz Parkı'na açılan yanında Hitler'in emriyle inşa edilmiş olan neoklasik yapı o gün olduğu gibi günümüzde de ünlü bir Sanat Müzesi.

Stuttgart trenine daha iki saat var, hava serin, fakat güneşli, gökyüzü mavi-beyaz. Kent merkezinde şöyle bir dolaşmalı. Viktualien pazar alanında oturmuş, biralarını yudumlayan, kısa deri pantalonlu, şık loden şapkalarına keçi sakalı takılı Münihlileri, merakla dolaşan, sürekli fotoğraf çeken Asyalı turistleri seyretmeli, dönüş yoluna çıkmadan da adaşımın küçük dükkânına uğrayıp tezgâhlarını dolduran iki yüze yakın peynir arasından birkaçını seçmeli, onunla biraz sohbet etmeli...

mail@ahmet-arpad.de

12 Nisan 2019

Alman basını ve Türkiye!

Halkweb Avrupa, 12 Nisan 2019
AHMET ARPAD – STUTTGART 

Evleri, camileri, işyerleri yanarken, insanlarımız öldürülürken Kohl ve Merkel hükümetlerinin yanı sıra özgür Alman basını da "uyum sorunu" ve "yabancı düşmanlığı"nın üzerine hep sözümona gitti. Berlin hükümeti ve ülke basını, Türkiye'de aydınlar, gazeteciler Ergenekon davalarında sürünürken, yıllarca tutuklu kalırken de nedense seslerini çıkarmamıştı!

"Türkiye'nin en son eleştirel gazetelerinden biri olan Cumhuriyet de artık susturuldu." Alman İkinci Kanalı ZDF 13 Mart 2019 akşamı "Türkiye ne kadar özgür?" diye bir film yayınladı. Filmi hazırlayan televizyon gazetecisi Jörg Brase, bir yıllık ZDF İstanbul Stüdyosu yöneticiliği görevinin ardından çalışma izni uzatılmadığı için geçen martta ülkemizi terk etti. Ancak nasıl oldu bilinmez aradan daha birkaç gün geçmeden yeni çalışma iznini verdiler ve Brase İstanbul'a döndü. Gelir gelmez de 13 Mart akşamı, ZDF'in "Auslandsjournal" programı yukarıda adı geçen filmi yayınladı. Programa katılan Aydın Engin'in bilinen eleştirilerinin ardından Jörg Brase "Cumhuriyet gazetesi artık susturuldu" açıklamasını yaptı. İlginçtir, Cumhuriyet'te geçen eylülde yönetim değiştiğinde de, başta Almanya'da olmak üzere batıda birçok gazete söz birliği etmiş gibi şu haberi sayfalarına taşımıştı: "Türkiye'deki tek muhalif gazete Cumhuriyet, Erdoğan destekli karanlık, ekstrem nasyonalist ve ultra Kemalist bir darbe sonucu tasfiye edildi."

Bu kadar çelişki dolu bir haberin altına gazeteciliğe yeni başlayan biri bile imza atmaz! 15 Eylül 2018 tarihli Sabah gazetesi de şunlar yazmıştı: "Cumhuriyet gazetesinde geçtiğimiz hafta kapsamlı bir değişim gerçekleşti. Sol liberaller ile Kemalistler arasında bir süredir devam eden mücadeleyi Kemalist kanat kazandı." Eylül 2018'de başlayan çamur atma Mart 2019'da devam ediyor.

KEMALİZM'E DÜŞMANLIK
"Günümüzde yapılması gereken Kemalist Cumhuriyetin hem din düşmanı, hem de Kürt düşmanı olduğu temasını gündeme getirip işlemektir." Bu düşünce, Kurt Ziemke'nin 1930 tarihli "Die Neue Türkei" kitabında yer alıyor… Aradan 70 yıl geçtikten sonra o günkü Alman Şarkiyat Enstitüsü Müdürü Udo Steinbach'ın "Türkiye'de bir ‘ulus' yoktur. Türkiye, birbirleriyle boğazlaşan etnik ve dinsel kesimlerden oluşmaktadır. Bunun suçlusu da sadece küçük bir kesimin söz sahibi olmak istemesinde yatar" sözleri insanı, "Acaba Kurt Ziemke'nin kafa yapısı yetmiş yıl sonra yeniden canlandırılmak mı isteniyor?" diye düşündürmeden edemiyor.

Türkiye Cumhuriyeti 29 Ekim 1998'de kuruluşunun 75'inci yılını kutlamaya hazırlanırken de, Süddeutsche Zeitung'a İstanbul'dan yazan Wolfgang Koyld "Lenin'in ve Tito'nun devletinden sonra, Türkiye Cumhuriyeti de artık ömrünün sonuna geldi" kehanetinde bulunmuştu! 2000'li yılların başındaki bu yeni gelişmeler üzerine, dinci ve Kürtçü hareketlere destek, Kemalizm'e düşmanlık acaba Almanya'nın Türkiye'ye dönük örtülü politikasının özü mü, diye düşünmeye başlamıştık. Başbakan Ecevit o yıllarda çıktığı bir televizyon proramında: "Yabancılar Erbakan'a pek dokunmuyorlar, çoğunlukla beni eleştiriyorlar" diye konuşmuştu.

