9 Aralık 2018

İnsanlarımız tek başına...

Cumhuriyet, 9 Aralık 2018

Almanya'ya gelmişler yirmisinde, şimdi ulaşmışlar yetmişine, seksenine, tekdüze ve tek başına bir yaşamları olmuş. Hafta içinde çalışıp, hafta sonunda hemşehrileri ile buluşmuşlar, Bahnhof'larda! Bu böyle gelmiş, böyle gidiyor. Çoğunun tek buluşma yeri hep o tren istasyonları olmuş. Başlarında kasket, ellerinde sigara, koltuklarının altında Türk boyalı basının gazeteleri, omuzları çökmüş, ayaklarını sürüye sürüye yürüyorlar! Bu ülkede bir ömür geçirmiş, hep yalnız kalmış, içine kapanık insanlarımız. Almanlara Türkler birbirine dokunmadan, yan yana, kabuğuna çekilmiş yaşamış. Sonra işsizlik Almanya'yı kıskacına almıştı. Bundan en çok etkilenenlerin başında da düşük gelirli, mesleğinde kalifiye işçi olmayan Türkler gelmişti. İşte o dönemde çoğu insanımız kendini, onu bağrına basan İslamcıların kucağında bulmuştu! Cami ve mescitler günlük yaşamının bir parçası olmuştu. O günden bugüne de bu kıskaçtan kurtulamadılar. Elli küsur yıldır gettolaşmış Türk mahallelerinde, çoğuna hiçbir Alman'ın adım bile atmayacağı, yıkık dökük evlerde oturmaya devam ediyorlar.

Günümüzde birçok yaşlı insanımızın eline geçen emekli maaşı buradaki yaşamına açıkça yetmiyor. Hiç olmazsa yılın altı ayını ucuz (!) Türkiye'de geçirmesinin baş nedeni de bu... Ancak Türkiye ile hiç bağlantısı kalmamış insanlarımız da var. Memleketindeki bütün ailesi bir zamanlar yanına gelmiş bu emekliler hep Almanya'da kalmak zorunda! Onlara ilk yıllarda aileleri bakıyor. Önce eşler, sonra da çocukları. Ancak bir yaştan sonra bu bakım zorlaşıyor. İşte o andan sonra da her gün birkaç saat gelerek evde bakımlarını yapan kuruluşlara muhtaç! Hizmetin bir kısmını kişi kendi ödüyor, bir bölümünü de, gelirine göre devletin sosyal yardım kasası üstleniyor. Son yıllarda, bakıma muhtaç vatandaşlarımızın sayısının sürekli artması üzerine bazı Türk girişimciler de bu yeni pazarı keşfettiler. Özellikle Ruh havzasında açılan ve özellikle müslümanlara dönük yaşlılar yurtlarında çok yaşlı ve hastalar kalıyor. Yaptıkları açıklamalara göre bazılarının mescidi var, yemekler de tabii ‘helal‘… Bakım görevlileri Türkçe biliyor. Resmi verilere göre Almanya'da bakıma muhtaç 2 milyon insan var. Bunların 1,4 milyonuna kendi evlerinde bakım yapılıyor. Geri kalan yaklaşık 700 bin civarındaki insan ise yaşlılar yurtlarında yaşamak zorunda. Ülkedeki 450 bin yaşlı Türk‘ün 25 bininin sürekli bakıma gereksimi var. Türkiye'deki sağlık hizmetindeki eksikliklere karşın yaşlılığında yine de kesin dönüş yapanlar da yok değil.

Stuttgart'ın birinci kuşak yaşlıları tam otuz beş yıldır her Salı bir araya geliyor. Hepsi de çoktan emekli. "Gittikçe azalıyoruz," diyorlar. "Aramızda artık evden çıkmayanlar, yılın yarısını memleketinde geçirenler, hastalananlar var." Salı günleri toplananlardan çoğunu yirmi, yirmi beş yıldır tanıyorum. İçlerinde ikisi var, benden önce İstanbul'daki Avusturya Lisesi'ni bitirmişler. 1958'de geldikleri Stuttgart'ta mesleklerinde oldukça ünlenmişler, burayı hiç terk etmemişler. Yine de yazları birkaç ay Ege kıyılarına kaçmadan yapamıyorlar! Ne de olsa, her şeye karşın, Almanya'daki insanımız vatan havasını ciğerlerine çekmeden yapamıyor!

11 Kasım 2018

Ludwig'in hazin sonu

CUMHURİYET, 11 Kasım 2018

Göl bu sabah rüzgârlı, dalgalı da. Yelkenliler, motorlar yine de gidip geliyor, martılar uçuşuyor, kazlar, ördekler ise kıyıya çıkmış, ağaç altlarına sığınmış. Güney Bavyera'ya kış geliyor. Dün Münih'ten geldiğimiz Starnberg gölü kıyısındaki şirin Seeshaupt'ta konaklamıştık. Kahvaltının ardından terastaki rahat koltuklara kurulup güzel doğayı içimize çekiyoruz. Günün ilk gemisi iskeleye yanaşıyor.

Bugün yolumuz güneye, Alp eteklerine uzanıyor. İlk molayı Staffel gölü kıyısındaki Murnau'da veriyoruz. Dışavurumcu sanatçılar Wassily Kandinsky ve Gabriele Münter 1908'de, bundan tam 110 yıl önce bu şirin kentte bir ev satın alıp doğasına hayran oldukları yöreye yerleşirler. Kısa süre sonra Marianne von Werefkin, Aleksey Javlenski, Franz Marc, August Macke de onlara katılır ve 1911'de "Mavi Atlı" grubunun temeli atılır. Aynı yapının üst katında, yine yıllarını burada geçirmiş, Macar-Avusturyalı yazar Ödön von Horváth sürekli bir sergiyle anılıyor. 1924'ten, Hitler Almanyası'ndan kaçtığı 1935 yılına kadar yaşadığı Murnau'da değerli eserler verir. Ünlü romanı "Allahsız Gençlik" (Türkçesi: Burhan Arpad) 1938'de Nazilerce yasaklanır.

Başka bir güzel göl, Murnau'ya sadece yarım saat ötedeki Ammer. Amacımız Dießen'deki Meryemana Katedrali'ni görmek. Az sonra dev yapı tüm görkemiyle karşımızda yükseliyor. Kocaman kapıyı açıp içeri adım atıyoruz. Orgdan Mozart melodileri duyuluyor, kubbelerde bir arya yankılanıyor. Katedralde düğün var. Sonra org susuyor, soprano aryasını bitiriyor. Beyazlar içindeki yaşlı papaz duasına başlıyor. Düğün erkânı ayağa kalkıp hep bir ağızdan ona eşlik ediyor. Melekler, tanrılar, çıplak kadınlar uçuşuyor, şaha kalkmış atlar yükseliyor gökyüzünün sonsuzluğuna. Yüksek pencerelerden giren güneş ışınları barok ve rokoko dev yapıyı aydınlatıyor, kubbelerdeki, duvarlardaki melekleri, çıplak kadınları, aşağıdaki insanlara tepeden bakan İsa'yı...

İnsanın ruhunu dolduran bir müzik pencerelerden dışarı taşıyor, katedralden göle yürürken önünden geçtiğimiz bir evden geliyor. Carmina Burana'nın yaratıcısı Carl Orff burada yaşamış. Ünlü besteci çocukluğunda sık sık gelmiş olduğu Ammer gölü kıyısındaki Dießen'e 1955 yılında yerleşir ve yaklaşık 30 yıl burada kalır. Şimdi evi bir müze. Gölün suları durgun, kıyılarında sazlıklar. Yamaçlar geniş çayırlarla silme kaplı. Alplerin eteğinde küçük köyler, çiftlikler, korular, az ötede başka göller. Füssen yolundayız...

Karşımızda yükselen yapı bir saray mı, yoksa bir şato mu? Bir düşler dünyasındayız, 'kaçık' kral II. Ludwig'in topraklarındayız. İnşaatı 1869'da başlayan, gerçekdışı gibi görünen, 200 odalı bu olağanüstü şato-saraya milyonlarca Mark harcanırken ülkenin hemen hemen tüm olanakları kullanılmış! Salonlar, odalar, merdivenler, yine odalar. Her yerde kraliyet sembolü kuğu figürleri. Altın, gümüş, emaye, mozaikler, şamdanlar, mumlar. Bavyera kralı II. Ludwig insanlardan uzak, kendi yarattığı düşler dünyasında içine kapanık bir yaşam sürdürmüş. O kendini hep en büyük hissetmek isteyen bir Kral olmuş, masalımsı sarayın duvarlarının ardına çekilmiş. Ancak zamanla onun bu yaşamından rahatsız olmaya başlayan yakın çevresi bir doktorlar heyetinin verdiği 'psikolojik yetersizlik' raporuyla kralı tahtından indirmiş. II. Ludwig Starnberg gölü kıyısındaki Berg'e sürülmüş. Kısa süre sonra da gölde cesedi bulunmuş. İnsanlarını terk etmiş, arkasında büyük borçlar bırakan Kral'ın sonu, düşler dünyasında yaşayan her insan gibi hazin olmuş...

