29 Nisan 2019

'Goetheanum' uzay gemisini andırıyor

CUMHURİYET, 29 Nisan 2019

Trenden iner inmez karşıki tepede betondan, şekilsiz gri dev bir yapı hemen dikkati çekiyor. Oraya gitmek isteyenler istasyonun önünde bekleyen otobüse biniyorlar. Yolcular nedense hep birbirlerine benziyor. Giyimleri gibi yüzleri de renksiz. Gülümseyen yok. Sırtları dimdik, başları hafif kalkık öyle oturuyorlar. Yol tepeye doğru yükseldikçe yeşiller arasında ikişer katlı villalar dikkati çekiyor. Çoğu tek renkli, şekilsiz, asimetrik, evlerin köşeleri yok. Yukarıdan vadiye bakan o dev yapıyı andırıyorlar. Tepenin doruğunda insanları ezecekmiş gibi yükselen yapıya "Goetheanum" diyorlar. Yakından baktığınızda başka bir gezegenden gelmiş, az sonra havalanacak uzay gemisini andırıyor. İnsanlar Goetheanum'a çıkan dar yolda karınca dizisi örneği yürüyor. Dev yapı yanına sokuldukça daha bir tuhaflaşıyor. Pencereler, kapılar köşesiz, çekilsiz. Koridorlar ve merdivenler loş. Her şey hüzün ve iç sıkıntısı veriyor. Az önce benimle otobüsten inenler içeri giriyor, salonun büyük kapısı arkalarından kapanıyor. Ben dışarda kalıyorum. Rudolf Steiner'e inananlar şimdi antropozofik toplumun İsviçre Dornach'taki merkez binasında kendi dünyalarında.

Yeni bir insan tipi yaratılıyor

Bundan tam 100 yıl önce, Mayıs 1919'da Stuttgart'taki Waldorf Astoria sigara fabrikasının sahibi Emil Molt kentin Uhland tepesinde yeşiller içindeki bir villayı satın alır ve buraya ilk Waldorf okulunu kurar. Birinci Dünya Savaşı'nın ardından yeni bir insan tipinin yaratılması gerektiğine inanan Molt için toplumda eğitim anlayışının değişmesi zorunludur. Stuttgart'ta bir okulları daha var. O da bir tepeye kurulu, diğeri gibi ağaçlar arasında büyük bir yapı. Bizim eve 5 dakika ötede!

Antropozofi ekolünün kurucusu, Hırvatistan doğumlu Avusturyalı Rudolf Steiner'in desteğini alan Molt'un amacı, Stuttgart Waldorf okulunda sadece fabrikasında çalışanların çocuklarının eğitim görmesi, onların örnek insan olarak topluma kazandırılmasıydı! Steiner hayranı "sigara fabrikatörü", antroposof düşünceler doğrultusunda oluşacak iradenin, duygu, düşünce bütünlüğünü sağladığına, çocukların bilincini geliştirdiğine ve onların benliğini özgürleştirdiğine inanmaktaydı.

Bu okullarda öğretmenler not vermiyor, dokuzuncu sınıfa kadar yıl sonunda karne yok, sınıfta kalma da. Gerekçesi: "Bu gibi şeyler öğrencileri strese sokuyor!” Ders planları ezoterizmin etkisinde, öğrencilere dikiş, sepet örme, marangozluk, bahçecilik de öğretiliyor. İlkokulu bitirip Waldorf okulunu seçen, fakat bir, iki yıl sonra bu eğitimden hoşlanmayıp devlet okuluna geçen öğrenci zorluk çekiyor, yeni okulunda çoğu kez başarılı olamıyor.
Gençlerin totaliter eğitimi

Günümüz Almanyasında çoğunlukla zengin çocuklarının devam ettiği yaklaşık 250 Waldorf okulu var! Ancak son yıllarda Steiner öğretisi ve Waldorf okulları karşıtı televizyon ve kitap yayınları dikkati çekmeye başladı. 1930'lu yıllarda Naziler Waldorf ideolojisiyle nasyonal sosyalist ülkünün birbirlerine çok yakın olduğuna, antroposofiyle ırkçı dünya görüşü arasında arasında benzerlikler bulunduğuna inanmıştı. İşte bu süreçte Rudolf Heß'in sağ kolu kabul edilen Ernst Schulte-Strathaus aracılığı ile Eğitim Bakanlığı'nın Almanya'daki Waldorf hareketine değişik ayrıcalıklar tanımasını başarmışlardı. Nasyonal sosyalist rejimin üstdüzey yönetici kadrosu, aryen genç insanların totaliter eğitimine ağırlık verildiği dönemde ülkülerinin Waldorf hareketinin hedefleriyle örtüştüğünü de farketmişlerdi.

Kendilerini antroposofi akımına adamış insanlar toplumda büyük bir dayanışma içindedir. "Rudolf Steiner'in Gölgesi" adlı kitabın yazarı İrene Wagner: "Bu akımın insanları toplumda çok başarılı iş adamlarıdır, politikada, ekonomide, tarım sanayinde, sağlık hizmetlerinde ve eğitimde çok etkili oluyorlar", diyor. "Arkalarında büyük kapital var, onlar da Steiner gibi antroposofiyi bir hareket olarak görüyor..." Araştırmacı yazar Michael Grandt "Kara Kitap" adlı eserinde Steiner'i bir okkültist olarak tanımlıyor... Amerikan tarih bilimcisi yazar Peter Staudenmaier de 'Alman Ruhu Dönüm Noktasında' adlı kitabında açıklıyor: "Hitler'in danışma heyetindeki Bartsch'la Dreidax dönemin en önemli iki antrofosofuydu, onların aracılığıyla ekolün dünya görüşünü nasyonal sosyalist Almanya'nın hizmetine sunmuşlardı." Araştırmacı gazeteci Andreas Lichte'ye göre de Waldof hareketi o günlerde şu ilkeden yola çıkmıştı: "Steiner ülküsüne bağlı okullar Alman toplumuna uygun insanlar yetiştirecekir... Antroposof Doktorlar Birliği de 1930'lu yıllarda ülkede yeni bir 'Alman hekimliği' yaratmak isteyen nasyonal sosyalist Çalışma Grubu'nun ana dayanağını oluşturuyordu."

Akşamüstü tren istasyonunda otobüsden indiğinizde kendinizi yine alıştığınız dünyada hissediyorsunuz. Tepede duran "Goetheanum" bambaşka bir gezegenden gelmiş, yolcularını almış, kalkmaya hazırlanan bir uzay gemisini andırıyor! 


mail@ahmet-arpad.de

14 Nisan 2019

Kendini herkesten üstün görürdü!

Cumhuriyet, 14 Nisan 2019


Yolum yine Münih'e düştü. Bir ay aradan sonra bu güzel kente tekrar gelişimin nedeni hem ziyaret, hem ticaret! Önce dostlarla bir Bavyera lokantasında öğle yemeği, ardından bir fotoğraf sergisi ön görüşmeleri. Tren istasyonunun ana kapısından büyük alana çıkıp 19 numaralı tramvayla merkeze inmek niyetim. Fakat alan bir inşaat alanı! Duraklar yıkılmış, tramvaylar yan caddeden kalkıyor. Bir tabelada istasyon ana kapısının 6 Mayıs'tan sonra tamamen kapatılacağı yazıyor. Giriş, çıkış yan kapılardan olacakmış. Az ötedeki koskocaman bir tabelada Münih'in beş yıl sonra yepyeni bir tren istasyonuna sahip olacağı yazıyor. Dev fotoğraf geleceğin dev istasyonunu gösteriyor! Benzeri Almanya'da yok. Resmi verilere göre, şimdi her gün yaklaşık 400 bin insan Münih tren istasyonunu kullanıyor. Geleceğin istasyonu günde yarım milyon yolcuya hizmet verecekmiş.

Mimar Bonatz karşı çıktı
Aynı yere bundan 75 yıl önce de yeni bir tren istasyonu yapmak istemişlerdi. Hitler emir vermişti, dev bir yapı olmalıydı! Emri alan Stuttgartlı mimar Paul Bonatz'dı. On iki yıllık yönetimi sırasında hep daha büyüğün peşinden koşan "Führer"in düşlerinden biri de, yüz binleri ve kendinden sonrakileri etkileyecek dev mimarlık eserleri yaratmaktı! Paul Bonatz 1920'lerde Stuttgart'a güzel bir tren istasyonu armağan etmişti. Yürekli bir mimardı, Hitler'in kafasından geçen aşırı büyüklükte istasyon binasına karşı çıkmasını bilmiş, ancak bu nedenle de 1943 yılında ülkesini terke zorlanmıştı. Bonatz savaş ve savaş sonrası yıllarını Ankara ve İstanbul'da geçirir. Ankara'daki Şevki Balmumcu'nun Sergievi binasını 1947-48 yıllarında opera binasına dönüştürür. Anıtkabir jürisinin başkanlığını yapar, ülkemizde birçok öğrenci yetişirir ve 1954'te yine Stuttgart'a döner.

Adolf Hitler dev yapılara meraklıydı. Çoğu savaşta ve savaş sonrasında yıkılsa da günümüzde Münih'te, Berlin'de, Nürnberg'de, Regensburg'ta onun düşsel yapılarına hâlâ tanık oluyoruz. Hitler kendini herkesten üstün gören, sürekli haklı olduğuna inanan, hep ön plana çıkmak isteyen, burnu hep "Kaf dağında" bir megalomandı. Savaş sonrasında onun kişiliği üzerine kafa yoran sayısız psikiyatr Hitler'in iki ruhlu bir insan olduğu üzerinde birleşmiştir. Günümüzde hâlâ Münih'in merkezini "süsleyen" Hitler projesi dev yapıları görmek isteyenler üç dilde düzenlenen yarım günlük turlara katılıyor.

Hitler'in ülkeyi Münih'ten yönettiği yıllarda kaldığı görkemli yapı bugün Müzik ve Tiyatro Yüksekokulu'nu barındırıyor. Az ötesindeki NSDAP idare binasını şimdi Sanat Tarihi Enstitüsü kullanıyor. Odeon Alanı'ndaki Nazilerin çoğunlukla askeri törenlerde kullandığı sütunlar, dev heykeller, aslan figürleriyle süslü Feldherren yapısının önünde turist grupları fotoğraf çektiriyor. Kentin Prinzregenten Caddesi'nde 1930'ların Devlet Ekonomi Bakanlığı binasında bugün de Bavyera Ekonomi Bakanlığı var. Prinzregenten Alanı'ndaki emniyet müdürlüğü bir zamanlar Hitler'in apartmanıymış. Caddenin dev İngiliz Parkı'na açılan yanında Hitler'in emriyle inşa edilmiş olan neoklasik yapı o gün olduğu gibi günümüzde de ünlü bir Sanat Müzesi.

Stuttgart trenine daha iki saat var, hava serin, fakat güneşli, gökyüzü mavi-beyaz. Kent merkezinde şöyle bir dolaşmalı. Viktualien pazar alanında oturmuş, biralarını yudumlayan, kısa deri pantalonlu, şık loden şapkalarına keçi sakalı takılı Münihlileri, merakla dolaşan, sürekli fotoğraf çeken Asyalı turistleri seyretmeli, dönüş yoluna çıkmadan da adaşımın küçük dükkânına uğrayıp tezgâhlarını dolduran iki yüze yakın peynir arasından birkaçını seçmeli, onunla biraz sohbet etmeli...

mail@ahmet-arpad.de

12 Nisan 2019

Alman basını ve Türkiye!

Halkweb Avrupa, 12 Nisan 2019
AHMET ARPAD – STUTTGART 

Evleri, camileri, işyerleri yanarken, insanlarımız öldürülürken Kohl ve Merkel hükümetlerinin yanı sıra özgür Alman basını da "uyum sorunu" ve "yabancı düşmanlığı"nın üzerine hep sözümona gitti. Berlin hükümeti ve ülke basını, Türkiye'de aydınlar, gazeteciler Ergenekon davalarında sürünürken, yıllarca tutuklu kalırken de nedense seslerini çıkarmamıştı!