"EN İYİ UYUM ASİMİLASYONDUR"
Yaklaşık 20 yıl öncesine kadar Türkiye'yle ilgili haberleri Atina'da yaşayan gazete ve televizyon muhabirleri geçerdi! Güneydoğuya ayak basmaktan ürken veya o kadar yolu gözü almayan Atina muhabirleri, sürekli 2 bin kilometre ötedeki Diyarbakır'dan, Hakkari'den haber yollar, eleştirel köşe yazıları kaleme alırdı. Bu muhabirler Ankara ve İstanbul'a da uğramazdı. Aynı günlerde küreselleşmenin beraberinde getirdiği neoliberalizmin peşine takılan Avrupa'nın lokomotifi Almanya'da ilk yabancı düşmanlığı olayları yaşanıyor, uyum sorunlarından söz ediliyordu. 1990'lu yıllarda Alman kökenli Ruslar, Rus Yahudileri, ülkeleri parçalanan Yugoslavlar, haritadan silinen Alman Demokratik Cumhuriyeti vatandaşları, evet yaklaşık 5 milyon insan, kısa sürede Almanya'ya yerleşti! İşte o yıllar ülkede uyum sorunlarının yaşandığı, yabancı düşmanlığının hızla arttığı süreçtir.

2001'de Avrupa Komisyonu, "Almanya‘daki yabancı düşmanlığı, ırkçılık, antisemitist düşünce ve hoşgörmezlik önemli bir sorun olarak kabul edilmelidir" sözleriyle Berlin'in dikkatini çekti. Ancak o günlerdeki sosyal demokrat İçişleri Bakanı Otto Schily'nin "En iyi uyum asimilasyondur" açıklaması bütün ümitleri suya düşürdü.

Bu değişimin altında en çok ezilen –hâlâ da ezilen– 1961'den bu yana Almanya'da yaşayıp çalışan Türkler oldu. Yabancı düşmanlığı bir ahtapotun kolları gibi hızla ülkenin her köşesini sardı. Yabancıları sevmeyenlerin orduya, polise, anayasayı koruma örgütüne, siyasi partilere kadar sızdığı belgelendi. Ancak insanımızın son 20 yılda yaşadığı zorluklarla ne Ankara hükümeti, ne de basınımız ilgilendi. Evleri, camileri, işyerleri yanarken, insanlarımız öldürülürken Kohl ve Merkel hükümetlerinin yanı sıra özgür Alman basını da "uyum sorunu" ve "yabancı düşmanlığı"nın üzerine hep sözümona gitti. Berlin hükümeti ve ülke basını, Türkiye'de aydınlar, gazeteciler Ergenekon davalarında sürünürken, yıllarca tutuklu kalırken de nedense seslerini çıkarmamıştı!

Cumhuriyet Gazetesi'nin Atatürk'ün laik, çağdalaşma devrimlerinin savuncusu olarak yoluna devam etmesi acaba niçin birilerini telaşa düşürdü? AB Sözcüsü Kati Piri, Cumhuriyet yöneticilerini "Aşırı milliyetçi-faşistler" olarak niteledi! Kemalizm'den ve Atatürk'ün batıya dönük devrimlerinden niçin hâlâ korkuyorlar?

7 Nisan 2019

Karmakarışık bir dükkân

Cumhuriyet, 7 Nisan 2019
AHMET ARPAD / Almanya

Okul defterleri, kalaylı kurşundan sürahiler, TV dergileri, oyuncak bebekler, pirinç şişler, üzerlerinde "Susayan Erkeklere" yazan bira kadehi altlıkları, karışık meyve şarabı, hepsi bir arada. Az ötede sandıklarda bir sürü dergi, çizgi romanlar, elişini seven kadınlara rengârenk kumaş parçaları, iğne-iplikler, şekerlemeler, bonbonlar... Karşı rafta değişik İtalyan likörleri, hemen yanında deste deste tahta mandal, renkli bantlar, kumaştan ve kâğıttan, balonlar, karnaval maskeleri, piknik tabakları. Her şey yan yana, iç içe, alt alta, üst üste. Tam bir karmaşa, insan bir şey ararken yoruluyor. Buraya bir düzen vernek olanak dışı.