28 Ekim 2018

Din Kardeşleri cemaati zorda

Cumhuriyet, 28 Ekim 2018

    Güz geldi. Günlerden pazar, Stuttgart yakınlarındaki Korntal’da yaşayan tanışlarımızın bahçesinde öğle yemeğine davetliyiz. Hanımlar tarihi kestanenin altına büyük masayı kurarlarken ben biraz gezinmek istiyorum. Kontal’ın güzel, bakımlı bir mezarlığı var. Hermann Hesse' nin babasıyla kız kardeşleri burada yatıyor. Mezar taşları tekdüze. Alçak, gri ya da kara taştan. Hepsi de eğik, arkaya doğru. Üzerlerindeki yazılar gökyüzüne bakıyor. Saat on bire geliyor. Sokaklar bomboş. Uzun yıllar Korntal lisesinin müdürlüğünü yapmış tanış ilginç şeyler anlatıyor: ''Burada yaşayanların çoğu Din Kardeşleri cemaati üyesidir'' diyor. ''Bu cemaati 1819 yılında Protestan kilisesinden ayrılan Gottlieb Hoffmann kurmuş. Kendisine inanan 70 aileyle Korntal'da 300 hektar araziyi satın alıp yerleşmişler.'' Giderek güçlenen bu cemaatin üyeleri İsa'nın ve onun dininin buyruklarına uygun yaşayan Piyetistler. Kimi dinbilimcilerine göre Katolikler için Roma neyse, Piyetistler için de Korntal o. Ancak son birkaç yıldır cemaat çok zor durumda.

    2014 yılında bir rastlantı sonucu ortaya çıktığına göre 1950 ile1980 yılları arasında cemaatin okullarına devam eden binlerce çocuk köle yaşamı sürmüş, yüzlercesi cinsel tacize uğramış ve bugüne dek de hiç kimse ağzını açmamış, bilenler hep susmuş. Günümüzde cemaatin başındakiler utanılacak bu olayları ilk günlerde yine samanaltı etmeye çalıştılar, fakat sonra çeşitli çevrelerden baskılar gelince uzmanların araştırmasını kabullendiler. Kısa süre önce açıklanan 408 sayfalık raporla tüm gerçekler ortaya çıkınca da henüz hayatta olan ‘kurbanlar’dan özür dilediler, tazminat ödeyeceklerine söz verdiler. Papa Franciscus geçen ağustosta dünyanın değişik ülkelerindeki Katolik papazların cinsel tacizde bulunduğu çocuk ve gençlerden özür dilemişti, selefi Papa 16. Benedikt de bunu on yıl önce yapmıştı.

    Az sonra büyük bir alana çıkıyoruz. Eski ve heybetli iki yapı hemen dikkati çekiyor. Tanışın söylediğine göre sağdakinde dinsel törenler, soldakinde toplantılar yapılıyor. İçeri giriyoruz. Her yer bir tuhaf. Mobilyalar, duvarlardaki resimler, perdeler, dolaşan insanların giyimleri... Zaman burada 50 yıl önce durmuş. Her şey konserve olmuş. Tanış az sonra içimin sıkıldığını fark ediyor. ''Haydi gidelim'' diyor. Dışarıda rahat bir nefes alıyorum. Bu arada büyük ayin salonunun kapıları açılıyor. İnsanlar akın akın çıkıyor. Suskunlar, dudaklarında mutlu bir gülümseme var. Görünümleri tekdüze. Giyimleri pastel renklerde, pahalı değil.

    Dinsel törenden çıkanlar, öğle yemeğinden önce büyük alanda gruplar oluşturup aralarında sohbete dalıyorlar. Tanış sabırla anlatmaya devam ediyor: ''Her önüne gelen Hristiyan‘ı içlerine almıyorlar. Zihniyet değişimi geçirmiş, kutsal ruhun değiştirdiği, yeniden doğuşu yaşamış, yepyeni insan olmuşlar cemaate üye kabul ediliyor.'' Günlük yaşamlarını İsa'nın buyruklarına göre düzenleyen Din Kardeşleri cemaati sözde Hristiyanları imana gelmişlerden sayılmıyor! Onlar sokakta göze batmayan, silik görünümlü insanlar. Kadının sözü pek geçmiyor. Toplumda etki alanları geniş, çünkü çoğu işveren, avukat, doktor, mimar. Tümü de varlıklı. Cemaatin mal mülküne herkes ortak. Çevredeki büyük araziler onların. Aileler çok çocuklu. Hindistan'da uzun yıllar misyonerlik yapmış olan baba Hesse'nin yattığı mezarlık cemaatin. Ölüler beyaz tabutlarda gömülüyor. ''Kurucuları Hoffmann'ın oğlu Christoph'un 19. yüzyılın ortalarında Templer kolonisini kurduğu İsrail'le araları hep iyi'' diye anlatıyor tanış.

    Artık eve dönmeli. Tarihi kestanenin altında akşam yemeği bizi bekliyor...

1 Ekim 2018

9 Kasım, Almanya’nın alınyazısı

TOPLUM Gazetesi, Ekim 2018
AHMET ARPAD

İlginç bir rastlantı mıdır bilinmez, 9 Kasım’ın Alman tarihinde çok önemli bir yeri vardır. Alman kayseri II. Wilhelm 9 Kasım 1918’de bir ihtilal sonucu tahtan inmek zorunda kalır. 9 Kasım 1923’de Hitler Münih’te darbe girişiminde bulunur. 9 Kasım 1938’de Naziler Almanya ve Avusturya’da Yahudilerin evlerini, dükkanlarını ve sinagoglarını yakar. 9 Kasım 1989’da iki Almanya’yı bölen duvar yıkılır...

Adolf Hitler 1 Eylül 1923’de general Ludendorff’la birlik olup aşırı sağcı Alman Savaş Birliği’ni kurar. İki ay sonra da, 9 Kasım 1923’de Münih’te hükümet darbesi girişiminde bulunur. Hedefi, Bavyera’da yönetimi ele geçirdikten sonra başkent Berlin’de ülke yönetimine el koymaktır. “Geçici Alman Ulusal Hükümeti”ni ilan eden Hitler ve yandaşı darbeciler 9 Kasım 1923 sabahı silahlanıp, Feldherrenhalle’ye yürürler. Güvenlik güçleri ile çıkan çatışmada Hitler ve yardımcıları dört polisi öldürür. Ancak girişimleri başarılı olmaz ve darbeciler tutuklanır. İşledikleri suçun ağırlığı nedeniyle Leipzig’deki Devlet Mahkemesi’nin karşısına çıkarılmaları gerekmektedir. Ne de olsa hükümet darbesi girişimi ile devletin güvenliğini tehlikeye sokmuşlardır. Bu suçun cezası da idamdır.

Ancak suçun işlendiği Bavyera eyaletinin Adalet Bakanı Franz Gürtner, geçerli yasaları çiğneyerek davanın Münih’te görülmesini sağlar. Çünkü Hitler’e darbe girişiminde destek verenler Bavyera’da politikaya damgalarını vurmuş kişilerdir. Bir ay süren dava boyunca Hitler ideolojik propagandasını yapar. Nasyonal Sosyalist ideolojiye olan yakınlığı bilinen başyargıç Neithardt’ın kararı beş yıl hapis olur. 1 Nisan 1924’de Landsberg hapishanesinde kendisine özel bir hücre verilen Hitler burada “Kavgam” adlı kitabının birinci cildini kaleme alır ve 9 ay sonra da aniden serbest bırakılır. Çıkar çıkmaz aşırı sağcı ve Nasyonal Sosyalist NSDAP’yi kurar.

Hitler “Kavgam” ile Alman toplumuna ideolojisini aşılarken özellikle şunun üzerinde durur: “Yahudi her zaman için bir parazittir, zararlı bir mikrop gibi yayılır...” 10 Mayıs 1933’de tüm Almanya’da yakılan kitapların arasında Yahudi yazarların kitapları da vardı. Ateşe atanların çoğunluğunun üniversite profesörleri ve öğrencileri olması, Hitler’in “Kavgam”la ne denli başarı elde ettiğinin bir kanıtıdır. Kitap yakmanın hemen ardından yayınlanan bildirilerle tüm ülkede halk Yahudi dükkânlarını, bankalarını, doktor ve avukatlarını boykot etmeğe çağrılır. 1938 yılının Ekim’inde binlerce Polonya asıllı Yahudi’nin ülkeden sürülmesini protesto eden 17 yaşındaki Yahudi Ernst von Rath’ın Paris’teki Alman Büyükelçiliği’ne suikast düzenlemesini bahane eden Goebbels 9 Kasım’da ‘yakma emrini’ verir! O gece yaşananlar Yahudi soykırımının başlangıcıdır.

Tüm Almanya ve Avusturya’da Yahudilerin sahibi olduğu 7500 dükkân yakıp yıkılır, talan edilir. Toplam 190 sinagog yangınlarla yerle bir edilir. SS’ler aynı gece 26 000 Yahudi’yi evlerinden alıp, Buchenwald, Dachau ve Sachsenhausen kamplarına atar. Parçalanan camların gecenin karanlığına yükselen alevler ışığında parıldamasından esinlenerek bu yakıp yıkmaya ‘Kristal Gece’ adı verilir. Bir kaç gün sonra da tüm Yahudi mallarına el konur. 3 Aralık günü çıkarılan yasalarla tiyatro ve müzelere girmeleri yasaklanır, otomobil ehliyetleri bile ellerinden alınır. Üniversite ve yüksek okullardan da atılan Yahudiler sahibi oldukları mücevherleri SS’lere vermeğe zorlanır. Savaşın başlamasıyla da çıkarılan sayısız genelge ile yaşam alanları daraltılır. Evlerinde radyo, evcil hayvan, plak, yazı makinesi, bisiklet, soba bulundurmaları yasaklanır.

9 Kasım 2018, Almanya’da kayserin ihtilalle tahtan inmesinin ve monarşinin sonunun 100. yılı, Hitler’in darbe girişiminin 95. yılı, Nazilerin Yahudi soykırımını başlatmasının da 80. yılı...

Türkiye’de Atatürk’ün Cumhuriyeti kurduğu günlerde, Almanya’da Hitler Nazi ideolojisinin temellerini atıyordu!