"Türkiye'nin en son eleştirel gazetelerinden biri olan Cumhuriyet de artık susturuldu." Alman İkinci Kanalı ZDF 13 Mart 2019 akşamı "Türkiye ne kadar özgür?" diye bir film yayınladı. Filmi hazırlayan televizyon gazetecisi Jörg Brase, bir yıllık ZDF İstanbul Stüdyosu yöneticiliği görevinin ardından çalışma izni uzatılmadığı için geçen martta ülkemizi terk etti. Ancak nasıl oldu bilinmez aradan daha birkaç gün geçmeden yeni çalışma iznini verdiler ve Brase İstanbul'a döndü. Gelir gelmez de 13 Mart akşamı, ZDF'in "Auslandsjournal" programı yukarıda adı geçen filmi yayınladı. Programa katılan Aydın Engin'in bilinen eleştirilerinin ardından Jörg Brase "Cumhuriyet gazetesi artık susturuldu" açıklamasını yaptı. İlginçtir, Cumhuriyet'te geçen eylülde yönetim değiştiğinde de, başta Almanya'da olmak üzere batıda birçok gazete söz birliği etmiş gibi şu haberi sayfalarına taşımıştı: "Türkiye'deki tek muhalif gazete Cumhuriyet, Erdoğan destekli karanlık, ekstrem nasyonalist ve ultra Kemalist bir darbe sonucu tasfiye edildi."

Bu kadar çelişki dolu bir haberin altına gazeteciliğe yeni başlayan biri bile imza atmaz! 15 Eylül 2018 tarihli Sabah gazetesi de şunlar yazmıştı: "Cumhuriyet gazetesinde geçtiğimiz hafta kapsamlı bir değişim gerçekleşti. Sol liberaller ile Kemalistler arasında bir süredir devam eden mücadeleyi Kemalist kanat kazandı." Eylül 2018'de başlayan çamur atma Mart 2019'da devam ediyor.

KEMALİZM'E DÜŞMANLIK
"Günümüzde yapılması gereken Kemalist Cumhuriyetin hem din düşmanı, hem de Kürt düşmanı olduğu temasını gündeme getirip işlemektir." Bu düşünce, Kurt Ziemke'nin 1930 tarihli "Die Neue Türkei" kitabında yer alıyor… Aradan 70 yıl geçtikten sonra o günkü Alman Şarkiyat Enstitüsü Müdürü Udo Steinbach'ın "Türkiye'de bir ‘ulus' yoktur. Türkiye, birbirleriyle boğazlaşan etnik ve dinsel kesimlerden oluşmaktadır. Bunun suçlusu da sadece küçük bir kesimin söz sahibi olmak istemesinde yatar" sözleri insanı, "Acaba Kurt Ziemke'nin kafa yapısı yetmiş yıl sonra yeniden canlandırılmak mı isteniyor?" diye düşündürmeden edemiyor.

Türkiye Cumhuriyeti 29 Ekim 1998'de kuruluşunun 75'inci yılını kutlamaya hazırlanırken de, Süddeutsche Zeitung'a İstanbul'dan yazan Wolfgang Koyld "Lenin'in ve Tito'nun devletinden sonra, Türkiye Cumhuriyeti de artık ömrünün sonuna geldi" kehanetinde bulunmuştu! 2000'li yılların başındaki bu yeni gelişmeler üzerine, dinci ve Kürtçü hareketlere destek, Kemalizm'e düşmanlık acaba Almanya'nın Türkiye'ye dönük örtülü politikasının özü mü, diye düşünmeye başlamıştık. Başbakan Ecevit o yıllarda çıktığı bir televizyon proramında: "Yabancılar Erbakan'a pek dokunmuyorlar, çoğunlukla beni eleştiriyorlar" diye konuşmuştu.

"EN İYİ UYUM ASİMİLASYONDUR"
Yaklaşık 20 yıl öncesine kadar Türkiye'yle ilgili haberleri Atina'da yaşayan gazete ve televizyon muhabirleri geçerdi! Güneydoğuya ayak basmaktan ürken veya o kadar yolu gözü almayan Atina muhabirleri, sürekli 2 bin kilometre ötedeki Diyarbakır'dan, Hakkari'den haber yollar, eleştirel köşe yazıları kaleme alırdı. Bu muhabirler Ankara ve İstanbul'a da uğramazdı. Aynı günlerde küreselleşmenin beraberinde getirdiği neoliberalizmin peşine takılan Avrupa'nın lokomotifi Almanya'da ilk yabancı düşmanlığı olayları yaşanıyor, uyum sorunlarından söz ediliyordu. 1990'lu yıllarda Alman kökenli Ruslar, Rus Yahudileri, ülkeleri parçalanan Yugoslavlar, haritadan silinen Alman Demokratik Cumhuriyeti vatandaşları, evet yaklaşık 5 milyon insan, kısa sürede Almanya'ya yerleşti! İşte o yıllar ülkede uyum sorunlarının yaşandığı, yabancı düşmanlığının hızla arttığı süreçtir.

2001'de Avrupa Komisyonu, "Almanya‘daki yabancı düşmanlığı, ırkçılık, antisemitist düşünce ve hoşgörmezlik önemli bir sorun olarak kabul edilmelidir" sözleriyle Berlin'in dikkatini çekti. Ancak o günlerdeki sosyal demokrat İçişleri Bakanı Otto Schily'nin "En iyi uyum asimilasyondur" açıklaması bütün ümitleri suya düşürdü.

Bu değişimin altında en çok ezilen –hâlâ da ezilen– 1961'den bu yana Almanya'da yaşayıp çalışan Türkler oldu. Yabancı düşmanlığı bir ahtapotun kolları gibi hızla ülkenin her köşesini sardı. Yabancıları sevmeyenlerin orduya, polise, anayasayı koruma örgütüne, siyasi partilere kadar sızdığı belgelendi. Ancak insanımızın son 20 yılda yaşadığı zorluklarla ne Ankara hükümeti, ne de basınımız ilgilendi. Evleri, camileri, işyerleri yanarken, insanlarımız öldürülürken Kohl ve Merkel hükümetlerinin yanı sıra özgür Alman basını da "uyum sorunu" ve "yabancı düşmanlığı"nın üzerine hep sözümona gitti. Berlin hükümeti ve ülke basını, Türkiye'de aydınlar, gazeteciler Ergenekon davalarında sürünürken, yıllarca tutuklu kalırken de nedense seslerini çıkarmamıştı!

Cumhuriyet Gazetesi'nin Atatürk'ün laik, çağdalaşma devrimlerinin savuncusu olarak yoluna devam etmesi acaba niçin birilerini telaşa düşürdü? AB Sözcüsü Kati Piri, Cumhuriyet yöneticilerini "Aşırı milliyetçi-faşistler" olarak niteledi! Kemalizm'den ve Atatürk'ün batıya dönük devrimlerinden niçin hâlâ korkuyorlar?

7 Nisan 2019

Karmakarışık bir dükkân

Cumhuriyet, 7 Nisan 2019
AHMET ARPAD / Almanya

Okul defterleri, kalaylı kurşundan sürahiler, TV dergileri, oyuncak bebekler, pirinç şişler, üzerlerinde "Susayan Erkeklere" yazan bira kadehi altlıkları, karışık meyve şarabı, hepsi bir arada. Az ötede sandıklarda bir sürü dergi, çizgi romanlar, elişini seven kadınlara rengârenk kumaş parçaları, iğne-iplikler, şekerlemeler, bonbonlar... Karşı rafta değişik İtalyan likörleri, hemen yanında deste deste tahta mandal, renkli bantlar, kumaştan ve kâğıttan, balonlar, karnaval maskeleri, piknik tabakları. Her şey yan yana, iç içe, alt alta, üst üste. Tam bir karmaşa, insan bir şey ararken yoruluyor. Buraya bir düzen vernek olanak dışı.

16 bin çeşit...
Dükkân sahibi Dieter Lanz. 62 yaşında. "Yanılmıyorsam burada yaklaşık 16 bin çeşit var!" diyor ve nazikçe gülümsüyor. Stuttgart'ın canlı bir mahallesi olan Feuerbach'ın ana caddesindeki dükkânı birkaç yıl önce keşfetmiştim. Geçenlerde dosya kağıdı almaya, Herr Lanz'la biraz çene çalmaya uğradım. Günlerden cumartesi, içerisi oldukça kalabalık. Raflar, dolaplar, çekmeceler, sandıklar, sepetler arasında yürümek mümkün değil. Herkes bir şeyler arıyor. Dışarda, kaldırımda da sayısız ıvır zıvır duruyor, dükkânın girişi dar. Aradığını bulamayan veya buraya ilk kez gelen Herr Lanz'a ne istediğini söylüyor. Bu karmaşanın içinde neyin nerede olduğunu tek bilen o. Hemen kasadan ayrılıp istenen şeyi eliyle koymuş gibi anında alıp getiriyor! Hep güleç yüzlü.

1983'te açmış bu dükkânı; ilk yıllarda yaşlı babası da ona destek olmuş. "Tanıtım yapmaya hiç gerek olmadı", diye anlatıyor. Bu arada benim gibi sık sık uğrayan, başka semtlerden, hatta resmi dairelerden gelen müşterileri var. Tabii yakındaki iki okulun öğrencileri de "devamlılar" arasında! "Bu arada 1980'li, 1990'lı yıllarda gelen öğrencilerin çocuklarının da ayakları buraya alıştı," diye devam ediyor Lanz.

Özgürlük...
Dükkânın konumu o kadar iyi ki! Az ötedeki küçük Kelter Meydanı'nda cumartesi günleri pazar kuruluyor. Oradan da gelen müşterileri var. "Pazara inmişken bana da uğruyorlar," diyor. "Kimi eski tanış alışverişten sonra sadece çene çalmaya geliyor..." Söylediğine göre dükkâna gelenlerin dörte üçü devamlı müşteri. İçlerinde 30 yıldır gelenler var. Benim tanıdığım Herr Lanz eminim yaşamında hiç kızmamış, içi rahat biri. Böyle olmasa 16 bin çeşit malın ortasında hiç telaşlanmadan, bu kadar rahat bir yaşamı nasıl sürdürür, sabahın saat altı buçuğundan akşamın yirmi ikisine kadar "dünyasında" gerilimsiz nasıl yaşardı!

Son 25 yılda ne bir gün hasta olmuş, ne de bir gün tatile çıkmış! "Gelecek yıl sonunda kendimi emekliye ayıracağım!" diyor. "Bütün yıllarımı bir şirkette geçirseydim belki yaşamım da, kazancım da düzenli olurdu, fakat özgürlüğümü yitirirdim!" Susuyor. Dudaklarında yine bir gülümseme. Nazik ve çekingen. Herr Lanz'a veda edip pazara doğru yürüyorum. Buraya gelmişken biraz meyve almalı. Dün canım ayva tatlısı çekmişti..!

mail@ahmet-arpad.de

24 Mart 2019

FridaysForFuture

CUMHURİYET, 24 Mart 2019
STUTTGART - AHMET ARPAD

    Küresel ısınmanın insanlığın sonunu getireceğinin farkına seçtiğimiz politikacılardan önce ortaokul ve lise öğrencileri vardı! Bütün dünya ülkelerinde yaşanmaya başlanan olumsuz iklim değişikliğine karşı bir türlü harekete geçmeyen, yarını değil içinde yaşadığı günü düşünen politikacıları uyarmak ve uyandırmak görevini sonunda 15 yaşındaki İsveçli Greta üstlendi. Kısa sürede onun peşinden gitmeye başlayan öğrenciler: "Geleceğimizi biz kurtaracağız" sloganlarıyla bütün dünya ülkelerinde her Cuma okula gitmiyor, sokaklara dökülüyor! Sadece Almanya, Avusturya ve İsviçre'den 12 bin bilim adamı onlara destek veriyor. 15 Mart günü 110 ülkede 1800 kentte 1,5 milyon öğrenci alanlara çıktı. Almanya'nın 200 kentinde 150 bin genç saatlerce nümayiş yaptı. Bebek parkında da bir avuç öğrenci! Stuttgart'taki mitingde şu dikkatimi çekti, alanı dolduran öğrencilerin büyük bir çoğunluğu kızlardı! Kürsüden sesini duyurmaya çalışan kent belediye başkanının içi boş sözleri sık sık ıslıklandı. Hemen ardından eyalet çevre bakanı basına: "Ormanlarımız, su kaynaklarımız kuruyor!" diye açıklamalar yaptı.