16 bin çeşit...
Dükkân sahibi Dieter Lanz. 62 yaşında. "Yanılmıyorsam burada yaklaşık 16 bin çeşit var!" diyor ve nazikçe gülümsüyor. Stuttgart'ın canlı bir mahallesi olan Feuerbach'ın ana caddesindeki dükkânı birkaç yıl önce keşfetmiştim. Geçenlerde dosya kağıdı almaya, Herr Lanz'la biraz çene çalmaya uğradım. Günlerden cumartesi, içerisi oldukça kalabalık. Raflar, dolaplar, çekmeceler, sandıklar, sepetler arasında yürümek mümkün değil. Herkes bir şeyler arıyor. Dışarda, kaldırımda da sayısız ıvır zıvır duruyor, dükkânın girişi dar. Aradığını bulamayan veya buraya ilk kez gelen Herr Lanz'a ne istediğini söylüyor. Bu karmaşanın içinde neyin nerede olduğunu tek bilen o. Hemen kasadan ayrılıp istenen şeyi eliyle koymuş gibi anında alıp getiriyor! Hep güleç yüzlü.

1983'te açmış bu dükkânı; ilk yıllarda yaşlı babası da ona destek olmuş. "Tanıtım yapmaya hiç gerek olmadı", diye anlatıyor. Bu arada benim gibi sık sık uğrayan, başka semtlerden, hatta resmi dairelerden gelen müşterileri var. Tabii yakındaki iki okulun öğrencileri de "devamlılar" arasında! "Bu arada 1980'li, 1990'lı yıllarda gelen öğrencilerin çocuklarının da ayakları buraya alıştı," diye devam ediyor Lanz.

Özgürlük...
Dükkânın konumu o kadar iyi ki! Az ötedeki küçük Kelter Meydanı'nda cumartesi günleri pazar kuruluyor. Oradan da gelen müşterileri var. "Pazara inmişken bana da uğruyorlar," diyor. "Kimi eski tanış alışverişten sonra sadece çene çalmaya geliyor..." Söylediğine göre dükkâna gelenlerin dörte üçü devamlı müşteri. İçlerinde 30 yıldır gelenler var. Benim tanıdığım Herr Lanz eminim yaşamında hiç kızmamış, içi rahat biri. Böyle olmasa 16 bin çeşit malın ortasında hiç telaşlanmadan, bu kadar rahat bir yaşamı nasıl sürdürür, sabahın saat altı buçuğundan akşamın yirmi ikisine kadar "dünyasında" gerilimsiz nasıl yaşardı!

Son 25 yılda ne bir gün hasta olmuş, ne de bir gün tatile çıkmış! "Gelecek yıl sonunda kendimi emekliye ayıracağım!" diyor. "Bütün yıllarımı bir şirkette geçirseydim belki yaşamım da, kazancım da düzenli olurdu, fakat özgürlüğümü yitirirdim!" Susuyor. Dudaklarında yine bir gülümseme. Nazik ve çekingen. Herr Lanz'a veda edip pazara doğru yürüyorum. Buraya gelmişken biraz meyve almalı. Dün canım ayva tatlısı çekmişti..!

mail@ahmet-arpad.de

24 Mart 2019

FridaysForFuture

CUMHURİYET, 24 Mart 2019
STUTTGART - AHMET ARPAD

    Küresel ısınmanın insanlığın sonunu getireceğinin farkına seçtiğimiz politikacılardan önce ortaokul ve lise öğrencileri vardı! Bütün dünya ülkelerinde yaşanmaya başlanan olumsuz iklim değişikliğine karşı bir türlü harekete geçmeyen, yarını değil içinde yaşadığı günü düşünen politikacıları uyarmak ve uyandırmak görevini sonunda 15 yaşındaki İsveçli Greta üstlendi. Kısa sürede onun peşinden gitmeye başlayan öğrenciler: "Geleceğimizi biz kurtaracağız" sloganlarıyla bütün dünya ülkelerinde her Cuma okula gitmiyor, sokaklara dökülüyor! Sadece Almanya, Avusturya ve İsviçre'den 12 bin bilim adamı onlara destek veriyor. 15 Mart günü 110 ülkede 1800 kentte 1,5 milyon öğrenci alanlara çıktı. Almanya'nın 200 kentinde 150 bin genç saatlerce nümayiş yaptı. Bebek parkında da bir avuç öğrenci! Stuttgart'taki mitingde şu dikkatimi çekti, alanı dolduran öğrencilerin büyük bir çoğunluğu kızlardı! Kürsüden sesini duyurmaya çalışan kent belediye başkanının içi boş sözleri sık sık ıslıklandı. Hemen ardından eyalet çevre bakanı basına: "Ormanlarımız, su kaynaklarımız kuruyor!" diye açıklamalar yaptı.