15 Eylül 2018

Savaşa karşı savaş - Erich Maria Remarque

Kitap-lık, Eylül + Ekim 2018
AHMET ARPAD
    Bundan 120 yıl önce, 22 Haziran 1898 günü Almanya'nın Osnabrück kentinde Peter Remark adında bir basımevi ustasının oğlu olarak dünyaya gelir.17.yüzyılda Fransa'da büyük ihtilal sırasında katoliklere yapılan baskılar nedeniyle Almanya'ya göç etmiş olan ataları, 'Remarque' diye yazdıkları soyadlarını Almancalaştırmışlardı. İlkokuldan sonra Katolik papaz öğretmen okuluna verilen Erich zeki ve yetenekliydi, sınıfının en iyi öğrencileri arasındaydı. Daha okul yıllarında Jack London, Franz Werfel, Rilke, Nietzche, Balzac, Flaubert, Stendal, Proust gibi ünlülerin eserlerine merak sarmıştı. 1916 - 1918 yıllarını çoğu sınıf arkadaşıyla cephede geçiren Erich Remark'ın genel kültürünü genişletmeye karşı sonsuz bir eğilimi vardı. Çok okuyor, yüksek okuldaki konferanslara gidiyor, ilginç tiyatro oyunlarını senfoni ve oda müziği konserlerini de kaçırmıyordu.

    Yakın arkadaşlarından Josef Witt o günlerin Remark'ından şöyle söz eder: ''Katıldığımız kurslarda sık sık nutuk atardı. O günlere göre aşırı şeylerden söz ederdi, fakat öne sürdükleri içinde yaşadığımız ortamda ileri düşünceler olduğu için öğretmenlerimiz bile onu ilgiyle dinlerdi. Yirmi yaşına göre çok şık da giyinirdi. Panama şapkası ve güzel köpeğiyle dolaşırken tüm gözler ona çevrilirdi. ‘Hayatta ilerlemek istiyorsan dış görünüşüne büyük önem vermelisin!' demişti bana bir gün."

    1919 Haziran'ında okulu bitirdi ve öğretmen diplomasını aldı. Hemen göreve başladı. Ancak öğretmen Remark altı ay sonra Osnabrück makamlarına jurnal edildi. Kızıl ayaklanmalara katıldığı ileri sürülüyordu. Kurulan komisyon Remark'ın başka bir okulda göreve yollanmasına karar verdi. Fakat orada da, okul işlerine karışmaya kalkan bir papazla takıştı. 1920'nin Aralık ayında öğretmenlikten istifa etti. Çeşitli işler yaptı. Elinde çantası, kumaş satmayı denedi. Sonra bir mezar taşçısının yanına girdi. Hatta bir süre bir akıl hastanesinde org çalıp para kazandı. Geçim sıkıntısı yakasını bırakmıyordu. 1922'de büyük bir lastik fabrikasında reklam ve yayın işleri görevine getirilmesiyle rahatladı. Oldukça iyi para kazanıyor, geziyor, değişik çevrelerle ve insanlarla çalışıyor, edebiyat çalışmalarına da zaman ayırabiliyordu. Hannover'e taşındı. Yaşamında yeni başlangıç sayılan bu dönemde Erich Remark adını bıraktı ve Erich Maria Remarque oldu.

    20. yüzyılın en başarılı eseri

    31 Ocak 1929 tarihinde Berlinli Ullstein şirketler grubunun Propylaen Yayınevi'nde ilk kez basılan "Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok" romanının 20. yüzyılın en başarılı eseri olacağını o günlerde ne yazarı Erich Maria Remarque, ne de yayıncısı düşünden bile geçirmişti. 1930 yılında Amerika'da beyazperdeye uyarlanan, elli dile çevrilen, yirmi milyon baskı yapmış olan bu roman geçen yüzyılın ilk ve en başarılı savaş karşıtı eseridir. Remarque Ullstein'dan önce elinde müsveddler kapı kapı gezmiş, ilk romanını basacak bir yayınevi aramıştı! Remarque'ın: "Çağımın bir belgesidir" dediği ‚Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok‘ bir lise öğrencisinin Birinci Dünya Savaşı'nda cephede yaşadıklarını ve izlenimlerini anlatır. Roman ilk altı ayda yarım milyon satar. Piyasaya verilmesinden on iki ay sonra tirajı bir milyona ulaşır. Remarque bu eseriyle Birinci Dünya Savaşı'nın yaralarını on yıl sonra bile bir türlü saramamış olan Weimar Cumhuriyeti insanlarını yüreğinden vurmuştu. Okurları savaşla tramva geçirmiş, ruhsal dengesini yitirmiş, çökmüş bireylerdi. Remarque da onlardan biriydi. 19 yaşında cepheye sürülmüş, ağır yaralı olarak bir yılını askeri hastanelerin koğuşlarında geçirmişti. "Ben bu eserimle şikayet etmekten çok, savaşta bir neslin yitirilmiş olduğuna toplumun dikkatini çekmek istiyorum....", diyen Remarque'ın anlattıkları gerçektir, kendinin ve cephe arkadaşlarının yaşadıklarına dayanır. Carl Zuckmayer: "Bu roman Bilinmeyen Asker'e dikilmiş bir anıttır", der. "Remarque'ın eseri yaşamlarını yitirmiş yüz binlerce genç askerin kalıtıdır... Onu milyonlar okuyacaktır." 20. yüzyılın ilk yarısında toplumsal eleştiri içeren romanlarıyla ünlenen yazar Leonhard Frank'ın şu sözleri de önemlidir: "Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok gibi bir eser ancak yüz yılda bir yazılır!"

    „İnsanları Seveceksin“

    Ancak 1933'de Almanya'da yönetime el koyan Naziler halkın bu gibi aydınlatıcı romanları okumasına karşıydı. 10 Mayıs 1933 günü Berlin Üniversitesi önündeki alanda Nazilerin ateşe attığı binlerce kitap arasında Remarque'in, ‚'Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok‘' ve ‘Dönüş Yolu‘ romanları da vardı. Remarque Alman vatandaşlığından çıkarıldı. 1933'lerin kahverengi gömlekli iktidarı onu ve romanlarını kendilerine engel görmeye başlamıştı. Çünkü genç yaşta ünlenen yazar, yüzyıllardır Cermen efsaneleri ve masalımsı yiğitlik örnekleriyle yetiştirilmiş sıradan Alman halkına savaşın yersizliğini, kötülüklerini herkesin anlayacağı apaçık gerçekler olarak haykırıyordu. Eserlerine edebiyatçılar ve büyük tenkitçiler dudak bükseler de, insanlar Remarque'i okuyor ve savaşın ne olduğunu, savaştan kimlerin yararlandığını anlamaya başlıyordu.

    İşte o günlerde Remarque ülkesini terk etti ve otuz yıla yakın bir süre Almanya'ya dönmedi. İtalyan İsviçresi'nin Laggo Maggiore kıyısındaki Porto Ronco'da 1929 yılında satın almış olduğu villasına yerleşti. Üçüncü romanı, ‘Hayat Kıvılcımı‘ 1938'de Hollanda'da basıldı. İkinci Dünya Savaşı yıllarında Amerika'ya yerleşti ve Avrupa'ya tekrar barış gelene kadar da orada kaldı. 1947'de Birleşik Amerika Devletleri yurttaşı oldu. Dördüncü romanı ‘İnsanları Seveceksin‘ 1941'de İsveç'te yayımlandı. Savaş nedeniyle on binlerce insan Almanya'dan ayrılmak zorunda kalmıştı. Çoğu tüm varını yoğunu, çocuğunu, hayat arkadaşını geride bırakmıştı. ‘İnsanları Seveceksin‘ romanı o insanların yürekler acısı durumlarını yepyeni bir Remarque anlatımı ve roman tekniği ile ele alır.

    „Uyanık olmak, dikkatle izlemek gerekiyor“

    O edebiyat tarihçileri ve büyük okur yığınları için her zaman ‘Batı Cephesi...‘nin yazarı olarak kalmıştır. İlginçtir, Alman edebiyat çevreleri Remarque'ın romanlarına çoğu kez mesafeli durmuş, hatta onları küçümsemiştir. Onu büyük bir Alman edebiyatçısı olarak övenler daha çok yabancı edebiyat eleştirmenleridir. Ünlü yazarın: "Ülkemiz yazarları eserlerinde bir düşün uğrunda açıkça yan tutabilmek için gerekli süreklilikten yoksunlar" sözleri üzerinde durulması gereken bir görüştür. "Okurların, basının ya da iş başındakilerin hoşuna gitmemekten, sevilmemekten korkuyorlar. Bundan daha yanlış bir tutum olamaz..." görüşünü ileri süren ünlü yazar ilerde savaş sonrası Almanyası'ndan şöyle söz etmiştir: "Kaygılıyım. Eski Nazi ruhuna şurada burada tek tük de olsa rastlanıyor. Uyanık olmak, dikkatle izlemek gerekiyor..." Remarque'a göre genç neslin de ana babalarının bir zamanlar ne suçlar işlediğini çok iyi öğrenmesi gerekir. „Bugün ülkede iktisat, politika ve hukuk alanlarında önemli yerlerde eski Nazilerin görev almasına da aklım ermiyor, bu beni rahatsız ediyor. Eski pislikler örtmekle yok edilemez..."