    Küresel ısınma sonucu buzullar eriyor, toprağa yağmur düşmüyor, ormanlar yok oluyor, denizler kirleniyor, nefis aldığımız temiz hava yok oluyor. Harvard Üniversitesi'nin güncel bir araştırmasına göre atmosfere „pompalanan" karbondioksit dünyamızı gittikçe daha çok ısıtıyor. Ciğerlerimizi dolduran havayı kirletenlerin başını Çin çekiyor. ABD, Hindistan ve Rusya peşinde! Hızlı ısınma tahıldaki besin değerlerini değiştiriyor. Örneğin insanların en önemli gıdalarından biri olan pirinç çok yakında protein içeriğinin yüzde yedisini yitirecek. Bu da ciddi bir beslenme sorununu beraberinde getirecek. İnsan vücudunda protein eksikliği sonucu bağışıklık sistemi etkilenecek, insanlar sağlığını yitirecek, daha sık hastalanmaya başlayacak. İnternational Council on Clean Transportation'un (ICCT) açıklamalarına göre sadece Almanya'da 2015 yılında hava kirliliği nedeniyle 43 bin insan ölmüş! Aç ve hasta yığınlar topraklarını terk edecek, göç daha da artacak, savaşlar kaçınılmaz olacak. Sayısız bitki ve hayvan türü dünyaya veda edecek.

    Son aylarda alanları dolduran öğrencilere: "Onlar bütün gün YouTube ve Snapchat'le ilgilenen Social Media Generation nesli" demek doğru değil! Stuttgart'ta belediye binasının önünde toplanan öğrenciler bağırıyor: "Buradayız! Politikayı artık biz yönlendireceğiz!" - "Savaşlar olmasın!" Afişlerde: "İnsan Hakları", "Barış", "Geleceğimizi Çalmayın!" sözleri dikkati çekiyor. Yaşları 12, 13 olanlar öğretmenleriyle gelmiş. Alanda gürültü aşırı. Saçları omuzlarına dökülen Finn yanındaki yaşlı bir kadınla bağırır gibi konuşuyor: "Bizim nesil de bir şey elde edemezse iş işten geçmiş demektir!"

    "Öğrencilerin hava kirliliğine karşı çıkmasını ve sokaklara dökülmesini onaylıyorum", diyor başbakan Angela Merkel. "Bence bu çok önemli bir girişim." Fakat onun okula gitmeyen öğrencilere arka çıkan sözleri partisinin en sağ kanadının hiç de hoşuna gitmedi.

    Sürekli aç kapitalizmin kâr hırsı bir gün gelecek insanlığın sonunu getirecek...
 

mail@ahmet-arpad.de

5 Mart 2019

Stefan Zweig'dan Joseph Roth

EK - Eleştirisel Kültür Dergisi, 5 Mart 2019
Zweig'ın anı konuşması, 23 Haziran1939, Conway Hall, Londra
Çeviri: Ahmet Arpad




    “Son yıllarda sık sık yaşadıklarımız bizlere sevdiğimiz bir insana veda etmek gibi güç ve üzücü bir gerçeğin altından kalkabilmemizi öğretti. Başka ülkelere sığınmış, dışlanmış sayısız dostumuza, kendimizi adadığımız çevreye, evimize, mülkümüze ve güven içindeki bir yaşama her geçen gün gittikçe daha çok veda etmiyor muyuz? Neler yitirdik ve daha neler yitireceğiz? Dostlar ölümlerle, yüreksizliğimizle yaşamımızdan uzaklaştılar. Adaletin kaba gücü günün birinde yeneceğine ve barış dolu yepyeni bir dünyanın doğacağına inanan insanlar bu inançlarını giderek daha çok yitirmedi mi? Bizler o kadar çok düş kırıklıkları yaşadık ki heyecan ve coşkuyla yeni bir geleceği ümit edemiyoruz. Geçmişi unutmak, olup bitenlerin üzerinde durmamak, yeni olumsuzluklarla yılmamak ve geride kalan her şeyi silip atmak için içgüdümüzle beynimize hakim olmayı da başaramıyoruz. Kimi anlarda da yüreğimiz bazı şeyleri çabucak ve kesinlikle unutmamızı engelliyor. Az bulunur, geri dönmeyecek ve yeri doldurulamayacak bir insanı yitirdiğimizde hem hüzünleniyoruz, hem de ezilmiş yüreğimiz böyle anlarda duygulanabildiği, acı yaşatabildiği, bize çok yakın, eşsiz bir insanı aniden alıp götüren yazgıya öfke duyabildiğimiz için de mutlu oluyoruz.

    İşte bizim sevgili Joseph Roth'umuz da, yeri hiç doldurulamayacak, sonsuza dek unutulmayacak, hiçbir buyruğun onu Alman edebiyat tarihinden silip atamayacağı ender insanlardan biriydi. O, üstün bir yaratıcılık için gereken sayısız öğeye sahipti. Hepimizin bildiği gibi o eski Rus - Avusturya sınırında küçük bir kentte doğmuştu. Ruh yapısının oluşmasında bu kökeninin büyük rolü olmuştur. Joseph Roth bir Rus insanıydı, daha doğrusu o bir Karamazov'du! Büyük coşkular yaşayan, her şeyde sınırlarını zorlayan bir insandı. Duygularını kamçılayan coşkusuyla bir Rus'tu. Onun dine olan inancı sonsuzdu, kişiyi yok edebilecek içsel gerilimlere sahipti. Roth'un ruhunda bir başka insan daha vardı. O, akıllı, çok uyanık, yerine göre eleştiriyi seven yanıyla dürüst ve yumuşak olmasını da başaran bilge bir Yahudi'ydi. Roth ruhundaki çılgın Rus insanına da gizli bir sevgiyle bağlıydı. Onun bir üçüncü yanı daha vardı. Davranışlarıyla kibar ve saygılı, kendine güvenilen ve canayakın, sanatsever ve müzikten anlayan bir Avusturyalı'ydı. İşte bu olağanüstü, benzeri olmayan birleşim Joseph Roth'un kişiliğinin, yarattığı yapıtların eşsizliğinin nedenidir.

    Az önce söylemiştim, o Avusturya'nın Rusya sınırında küçük bir kentte dünyaya gelmişti. Joseph Roth'un doğup büyüdüğü küçük kentlerde durumlarından memnun Yahudiler'in gözleri hep Viyana'daydı. Orada, bulutların üzerindeki tahtında oturan görünmeyen Tanrı, Kayzer Franz Joseph yaşıyordu. Çok uzaklardaki imparatorluğun Yahudileri ona çok saygı duyuyor, onu çok seviyordu. Roth, çocukluğunun geçtiği doğu topraklarında ruhunda bir efsane gibi yer eden Kayzer'e ve onun ordusuna olan saygısını Viyana'ya gelirken beraberinde getirmişti. Fakirlik ve yoksulluk içinde geçen gençlik yıllarının ardından Viyana Üniversitesi'nde Alman filolojisi yüksek öğrenimi için 'kutsal' başkente gelirken başka bir şey daha getirmişti beraberinde: Alman diline olan sürekli tutkusunu, daha doğrusu aşkını... Sayın Hanımefendiler, Sayın Beyefendiler, şimdi burada dünyamızı budala yerine koymak amacıyla yalanlar ve iftiralarla dolu propagandalar yapan nasyonal sosyalistlerle hesaplaşmak istemiyorum. Ancak bütün bu yalanların arasında en alçakca ve en gerçekdışı olanı, Yahudilerin Alman kültüründen nefret ettikleri, onun en büyük düşmanı oldukları yalanıdır.

    Joseph Roth'un gençliğinden başlayarak tüm yaşamı boyunca en büyük arzusu Alman diline hizmet etmek olmuştur. Alman dilini çok iyi tanıyan ve kısa sürede ustalaşacak Joseph Roth Viyana'ya dile olan saygısını kanıtlamak için gelmişti. Zayıf, cılız, ufak tefek, çekingen öğrenci yaşadığı küçük kentte sayısız gecede büyük çabalarla edindiği çok kapsamlı kültürü beraberinde getirmişti üniversiteye. Ve de yoksulluğunu. Çok duygulu bu insan Viyana yıllarındaki yoksul yaşamından başkalarına söz etmeyi pek sevmezdi. Üniversitede başka öğrencilere ders vererek ve evlere derse giderek eğitimini zar zor sürdürdüğünü biliyorduk. Ancak 1914'de savaşın keskin bıçağı insan yaşamlarını acımasızca ortadan bölüvermişti. O yılların çocukları bizler için artık bir savaş öncesi ve bir savaş sonrası dünyası vardı! Savaşın Roth'un yaşamında önemi bir rolü olmuştu. Hem geleceği için önemli bir karar almıştı, hem de özgürlüğüne kavuşmuştu. O günden sonra yaşamını doçent veya profesör olarak sürdürmemek kararını almıştı. Artık başkalarına bağımlı olmayacaktı, yıllarını özgürce geçirecekti. Subay adayı olarak askere alınırken verdikleri üniforma yaşamında üzerine uyan ilk giysiydi. Cephede sorumluluk üstlenmesi o güne dek içine kapanık, kendi halindeki bu insana yaşamında ilk kez güç vermiş, onu erkekleştirmişti. Ancak ordunun parçalanması sonucu Viyana'ya dönmek zorunda kalan Roth kendini hedefsiz, amaçsız ve yoksul bir yaşamın içinde bulmuştu. Bu arada üniversite düşünü yitirmişti; askerliğin heyecanlandırıcı serüveni de geride kalmıştı.

    Joseph Roth kendine sıfırdan yepyeni bir yaşam kurmak zorundaydı. Yerleştiği Berlin'de şansı yaver gider, onun gerçeklerde yanılmayan keskin bakışlı mükemmel bir yazar olduğunu sezen büyük gazeteler Roth'a ilgi duymaya başlarlar. Frankfurter Gazetesi'nin onu dış ülkelere yollama kararını alması Roth'u çok mutlandırır. Rusya'ya, İtalya'ya, Macaristan'a, Paris'e yolculuklar yapar. Yeni gazeteci Joseph Roth o günlerde bizlerin de dikkatini çekmeye başlar. Anlatımı göz kamaştırıcıdır, hiç düzeysel kalmaz, kişilere her zaman insanca yaklaşır, içlerine girer, ruhlarında dolaşarak onları yakından anlamaya çalışır. Aradan üç, dört yıl geçtikten sonra bizim Joseph Roth o günlerin burjuva yaşamında başarı denen her şeye ulaşmıştı. Çok sevdiği genç bir kadınla beraber yaşıyordu, gazeteler onu değerli bir yazar olarak kabul ediyor, kadrolarına almak istiyordu. Sürekli artan okurları Roth'u seviyordu. Kazancı yerindeydi, çok kazanıyordu. Ancak başarısı bu olağanüstü insanı hiçbir zaman aşırı gururlu yapmadı, birgün olsun para onu kendine esir edemedi. Eli açıktı. Kolay gelen parayı bol keseden harcadı. Kendine ne bir ev satın aldı, ne de kiraladı. İçine bir düzine kurşun kalemle otuz veya kırk sayfa kağıt koyduğu küçük bavulu elinde, yıllardır giydiği gri paltosu sırtında bir göçebe örneği kentten kente gitti, küçük otellerde konakladı. Joseph Roth hep bir bohem yaşamı sürdürdü. Sanki ruhunun derinliklerindeki bir şey ona 'burada uzun süre kalma' diyordu. Kuruntulu bu insan kendisine rahat bir burjuva yaşamının mutluluğunu getirecek her türlü yakınlaşmadan kaçındı.

    Onun, her türlü anlayışa uzak diyebileceğimiz bu yanı bir süre sonra yazgısında kendini gösterir. Yaşamını kötü günlerden korumasını arzuladığı mutlu evlilik yaşamı, genç eşinin çok ani hastalığıyla sona erer. Yaşamını ayakta tutan sevgili eşinin akıl sağlığı bozulur. İçindeki Rus insanı, acılarını içine atan bu 'Karamazov', eşinin hastalığını yazgısı kabul eder, suçu kendinde arar. Teselli bulmak için olağanüstü edebiyatçı yüreğini açar, o günlerin hüzünlü yaşamını anlamı olmayan kişisel yazgısı kabul eder, sürekli yenilemelerle ona sonsuza dek sahip olmak ister. Kafası sorularla doludur. Düşünür, hep düşünür durur ve kendine sorar: Niçin beni, niçin kimsenin kılına bile dokunmamış, hep yoksul bir yaşam sürdürmüş, kısa mutluluk yıllarında da burnu büyümemiş geldi beni buldu böylesine acımasız yazgı? Acımasızca soruları kendine yöneltir: Niçin, niçin ben? Niçin bunları karşıma çıkardı?