    Küresel ısınma sonucu buzullar eriyor, toprağa yağmur düşmüyor, ormanlar yok oluyor, denizler kirleniyor, nefis aldığımız temiz hava yok oluyor. Harvard Üniversitesi'nin güncel bir araştırmasına göre atmosfere „pompalanan" karbondioksit dünyamızı gittikçe daha çok ısıtıyor. Ciğerlerimizi dolduran havayı kirletenlerin başını Çin çekiyor. ABD, Hindistan ve Rusya peşinde! Hızlı ısınma tahıldaki besin değerlerini değiştiriyor. Örneğin insanların en önemli gıdalarından biri olan pirinç çok yakında protein içeriğinin yüzde yedisini yitirecek. Bu da ciddi bir beslenme sorununu beraberinde getirecek. İnsan vücudunda protein eksikliği sonucu bağışıklık sistemi etkilenecek, insanlar sağlığını yitirecek, daha sık hastalanmaya başlayacak. İnternational Council on Clean Transportation'un (ICCT) açıklamalarına göre sadece Almanya'da 2015 yılında hava kirliliği nedeniyle 43 bin insan ölmüş! Aç ve hasta yığınlar topraklarını terk edecek, göç daha da artacak, savaşlar kaçınılmaz olacak. Sayısız bitki ve hayvan türü dünyaya veda edecek.

    Son aylarda alanları dolduran öğrencilere: "Onlar bütün gün YouTube ve Snapchat'le ilgilenen Social Media Generation nesli" demek doğru değil! Stuttgart'ta belediye binasının önünde toplanan öğrenciler bağırıyor: "Buradayız! Politikayı artık biz yönlendireceğiz!" - "Savaşlar olmasın!" Afişlerde: "İnsan Hakları", "Barış", "Geleceğimizi Çalmayın!" sözleri dikkati çekiyor. Yaşları 12, 13 olanlar öğretmenleriyle gelmiş. Alanda gürültü aşırı. Saçları omuzlarına dökülen Finn yanındaki yaşlı bir kadınla bağırır gibi konuşuyor: "Bizim nesil de bir şey elde edemezse iş işten geçmiş demektir!"

    "Öğrencilerin hava kirliliğine karşı çıkmasını ve sokaklara dökülmesini onaylıyorum", diyor başbakan Angela Merkel. "Bence bu çok önemli bir girişim." Fakat onun okula gitmeyen öğrencilere arka çıkan sözleri partisinin en sağ kanadının hiç de hoşuna gitmedi.

    Sürekli aç kapitalizmin kâr hırsı bir gün gelecek insanlığın sonunu getirecek...
 

mail@ahmet-arpad.de

5 Mart 2019

Stefan Zweig'dan Joseph Roth

EK - Eleştirisel Kültür Dergisi, 5 Mart 2019
Zweig'ın anı konuşması, 23 Haziran1939, Conway Hall, Londra
Çeviri: Ahmet Arpad




    “Son yıllarda sık sık yaşadıklarımız bizlere sevdiğimiz bir insana veda etmek gibi güç ve üzücü bir gerçeğin altından kalkabilmemizi öğretti. Başka ülkelere sığınmış, dışlanmış sayısız dostumuza, kendimizi adadığımız çevreye, evimize, mülkümüze ve güven içindeki bir yaşama her geçen gün gittikçe daha çok veda etmiyor muyuz? Neler yitirdik ve daha neler yitireceğiz? Dostlar ölümlerle, yüreksizliğimizle yaşamımızdan uzaklaştılar. Adaletin kaba gücü günün birinde yeneceğine ve barış dolu yepyeni bir dünyanın doğacağına inanan insanlar bu inançlarını giderek daha çok yitirmedi mi? Bizler o kadar çok düş kırıklıkları yaşadık ki heyecan ve coşkuyla yeni bir geleceği ümit edemiyoruz. Geçmişi unutmak, olup bitenlerin üzerinde durmamak, yeni olumsuzluklarla yılmamak ve geride kalan her şeyi silip atmak için içgüdümüzle beynimize hakim olmayı da başaramıyoruz. Kimi anlarda da yüreğimiz bazı şeyleri çabucak ve kesinlikle unutmamızı engelliyor. Az bulunur, geri dönmeyecek ve yeri doldurulamayacak bir insanı yitirdiğimizde hem hüzünleniyoruz, hem de ezilmiş yüreğimiz böyle anlarda duygulanabildiği, acı yaşatabildiği, bize çok yakın, eşsiz bir insanı aniden alıp götüren yazgıya öfke duyabildiğimiz için de mutlu oluyoruz.