    Savaşın dehşetini, beraberinde getirdiği yıkımı, insanları birbirine nasıl yabancılaştırdığını çarpıcı bir şekilde dile getiren Remarque, savaşla ilgili bildiğimiz sandığımız gerçekleri sorgulamamızı sağlarken, edebiyatın ne kadar güçlü ve ölümsüz bir kaynak olabileceğini de bir kez daha kanıtlar. Onun amacı küçük insanın militaristlerin gerçek yüzünü görmesi ve barışın kutsallığını kavramasıdır. Remarque savaşa karşı sadece kalemiyle savaştı, militarizmi hep eleştirdi, çıkarları adına kimi politikacıların sinsi planlarla insanları boğazlamasını bütün yürekliliği ile yerdi. Ona göre insanlar arasında gerçek banş, savaşların her çeşidinin kötülenmesi. savaşın insanlık için en büyük yüzkarası olduğunun yığınlara anlatılmasıyla gerçekleşebilir. Remarque sorumluluğunu bilen bir yazar olarak bu görevini hep yerine getirdi. Eserleriyle kanlı savaşlarla geçinen çirkin politikacılara seslendi, militaristlerin gerçek yüzünü ve barışın kutsallığını insanlar kavrasın, barış dolu bir dünya gerçekleşsin istedi. Milliyetçilik yutturmacasıyla maskelenmiş Alman faşizminin içyüzünü Erich Maria Remarque romanlarında bütün çirkinliğiyle gözler önüne serdi.

    Savaşa karşı savaş açtı

    Savaş sonrası eleştirmenlerinin "Barış Savaşçısı" dediği ünlü yazar tüm eserlerinde militarizmi yerer. Romanları 45 dile çevrilmiş olan Remarque hep kanlı savaşlardan ve bu savaşlara neden olan politikacılardan söz eder. Amacı küçük insanın militaristlerin gerçek yüzünü görmesi ve barışın kutsallığını kavramasıdır. Remarque'a göre insanlar arasında gerçek banş savaşların her çeşidinin kötülenmesi, savaşın insanlık için en büyük yüzkarası olduğunun yığınlara anlatılmasıyla gerçekleşebilir. Remarque sorumluluğunu bilen namuslu bir yazar olarak bu görevi yerine getirdi. Hızlı bir yaşamı seven, Greta Garbo ve Marlene Dietrich ile büyük aşklar yaşayan Remarque öldüğünde arkasında on bir roman, bir tiyatro oyunu ve 20. yüzyıl Alman edebiyatında hiçbir yazarın ulaşamadığı büyük bir ün bıraktı. Savaşa karşı savaş açmış dünya yazarları arasında Erich Maria Remarque'ın hâlâ ayrı bir yeri vardır...

1 Eylül 2018

Yahudi mezarlığında atmacalarla tilkiler

TOPLUM Gazetesi, Eylül 2018
AHMET ARPAD

Avrupa’nın en büyük mezarlığı Viyana’daki 240 bin metrekare alana yayılan Merkez Mezarlığı’dır. Burada yaklaşık 300 bin mezarın olduğu söyleniyor. Avrupa’daki önemli mezarlıktan biri de 40 bin metrekare alanı kaplayan ve içinde 100 bin mezarın bulunduğu Paris’teki dünyaca ünlü Père-Lachaise’dir. Berlin Weisensee mezarlığı da aynı büyüklükte. Ancak yüz on altı bin mezarlığın bulunduğu Weissensee’ye 1880’den bu yana sadece Yahudiler gömülüyor. Berlin’i terk edip eski Doğu Berlin’in geniş caddelerinden geçerek ulaşacağınız Weissensee semtindeki Yahudi mezarlığının geniş kapısından içeri adımını attığınız anda kendinizi bambaşka bir dünyada hissediyorsunuz. Biraz şaşkın, biraz merakla çevrenize bakınırken biri hızla yanınıza sokuluyor. Adam hiç konuşmadan size kara bir takke uzatıyor. Kavrıyorsunuz, bu kipayı başınıza geçirmeden mezarlıktan içeri adım atmak yok. Hangi dinden olursanız olun, ölülere saygı gereği başınızı kapatmalısınız.

Az sonra dev ağaçlar altındaki yollarda ilerlerken başka bir dünyadasınız. Çeşitli sarmaşığın kapatmış olduğu kara mezar taşları, mozoleyi andıran dev mezarların sağından solundan yükselen onlarca yıllık kırmızı, beyaz Alp gülleri... Mezarlar çok değerli mermer taşlarından veya granitten yapılmış, döküm parmaklıklar gümüş ve altın renginde. Kimi parmaklığın ardında yine altın boyalı yüksek şamdanlar görülüyor. Mermerlerdeki sevecen yazıtlar orada yatanları saygıyla anıyor. Taşlara itinayla işlenmiş defne ve yeşil sarmaşık motifleri de o kişiyi onurlandırıyor, ona duyulan dostluk duygularını simgeliyor. Weissensee’deki anıt mezarlar özellikle İkinci Dünya Savaşı öncesinde vefat etmiş olan, toplumun yakından tanıdığı çok varlıklı Yahudiler için yapılmış. Soykırımdan önce Berlin’de 170 bin Yahudi yaşarken, Üçüncü Rayh’ın sonu geldiğinde sayıları bin beş yüze düşmüş!

Küçük bir mahalleyi, mezarlıktan çok bir parkı, hatta yer yer bir ormanı andıran Berlin Yahudi mezarlığına büyük kentin kargaşasından ve gürültüsünden kaçıp, ağaçlar altında huzur içinde gezinmeye gelenler de var. Tarihi ağaçların dorukları güneşin sıcağını, çevrenin gürültüsünü önlüyor. Kuşlar için bir cennet. Ağaç doruklarına atmacalar yuva kuruyor, geceleri mezar taşları arasında tilkiler dolaşıyor. Gölgeli, serin yollarında sadece meraklılar, yabancı turistlere rastlanmıyor. Bastonuna dayanarak yürüyen yaşlılarla, çocuk arabası süren anneler de burada nefes alıyor. Ara yolların çoğuna girmek mümkün değil. Kırılıp düşmüş ağaç dalları, yerlere kadar inmiş dev sarmaşıklar ve sürekli yayılan yosunlar sadece yolları kapatmış değil, bir çok mezar taşını da altına gömmüş. Kimi kara mezar taşı öne veya arkaya eğilmiş. Az ötede yanyana iki mezarın taşları düşmemek için birbirlerine destek olmuş, başbaşa vermiş iki insan gibi öyle duruyorlar.

1 Ağustos 2018

Viyana’nın tarihi saraycıkları

TOPLUM Gazetesi, Ağustos 2018

    Lirik tenor Frizt Wunderlich’in “Viyana, sen benim düşlerimin kentisin...” şarkısı hep belleklerde! Tuna kenti Viyana 2015‘de, belki de dünyanın en güzel bulvarı olan Ringstrasse’nin açılışının 150. yılını kutlamıştı. Kenti çevreleyen, 5.3 km. uzunluğundaki, 57 m. genişliğindeki, baştan sona ıhlamurlarla süslü Ringstrasse’de gezinmeden, faytonla bir tur atmadan Viyana’dan dönülmez.

    Haydn, Mozart, Strauss, Beethoven, Freud, Zweig, Grillparzer, Schnitzler, Schubert, Lang gibi ünlülere ilham vermiş olan Viyana belki de dünyanın en güzel kenti! Tarihi bulvara sadece opera, tiyatro, üniversite, müzeler, parlamento, kiliseler, imparatorluk sarayı, kahvehaneler, ucu bucu görünmeyen parklar açılmıyor, görkemli, birbirinde güzel sayısız yapı da Ringstrasse’yi bir kolyenin incileri gibi süslüyor. Düzinelerle barok, gotik, yeni gotik, yeni Rönesans, art nouveau yapı 150 yaşını kısasüre önce geride bırakan bulvarı erişilmez yapıyor. Prenslerin, varlıklıların, ünlülerin, sözü geçenlerin saraycıkları da bu kolyeye serpiştirilmiş.

    İmparator I. Franz Joseph, Osmanlı ordularının Viyana kuşatmaları sırasında önünde durmuş olduğu kent duvarlarına birkaç yüz metre ötedeki boş alanlara 1858’de gösterişli bir bulvar açılması emrini vermiş. O günlerde bulvar boyunca sağlı sollu uzanan çoğu arazinin Viyana’nın burjuvazisinin varlıklı Yahudilerine satılmasıyla da Habsburg monarşisi inşaatın giderlerini karşılamış. 1865’te bitirilen bulvara, imparatorluğun başkentinde toplumun en üst katında yaşayan kömür ve tekstil patronları, çelik sanayicileri, bankerler zenginliklerini herkese göstermek amacıyla villalar, saraycıklar oturtmuş. 19. yüzyıl Viyanası’nın günümüzde de göz kamaştıran bu yapıları Yunan tapınaklarını anımsatan sütunlar, heykeller, parmaklıkları altın kaplama balkonlar, kabartmalar süslüyor. Saraycıkların çoğu, o zaman için çok modern kabul edilen ısıtma düzenli, lüks banyolu inşa edilmiş. “Zenginlerin ışığı” elektrik yüzyılın sonunda bu yapıları aydınlatmaya başlamış. Viyana’da akşama doğru etekleri yerlere kadar uzanan ipek giysili, şapkalı şık hanımefendiler, üniformalı yakışıklı süvari subayları, ellerinde bastonları snoplar bulvarın geniş kaldırımlarını doldurmuş.

    Dorotheer Sokağı’ndaki Yahudi Müzesi’nin salonlarını dolaşırken yeni şeyler öğreniyoruz. Tempel Sokağı’ndaki sinagogun temeli için Kudüs’teki Zeytin Dağı’ndan getirilen taşların bazıları Ringstrasse’de 1879’da ibadete açılan Votiv Kilisesi’nin temelinde de kullanılmış. Çoğu Yahudilere ait saraycıklar bugün UNESCO kültür mirası bulvarı süslemeye devam ediyor. Todesco, Goldschmidt, Springer, Epstein, Gomperz, Colloredo, Mansfeld, Ephrussi, Biedermann, Helfert, Königswarter, Leitenberger, Wertheim, Württemberg bütün görkemleriyle Viyana’nın güzelliğini günümüzde de kanıtlayan, hepsi birer eşsiz sanat eseri yapılar.