    Benim burada Joseph Roth'un 'Eyyub' romanında ele aldıklarını anımsatmak istediğimi hepiniz anladınız. Onun bu eseri benim gözümde bir romandan çok bir destandır. Günümüzde az rastlanan türden çok duru ve kusursuz bir şiirsel yapıttır. Bana kalırsa 'Eyyub' yazıldığı dönemden günümüze bizlerin bir çok eserini geride bırakmıştır. Sayısız ülkede, sayısız dilde onun duyduğu bütün acıları tüm gerçekçiliğiyle gözlerimizin önüne sermiştir. Tüm yasımıza karşın bizden artık uzaklaşmış olan o insanın, Joseph Roth'un kişiliğinin bir parçası olan bu yapıt, tüm mükemmeliğiyle hiç yitirilmeden sonsuza dek korunabildiği için kendimizi mutlu hissetmeliyiz.

    Evet, Joseph Roth'un kişiliğinin bir yanı bu eserinde sonsuza dek korunmuştur. İşte o günlerde edebiyatçı gücünü keşfeden Roth kişiliğinin bir başka yanı daha olduğunu sezer. O bir Avusturyalı'dır da. Ben bunu söylerken hangi yapıtından söz ettiğimi biliyorsunuz. 'Radetzky Marşı'nı anımsıyorum. Roth bu yapıtında imparatorluğun yüzlerce yıllık soylu kültürünün artık gücünü yitirmekte olduğunu anlatıyor. Bunu yaparken köklü geçmişi olan ve yavaş yavaş sönen bir ailenin yazgısını ele alıyor. Roth'un bu romanı hüzünlü anlatılmış, geleceğe dönük bir yapıttır. Monarşinin mezar taşında neler yazdığını bilmek isteyenlerin bu kitabın ve devamı kabul edilen 'İmparatorlar Mezarlığı'nın sayfalarını karıştırmaları yeterlidir.

    Başarılarının doruğu olan bu iki yapıtıyla Joseph Roth, gerçek bir edebiyatçı, döneminin en başarılı izleyicisi ve gerçeklere ılımlı bakışıyla onu çok iyi anlayan bir 'yargıç' olduğunu kanıtlamıştır. Okurlarının onu çok onurlandırması, büyük bir üne kavuşması Roth'un başını döndürmemiştir. O, geleceğe akıllıca bakmasını bilen ileri görüşlü birisi olarak kalmasını, çevresindeki hataları görüp onlara anlayış göstermesini ve onları affetmesini bilmiştir. Kendinden yaşlı sanatçılara hep saygılı davranmış, gençlere destek vermiştir. Kendisine dostluk gösterenle dost olmuş, arkadaşa arkadaşça yakınlaşmıştır. Onun iyi yürekliliğini bir yabancı da hissetmiştir. O candanlığını, zamanını yaşamı boyunca bol keseden harcamıştır!

    Ve günün birinde bizleri büyük yasa düşüren o dönüşüm geldi. Hep geleceğe inanmış, insan dostu, sonsuz dürüst, duygusal bu insan en can alıcı yerinden vuruldu. Onu sınırsız hüzünlendiren, ruhunu en derin yerinden yaralayan kitaplarının yakılmasından, okurlarını yitirmesinden, adının edebiyat dünyasından silinmesinden çok nefreti, kaba gücü ve yalanı yayan anarşistlerin bu dünyaya hakim olmaya, zaferler elde etmeye başlamasıydı. Bütün bu değişimler onda derin izler bıraktı, sürekli umutsuzluk yaşamını belirledi. İyi yürekli, nazik ve içine kapanık, o güne dek dostlarını hep desteklemiş, davranışları hep olumlu, iyiliksever bu insan kişiliğindeki ani değişimle kolay alınabilen, öfkelenen birisi oldu.

    Sevgili Joseph Roth'umuz son yıllarında dindarlaştı, dininin bütün emirlerini hiç sesini çıkarmadan yerine getiren alçakgönüllü bir Katolik oldu. Ondaki bu değişime 'tutuculuk' diyen eski dostlarıyla yol arkadaşları kafasının karıştığına ve ülküsünden saptığına inandıkları Joseph Roth'a çok gücenmiş olduğunu biliyorum. Değişimini pek onaylamasam, görüşlerinde ona katılmasam da söylediklerinde dürüst olduğuna inanıyor, bağımlılığının gerçek olduğunu kabul ediyorum. Çünkü Roth, Kayzer Avusturyası'na olan sevgisini 'Radetzky Marşı' romanıyla kanıtlamıştı. Hatta ondan önce yazdığı 'Eyyub' dine ve Tanrı'ya olan inancının yaratıcılığının en önemli unsuru olduğunu bize gösterir. Joseph Roth o günlerde kendine göre bazı hesaplar yapmıyordu veya belirli bir amacın peşinden gitmiyordu. Pek ümitli değildi, fakat yine de Avrupa kültürünün ayakta kalabilmesi için bir savaş veriyordu.

    Bir zaman sonra kendi yazgısını umursamamaya başladı, hatta bir an önce gelmesini istediği sonun özlemini çekti. Yitirdiğimiz sadık dostumuz nefret ettiği, tek başına bu dünyadan yok edemeyeceği kötülüğün kazanacağını sezdiğinde kendi kendini yok etmeye başladı. Şimdi gerçekçi olmak zorundayız. Sadece Ernst Toller'in sonuna, içinde bulunduğumuz kötü ve alçak zamanda bir 'intihar' olarak bakmayalım. Ümitsizliğe kapılmış dostumuz Joseph Roth da aynı duygular içinde kendi sonunu bilinçli olarak getirdi. Ancak onun kendi kendini yok etmesi çok yavaş ve acılar içinde gerçekleşti. Ağır ağır yanan ve sonunda sönüp kül olan bir ateş örneği saatler, günler, aylar sürdü...

    Zamanımızın değerli edebiyatçılarından biri olan dostumuzun kendini kısa sürede nasıl mahvettiğine yakından yaşayan bizler büyük bir üzüntü içindeyiz. Kişinin çok sevdiği, çok saydığı bir insanın yanıbaşında eriyip gittiğini görmesi, onun gittikçe yaklaşan ölümünü sezmesi ve bekleyen yazgısına engel olamaması kadar yıkıcı bir şey yoktur. Bu çöküşün nedenlerinin sevdiğiniz kişinin yazgısına bağlı olmadığını sezmek, onun intihar etmek isteyen birisi gibi sonunu bilinçle hazırladığını yaşamak ve hiçbir şey yapamamak çok dehşet verici. Evet, biz o anları yaşadık, bu değerli edebiyatçının ruhen gittikçe daha çok çöktüğüne, sönüp gittiğine, her geçen gün söndüğüne tanık olduk. Yaşamı engellenemez bir çöküş, bir yok oluştu. Şimdi ben Joseph Roth'un kendini böylesine yok edişinden söz ediyorsam da amacım suçu onda aramak değil. Bu çöküşte bütün suç günümüzde yaşanan ve en saygın insanı bile ümitsizliğe düşürüp içindeki durumdan çıkış yolu bulamayan, nefret dolu duygularla onu sonunda intihara sürükleyen duygusuzluklar ve ihanetlerdedir.

    Sayın Bayanlar, Sayın Baylar Joseph Roth'un bu yanlarına da dokunmamın nedeni iç dünyasını eleştirmek istemem değil. Tam karşıtını amaçladım, kendini yitirmekte olan bir insanın son ana kadar bir edebiyatçı, bir sanatçı kalmasını başardığını kanıtlamak istedim. Roth'un bize arkasında bıraktığı bütün satırların altında bir ustanın mühürü vardır. Bakın son makalelerine, karıştırın ölümünden bir ay önce bitirdiği son yapıtının sayfalarını, çok dikkatle okuyun yazdıklarını, değerli bir taşı elindeki mercekle inceleyen bir kuyumcu örneği bakın tek tek kelimelere. Her şey o kadar berrak ve temiz ki tek hata bulamayacaksınız. Her satırı bir şiirin temizliğinde yazılmış, güzel vurgulanmış, kelimeleri ritim ve melodi dolu. Bu insan ne kadar çöküp yıkılsa da, ruhu parçalansa da edebiyat sanatına verdiği değerle hep ayakta. Yarattıklarıyla içinde yaşadığı, nefret ettiği bu dünyaya değil, kendini sorumlu hissettiği geleceğin insanlarına arkasında bir şeyler bırakmak istiyor. Bedenen çökmüş bir insanın vicdanının inanılmaz bir zaferi! Sık sık gittiği kahvehanedeki masasında onunla ne zaman karşılaşsam hep bir şeyler yazıp duruyordu. Biliyordum, önünde duran müsveddeler çoktan satılmıştı, çünkü paraya gereksinimi vardı ve yayıncısı yazdıklarını bekliyordu. Fakat bu çok bilge insan, kılı kırk yaran bir yargıç, kimi zaman tek bir kelimeyi veya cümleyi beğenmediği için emeğine acımıyor, kağıdı gözümün önünde yırtıp atıyor ve yeni baştan yazmaya başlıyordu. Görüşlerine hep sadık kalmış olan Joseph Roth sanatıyla yüceleşirken kendi yıkılışını önemsememiştir.

    Sayın Bayanlar, Sayın Baylar, bu eşsiz insan üzerine söylenecek o kadar çok şey var ki! Onun değerlerini dostu bizler belki şu anda yeterince henüz anlayıp kavrayamadık. İçinde bulunduğumuz yaslı günlerde sadece onu anımsayalım, değerlendirmelerimizi ilerde yapalım. Zaman kişisel duygular için uygun değil. Bizler bir düşün savaşı veriyoruz ve bunu yaparken çok tehlikeli bir görevi yerine getiriyoruz. Dostlarım, işte şimdi vatanlarından uzak bizlerin, sanatçılar ve yazarların görevi, mücadelemizikendimizi kurban edercesine sürdürmek. Üstleneceğimiz görevin ayrıntılarını şu anda bilemiyoruz. Belki biz bir düşün savaşı verirken Hitler'le Almanya'da edebiyat çok acı bir yenilgiye uğrayacak ve tamamen unutulup gidecek. Belki de biz – bunu bütün içtenliğimle ümit ediyorum – Alman toplumu ve edebiyatı yine özgürlüğüyle yaratıcılığına kavuşana kadar nöbet tutacağız. Ve ne olursa olsun görevimizin ne anlama geldiğini, onu niçin yaptığımızı bir gün olsun sormayacağız. Yerine getireceğimiz tek şey bize verilen nöbeti tutmak olacak. Zamanla azalsak da, sağımızdaki solumuzdaki yakın dostlarımızı yitirsek de ümitsizliğe kapılmamalı, hüzünlenip kendimizi geri çekmemeliyiz. Az önce de söylediğim gibi bizler bir savaştayız, onun en tehlikeli yerindeyiz, tam ortasındayız. Aramızdan biri ayrıldığında, bizi bırakıp gittiğinde bir an için onu hüzünle anmalı, ona teşekkür etmeli ve hemen yine bizi koruyan görevimizin başına dönmeliyiz. Eserler yaratmalıyız. Hepimizi hep ayakta tutacak bu dürüst görevi başımız dik yerine getirmeliyiz, bizim de sonumuz gelene kadar. Kısa süre önce aramızdan ayrılmış olan iki dostumuzun hep yaptığı gibi... Aşırı coşkulu Ernst Toller ve unutulmayacak, unutulmaması gereken Joseph Roth.

Bu yazı, Stefan Zweig'ın Everest Yayınları'nda çıkan Geleceğe Güven adlı yapıtından kısaltılarak alınmıştır.

3 Mart 2019

Kıraathaneler ve kültür...

CUMHURİYET, 3 Mart 2019
STUTTGART
AHMET ARPAD

    Kahvenin ne olduğunu Avrupalı bizden öğrendi! Avrupalı Türklerin getirip Viyana'nın kapısına bıraktığı kahveyi bir süre sonra güzel döşeli kahvehanelerde, daha doğrusu kıraathanelerde içmeye başladı. Gelenler masalarda duran gazete, dergi ve kitapları okudular, politikadan, günlük yaşamdan ve edebiyattan söz ettiler. Bu yüzyıllar boyu böyle sürdü gitti. Günümüzde Budapeşte, Viyana ve Prag'a uğrayanlar, eski monarşinin bu merkezlerinde kıraathanelerin eskisi gibi hâlâ yaşadığını görecektir. Keyfine düşkün insanlar, yazarlar, sanatçılar, işadamları bugün de sabah kahvaltılarını, öğle yemeklerini, piyano müziği eşliğinde akşamüstü çaylarını burada alıyor. Yüksek tavanlı geniş salonların rahat koltuklarına kurulup, iş görüşmeleri yapıyorlar, kitap okuyorlar, mektup yazıyorlar. Yan salonlarda bilardo oynanıyor. Budapeşte'de Gerbaud, Café Centrale, Café Müvész, Book Café, Café New York, Viyana'da Café Mozart, Dehmel, Schwarzenberg, Central ne ise, Prag'da da Arco, Louvre, Slavia odur.