    İşte bizim sevgili Joseph Roth'umuz da, yeri hiç doldurulamayacak, sonsuza dek unutulmayacak, hiçbir buyruğun onu Alman edebiyat tarihinden silip atamayacağı ender insanlardan biriydi. O, üstün bir yaratıcılık için gereken sayısız öğeye sahipti. Hepimizin bildiği gibi o eski Rus - Avusturya sınırında küçük bir kentte doğmuştu. Ruh yapısının oluşmasında bu kökeninin büyük rolü olmuştur. Joseph Roth bir Rus insanıydı, daha doğrusu o bir Karamazov'du! Büyük coşkular yaşayan, her şeyde sınırlarını zorlayan bir insandı. Duygularını kamçılayan coşkusuyla bir Rus'tu. Onun dine olan inancı sonsuzdu, kişiyi yok edebilecek içsel gerilimlere sahipti. Roth'un ruhunda bir başka insan daha vardı. O, akıllı, çok uyanık, yerine göre eleştiriyi seven yanıyla dürüst ve yumuşak olmasını da başaran bilge bir Yahudi'ydi. Roth ruhundaki çılgın Rus insanına da gizli bir sevgiyle bağlıydı. Onun bir üçüncü yanı daha vardı. Davranışlarıyla kibar ve saygılı, kendine güvenilen ve canayakın, sanatsever ve müzikten anlayan bir Avusturyalı'ydı. İşte bu olağanüstü, benzeri olmayan birleşim Joseph Roth'un kişiliğinin, yarattığı yapıtların eşsizliğinin nedenidir.

    Az önce söylemiştim, o Avusturya'nın Rusya sınırında küçük bir kentte dünyaya gelmişti. Joseph Roth'un doğup büyüdüğü küçük kentlerde durumlarından memnun Yahudiler'in gözleri hep Viyana'daydı. Orada, bulutların üzerindeki tahtında oturan görünmeyen Tanrı, Kayzer Franz Joseph yaşıyordu. Çok uzaklardaki imparatorluğun Yahudileri ona çok saygı duyuyor, onu çok seviyordu. Roth, çocukluğunun geçtiği doğu topraklarında ruhunda bir efsane gibi yer eden Kayzer'e ve onun ordusuna olan saygısını Viyana'ya gelirken beraberinde getirmişti. Fakirlik ve yoksulluk içinde geçen gençlik yıllarının ardından Viyana Üniversitesi'nde Alman filolojisi yüksek öğrenimi için 'kutsal' başkente gelirken başka bir şey daha getirmişti beraberinde: Alman diline olan sürekli tutkusunu, daha doğrusu aşkını... Sayın Hanımefendiler, Sayın Beyefendiler, şimdi burada dünyamızı budala yerine koymak amacıyla yalanlar ve iftiralarla dolu propagandalar yapan nasyonal sosyalistlerle hesaplaşmak istemiyorum. Ancak bütün bu yalanların arasında en alçakca ve en gerçekdışı olanı, Yahudilerin Alman kültüründen nefret ettikleri, onun en büyük düşmanı oldukları yalanıdır.

    Joseph Roth'un gençliğinden başlayarak tüm yaşamı boyunca en büyük arzusu Alman diline hizmet etmek olmuştur. Alman dilini çok iyi tanıyan ve kısa sürede ustalaşacak Joseph Roth Viyana'ya dile olan saygısını kanıtlamak için gelmişti. Zayıf, cılız, ufak tefek, çekingen öğrenci yaşadığı küçük kentte sayısız gecede büyük çabalarla edindiği çok kapsamlı kültürü beraberinde getirmişti üniversiteye. Ve de yoksulluğunu. Çok duygulu bu insan Viyana yıllarındaki yoksul yaşamından başkalarına söz etmeyi pek sevmezdi. Üniversitede başka öğrencilere ders vererek ve evlere derse giderek eğitimini zar zor sürdürdüğünü biliyorduk. Ancak 1914'de savaşın keskin bıçağı insan yaşamlarını acımasızca ortadan bölüvermişti. O yılların çocukları bizler için artık bir savaş öncesi ve bir savaş sonrası dünyası vardı! Savaşın Roth'un yaşamında önemi bir rolü olmuştu. Hem geleceği için önemli bir karar almıştı, hem de özgürlüğüne kavuşmuştu. O günden sonra yaşamını doçent veya profesör olarak sürdürmemek kararını almıştı. Artık başkalarına bağımlı olmayacaktı, yıllarını özgürce geçirecekti. Subay adayı olarak askere alınırken verdikleri üniforma yaşamında üzerine uyan ilk giysiydi. Cephede sorumluluk üstlenmesi o güne dek içine kapanık, kendi halindeki bu insana yaşamında ilk kez güç vermiş, onu erkekleştirmişti. Ancak ordunun parçalanması sonucu Viyana'ya dönmek zorunda kalan Roth kendini hedefsiz, amaçsız ve yoksul bir yaşamın içinde bulmuştu. Bu arada üniversite düşünü yitirmişti; askerliğin heyecanlandırıcı serüveni de geride kalmıştı.