    Yahudi burjuvazisi olmasaydı acaba Viyana bugün böyle güzel bir bulvara sahip olur muydu? Avusturya- Macar İmpartorluğu döneminde Bohemya, Moravya, Macaristan ve Galiçya’dan gelen Yahudilerin zamanla sadece ekonomiyi değil, sanat ve kültür yaşamını da önemli derecede etkilediği Viyana’da antisemitizmin ilk tohumları 20. yüzyılın başında atılmış. Belediye Başkanı Karl Lueger’in 1916’daki “Viyana’yı Büyük Kudüs yaptılar... Peygamberimizi öldürdüler... En son Yahudi yok olduğunda antisemitizm de sona erecektir...” sözleri bugün arşivlerde. Dorotheer Sokağı’ndaki sergi, Hitler’in Avusturya’ya el koymasıyla kültürlü ve varlıklı bu insanların toplama kamplarına yollandığını, Nazi güruhunun villalarını yağma ettiğini de anımsatıyor...

30 Haziran 2018

Bahara adım adım

TOPLUM Gazetesi, Haziran 2018

    Merdiven dik. Basamaklar gökyüzünün sonsuzluğunda. Aşağıda durmuş düşünüyorum. Çıkmam gerek bu merdiveni. Ağır ağır, diyorum kendi kendime. Başımın üzerinde gökyüzü. Yeşil yapraklı dallar arasından maviliği görünüyor. İlkyaz geldi, kapıda bekliyor, havalar yavaş yavaş ısınıyor. Doğa yeşeriyor, yeniden doğuyor.
    İlk basamaklar kolay. Çekindiğim kadar değilmiş. Sağda bir üzüm bağı yükseliyor. Kütükler yeşermeye başlamış. Aşağıda kentin evleri küçülüyor. Az sonra yavaşlıyorum. Durup derin bir nefes alıyorum. Hızlı çıkmış olacağım. Yukarılarda yaşlı bir adam duruyor, bastonuna dayanmış. Kamburu çıkmış Derin bir nefes daha alıp, yoluma devam ediyorum. Biraz daha ağır. Aceleye gerek yok, diye mırıldanıyorum. Adam başını çeviriyor, aşağıdan gelen bana bakıyor. Yaklaşıyorum. "Merhaba," diyorum. Gülümsüyor: "Bu basamakları ağır ağır, dinlene dinlene çıkacaksın," diye konuşuyor. Duruyorum. "Çoğu gitti, azı kaldı," diyor. "Arkanıza bir dönün, aşağılara bakın."
    Basamakların başladığı caddede insanlar, otomobiller ne kadar küçük. Ağaçlar arasında kentin villaları, evler, yamaçları, üzüm bağları, karşılarda ormanlar, televizyon kulesi uzaklarda.
    "Ben hafta bir kaç kez bu basamakları çıkarım," derken gurur duymuyor değil. "Yukarıdaki parkın yollarında gezinir, Stuttgart'ı tepeden seyrederim." Konuşacak birini bulduğu için mutlu olmalı, diyorum kendi kendime. Evi nerede? Eşi var mı, yoksa tek başına mı yaşıyor? Olabilir. Haftada bir kaç kez bu eziyete katlandığına göre zamanı çok gibi.
    "İlk kez mi buralara geliyorsunuz?" diye soruyor. Başımı sallıyorum. "Stuttgart'ın en güzel merdivenlerinden biridir bu. Eugen alanına çıkan ya da Wagenburg tünelinin yanından yükselen merdivenleri de görmelisiniz." Yaşlı adam başını aşağıdaki kente çeviriyor. "Stuttgart'ta 400 merdiven olduğunu biliyor muydunuz?" diye mırıldanıyor. Bakışları ötelerde. Vadiye, yamaçlara ve tepelere kurulmuş kentte çok merdiven olduğunu biliyordum. Fakat 400? Bunu ilk kez duyuyordum. Gökyüzünde bulutlar beliriyor.
    Kamburu çıkmış adam 'allahaısmarladık' demeden yoluna devam ediyor. Aniden kara bir kurt köpeği beliriyor. Önce bana sokuluyor. Sonra yaşlı adamın yanına gidip, bastonunu kokluyor. Genç bir kadın koşar adım merdivenleri iniyor. Köpeğine sesleniyor. Hayvan bastonu koklamayı bırakıp yoluna devam ediyor. Ağaç gövdelerini koklayarak genç kadının peşinden gidiyor. Az sonra ikisi de küçücük.

31 Mayıs 2018

Ve her şeye tepeden bakıyor kilise

TOPLUM Gazetesi, Mayıs 2108
AHMET ARPAD

    Dar, uzun bir cadde. Arnavutkaldırımı döşeli. Eski ortaçağ evleri bir kolyenin incileri gibi dizilmiş iki yanına. İkişer üçer katlı. Tahta, balçık, tuğla, taş karışımı bir işçilik var bu rengârenk yapılarda. Hepsi elden geçmiş, bakımlı. Kırmızı kiremit kaplı damları dik. Sanki bir minyatür kentin oyuncağı andıran evleri! Otel ufacık, dar, odaları küçük, pencereleri minnacık, tavanlar alçak mı alçak. Her yan tahta kaplı, orta yerdeki yüksek yatak kocaman, yastıkları, yorganı kuştüyü. Üçüncü katın penceresinden görünen, dar, uzun cadde kasabanın merkezi. Araç trafiğine kapalı. Evlerde pek oturan yok. Bürolar, butikler, lokantalar, küçük barlar, pastaneler, çiçekçiler, kafeler, butik pansiyonlar... Kış geride kaldı, havalar artık güzel. Her yana iskemleler atılmış, masalar hazırlanmış, keyifli insanlar beyaz şemsiyelerin altına kurulmuş. Garson kızlar koşuşturuyor. Salata dolu tabaklar, güzelin güzeli pastalar, rengârenk dondurmalar, köpüklü biralar, kadehlerde buz gibi şaraplar... Günlerden cumartesi. Az ötede, evlerden büyükçe, tarihi belediye binası. Önünde dört köşe bir alancık. Ortasında suları fışkıran, ortası havuzlu bir çeşme. Çevresinde oturanlar, çene çalıp, gülenler, güneşin iliklerini ısıttığı mutlu insanlar, yaşlısı genci... Pazaryeri bu şirin alan cumartesileri. Tezgâhlarını kurmuş yöre köylüleri alacakaranlıkta. Getirmişler pazara tarlaları, bahçeleri o hafta ne vermişse. Salatalar, elmalar, patates ve soğanlar yığın yığın, öbek öbek.

    Alanın üç bir yanı yine tarihi evlerle kaplı. Tümü de elden geçmiş, bakımlı. Pencereler, kapıları, panjurları tahta oyma, üstün bir işçilik. Üç kattan yükseği yok. Daha ortaçağda dikkat etmişler demek kentlerde düzene... Alanın bir köşesinde yan yana çiçekçi tezgâhları. Rengârenk her şey. İnsanından sebzesine, çiçeğinden tarihi yapısına. Güneş iyice yükseliyor, öğle yaklaşıyor. Otelin önünde kadınlı erkekli şık insanlar söyleşip gülüşüyor. Ellerde şampanya kadehleri, kırmızı beyaz şaraplar, köpüklü fıçı biraları. Bir şey kutluyorlar gibi. Uzun beyaz önlüklü garsonlar gümüş tepsilerde siyah havyarlı, füme balıklı, İsviçre peynirli küçük ekmek dilimleri taşıyor dışarı. Pazaryerinde alışverişi bitirenler İtalyan'a uğruyor, espresso, capucino içmek, leziz dondurmalardan tatmak, eve gitmeden önce tanışlarla biraz çene çalmak, günün keyfini çıkarmak için...

    Alandan kiliseye uzanan yolda çalgıcılar. Trompet, kontrbas, saksofon. Çaldıkları havalar oynak. Başlarında kapkara koca şapkalar. Sakallar uzamış. Şakalaşıyorlar yanlarından geçenlerle, durup dinleyenlerle, yere açtıkları örtücüğe para atanlarla. Doğu Avrupalılar galiba. Sanki bir yerden gözüm ısırıyor. Prag'da, IV. Charles Köprüsü'nde görmüş olmayayım kısa süre önce! Kim bilir? Yol yokuşlaşıyor. Yükseliyor kiliseye doğru. Aşağıda küçük ırmak pırıl pırıl, su dolu. Üzerinde bembeyaz bir gezinti gemisi. Sonra sağda bir sokak. Daracık, küçük. Adı çok ilginç: "Türk Sokağı"... Ne işi var burada? 1494'te Besigheim'a bir Osmanlı Türkü'nün yerleştiği biliniyor. İtalya'dan gelmiş olabilir. Hıristiyanlığı kabul ediyor ve kayıtlara adı Hans Türk olarak geçiyor! Az sonra karşımızda, tepemizde, her şeye yukardan bakan kilise. Devasa. İnsanın üstüne üstüne geliyor. En büyük o! Ondan yücesi yok. Bastırıyor kasabayı, altında eziyor yemyeşil doğayı, yaşam dolu evleri, mutlu ve özgür yaşamı özleyen bireyleri...

www.ahmet-arpad.de

Joseph Roth

AHMET ARPAD

"Joseph Roth ileri görüşlü bir edebiyatçıydı." 