    Komünizmden kurtulduktan sonra yeniden açılan Moldau kenti Prag'da yaptığınız bir gezintide kıraathanelerin düşünce ve edebiyat dünyasını ne kadar etkilemiş olduğunu hissediyorsunuz. Hele Arco'nun melankolik loşluğunda hâlâ 1910'lu, 1920'li yılları yaşıyorsunuz. Gözleriniz Franz Kafka'yı, Max Brod'u, Egon Kisch'i, Franz Werfel'i arıyor. Orta Avrupa'nın iki savaş arasındaki bu ünlü edebiyatçıları, sanki o anda kapıdan içeri girecekler... Filozofların, akademisyenlerin, ünlü sanatçıların ve hali vakti yerinde hanımların da uğradığı Viyana kıraathanelerinde Arthur Schnitzler, Stefan Zweig, Franz Werfel, Peter Altenberg günlerinin önemli bölümünü geçirirdi.

    Özgür düşüncenin kaynağı
    Eski İstanbul'da Tanzimat döneminde açılan kıraathaneler (okuma yerleri) yüzyıla yakın bir süre kent aydınları için kaçınılmaz bir buluşma yeriydi. Edebiyatçılar, düşünürler, gazeteciler, yayıncılar ve onlara yakın olmak isteyen gençler günün belli saatlerini Beyoğlu'nun, Tepebaşı'nın ve Babıâli'nin kıraathanelerinde geçirirlerdi. Tepebaşı'na damgasını vuran Kanuniesasi Kıraathanesi ile özellikle 1930'lu, 1940'lı yıllarda İstanbul'un tüm yazar ve kitapçılarının her gün bir araya geldiği, Ankara Caddesi'ndeki Meserret Kıraathanesi geçen yüzyılın sonlarına kadar ayakta kalmayı başarmışlardı. Buralarda buluşan aydın kişiler, gazeteciler, yayıncılar, gazeteleri ve edebiyat dergilerini okur, birbirleriyle sohbet eder, tartışır, düşünce değiş tokuşu yaparlardı. Çağdaş bilginin üretildiği, düşüncenin geliştiği, düşünürün yetiştiği kıraathanelerin sosyokültürel işlevi kaçınılmazdı. Şimdi hiçbiri kalmadı. Ellili yıllardan başlayarak, insanların iskambil oynayıp vakit öldürdüğü, bağıra çağıra futbol maçı seyrettiği küçük mahalle kahvelerinin sayısı artarken kıraathane kültürü giderek yok edildi! Onlar aydınlar için özgür düşüncenin kaynağı idi!

    Viyana kahvehane geleneğinin dünyanın başka hiçbir ülkesinde eşi benzeri yoktur. Burada bir araya gelen insanlar arasında fark gözetilmez. Tek başına biri, düşüncelere dalmış, önündeki fincan acı kahvesini yavaş yavaş yudumlarken, diğeri dostlarıyla sohbet eder, tartışır, bir başkası oturur bir şeyler yazar, kimi de karşısındakiyle iskambil oynar veya bir köşede duran sayısız günlük gazeteyi karıştırır. Stefan Zweig için Viyana'daki gençliğinde saatlerce oturduğu, dostları ile söyleştiği bu mekanlar bir 'okul' olmuştu. „O günlerde gazeteler bizler için pahalıydı, herkes alıp okuyamıyordu", der Zweig. "Polisten çekinen gençler de vardı." Hitler'in 1938'de Avusturya'ya girmesiyle kahvehane kültürü ve edebiyatı geçici olarak sona ermişti. Savaşın ardından tekrar canlandı, çünkü Viyanalı böyle istiyordu!

mail@ahmet-arpad.de

1 Mart 2019

'Ben bildiğimi yaparım'

TOPLUM Gazetesi, Mart 2019
AHMET ARPAD


    İkinci Dünya Savaşı yıllarında Türkiye'ye sığınan Alman profesörlerinden biri de Stuttgartlı mimar Prof. Paul Bonatz idi. Türkiye'ye kaçmasının nedeni Münih tren istasyonu projesini kendi kafasına göre değiştirmek isteyen Hitler'le anlaşmazlığa düşmesiydi. Anıtkabir projesinde uluslararası jürinin başkanlığını yapan Bonatz yaşamını 1954 yılına kadar Türkiye'de sürdürdü, ülkemizde birçok önemli yapı ve projeye imzasını attı. Kent plancısı ve mimarı Bonatz Bina Bilgisi kürsüsünde dersler vermiş, 1946-1954 yılları arasında mimari proje öğretmenliği yapmıştır.

Bonatz adı Almanya'da belki on yıldır dillerden düşmüyor. Onun önemli eserlerinden biri kabul edilen Stuttgart'ın 100 yıllık tarihi tren istasyonunu kısmen yıktılar. Yeni istasyon yeraltına inşa edileceği için Bonatz'ın istasyonu da bir 'shoppıng center' olup, işlevini tamamen yitirecek. Bugünkü 16 peronlu tarihi istasyonda her saat 40 tren durup kalkıyor. Bonatz'ın yapısı bugün bile Almanya'nın en dakik tren istasyonu olarak ünlü! Yerin altına inşa edilecek istasyon ise sadece 8 peronlu! Yer üstündeki raylar kalkınca boşalacak araziye sadece milyonerlerin satın alabileceği kadar pahalı, lüksün lüksü sayısız yapı kondurulup, projenin milyarlık kazanç kaymağını birilerinin yemesi sağlanacak! Projeye karşı çıkan binlerce insan 2009'dan bu yana aralıksız her pazartesi akşamı sokaklarda. Stuttgart parkında, iki yüzün üzerinde tarihi çınar yeraltı istasyonuna yer açmak için birkaç yıl önce yok edildi. Çimenlere oturarak ağaç kesimini engellemek isteyen genç, yaşlı insanları geri tepen binin üzerindeki polisin kaba kuvvet kullanması sonucu 450 kişi yaralanmıştı.

    Kentin altına ve Ulm yönündeki dağlara açılacak toplam 60 kilometrelik tüneller, yöre arazisinin büyük bir bölümü kireçtaşından oluştuğu için suyla karıştığı anda büyük riskler taşıyor. Budapeşte'den sonra Avrupa'nın ikinci büyük kaplıca kenti olan Stuttgart'ta bu projeyle şifalı yeraltı suları da büyük tehlike altında. Bütün bunlar niçin mi yapılmak isteniyor? Bu projeyle Paris-Budapeşte arasında trenlerin daha hızlı çalışacağı söyleniyor. Ancak 10 milyar Avro'luk Stuttgart-Münih bağlantısıyla iki kent arası 35 dakika kısalacakmış! Bugün hızlı trenler bu mesafeyi 2 saat 19 dakikada alıyor. Elimdeki Devlet Demiryolları kaynakları ise 1991 yılında ilk kez sefere konan hızlı ICE trenlerinin Stuttgart'ı Münih'e 2 saat 08 dakikada bağladığını kanıtlıyor. 1991'dan bu yana modernleştirilen super hızlı trenler 28 yıl sonra daha hızlı gideceklerine acaba niçin daha yavaş gidiyor? Nedeni çok basit. Projeye karşı çıkan Almanya tren sürücüleri sendikası yazılı soruma verdiği yanıtta: "Stuttgart-Ulm arasındaki rayların bakımına son on yılda yapılan yatırım hemen hemen sıfır olduğu için hattın büyük bölümünde ağır gitmek zorundayız," açıklamasında bulundu.

    2021‘de gerçekleştirilmesi düşlenen dev proje belki 2025’de bitecek. Bu çılgın demiryolu projesi bu arada insanları politikacılardan iyice soğuttu. Bonatz'ın tarihi istasyonunu kanatsız bir kuşa çevirmekte, çok riskli, altından kalkması gerçekten çok güç bir projeye olmayan milyarları yatırmakta inat edenler kenti ikiye böldü, gruplar oluştu, insanlar politize oldu. Hakkını arayan, kimi şeylerin en son ana kadar kendisinden gizlenerek, ona pek sorulmadan, tepeden inme yapılmasına karşı koyan Stuttgart insanı bir ilki başardı sayılır! Son 4-5 yıldır Almanya’nın değişik yörelerindeki projelerde "Ben bildiğimi yaparım" diyen, şeffalıktan kaçan yönetenlere artık karşı çıkan toplum hareketleri oluşmaya başladı. Bu gelişme Almanya’da politikacıları, proje uzmanlarını, üst düzey devlet memurlarını, idarecileri huzursuzlaştırdı. İlerde bir çok proje vatandaşa sorulmadan, bütün şeffalığı ile masaya yatırılmadan pek gerçekleşmeyecek gibi. Belki böylece bazı yandaşların çıkarı uğruna ortaya atılan ve bu nedenle de halktan gizli tutulan projeler artık ölü doğacak! Seçmen artık kuklalaşmak niyetinde değil. Bu her ülkede gerçekleşebilr, yönetenler uyguladıkları acımasız buldozer politikasının altında kalabilir.

www.ahmet-arpad.de

21 Şubat 2019

Çeviri cephesinden güzel bir anı

21 Şubat 2019
Doğan Hızlan
 
İyi çevirmen Ahmet Arpad, Yüksel Pazarkaya'nın kitabı üzerine yazdığım yazıdan sonra kendisiyle çeviri üzerine yapılmış bir söyleşiden bölümler gönderdi.

Arpad, Anna Seghers'in 'Transit' adlı eserinin aynı adlı çevirisiyle Talat Sait Halman Çeviri Ödülü'nü kazanmıştı.

Gökhan Güvener'in sorularını yanıtlayan Arpad, Alman edebiyatından dilimize yirmiye yakın eser çevirdi. Babası Burhan Arpad da önemli bir gazeteci ve çevirmendi.

Altın Kitaplar Yayınevi'nde çalışırken kitaplar aracılığıyla aramızda bir dostluk kurulmuştu. İyi bir çevirmen olmanın kuralları konusunda Yüksel Pazarakaya ile düşünceleri örtüşüyor. Çevirmen hem özgürdür hem de yazarın anlatımına bağlıdır diyor. Batı ülkelerinde yayıncı-çevirmen ilişkisi daha ciddiye alınıyor. Yabancı dil bilmenin yanında genel kültürün de şart olduğunu ileri sürüyor.

Ahmet Arpad, babası Burhan Arpad'ın Erich Maria Remarque'ın 'Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok' romanının çevirisini hatırlatarak yazar-çevirmen ilişkisi üzerine ilginç bir anekdotu hatırlatıyor.

Bu arada 20'nci yüzyılın Alman dilinde yazılmış en başarılı eseri kabul edilen 'Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok'un yazılışının üzerinden tam 90 yıl geçmiş.

'Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok' romanı 31 Ocak 1929'da yayımlandı. 1930 yılında Amerika'da beyazperdeye uyarlanan, elli dile çevrilen, yirmi milyon baskı yapan bu roman geçen yüzyılın ilk ve en başarılı savaş karşıtı eseri olarak kabul edildi. Remarque bu eseriyle Birinci Dünya Savaşı'nın yaralarını on yıl sonra bile bir türlü saramamış Weimar Cumhuriyeti insanlarını yüreğinden vurmuştu. Okurları savaş yüzünden travma geçirmiş, ruhsal dengesini yitirmiş, çökmüş bireylerdi. Remarque da onlardan biriydi. 19 yaşında cepheye sürülmüş, ağır yaralı olarak bir yılını askeri hastanelerin koğuşlarında geçirmişti. Remarque, 20'nci yüzyıl Alman edebiyatında hiçbir yazarın ulaşamadığı büyük bir ün bırakarak 1970 yılının eylül ayında İsviçre'de bir hastanede öldüğünde yetmiş iki yaşındaydı.