    Joseph Roth kendine sıfırdan yepyeni bir yaşam kurmak zorundaydı. Yerleştiği Berlin'de şansı yaver gider, onun gerçeklerde yanılmayan keskin bakışlı mükemmel bir yazar olduğunu sezen büyük gazeteler Roth'a ilgi duymaya başlarlar. Frankfurter Gazetesi'nin onu dış ülkelere yollama kararını alması Roth'u çok mutlandırır. Rusya'ya, İtalya'ya, Macaristan'a, Paris'e yolculuklar yapar. Yeni gazeteci Joseph Roth o günlerde bizlerin de dikkatini çekmeye başlar. Anlatımı göz kamaştırıcıdır, hiç düzeysel kalmaz, kişilere her zaman insanca yaklaşır, içlerine girer, ruhlarında dolaşarak onları yakından anlamaya çalışır. Aradan üç, dört yıl geçtikten sonra bizim Joseph Roth o günlerin burjuva yaşamında başarı denen her şeye ulaşmıştı. Çok sevdiği genç bir kadınla beraber yaşıyordu, gazeteler onu değerli bir yazar olarak kabul ediyor, kadrolarına almak istiyordu. Sürekli artan okurları Roth'u seviyordu. Kazancı yerindeydi, çok kazanıyordu. Ancak başarısı bu olağanüstü insanı hiçbir zaman aşırı gururlu yapmadı, birgün olsun para onu kendine esir edemedi. Eli açıktı. Kolay gelen parayı bol keseden harcadı. Kendine ne bir ev satın aldı, ne de kiraladı. İçine bir düzine kurşun kalemle otuz veya kırk sayfa kağıt koyduğu küçük bavulu elinde, yıllardır giydiği gri paltosu sırtında bir göçebe örneği kentten kente gitti, küçük otellerde konakladı. Joseph Roth hep bir bohem yaşamı sürdürdü. Sanki ruhunun derinliklerindeki bir şey ona 'burada uzun süre kalma' diyordu. Kuruntulu bu insan kendisine rahat bir burjuva yaşamının mutluluğunu getirecek her türlü yakınlaşmadan kaçındı.

    Onun, her türlü anlayışa uzak diyebileceğimiz bu yanı bir süre sonra yazgısında kendini gösterir. Yaşamını kötü günlerden korumasını arzuladığı mutlu evlilik yaşamı, genç eşinin çok ani hastalığıyla sona erer. Yaşamını ayakta tutan sevgili eşinin akıl sağlığı bozulur. İçindeki Rus insanı, acılarını içine atan bu 'Karamazov', eşinin hastalığını yazgısı kabul eder, suçu kendinde arar. Teselli bulmak için olağanüstü edebiyatçı yüreğini açar, o günlerin hüzünlü yaşamını anlamı olmayan kişisel yazgısı kabul eder, sürekli yenilemelerle ona sonsuza dek sahip olmak ister. Kafası sorularla doludur. Düşünür, hep düşünür durur ve kendine sorar: Niçin beni, niçin kimsenin kılına bile dokunmamış, hep yoksul bir yaşam sürdürmüş, kısa mutluluk yıllarında da burnu büyümemiş geldi beni buldu böylesine acımasız yazgı? Acımasızca soruları kendine yöneltir: Niçin, niçin ben? Niçin bunları karşıma çıkardı?

    Benim burada Joseph Roth'un 'Eyyub' romanında ele aldıklarını anımsatmak istediğimi hepiniz anladınız. Onun bu eseri benim gözümde bir romandan çok bir destandır. Günümüzde az rastlanan türden çok duru ve kusursuz bir şiirsel yapıttır. Bana kalırsa 'Eyyub' yazıldığı dönemden günümüze bizlerin bir çok eserini geride bırakmıştır. Sayısız ülkede, sayısız dilde onun duyduğu bütün acıları tüm gerçekçiliğiyle gözlerimizin önüne sermiştir. Tüm yasımıza karşın bizden artık uzaklaşmış olan o insanın, Joseph Roth'un kişiliğinin bir parçası olan bu yapıt, tüm mükemmeliğiyle hiç yitirilmeden sonsuza dek korunabildiği için kendimizi mutlu hissetmeliyiz.

    Evet, Joseph Roth'un kişiliğinin bir yanı bu eserinde sonsuza dek korunmuştur. İşte o günlerde edebiyatçı gücünü keşfeden Roth kişiliğinin bir başka yanı daha olduğunu sezer. O bir Avusturyalı'dır da. Ben bunu söylerken hangi yapıtından söz ettiğimi biliyorsunuz. 'Radetzky Marşı'nı anımsıyorum. Roth bu yapıtında imparatorluğun yüzlerce yıllık soylu kültürünün artık gücünü yitirmekte olduğunu anlatıyor. Bunu yaparken köklü geçmişi olan ve yavaş yavaş sönen bir ailenin yazgısını ele alıyor. Roth'un bu romanı hüzünlü anlatılmış, geleceğe dönük bir yapıttır. Monarşinin mezar taşında neler yazdığını bilmek isteyenlerin bu kitabın ve devamı kabul edilen 'İmparatorlar Mezarlığı'nın sayfalarını karıştırmaları yeterlidir.