Stefan Zweig, 1938 

Joseph Roth 1894'de, o yıllarda Doğu Galiçya 'nın en büyük Yahudi yerleşimi kabul edilen Brody'de dünyaya geldi. 1913 yılına kadar yaşadığı kenti başyapıtı Radetkzy Marşı'nda (1932) konu eder. Lise öğreniminin ardından başkent Lemberg'de üniversitesinin felsefe bölümüne kaydoldu, ancak bir yıl sonra, 1914'de Viyana'ya yerleşti. Burada Alman edebiyatı öğrenimine başladı. 1916 yılında gönüllü olarak cepheye giden Joseph Roth Birinci Dünya Savaşı'nın ardından düşlerinin vatanı olan Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun çöküşünü yaşadı, o andan sonra da kendini bir Haymatlos olarak kabul etti. Avusturya edebiyatında Joseph Roth için ‘kahvehane edebiyatçısı' denir. Viyana kahvehaneleri 20. yüzyılın başında bir çok yetenekli gencin kültüre, edebiyata ve sanat yaşamına ilk adımlarını attıkları yerler olmuştu. Bütün günlerini Viyana'nın kahvehanelerinde geçirenler arasında Klimt, Schiele, Kokoschka, Trakl, Canetti, Broch, Schnitzler, Hofmannstahl, Altenberg, Musil, Zweig, Lehár, Stauss, Werfel ve Trotzki gibi ünlü kişiler çıkmıştır. Roth bu kahvehane alışkanlığını Berlin'e yerleştiği yıllarda da sürdürmüştü.
Joseph Roth fakirlik ve yoksulluk içinde geçen gençlik yıllarının ardından yüksek öğrenimi için Viyana'ya gelirken beraberinde çok değerli bir şey getirmişti: Alman diline olan sonsuz tutkusunu! Kısa sürede profesörlerinin dikkatini çeken bu başarılı öğrenciye burs verilmiş ve öğreniminin ardından da üniversitede doçent olarak görev yapabileceği söylenmişti. O günlerde Roth her şeyin yoluna girdiğine inanmıştı. Ancak güvenli bir yaşama kavuştuğunu sandığı günlerde Birinci Dünya Savaşı başlamış, gelişmeler bütün ümitlerini yıkıvermişti. 


Roth'un eli açıktı
Yepyeni bir yaşam kurmak isteyen Joseph Roth'un yerleştiği Berlin'de şansı yaver gider, kısa süre sonra onun keskin bakışlı mükemmel bir yazar olduğunu sezen büyük gazeteler Roth'a ilgi duymaya başlarlar. Anlatımı göz kamaştırıcıdır, kişilere her zaman insanca yaklaşır, içlerine girerdi. Roth'un o yıllarda kazancı yerindeydi, fakat eli açıktı. Kolay gelen parayı bol keseden harcadı, küçük bavulu elinde, göçebe örneği kentten kente gitti, küçük otellerde konakladı. Genç Joseph Roth 1920'li yılların sonuna kadar bir bohem yaşamı sürdürdü.
1933 yılında yerleştiği Paris'te de otel odalarında ‘özgür' bir yaşamı yeğledi. Eline geçen para geldiği gibi gidiyordu. "Gelecek hafta nasıl yaşayacağımı bilemiyorum..." Aylarca üzerinde aynı giysiyle dolaşıyordu. "Kendime iyi bir kefen alıp bir kenara kaldırsam fena olmayacak" diye sık sık düşündüğü olmuştu. Verimli olduğu yaklaşık 20 yılda on altı romanla on dokuz öykünün altına imzasını atmasına karşın eli açık bir insan olması, durumu kendinden kötü olanlara destek vermesi yaşamını olumsuz etkilemiştir… Nazi felaketinin ortasında her şeye karşın verimli ve onurlu bir yaşam sürdürmeği kafasına koymuştu. Sağlam karakterli, onurlu, dürüst ve kendisine inanılır birisiydi. "Dostluğun sınırı yoktur, o koşulsuzdur" diye düşünen Roth nefret nedir bilmezdi. O günlerde eski monarşinin özlemini çekmesinin nedeni belki de toplum düzeninin parçalanması, kimsenin geleceğinden emin olamamasıydı.
Joseph Roth gibi kendisi de yaşamının son yıllarını sürgünde geçirmiş olan Stefan Zweig yakın dostu üzerine şöyle konuşmuştu: "Joseph Roth Alman edebiyat tarihinin silip atamayacağı ender insanlardan biriydi. O, üstün bir yaratıcılık için gereken sayısız öğeye sahipti." Roth büyük coşkular yaşayan, her şeyde sınırlarını zorlayan bir insandı. Dine olan inancı sonsuzdu, kişiyi yok edebilecek içsel gerilimlere sahipti. Zweig şöyle devam etmişti: "Roth'un ruhunda bir başka insan daha vardı. O, akıllı, çok uyanık, yerine göre eleştiriyi seven yanıyla dürüst ve yumuşak olmasını başaran bilge bir Yahudi'ydi de. Ve onun bir üçüncü yanı, davranışlarıyla kibar ve saygılı, kendine güvenilen ve cana yakın, sanatsever ve müzikten anlayan bir Avusturyalı oluşuydu. İşte bu olağanüstü, benzeri olmayan birleşim kişiliğinin ve yarattığı yapıtların eşsizliğinin nedenidir." 


"Tek başımayım ve perişanım"
1930'lu yılların başında Roth: "38 yaşındayım, fakat kendimi hasta bir yaşlı gibi hissediyorum" demişti. "Tek başımayım ve perişanım. Adım doruklarda bir yerde, varlığımsa çukurda." Kısa süre sonra Naziler büyük adımlarla ilerlemeye başlayınca: "Kâğıtlar ve kitaplar arasında geçen 12 yılın sonunda ben artık kuyruğu titreyen bir varlığım…" diye yazmıştı, ümidini henüz yitirmemiş olan Stefan Zweig'a. "Dikkat edin. Siz çok zeki bir insansınız, ancak içinizdeki insan sevgisi kötülükleri görmenizi engelliyor… Almanya bizim için artık öldü, düşlerimiz geçmişte kaldı. Anlayın artık bu gerçeği." Zweig'ın olup biteni anlaması için aradan birkaç yıl daha geçmesi gerekir; Ekim 1937'de Roth'a yolladığı mektubunda şöyle der: "Çürümeye başlayan Avrupa'dan yükselen kötü kokular hepimizin burnunu yakmaya başladı…" Kara mizahı iyi başaran Joseph Roth Zweig'a şu yanıtı verir: "Sonumun yaklaştığını size yazalı çok oldu; fakat sonum bir türlü gelmek bilmiyor." Avrupa'nın yaşadığı kültür çöküntüsünde vatansız özgür insan ağıt yakıyordu!
Heinrich Böll'ün: "Alman düzyazısının yaratıcı koruyucusu" dediği Roth, iki savaş arası dönemi konu alan Hotel Savoy ve Eyyub yapıtlarında varoluşçu bir anlatımla okurun karşısına çıkar. Özellikle Eyyub bir romandan çok bir destandır, çok duru ve kusursuz bir şiirsel yapıttır, dine ve Tanrı'ya olan inancının yaratıcılığının en önemli unsuru olduğunu gösterir. Joseph Roth'un ünlü bir başka değerli yapıtı olan Radetzky Marşı'nda imparatorluğun yüzlerce yıllık soylu kültürünün artık gücünü yitirmekte olduğunu anlatır. Geçmişe olan özlemi hissedilen bu yapıtıyla Kayzer Avusturyası'na olan sevgisini kanıtlar. Radetzky Marşı'nda köklü geçmişi olan ve yavaş yavaş sönen bir ailenin yazgısını ele alır. Bu yapıtın devamı İmparatorlar Mezarlığı'dır. Başarılarının doruğu olan bu üç yapıtıyla Jo seph Roth, gerçek bir edebiyatçı, döneminin en başarılı izleyicisi olduğunu kanıtlamıştır. 


"Edebiyat yaşamımız yok olacak"
Tanışlarıyla, edebiyatçı dostlarıyla ve kendisini destekleyenlerle yaptığı mektuplaşmalarda veya kaleme aldığı günlüklerinde Roth'un liberal ve kozmopolit yanıyla, günlük yaşamın perde arkasına bakan toplumsal yanı kendini çok belirgin gösterir. Ancak günün birinde çizmeli faşizmle Avrupa'ya büyük dönüşüm gelir. Almanya'da on binlerce sol görüşlü insan kamplara sürülür. Bütün aydınlar gibi dürüst ve duygusal bu insan da büyük yasa düşer. Joseph Roth, Nazilerin yönetime el koyduğu 1933 yılında yerleştiği Paris'ten yakın dostu Zweig'a yolladığı bir mektupta şöyle der: "Çok büyük bir felakete sürüklediğimizin farkında olduğunuzu sanıyorum. Edebiyat yaşamımız yok olacak. Olup bitenler bizleri yeni bir savaşa sürükleyecek. Barbarlar yönetimi ele geçirdi. Artık yaşamın üç paralık bile değeri kalmadı. Yanlış düşlere kapılmayın." Kısa süre sonra kitaplarının yakılması, yavaş yavaş okurlarını yitirmesi, yaşanan kaba güç, Avrupa'da patlama yapan nefret ve yalan hep geleceğe inanmış, insan dostu Joseph Roth'ta derin izler bırakır, sürekli umutsuzluk artık yaşamını belirlemeye başlar. İyi yürekli, nazik ve içine kapanık, o güne dek dostlarını hep desteklemiş, davranışları hep olumlu, iyiliksever bu insan kişiliğindeki ani değişimle kolay alınabilen, öfkelenen birisi olur. 1939 yılındaki ölümüne dek Paris‘te borç içinde zor bir yaşam sürdürür. Bu süreçte Stefan Zweig'la sık sık mektuplaştığı, yakın dostunun onu parasal desteklediği bilinir.
Yoksullukla geçen Fransa yılları Roth için acımasız bir sürgün yaşamıdır. Askerlik günlerinde başlayan içki bağımlılığı vatanından uzak geçirdiği bu süreçte iyice artar, sağlığı bozulur. Joseph Roth hem toplumun dışında bir yaşam sürdürür, hem de kendini her şeyin içinde hisseder. Roth önemli sağlık sorunlarına karşın yazmasını sürdürür. O, öykü ve romanlarıyla nefes alır. İnsancıldır, toplumcudur. Değişik görüşlere ve inançlara açıktır, yapıcıdır.
Joseph Roth ruhsal sarsıntıların ve görüşlerindeki değişimin ardından mücadeleci gruplar arasında yerini almak için tüm coşkusuyla büyük çaba harcar; o Avrupa kültürünün ayakta kalabilmesi için bir savaşım verdiğine inanmaktadır. Gençliğinde topluma sürekli uyum sağlama çabalarının gittikçe daha çok dışlanmalarla sonuçlandığını gören yazar kısa yaşamının son yıllarını yerine göre kavgacı, yerine göre de yazgısına boyun eğen biri olarak geçirmiştir. Aynı günlerde kendisi için: "Öfkeli, sarhoş, fakat akıllı biri" diyen Joseph Roth 1939 yılındaki ölümünden kısa süre önce zamanın Avusturya başbakanı Schuschnigg'e yolladığı bir mektupta ülke yönetimini halkın yararına son imparatorun büyük oğlu Otto von Habsburg'a devretmesi gerektiğini talep etmiş olması, o günlerde ne kadar şaşkın olduğunun bir kanıtıdır. Joseph Roth son yıllarında sürekli bir koşuşturma içinde, bir ayağı hep çukurda yaşadı. "Gün geçtikçe ben bu dünyayı daha az anlıyorum" dedi. "Alkol yaşamımı kısaltıyor, fakat çabuk ölmemi de engelliyor..." Kaleminin gücüyle ayakta kalma savaşını 45 yaşında yitirdi. 