BAKIN BANA İSTANBUL'DAN NE GETİRDİ

BURHAN Arpad, ziyaret ettiği ünlü yazarla tanışmasını ve kendisini nasıl karşıladığını şöyle anlatıyor:

"Erich Maria Remarque ayağa kalktı, elindeki içki şişesini lokantada oturanlara göstererek seslendi: 'Bakın, çevirmenim Burhan Arpad bana ne getirdi İstanbul'dan!' Yıl 1956, bir ağustos akşamı, İtalyan İsviçresi, Lago Maggiore kıyısında Porto Ronco. Locanda Miller'in masaları dolu. 20. yüzyılın en ünlü yazarlarından biri kabul edilen Remarque'ı‚ Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok çevirisiyle Türk okuruna tanıtmış ve ardından onun en önemli eserlerini dilimize kazandırmıştım. Porto Ronco'daki akşam yemeği buluşmamıza eli boş gelmemiştim. Değişik içkileri sevdiğini bildiğim yazara İstanbul'dan bir şişe Yeni Rakı'yla bir kutu Sipahi Ocağı getirmiştim. Lago Maggiore'nin büyülü akşamındaki uzun sohbetimizde Remarque ilk tiyatro yapıtı 'Son Durak'ın birkaç hafta sonra Berlin Renaissance Theater'de oynanacağını söyledi. Konudan konuya atladık. Türkiye'deki telif haklarından, edebi çevirinin güçlüğünden, yazarla çeviren arasında bir düşün ve görüş beraberliği zorunluluğundan söz ettik. Remarque, kalın ve sıcak bir sesle, kendine güvenerek konuşuyordu. Garsonun getirdiği birayı içerken, villasında buluşamadığımız için özür diledi: 'Dün gece ve bugün bu saate kadar yeni romanımın (Kara Anıt) son düzeltmelerini yaptım' dedi. Konuşma dönüp dolaştı yine çeviriye geldi. Remarque: 'Edebi eser çevirmenin büyük bir gelir sağlamadığını yakından bilirim' diye konuştu. 'Bunun daha çok manevi yanı olduğu su götürmez. Ben, eserlerimi elle yazar ve sonradan sekreterime dikte ederim. Bu iş için sekreterime ödediğim para, aynı romanın İsviçreli çevirmeninin aldığından çoktur'. Konudan konuya atladık. Gölün gri lacivert sularına ay ışığı vurmuştu. Zaman çabuk geçmişti. Saatlerimize baktık. Ben son trene yetişecektim. Remarque: 'Burhan Arpad'a en iyi dileklerimle' diye imzaladığı 'Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok' romanının eski bir baskısını uzatırken gri mavi gözleri ışıldıyordu. El sıkıştık. 'Belki önümüzdeki yıl Türkiye'ye gelirim!' dedi. Sonra cebinden çıkardığı 'Sipahi Ocağı' kutusunu açıp içinden bir sigara aldı, yaktı ve az ötede oturan tanışlarının masasına doğru yürüdü."

ÇEVİRİNİN önemine önemli bir çevirmenin anısı aracılığı ile bir kez daha değinmek istedim. Hem de edebiyat tarihinin en önemli romanlarından birinin, 'Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok'un yayınlanışının 90'ıncı yılını hatırlatarak.  

10 Şubat 2019

'İmparatorluk Vatandaşları'

CUMHURİYET, 10 Şubat 2019
STUTTGART
AHMET ARPAD

Almanya'da sürekli ilginç şeyler yaşanıyor! Medya hep okunacak haberlerle dolu. Canınız hiç sıkılmıyor! Son ayların ilginç haberlerinden biri de 2017'de ortaya çıkarılan, sayılarının 19 bine ulaştığını yıl sonunda Almanya Anayasayı Koruma Teşkilatı'nın açıkladığı, ne oldukları doğru dürüst bilinmeyen, başka bir Avrupa ülkesinde rastlanmayan, kendilerine 'İmparatorluk Vatandaşı' diyen insanlar!

Evleri silah deposu
Ülkenin bütün eyaletlerine dağılmış bu insanlar topraklarında yaşadıkları Federal Almanya Cumhuriyeti'ni tanımıyorlar. Onlar 100 yıl önce sona ermiş olan Alman İmparatorluğu'nun resmen hâlâ yaşadığına inanıyor, geçmişteki düzeni düşlüyor ve ülkede geçerli demokratik anayasal düzeni toptan reddediyorlar. Bu 'vatandaşlar', ülküleriyle aşırı sağcılara çok yakınlar, ceplerinde kendi yaptıkları ortak kimlikleri taşıyorlar. Federal İçişleri Bakanlığı'nın açıklamalarına göre her zaman şiddete hazırlar. Yönetenlerin ve toplumun kendilerini ezdiğini iddia ediyorlar. Düşsel dünyaları komplo teorileriyle dolu. Bu nedenle olacak yaklaşık bininin evi silah deposunu andırıyor! 19 bin 'İmparatorluk vatandaşı'nın 4 bini Bavyera'da, 3 bini de Baden-Württemberg eyaletinde yaşıyor. Fürth'te bir polisi öldüren "vatandaş"ın 2018'de ömürboyu hapise mahkum edilmesinin ardından Bavyera İçişleri Bakanı Hermann yaptığı açıklamada: "Bunlar deli filan değil", demişti. "İçlerinde Almanya İçin Alternatif Partisi'ne (AfD) yakınlık duyanlar var.

Çoğunun elli yaşının üzerinde erkekler olması ilginç! Son resmi açıklamalara göre bunlar geçmişlerinde büyük düş kırıkları yaşadıkları için radikalleşen, toplumdan ve devletten nefret eden insanlar. Aşırı sağcılarda olduğu gibi 'İmparatorluk vatandaşları'nın da dörtte üçü erkeklerden oluşuyor. Her kente yayılmış bir tarikatı andırıyorlar. İçlerine bir giren kendini bir daha kurtaramıyor. Çoğunluğu borç içinde, zar zor geçiniyor, kaba güce çok yatkınlar. Araları en çok polislerle ve devlet dairelerindeki memurlarla açık! Özellikle Baden-Württemberg ve Bavyera eyaletlerinde son yıllarda silahlı çatışmalara giriştiler.

'İmparatorluk vatandaşları'ndan biri de Amasya doğumlu Mustafa Selim Sürmeli! Haklı olduğu bir dava sonucunda hakkını alamadığına inanan Sürmeli uzun yıllardır Alman yargısının ona komplo yaptığına inanıyor. Bu inancı her geçen yıl artınca sonunda 'İmparatorluk vatandaşları'na katılmış! Kendisi gibilerin haklarını korumak amacıyla son yıllarda değişik kuruluşları yaşama geçiren Sürmeli İnsanlar Hakları Yüksek Komiseri kimliğini (!) taşıyor, Federal Office for the Protection of the Constitution of Germany" ve "Milletlerarası İnsan Hakları Merkezi Vakıf Heyeti" üyesi, ayrıca "Avrupalı Vatandaşlar Merkezi" ve resmi makamların etkili çalışmasını kontrol eden bir komisyonun da başkanı! Ona göre Federal Almanya Cumhuriyeti bir sermaye şirketi! Yürütme ve yasama bu şirketin gerçek görevi! Mustafa Selim Sürmeli bir video açıklamasında: "Bugüne kadar gelmiş geçmiş en büyük demokrat Adolf Hitler'di!" diyor.

"Uzun süre önemsemedik"
Baden–Württemberg Eyaleti Anayasayı Koruma Örgütü şefi Beate Bube yıl sonunda Stuttgart'ta yaptığı basın toplantısında itiraf etti: "Onları uzun süre fark edemedik, önemsemedik, geç kaldık". Şimdi özel bir bölüm yaşama geçirildi, uzmanlara görev verildi. Bakalım "vatandaşlarla" nasıl savaşacaklar, nereye kadar başarılı olacaklar! Ne de olsa sayıları gidgide artıyor. Geçen yıl Stuttgart'taki ABD askeri üssü Patch-Barrack'ın kapısına gelen ve kendilerini "İmparatorluğun" en yüksek yetkilisi ve bakanları olarak tanıtan üç kişi general Neil A. Corson'la görüşmek istemişti. General onları kabul etmeyince de, ellerindeki bildiriyi kapıya bırakmışlardı. Bildiride ABD askerlerinin 'İmparatorluk toprakları'nda koşunlanmasına karşı çıktıkları yazıyordu. Alman Televizyonu ARD geçen yıl Tatort polisiye dizisinde "Özgür Ülke" adını verdiği bir filmle bu konuya el atmıştı.

Yazgıları onları toplumdan koparmış, toplum onları bir daha içine kabul etmemiş. Onlar kendilerine yeni bir yol, yeni bir yuva aramış, fakat bulamadığı için de ümidini çoktan yitirmiş, çırpınan insanlar... Ortak istekleri Alman  İmparatorluğu'nun geri gelmesi. Resmi makamlar birkaç yıl öncesine kadar: "Bunlar silah çılgını, sürekli dırdırı seven zırpırlar", dedikleri 'İmparatorluk vatandaşları'nın gerçekte aşırı sağcı, Yahudilik ve İslam düşmanı, demokrasi ve uyum karşıtı, hiç kimseye güvenmeyen kavgacı kişiler olduğunun farkına daha yeni varmaya başladılar.

25 Ocak 2019

Zweig'ın kenti Salzburg'da bir kış akşamı

ekdergi.com, 25 Ocak 2019
 
Stefan Zweig'ın yaklaşık 20 yıl yaşadığı kenttir de Salzburg. Kapuzinerberg'in yamacındaki villasında geçirdiği yıllar onun en verimli yıllarıdır. Kapuziner yokuşu, 5 numaradaki villayı Friderike ile evli olduğu yıllarda satın almıştı.
 

Ahmet Arpad

Salzburg düşle gerçek karışımı bir kent, görüntüsüyle siz günün her saatinde büyülüyor. Stefan Zweig Salzach kıyısında en verimli ve en mutlu yıllarını geçirmişti.

Irmağa uzanan loş ve dar sokakların arnavutkaldırımı taşlarında ayak sesleri... Kürk mantolarına, lodenlerine bürünmüş insanlar lokantalara, tiyatrolara gidiyor. Mozart'ın, Zweig'ın, Bernhard'ın, Handke'nin kenti Salzburg'da akşam oluyor. Tarihi yapılar arasındaki daracık ortaçağ sokakları ışıl ışıl, vitrinler rengârenk. Alanlar, tarihi yapıların altındaki geçitler, dar sokaklar insan dolu. Bu şirin Salzach kentini hiç boş göremezsiniz. Doğanın güzelliği ile sanat eserleri, dik, kayalıklı yamaçlarla yeşil düzlükler bir arada uzanıyor. Alpler'in en son eteklerine sıkışmış ovada bazen yeşil, bazen sarı gri, fakat hep köpüklü ve çağıltılı akan Salzach'ın kıyılarında yükselen küf yeşili kubbelerde, kıpkırmızı kiremitli sivri damların gün batışının son kızılı. Şirin kent renk değiştiriyor. Dizi dizi kestane ağaçlarının altına gizlenmiş kanepelerde oturanlar karşılarındaki kentle sahne karışımı bu çarpıcı görüntüye dalıyorlar. Birden karanlık iniyor tarihi kente, yüce katedralin çanları çalıyor, karanlıkta yayılıyor alanlarda, yankılanıyor tepelerde, kayalıklarda, Salzach kıyılarında...

Düşle gerçek karışımı, görüntüsüyle siz günün her saatinde büyüleyen Salzburg dünyaca ününü sadece güzelliğine borçlu değil. Bu kent Mozart'ın doğum yeridir. Getreidegasse'deki evini her yıl yüz binler ziyaret ediyor. 1920'de kurucuları, Yahudi asıllı Max Reinhardt, Viyanalı yazar Hugo von Hofmannstahl ve besteci Richard Strauss olan on binlerin aktığı Salzburg Festivali her yıl temmuz-ağustos aylarında düzenleniyor. Büyük katedralin önünde sahnelenen "Jedermann" oyunu ile açılıyor festival. 1938-1944 arasında Hitler bu festivali, Nazi propagandası amaçlı da olsa, devam ettirmişti. Tabii Max Reinhardt'sız ve Jedermann'sız...