    Başarılarının doruğu olan bu iki yapıtıyla Joseph Roth, gerçek bir edebiyatçı, döneminin en başarılı izleyicisi ve gerçeklere ılımlı bakışıyla onu çok iyi anlayan bir 'yargıç' olduğunu kanıtlamıştır. Okurlarının onu çok onurlandırması, büyük bir üne kavuşması Roth'un başını döndürmemiştir. O, geleceğe akıllıca bakmasını bilen ileri görüşlü birisi olarak kalmasını, çevresindeki hataları görüp onlara anlayış göstermesini ve onları affetmesini bilmiştir. Kendinden yaşlı sanatçılara hep saygılı davranmış, gençlere destek vermiştir. Kendisine dostluk gösterenle dost olmuş, arkadaşa arkadaşça yakınlaşmıştır. Onun iyi yürekliliğini bir yabancı da hissetmiştir. O candanlığını, zamanını yaşamı boyunca bol keseden harcamıştır!

    Ve günün birinde bizleri büyük yasa düşüren o dönüşüm geldi. Hep geleceğe inanmış, insan dostu, sonsuz dürüst, duygusal bu insan en can alıcı yerinden vuruldu. Onu sınırsız hüzünlendiren, ruhunu en derin yerinden yaralayan kitaplarının yakılmasından, okurlarını yitirmesinden, adının edebiyat dünyasından silinmesinden çok nefreti, kaba gücü ve yalanı yayan anarşistlerin bu dünyaya hakim olmaya, zaferler elde etmeye başlamasıydı. Bütün bu değişimler onda derin izler bıraktı, sürekli umutsuzluk yaşamını belirledi. İyi yürekli, nazik ve içine kapanık, o güne dek dostlarını hep desteklemiş, davranışları hep olumlu, iyiliksever bu insan kişiliğindeki ani değişimle kolay alınabilen, öfkelenen birisi oldu.

    Sevgili Joseph Roth'umuz son yıllarında dindarlaştı, dininin bütün emirlerini hiç sesini çıkarmadan yerine getiren alçakgönüllü bir Katolik oldu. Ondaki bu değişime 'tutuculuk' diyen eski dostlarıyla yol arkadaşları kafasının karıştığına ve ülküsünden saptığına inandıkları Joseph Roth'a çok gücenmiş olduğunu biliyorum. Değişimini pek onaylamasam, görüşlerinde ona katılmasam da söylediklerinde dürüst olduğuna inanıyor, bağımlılığının gerçek olduğunu kabul ediyorum. Çünkü Roth, Kayzer Avusturyası'na olan sevgisini 'Radetzky Marşı' romanıyla kanıtlamıştı. Hatta ondan önce yazdığı 'Eyyub' dine ve Tanrı'ya olan inancının yaratıcılığının en önemli unsuru olduğunu bize gösterir. Joseph Roth o günlerde kendine göre bazı hesaplar yapmıyordu veya belirli bir amacın peşinden gitmiyordu. Pek ümitli değildi, fakat yine de Avrupa kültürünün ayakta kalabilmesi için bir savaş veriyordu.

    Bir zaman sonra kendi yazgısını umursamamaya başladı, hatta bir an önce gelmesini istediği sonun özlemini çekti. Yitirdiğimiz sadık dostumuz nefret ettiği, tek başına bu dünyadan yok edemeyeceği kötülüğün kazanacağını sezdiğinde kendi kendini yok etmeye başladı. Şimdi gerçekçi olmak zorundayız. Sadece Ernst Toller'in sonuna, içinde bulunduğumuz kötü ve alçak zamanda bir 'intihar' olarak bakmayalım. Ümitsizliğe kapılmış dostumuz Joseph Roth da aynı duygular içinde kendi sonunu bilinçli olarak getirdi. Ancak onun kendi kendini yok etmesi çok yavaş ve acılar içinde gerçekleşti. Ağır ağır yanan ve sonunda sönüp kül olan bir ateş örneği saatler, günler, aylar sürdü...

    Zamanımızın değerli edebiyatçılarından biri olan dostumuzun kendini kısa sürede nasıl mahvettiğine yakından yaşayan bizler büyük bir üzüntü içindeyiz. Kişinin çok sevdiği, çok saydığı bir insanın yanıbaşında eriyip gittiğini görmesi, onun gittikçe yaklaşan ölümünü sezmesi ve bekleyen yazgısına engel olamaması kadar yıkıcı bir şey yoktur. Bu çöküşün nedenlerinin sevdiğiniz kişinin yazgısına bağlı olmadığını sezmek, onun intihar etmek isteyen birisi gibi sonunu bilinçle hazırladığını yaşamak ve hiçbir şey yapamamak çok dehşet verici. Evet, biz o anları yaşadık, bu değerli edebiyatçının ruhen gittikçe daha çok çöktüğüne, sönüp gittiğine, her geçen gün söndüğüne tanık olduk. Yaşamı engellenemez bir çöküş, bir yok oluştu. Şimdi ben Joseph Roth'un kendini böylesine yok edişinden söz ediyorsam da amacım suçu onda aramak değil. Bu çöküşte bütün suç günümüzde yaşanan ve en saygın insanı bile ümitsizliğe düşürüp içindeki durumdan çıkış yolu bulamayan, nefret dolu duygularla onu sonunda intihara sürükleyen duygusuzluklar ve ihanetlerdedir.