Nazi rejiminin ölüme sürüklediği yazarlar
Galiçyalı bir Yahudi ailenin çocuğu olan Joseph Roth hep oradan oraya gitmiş, kısa yaşamında sürekli bir göçebe olmuş, sürekli vatan hasreti çekmiştir. 1927 yılında kaleme almış olduğu "Yahudilerin Göçebe Yaşamı" adlı uzun denemesinde Doğu Avrupa Yahudilerinin zorunlu yaşamına değinir. Gençlik yılları Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun çokuluslu toplum yapısında geçmiş olan Joseph Roth savaşın ardından gelen yıkım sürecinde toplumlararası kavgayı ve Yahudiler arasındaki çekişmeleri yakından yaşamıştı. Üniversite öğrenci olarak Lemberg'in ve Viyana'nın sokaklarında gittikçe artan antisemitizme de doğrudan tanık olmuştu.
Burada Zweig'ın dostu Roth üzerine söylediklerini anımsamak doğru olacak: "Roth, geleceğe akıllıca bakmasını bilen ileri görüşlü bir edebiyatçı kalmasını başarmıştır. Çevresindeki hataları görmüş, onlara anlayış göstermesini ve onları affetmesini bilmiştir. Kendinden yaşlı sanatçılara hep saygılı davranmış, gençlere destek vermiştir. Ona dostluk gösterenle dost olmuş, arkadaşa arkadaşça yakınlaşmıştır. İyi yürekliliğini bir yabancı da hissetmiştir. Roth candanlığını, zamanını yaşamı boyunca bol keseden harcamıştır!" O, alışılmışın dışında, sıra dışı bir edebiyatçıdır, başarılı gözlemin ve somut anlatımın ustasıdır, yaşamın geçici olduğunu kabullenir, insanların sorun ve sıkıntılarına anlayışla yaklaşır, onları yapıtlarında dikkatle ve cesaretle ele alır. Anlattıklarıyla insanları yaşam bıkkınlığından uzaklaştırmak, onlara yaşamak sevincini taşımak ister.
Stefan Zweig'ın şu sözleri de hüzünlüdür, düşündürücüdür: "Son yıllarında kendi yazgısını umursamamaya başladı, hatta bir an önce gelmesini istediği sonun özlemini çekti. Dostumuz, nefret ettiği, tek başına bu dünyadan yok edemeyeceği kötülüğün sonunda kazanacağını sezdiğinde kendi kendini yok etmeye başladı. Ve bu, çok yavaş ve acılar içinde gerçekleşti. Ağır ağır yanan ve sonunda sönüp kül olan bir ateş örneği saatler, günler, aylar sürdü..." Joseph Roth, vatanından uzakta son ana kadar bir düşün savaşı verirken bir edebiyatçı, bir sanatçı kalmasını başardı.
Bu yazıyı Zweig'ın savaşın ilk yıllarında söylemiş olduğu şu çok düşündürücü sözlerle bitirmek istiyorum: "Zamanla azalsak da, sağımızdaki solumuzdaki yakın dostlarımızı yitirsek de, ümitsizliğe kapılmamalı, hüzünlenip kendimizi geri çekmemeliyiz. Bizler bir savaştayız, onun en tehlikeli yerindeyiz, tam ortasındayız. Aramızdan biri ayrıldığında, bizi bırakıp gittiğinde bir an için onu hüzünle anmalı, ona teşekkür etmeli ve hemen bizi koruyan görevimizin başına dönmeliyiz. Eserler yaratmalıyız! Hepimizi hep ayakta tutacak bu dürüst görevi başımız dik yerine getirmeliyiz, bizim de sonumuz gelene kadar!"
Nazi rejiminin yazmalarını yasaklayarak ölüme sürüklediği yazarların başında, yaratıcı ruhlu iki dost, Joseph Roth'la Stefan Zweig gelir...

9 Mayıs 2018

Ahmet Arpad: "Çevirmenlik ömür boyu sürdürülmesi gereken bir uğraştır."

Oggito, 9 Mayıs 2018
Gökhan Güvener

 • "Son 15 yılda 30 yapıtını dilimize kazandırdığım Zweig, Roth, Segehrs ve Fallada'nın ortak yanlarının savaş karşıtı, toplumcu, insancıl ve barışsever olmaları! Ben bu görüşlerin, huzursuz girdiğimiz 21. yüzyılda her zamankinden çok daha önemli olduğu inancındayım!"

• Orta ve lise öğrenimini İstanbul'daki Alman ve Avusturya liselerinde, üniversite eğitimini ise İstanbul Üniversitesi Alman Dili ve Edebiyatı bölümünde tamamlayan Ahmet Arpad, 1968 yılından bu yana Almanya'da yaşıyor. Biz onu daha çok nitelikli Stefan Zweig çevirileriyle tanıyoruz, ancak dilimize kazandırdıkları arasında Heinrich Böll, Gerhard Hauptmann, Hermann Hesse, Anna Seghers, Joseph Roth, Hans Fallada, Pablo Neruda, Johannes Mario Simmel, Thomas Bernhard ve Harry Mulisch gibi önemli yazarların eserleri de var.

• Çevirmenliğin yanı sıra serbest gazetecilik yapıyor ve fotoğraf sanatçısı olarak açmış olduğu kırktan fazla sergi var. Ahmet Arpad Alman Dili Edebiyatı'nın ünlü yazarlarını Türkçeye kazandırdığı için 2012 yılında, Almanya Federal Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı, Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı, Goethe Enstitüsü, Robert Bosch Vakfı ve S. Fischer Vakfı tarafından ortaklaşa verilen Tarabya Çeviri Ödülü'ne layık görüldü. Ayrıca 2016 yılında Anna Seghers'in Transit adlı yapıtının çevirisi nedeniyle İstanbul Kültür Sanat Vakfı'nın Talât Sait Halman Çeviri Ödülü'nü kazandı.

Yapmış olduğu on sekizi bulan çeviriyle, Stefan Zweig'ın ülkemizde tanınıp sevilmesinde önemli rol oynayan çevirmen Ahmet Arpad ile hem ülkemiz okurundaki Zweig tutkusu hem de genel olarak çevirmenlikle ilgili bir söyleşi gerçekleştirdik.


Gökhan Güvener: Babanız Burhan Arpad önemli bir gazeteci ve çevirmendi. Babanızla ilişkiniz nasıldı, mesleğiniz konusunda yönlendirmeleri olur muydu?

Ahmet Arpad: Çeviriye başlamama babam neden olmuştur. İstanbul Üniversitesi Alman Dili ve Edebiyatı bölümünde okuduğum yıllarda Hermann Hesse'nin Gençlik Bunalımları adlı romanının çevirisiyle bu 'görev'e başladım. Babam o yıllarda beni hep manen desteklemiş, hiçbir zaman yaptığım çevirileri okuyup da, Şunu şöyle yap, dememişti. Beni o konuda serbest bırakmıştır. Metni çevirmeden önce ya da çevirdikten sonra üzerinde konuşurduk, fakat hiçbir zaman yaptığım çeviriye karışmamıştı.

GG: Geçmişte, Orhan Pamuk'a Nobel Edebiyat Ödülü verildiğinde çevirmenine de ödül verilmesi gerektiğini söylemiştiniz. Çevirmenler, diller ve kültürler arasında köprüler oluşturma görevini üstlenmiş, uluslararası edebiyatın yazarlardan sonra en önemli aktörleri belki de. Avrupa ülkeleriyle kıyaslandığında çevirmenlerin ülkemizdeki konumlarında farklılıklar var mı? Yaşadıkları sorunlar nelerdir?

AA: Çevirmenler ülkeler arasında kültür köprüsü oluşturanların başında gelmelerine karşın Türkiye'de bu nedense çoğu zaman unutuluyor. Bazı yayıncılar yabancı edebiyata ağırlık verirken çevirmenler olmadan ayakta kalamayacakları gerçeğini önemsemiyorlar. Batı ülkelerinde yayıncı-çevirmen ilişkisi daha ciddiye alınıyor. Türkiye yayın dünyası ise bu sorunun çözümünde 30-40 yıl öncesiyle kıyasladığımızda büyük adımlar atmadı.