Salzburg yıllarında doruğa tırmanmıştı

Stefan Zweig'ın yaklaşık 20 yıl yaşadığı kenttir de Salzburg. Kapuzinerberg'in yamacındaki villasında geçirdiği yıllar onun en verimli yıllarıdır. Kapuziner yokuşu, 5 numaradaki villayı Friderike ile evli olduğu yıllarda satın almıştı. Salzburg'da geçirdiği yıllardır Zweig'ı edebiyatta doruğa tırmandıran. En güzel eserlerini, kente ve ırmağa yukardan bakan o iki katlı, ağaçlar arasına gizlenmiş villasında yazmıştı. Kısa sürede ünlü insanlarla dostluk kurmuş, onları sık sık Salzburg'da konuk etmişti. Romain Rolland, Thomas Mann, H.G. Wells, Hoffmannstahl, James Joyce, Franz Werfel, Paul Vallery, Arthur Schnitzler, Ravel, Toscanini, Richard Strauss'la villasında saatler, günler geçirmişti... "Sanatla mutlu doğanın karşılıklı yükseldiği o günler ne zengin, ne renkliydi!" diye anlatır, ölümünden kısa süre önce yazdığı en ünlü eseri "Dünün Dünyas"nda (Türkçesi: Burhan Arpad) Salzburg yıllarını. "Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra o küçük kentin kasvetli manzarasını anımsayıp damından yağmur suları akan evimizde soğuktan titreştiğimizi düşündükçe, bu barış yıllarının değerini daha iyi kavrıyorum. Dünyaya ve insanlara inanmamıza izin vardı o yıllarda. Fakat sonra hemen karşımızda, Berchtesgaden dağında oturan bir adamın (!) bütün bunları tuzla buz edebileceğini hiç düşünmemiştik..."

Yazar olarak özgürlüğüne düşkündü

Yirminci yüzyılın bu namuslu, insancıl ve iyi yürekli aydın yazarı ölümünden şimdiye hiç yitirmedi güncelliğini. "İnsanların, düşüncelerin, kültürlerin ve ulusların birbirleriyle uzlaşmasına hümanizmin aracılık etmesini yaşamım boyunca hep hedefledim" diyen Stefan Zweig bir huzursuzluğun diğerini takip ettiği günümüzde düşünceleriyle her zamankinden daha çok geçerli! Her şeye hümanizmin penceresinden bakan Stefan Zweig yazar olarak özgürlüğüne düşkündü. Avrupalı Zweig bir Avusturyalı idi. O, modern dünya vatandaşıydı. Politikacılara karşı eserleriyle düşün savaşı vermiş, kitapları yakılmış gerçek bir aydındı! Kültür aracılığı ile daha iyi bir dünyayı yaratacağına inanmış tam bir düşünürdü. İnsancıldı, savaş karşıtıydı. Bu uğurda savaşım verdi ömrü boyunca. Dünyaca ünlü bu aydın hümanistin Hitler rejiminin dayanılmaz baskıları altında ruhsal çöküntüye uğraması çok trajiktir. Nazi faşizminin özgür düşünceyi yok etme girişimleri Zweig'ları ölüme sürüklemişti! Ünlü "Berlin-Aleksander Meydanı" romanının yazarı Alfred Döblin'in o yıllarda söylediği: "Özgür düşünceye engel olamazsınız, o kuş gibidir, her yere uçar" sözleri ne yazık ki günümüzde hâlâ geçerli. Stefan Zweig üzerindeki bütün baskılara karşın yazdı durdu, son gününe kadar. Ve yazdıkları günümüzde de hep güncel!

Kahvehanelerden, lokantalardan, şaraphanelerden, pastanelerden ışık sızıyor. Tarihi binaların altındaki dar pasajların birbirine bağladığı sokaklar ıssız. Dükkânlar çoktan kapanmış, Cafè Tomaselli'de, Cafè Bazar'da, Schatz'da, Demel'de, Fürst'te müşteriler azalmış. Beyaz önlüklü şirin kızlar keyifle masaları siliyor, iskemleleri topluyor. Otel Sacher'in terasından karşı tepeler, ışıklar içinde orta çağ kalesi Hohensalzburg...

18 Ocak 2019

Yabancı düşmanlığının altında ezilen uyum

POLİTEKNİK, Ocak 2019
AHMET ARPAD

Leipzig Üniversitesi'nin 7 Kasım 2018 tarihinde açıkladığı bir araştırmaya göre Almanya'nın doğusunda insanların yaklaşık %50'si, batısında da %30'u ırkçı görüşlere sahip. Aynı araştırma yabancı düşmanlığının da son yıllarda hızla artmış olduğunu yazıyor. Batıda insanların %24'ü, tek-tük yabancının yaşadığı doğuda ise %31'i yabancı düşmanı! Ülkenin batısında insanların %44'ü, doğusunda %50'si müslümanlara uzak duruyor. DIE WELT gazetesinin Ocak 2018'de sunduğu iki araştırmanın sonuçları da ürkütücüydü. Almanlar demokratik sisteme giderek daha az güveniyorlar. Çoğulculuk karşıtları ülkenin doğusunda %60'a yaklaşıyor.

2008 yılında zamanın Cumhurbaşkanı Horst Köhler, Berlin'de çoğunlukla yabancı çocukların devam ettiği Kepler okulunda yaptığı konuşmayla politikacıları suçlamıştı: "Almanya'daki eğitim utanç verici... İnsanların yeterli eğitim almadığı ülkelerde demokrasi işlemez... Devlet düzenimizin gelecekte de güçlü olması ancak eğitim sistemimizin düzelmesi ile mümkündür..." Cumhurbaşkanı Köhler konuşmasını Kennedy'nin: "Dünyada eğitimden pahalı tek şey eğitimsizliktir!" sözleri ile bitirmişti. Yetersiz eğitim bütün eyaletlere yayılırken öğretmen açığı günümüzde son 40 yılın en doruk noktasında. İktisadi İşbirliği ve Gelişme Teşkilatı (OECD) verilerine göre harcamalarının sadece yüzde 10'unu eğitime ayıran Almanya, Batı ülkeleri arasında sonlarda! Almanya Öğretmenler Birliği dikkati çekiyor: "Ülkeye 10 bin öğretmen daha gerekli... Okullarda her hafta 1 milyon saat ders boş geçiyor." Zenginle yoksul arasındaki mesafenin giderek büyüdüğü ülkede en büyük zararı, aralarında bizim insanlarımızın da bulunduğu, fakirleşen sınıfın yetersiz eğitim alan çocuk ve gençleri görüyor. Orta sınıf eriyor, eğitim giderek geriliyor, insanlar evlilikten kaçındığından doğumlar da giderek azalıyor, toplum küçülüyor. Geleceğine artık pek umutla bakmayan insanlar toplumu bencilleşiyor, bireyler her geçen gün daha çok "adalar" oluşturuyor. Alman toplumu gittikçe hızla değişimler yaşıyor.

Evet, Almanya'da her şey uzaktan görüldüğü gibi öyle pek tozpembe değil. Bundan 28 yıl önce doğusundaki "hasta" Almanya ile birleşmesinin ülke toplumuna hiçbir yararı olmadı. Ülkenin sorunları şu sıralar çok karmaşık, iç içe geçmiş. Tam bir arapsaçı. Bu arada kaybeden sadece Almanlar olmuyor, yabancılar da okkanın atına giriyor. Böyle bir ortamda "Yabancılar topluma uyum sağlamıyor" diyenler, ne yazık ki gözlerini kapatıyor, uyumun "tek yönlü bir cadde" olmadığı gerçeğini hasıraltı ediyor... Thilo Sarrazin bir milyon satan, Türkleri eleştiren "Almanya Kendini Yok Ediyor" adlı kitabıyla zengin oldu. Onun dayanıksız görüşlerini kamuoyu araştırmalarına göre Almanların çoğunluğu da onaylıyor.

"Almanlar Türklere adaletli davranmalıdır. Almanların Türklere yaptığı korkunç ve fanatik bir yabancı düşmanlığıdır. Hatta faşizm ve ırkçılıktır..." Ocak 2009'da yitirdiğimiz ünlü yazar Johannes Mario Simmel bu sözleri daha 1983 yılında söylemişti. Aradan geçen yıllarda yabancı düşmanlığı azalacağına arttı. NPD, NSU, HoGeSa, Pegida, AfD başarıya koştu! Aşırı sağcılar Almanya'da gittikçe daha çok saldırgan olurken, politikacılar karşılarında yetersiz kalmayı sürdürüyor. Daha 2001'de Avrupa Komisyonu: "Ülkedeki yabancı düşmanlığı, ırkçılık, antisemitist düşünce ve hoşgörmezlik önemli bir sorun olarak kabul edilmelidir" sözleriyle Almanya'nın dikkatini çekmişti. Ancak o günlerdeki sosyal demokrat İçişleri Bakanı Otto Schilly'nin: "En iyi uyum asimilasyondur!" açıklaması bütün ümitleri suya düşürmüştü. Mölln (1992) ve Solingen‘de (1993) Türkleri evlerinde yakarak başlatılan yabancı düşmanlığı kısa sürede sonra ereceğine NSU‘nun 2000-2010 yılları arasında sekiz Türk'ü öldürmesiyle büyüdü, gelişti, nedense bir türlü önlenemedi, sonunda da bugünkü ‘canavar‘ oldu!

Toplumsal sorunların sürekli arttığı, günlük yaşamın zorlaştığı ülkede gittikçe daha çok insan artık yalnız, fakir, ümitsiz. Almanlar kendilerinin ve ülkenin geleceğinden korkuyor. Milli gelirin %50‘sine nüfusun %10‘nun sahip olduğu artık bilinen bir acı gerçek. Resmi verilere göre Almanya'da 6 milyon çocuk ve genç fakir ailelerde yaşıyor. Bu sayı son on yılda ikiye katlanmış! Ekonomisi güçlü Almanya "aile ve eğitim fakiri" listesinde birinci sırada. Düsseldorf'taki Katolik Gençlik Sosyal Hizmetleri adlı kuruluşun hazırladığı "Almanya'da gençler arasında fakirlik" başlıklı geniş rapora (2011) göre yoksulluk sınırında yaşayan 18 yaşından büyük gençlerden %39‘nun hiçbir okuldan diploması yok! Almanya‘nın geleceği olan çocuklar giderek daha genç yaşta "kötü yola" düşüyor. On iki, on üç yaşında sigaraya, içkiye başlayanların, kaba kuvvete başvuranların, polisiye olaylara karışanların – içlerinde bizim gençler de var – sayısı hızla artıyor. Aşırı sağcıların güçlendiği ülkede günlük yaşamın sürekli ağırlaşan koşulları altında ezilen ana babalar "eve nasıl ekmek getireceğim" diye çırpınırken çocuklarının terbiyesine ve eğitimine pek zaman ayıramıyor. Almanya Türkleri‘nin %30'u fakirlik sınırının altında (DIE WELT, 3 Mayıs 2016) yaşamaya çalışıyor.

Dünyanın en güçlü ülkelerinden biri olan Almanya'da devletin kasasına giren vergiler rekor düzeydeyken niçin fakirle zengin arasındaki makas gittikçe açılıyor, Goethe'nin, Schiller'in ülkesinde eğitim geriliyor, yönetenlerden memnun olmayan insanlar halkçı partilere sırtlarını dönüp aşırı sağcıların kucağına oturuyor, demokratik düzen sarsıntı geçiriyor, 50-60 yıldır birlikte yaşadıkları yabancı kökenlilere birden düşman kesiliyor? 1990 yılını sınır kabul edersek, ondan önceki 30 yılda ülke uyum sorunu yaşamamışken, bu sorunu niçin son 30 yılda yaşıyor ve bir türlü altından kalkamıyor?

Almanya'da siyasal İslam büyüp gelişirken en büyük dostlarından biri kiliseler olmuştu. Daha 1970'li yılların başında, "Müslüman öğrencilerin Almanya'ya uyumunu kolaylaştıracak!" görüşünden yola çıkan kiliseler okullarda İslam din dersi projelerini desteklediler. "Ülkemizde din özgürlüğü vardır, onlara karışamayız" diyen her renkten politikacının onayladığı sayısız İslami dernek ve üst kuruluş istediği gibi at koşturdu. Resmi verilere göre Almanya'daki Müslümanların en çok %20‘sini temsil eden bu tarikatçı dinciler açtıkları camilerde, Kuran kurslarında ve yatılı okullarda her yıl on binlerce çocuğumuzu imam eğitiminden geçirdi. 1970'ten bu yana üç bine yakın mescit ve cami inşa edildi. Fethullah Gülen liseleri de son on beş yılda neredeyse bütün Almanya‘ya yayıldı. Güçlenen İslamcılar işsiz insanlarımıza kucak açtı, çoğunun Alman toplumundan kopmasına neden oldu! Uyum karşıtı bu gelişmeler ülkede yabancı düşmanlığını körükleyen önemli nedenlerden biri sayılır. Önce tarikatçıların İslamını yıllarca destekleyenler, onlara kucak açanlar günümüzde: "Aşırı islamla savaşmalı!" diye bağırıyorlar.