    Sayın Bayanlar, Sayın Baylar Joseph Roth'un bu yanlarına da dokunmamın nedeni iç dünyasını eleştirmek istemem değil. Tam karşıtını amaçladım, kendini yitirmekte olan bir insanın son ana kadar bir edebiyatçı, bir sanatçı kalmasını başardığını kanıtlamak istedim. Roth'un bize arkasında bıraktığı bütün satırların altında bir ustanın mühürü vardır. Bakın son makalelerine, karıştırın ölümünden bir ay önce bitirdiği son yapıtının sayfalarını, çok dikkatle okuyun yazdıklarını, değerli bir taşı elindeki mercekle inceleyen bir kuyumcu örneği bakın tek tek kelimelere. Her şey o kadar berrak ve temiz ki tek hata bulamayacaksınız. Her satırı bir şiirin temizliğinde yazılmış, güzel vurgulanmış, kelimeleri ritim ve melodi dolu. Bu insan ne kadar çöküp yıkılsa da, ruhu parçalansa da edebiyat sanatına verdiği değerle hep ayakta. Yarattıklarıyla içinde yaşadığı, nefret ettiği bu dünyaya değil, kendini sorumlu hissettiği geleceğin insanlarına arkasında bir şeyler bırakmak istiyor. Bedenen çökmüş bir insanın vicdanının inanılmaz bir zaferi! Sık sık gittiği kahvehanedeki masasında onunla ne zaman karşılaşsam hep bir şeyler yazıp duruyordu. Biliyordum, önünde duran müsveddeler çoktan satılmıştı, çünkü paraya gereksinimi vardı ve yayıncısı yazdıklarını bekliyordu. Fakat bu çok bilge insan, kılı kırk yaran bir yargıç, kimi zaman tek bir kelimeyi veya cümleyi beğenmediği için emeğine acımıyor, kağıdı gözümün önünde yırtıp atıyor ve yeni baştan yazmaya başlıyordu. Görüşlerine hep sadık kalmış olan Joseph Roth sanatıyla yüceleşirken kendi yıkılışını önemsememiştir.

    Sayın Bayanlar, Sayın Baylar, bu eşsiz insan üzerine söylenecek o kadar çok şey var ki! Onun değerlerini dostu bizler belki şu anda yeterince henüz anlayıp kavrayamadık. İçinde bulunduğumuz yaslı günlerde sadece onu anımsayalım, değerlendirmelerimizi ilerde yapalım. Zaman kişisel duygular için uygun değil. Bizler bir düşün savaşı veriyoruz ve bunu yaparken çok tehlikeli bir görevi yerine getiriyoruz. Dostlarım, işte şimdi vatanlarından uzak bizlerin, sanatçılar ve yazarların görevi, mücadelemizikendimizi kurban edercesine sürdürmek. Üstleneceğimiz görevin ayrıntılarını şu anda bilemiyoruz. Belki biz bir düşün savaşı verirken Hitler'le Almanya'da edebiyat çok acı bir yenilgiye uğrayacak ve tamamen unutulup gidecek. Belki de biz – bunu bütün içtenliğimle ümit ediyorum – Alman toplumu ve edebiyatı yine özgürlüğüyle yaratıcılığına kavuşana kadar nöbet tutacağız. Ve ne olursa olsun görevimizin ne anlama geldiğini, onu niçin yaptığımızı bir gün olsun sormayacağız. Yerine getireceğimiz tek şey bize verilen nöbeti tutmak olacak. Zamanla azalsak da, sağımızdaki solumuzdaki yakın dostlarımızı yitirsek de ümitsizliğe kapılmamalı, hüzünlenip kendimizi geri çekmemeliyiz. Az önce de söylediğim gibi bizler bir savaştayız, onun en tehlikeli yerindeyiz, tam ortasındayız. Aramızdan biri ayrıldığında, bizi bırakıp gittiğinde bir an için onu hüzünle anmalı, ona teşekkür etmeli ve hemen yine bizi koruyan görevimizin başına dönmeliyiz. Eserler yaratmalıyız. Hepimizi hep ayakta tutacak bu dürüst görevi başımız dik yerine getirmeliyiz, bizim de sonumuz gelene kadar. Kısa süre önce aramızdan ayrılmış olan iki dostumuzun hep yaptığı gibi... Aşırı coşkulu Ernst Toller ve unutulmayacak, unutulmaması gereken Joseph Roth.

Bu yazı, Stefan Zweig'ın Everest Yayınları'nda çıkan Geleceğe Güven adlı yapıtından kısaltılarak alınmıştır.