Bu nedenle şimdi: "Almanya'daki Türk toplumu, onu temsil eden kuruluşlarla dernekler ve sivil toplum örgütleri de bir araya gelip insanımızı böylesine çok ilgilendiren yaşamsal bir konuda yıllarca seslerini çıkarmayarak üzerlerine düşen görevi ne yazık ki yerine getirmediler, getiremediler!" demek sanırım kimi hatalarının üstünü örtmek isteyenler için basit bir çıkış! Ülkedeki yabancıların, özellikle Türklerin, CDU ile SPD koalisyonundan beklentileri ne yazık ki hiç gerçekleşmedi. Çifte vatandaşlık hep reddedildi! Almanya‘da onlarca yıldır yaşayan, AB üyesi olmayan ülkelerin vatandaşları yerel seçimlerde ne zaman oy kullanabilecek? Yirmisekiz AB üyesinden onyedisi onlara bu hakkı verirken, Almanya getirilen yasa değişikliği önerilerini 15 yıldır rafta bekleterek bu çok olumlu uyum atılımına niçin karşı çıkıyor?

Türkiye Araştırmaları ve Uyum Araştırması Vakfı'nın verilerine (2017) göre Almanya'da Türk kökenlilerin kurduğu 90 bin şirket 400 bin insana iş veriyor! Sadece bu mu ortak yaşama ve uyuma olan olumlu katkımız? Hayır, sporcusundan tiyatro ve opera sanatçısına, balerine, müzisyene, sinema oyuncusuna, kabare sanatçısından komedyene, rejisörden edebiyatçısına, bilim adamından politikacısına kadar binlerce insanımız kimi engellere karşın uzun yıllardır Almanya‘nın ortak yaşamına önemli damgalar vuruyor!

www.ahmet-arpad.de

13 Ocak 2019

Çanlar çalıyor!

CUMHURİYET, 13 Ocak 2019
AHMET ARPAD
STUTTGART

Hava kararmış, saat altıya geliyor. Yanımızdan grup grup İsviçreliler geçiyor. Ellerinde, omuzlarında torbalar. İçleri mal dolu! Almanya İsviçreli için ucuz! Aceleleri var. Az sonra Zürih'e dizi dizi otobüs kalkıyor. Noel pazarı haftalarında Stuttgart'a on binlerce İsviçreli trenle, otobüsle, özel otomobiliyle Stuttgart'a akın ediyor. Stuttgart'ın Noel pazarı çok büyük, çok güzel ve çok zengin. Resmi verilere göre Noel pazarının açık olduğu dört hafta içinde 5 bin otobüs, 3,5 milyon turisti Stuttgart'a taşıyor. Noel'den bir gün önce uzun yıllardır tanıştığım doğubilimci bir Türk dostla Schiller Alanı'nda buluşup ayaküstü hem sıcak şarap içtik, hem de dereden tepeden, havadan sudan konuştuk. Birden çan sesleri tatlı sohbetimizi kesti. Söylediğimi dostum anlayamadı. Az ötedeki Stift kilisenin tepemizdeki dev çanları çok gürültülüydü. Bir süre sesimizi kıstık! Keyfimiz kaçtı. Az sonra, çanlar sustuğunda, dost konuyu değiştirdi: "Gece gündüz, saat başı, kimi yerde her yarım saatte bir bu çanları çalıyorlar!" derken biraz öfkeliydi. "Ülke onların, istediklerini yaparlar" diye karşı çıkmak istedim. "Çan ne İsa'nın emridir, ne de İncil'de yeri vardır" diye atıldı dost. Söylediğine göre çan çalma geleneği İsa'dan 1200 yıl sonra başlamış. Tarlasında çalışan köylüye dua saatini anımsatmak için. "Sonra Katolik ve Ortodokslar sayesinde dallanıp budaklanmış" diye gülümseyerek devam etti;. "Bizimkilere zar zor camiye izin veriyorlar, ezan okunması ise toptan yasak!"

Minaresiz camiler
Almanya'da yaklaşık 3 bin cami ve mescit var. Yetmişli yılların başında sayıları otuzu geçmezdi. Bu 3 bin cami ve mescidin yaklaşık 900'ü, Anayasayı Koruma Örgütü'nün verilerine göre ülkedeki Türk Müslümanlarının yüzde 80'ini temsil ettiği söylenen Diyanet'in! Bunun çeşitli nedenleri var. Azınlığın temsilcisi Milli Görüşçüler, Süleymancılar, Nurcular resmi makamlardan, kiliselerin de desteği ile rahatça yapı izni alırken, "Ankara'nın etkisindeki bir dinin temsilcileri" dedikleri Diyanet camilerine hep zorluk çıkarılıyor. En son örneğini yıllarca Köln'de gördük. Bu sorunlar Pforzheim, Mannheim ve Stuttgart-Esslingen camilerinin yapımında da yaşanmıştı. Almanya genelinde tüm camilerimizin başka bir sorunu da minareler. Kimi yerde minareye hiç izin vermiyorlar, kimi yerde de ancak kısacık bir oyuncak (!) minareyi kabulleniyorlar.  "Çanların her saat başı, kimi semtte gece yarısı bile çalınmasını pek anlamıyorum", diye konuşmasını sürdürdü dostum. "Evinin 20-30 metre ötesinde kilise olan yandı demek. Adamcağız çan sesini bütün gün çekmek zorunda. Ne kadar dava açarsa açsın, çan sesinin dayanılmaz olduğunu bilirkişi raporları ile kanıtlasın, hiçbir mahkeme ona hak vermez Almanya'da!" Çünkü çan sesi bir liturya kabul ediliyormuş!

Benim kafamı yıllardır kurcalayan başka bir şey daha vardı. Ancak Schiller Alanı'nda sıcak şaraba karşın yavaş yavaş üşümeye başlamıştım. Eve gitmeliydi. Konuyu değiştirerek doğubilimci dostun kafasını da daha çok karıştırmak istemedim. Ona veda edip hızla otobüs durağına doğru yürürken düşündüm: Ben bildim bileli onların Türkiye'de kiliselerinin yanısıra liseleri, kültür enstitüleri, lisan kursları, kütüphaneleri de var. Ankara'da yönetenler ise birgün olsun 3 milyon insanımızın yaşadığı Almanya'da Türk kültür enstitüleri kurmağı kafalarından geçirmedi.

mail@ahmet-arpad.de

3 Ocak 2019

Zweig umut verdiği için çok okunuyor

KARAR Gazetesi, 3 Ocak 2019

Son yılların en çok satan yazarı Stefan Zweig'ın kitaplarını Türkçeye çeviren Ahmet Arpad'a yazarın bu kadar okunmasının sırrını sorduk. Arpad "Zweig hiçbir zaman ümitsiz değildir; yapıtlarını okuyanı yüreklendiren, ona yaşama sevinci veren bir umut yazarıdır. Eminim ülkemizde okurlar Zweig'ı daha çok insancıl, barışsever olduğu için yeğliyor" dedi.

Çevirmenliğe nasıl başladığınızı kısaca anlatabilir misiniz?
Çeviriye başlamama babam neden olmuştur. İstanbul Üniversitesi Alman Dili ve Edebiyatı bölümünde okuduğum yıllarda Hermann Hesse'nin "Gençlik Bunalımları" adlı romanının çevirisiyle bu 'görev'e başladım. Hesse'yi Heinrich Böll'ün ‚Palyaço‘su ve Gerhart Hauptmann'ın ‚Sevgili Wanda‘sı izlemişti.

Hangi dillerden/dillere çeviri yapıyorsunuz?
Ben Almancadan Türkçeye çeviriler yapıyorum.

Babanız da çevirmendi, babanızın size bu meslekteki en önemli öğretisi ne oldu?
Babam Almancadan çeviriler yapmaya 1943'de başlamış ve ilk olarak da Stefan Zweig'ın başyapıtı "Yıldızın Parladığı Anlar"ı dilimize kazandırmış. Onun bana bıraktığı en önemli öğreti, buna ilkesi de diyebilirim, yaptığı tüm çevirilerin konularının insancıl, savaş karşıtı ve barış yanlısı olmasıdır! Ben de çeviri yaşamım boyunca bu ilkeye hep sadık kaldım. Çevirilerimin arasında konuları polisiye, aşk veya serüven olan tek yapıt yoktur. Babam o yıllarda beni hep manen desteklemiş, hiçbir zaman yaptığım çevirileri okuyup da: "Şunu şöyle yap" dememişti. Beni o konuda özgür bırakmıştı. Metni çevirmeden önce ya da çevirdikten sonra üzerinde konuşurduk, fakat hiçbir zaman yaptığım çeviriye karışmamıştı.

Şimdiye kadar çevirdiğiniz eser sayısını sorsam?
Şimdiye kadar altmışın üzerinde yapıtı Almancadan Türkçeye çevirdim.

Stefan Zweig'ın da kitaplarını çevirdiniz. Zweig'ı çevirmek neden keyifli? Türkiye'de şu an çok satan bir yazar. Telif hakkı dışında ne kadar bu kadar okunduğuyla ilgili düşünceleriniz nedir?
2007 yılından bugüne otuz öyküsünü, dokuz da mektuplaşma, deneme, roman ve gezi yazılarını çevirdiğim Zweig'ın anlatımı kanımca Türk okurunun doğasına yatkınlık gösteriyor. O bizden bir yazar gibi okunuyor. Yaşama ve insana olan iyimserliği hemen hemen her yapıtında görülüyor. Zweig hiçbir zaman ümitsiz değildir; yapıtlarını okuyanı yüreklendiren, ona yaşama sevinci veren bir umut yazarıdır. Zweig barışın ve iyiliğin hep üstün geleceğini düşünmüş, umut etmiş ve yaşamının son dakikasına kadar da bu amaçla yazmıştır. Eminim ülkemizde okurlar Zweg'ı daha çok insancıl, barışsever olduğu için yeğliyor.

Size göre roman, hikaye, şiir, deneme gibi hangi türün çevirisini yapmak daha zorlayıcı?
Roman, öykü ve deneme türlerinin yanısıra mektuplaşmaları da yeğliyorum. Her birinin de kendine göre çekiciliği olduğu için çevirirken zorlanmıyorum. Yazarı ve yapıtını sevdiniz mi zorlanma söz konusu olmaz.

Metinlerinin çevirisinde en çok zorlandığınız isim kim, nedeniyle birlikte yazar mısınız?
Çeviri yaparken zorlandığım bir yazar yoktur diyebilirim. Diğerlerinden değişik bulduğum iki yazar var: Bunlardan biri Robert Musil, diğeri de Alfred Döblin, ancak onlarda da pek zorlanmadım. Çünkü anlatımlarını ilginç, konularını çekici buldum. Bence bir çevirmen zorlanacağı metni hiç eline almasın daha iyi. Zorlamayla iyi bir çeviri ortaya çıkmaz.

Her dil bilen çeviri yapamıyor, bir çevirmende bulunması gereken özellikler nedir?
Sadece yabancı dil bilmek, başarılı çevirmen olmak değildir. Çevirmenin hem yapıtın yazılmış olduğu dili, hem de Türkçeyi çok iyi bilmesi gerekir. Edebi bir eser çevirmek için genel kültür de gereklidir. Çevirmen çevirdiği dilin kültürünü, ülkesini tanımalıdır! Yazarla ve metinle böyle bir yakınlaşması olamazsa hiç çeviri yapmasın daha iyi. Bu mesleğe atılan kişinin edebiyatçı/yazar yanının olması da yararınadır. Burada belirtmek istediğim bir görüş var: Çevirmenler kültürler ve toplumlar arasında köprüler oluşturma görevini üstlenmiş kişilerdir. Bunu unutmamak gerekir! Ancak ülkemizde bazı yayıncılar yabancı edebiyata ağırlık verirken çevirmenler olmadan ayakta kalamayacakları gerçeğini pek önemsemiyorlar.

Çevirmenliğin size kattıkları nedir?
20. yüzyıl Alman Dili Edebiyatı'nın önder yazarlarını dilimize kazandırırken kişi, o yüzyılın Avrupasındaki toplum yapısından, işçi hareketlerine, Nazilerden zengin patronlara, köylü ayaklanmalarından gençlik sorunlarına kadar çok değişik şeyleri öğreniyor. Bütün bunların sadece okurun değil çevirmenin de genel kültürüne katkıları oluyor.

Şu an hangi çeviri üzerinde çalışıyorsunuz?
Şu sıralar Alfred Döblin'in bir yapıtını çeviriyorum. Yıllar önce aynı yazarın ünlü romanı "Berlin – Aleksander Meydanı"nı çevirdiğim için bu yapıtını da severek ve büyük ilgi duyarak Türkçeye kazandırıyorum.