GG: Farklı edebiyat türlerinde ürünler veren, birbirlerinden önemli ayrımları olan yazarların eserlerini çevirdiniz. Bu konuda bir tercihiniz oluyor mu?

AA: Bu dediğiniz daha çok 1970-2000 yılları arasında gerçekleşti. Gençlik Bunalımları'yla başladığım çeviri yaşamımı Heinrich Böll'ün Palyaço romanıyla sürdürdüm. Ardından Gerhard Hauptmann, Mario Simmel, Pablo Neruda'nın anıları, Alfred Döblin, Siegfried Lenz, Thomas Benhard ve Harry Mulisch'in yapıtları geldi. 2000'li yıllara girdiğimizde ağırlığı Anna Seghers, Hans Fallada, Joseph Roth ve Stefan Zweig'a verdim. Böyle de devam ediyor. Bunun bence en önemli nedeni şu: Son 15 yılda 30 yapıtını dilimize kazandırdığım bu yazarların ortak yanlarının savaş karşıtı, toplumcu, insancıl ve barışsever olmaları! Ben bu görüşlerin, huzursuz girdiğimiz 21. yüzyılda her zamankinden çok daha önemli olduğu inancındayım!
Edebi bir eser çevirmek için genel kültür de gereklidir. Çevirmen çevirdiği dilin kültürünü, ülkesini tanımalıdır! Yazarla ve metinle böyle bir yakınlaşma olmazsa hiç çeviri yapmayın daha iyi.

GG: Bir önceki sorudan devam edersek, yazarların bu farklılıklarına rağmen her birinde sizin diliniz bir şekilde hissediliyor. Çeviride yazarın metnine bağlılığın ve çevirmenin kattığı üslubun sınırları nelerdir?

AA: Bir çevirmen hem özgürdür, hem de yazarın anlatımına bağlı kalmak zorundadır. Fakat metne ya da yazarın diline yüzde yüz bağlı kalmak da hatalı bir yaklaşım olur. Çevirmenin kendine göre bir özgürlüğü olması gerekir. Bu önemlidir, yazara yüzde yüz bağlı kalırsak o çeviri okunmaz. Bu nedenle, az da olsa bir 'çevirmen özgürlüğü' gereklidir.

GG: Çeviri yapan veya yapmak isteyen, bu konuya ilgi duyan insanlara önerileriniz nelerdir?

AA: Hem yapıtın yazılmış olduğu dili, hem de Türkçeyi çok iyi bilmeleri lazım. Tabii sadece yabancı dil bilmek, başarılı çevirmen olmak değildir. Edebi bir eser çevirmek için genel kültür de gereklidir. Çevirmen çevirdiği dilin kültürünü, ülkesini tanımalıdır! Yazarla ve metinle böyle bir yakınlaşma olmazsa hiç çeviri yapmayın daha iyi. Yaparsanız birkaç çeviri sonrasında kimse kitabınıza bakmaz, üzülürsünüz. İyi Almanca veya iyi İngilizce bilmek, iyi çevirmen olmak için yeterli değildir. Bu mesleğe atılan kişinin edebiyatçı/yazar yanının olması da yararınadır. Burada sayın Doğan Hızlan'ın şu görüşüne de yer vermek istiyorum: "Okura sunulan eserin olabildiğince hatasız olmasının tüm sorumluluğu yalnızca çevirmenin omuzlarına yüklenmemelidir… Olası hataları önlemek için yayınevleri çok sıkı bir editöryel kontrol oluşturmalıdır."

GG: Ülkemizde son yıllarda gittikçe artan bir Stefan Zweig tutkusu var. Yeni çeviriler yapılıyor, var olanlar yeniden basılıyor. Edebiyat dergilerine kapak konusu oluyor. Hatta çevrilen kitapların sayısında dilimiz Türkçe, İngilizce ve Fransızcayı da geçerek dünyada birinci sıraya yerleşmiş. Sizce bu sevginin nedenleri nelerdir?

AA: Zweig'ın anlatımı Türk okurunun doğasına yatkınlık gösteriyor. O bizden bir yazar gibi okunuyor… Yaşama ve insana olan iyimserliği hemen hemen her yapıtında görülüyor. Zweig hiçbir zaman ümitsiz değildir. Bence o yapıtlarını okuyanı yüreklendiren, ona yaşama sevinci veren bir umut yazarıdır. Zweig barışın ve iyiliğin hep üstün geleceğini düşünmüş, umut etmiş ve yaşamının son dakikasına kadar da bu amaçla yazmıştır. Eminim ülkemizde Zweg'ı okuyanlar daha çok hümanist, barışsever ve karşıt insanlar!
Son beş yılda yanılmıyorsam Stefan Zweig'ın yüzün üzerinde çevirisi çıktı. Tabii o bu kadar yazmadı, ancak adı sanı duyulmamış Türk yayıncılar bir kitabını yirmi kez yirmi değişik çevirtmene çevirtmekten kaçınmadılar. Böylesine bir 'buluş' dünyada hiçbir ülkede yaşanmadı!

GG: Stefan Zweig'ın kendisi de kitaplarının çevirileri konusunda çok hassastı ve bunların yüksek kalitede olmasına, eserin ruhunu tam olarak yansıtmasına önem verirdi. Ülkemizde Zweig kitaplarını çok kaliteli çevirilerle yayımlayan ciddi yayınevleri olduğu gibi, –özellikle telif haklarının kalktığı 2013 yılından sonra– çevirmenin adının dahi yazılı olmadığı örnekler de var. Bu konuda neler düşünüyorsunuz?

AA: Son beş yılda yanılmıyorsam Stefan Zweig'ın yüzün üzerinde çevirisi çıktı. Tabii o bu kadar yazmadı, ancak adı sanı duyulmamış Türk yayıncılar bir kitabını yirmi kez yirmi değişik çevirtmene çevirtmekten kaçınmadılar. Böylesine bir 'buluş' dünyada hiçbir ülkede yaşanmadı! Bu yöntemi yeğlerken ünlü yazara saygısızlık yapıldığı gibi okurun da kafası karıştırılmıyor mu? Benim görüşüme göre böyle bir uygulamayla yapıt kesinlikle kalite yitiriyor. Çünkü Stefan Zweig'a özgü anlatımı, çoğu deneyimsiz altmışın üzerinde çevirmenin yakalaması olanak dışı. Okur hangisinin Zweig'ın anlatımı olduğunu nasıl ayırt edecek? Yayın programına aldığı 25 Zweig yapıtını 15 çevirmene çevirten büyük yayınevleri de var. Bunu niçin yaptıklarını anlamak mümkün değil!

GG: Son olarak okurlarımıza çeviri konusunda iletmek istediğiniz bir görüşünüz var mı?

AA: Çevirmenlik ömür boyu sürdürülmesi gereken bir uğraştır. Ülkemizin nitelikli yayınevleri de nitelikli edebiyatçıları, özellikle 20. yüzyıl yazarlarını Avrupa'dan ülkemize taşımak zorundadır! Batı kültürünün kapılarını Türk okuruna sonuna kadar açmak nitelikli yayıncıların sürekli yapması gereken çok önemli bir görevdir. İnsanlar aydın olmak için çok kültürlü yetişmelidir. Hele 21. yüzyılda aydınlar toplumlara her zamankinden daha çok gerekli! Değişik kültürler arasında 'köprü' oldukları bilinen nitelikli çevirmenlerin önemli rolü bu aşamada kesinlikle gözardı edilemez!

Kaynak: https://oggito.com/ahmet-arpad-cevirmenlik-omur-boyu-surdurulmesi-gereken-bir-ugrastir-05201861439


31 Mart 2018

Büyüklere oyuncak trenler

TOPLUM Gazetesi, Mart 2018
AHMET ARPAD

    "Sayın yolcular lütfen trene binin, hareket etmek üzereyiz... İyi yolculuklar dileriz!" ICE 694 sefer sayılı hızlı tren Münih istasyonundan ağır ağır yola koyuluyor. Yolculuk, Almanya'nın en güzel güzergâhlarından birinde. Şatolar ve üzüm bağlarını geride bırakarak Frankfurt'a. Upuzun, bembeyaz tren yılan gibi kıvrılıyor. Nehirler üzerindeki köprülerden, dağların içindeki tünellerden, romantik tarihi kentlerden geçiyor. Son istasyona vardığında hoparlördeki ses ICE 694'ün gelişini bildiriyor. Hiç kimse inmiyor. Çünkü bu tren yolcuları cansız! Münih'ten Frankfurt'a 15 dakikada gelmişti. İki kent arası sadece 300 metreydi.

    Gerçek ICE 694'i çeken lokomotif ise 800 ton ağırlığında, 13 bin beygir gücünde. 360 m uzunluğundaki treni saatte 300 kilometre hıza ulaştırarak, Münih'ten Frankfurt'a 3,5 saatte götürüyor. Bu yolculuğunda Neckar ve Main nehirlerinin kıyısından, Augsburg, Ulm, Stuttgart ve Mannheim kentlerinden geçiyor, güzel Münih'i Avrupa'nın ortası, bankerler kenti Frankfurt'a yaklaştırıyor.

    Koskocaman bir salonda, başka bir dünyadayız. Büyüklerin oyuncak trenler dünyasında! Onların bu dünyasına, 'düşler dünyası' da diyebiliriz... Tam 860 lokomotif, 3600 vagon ve 3 km raydan oluşan 'düşler dünyası'nın Almanya'da başka benzeri yok. Minyatür Trenseverler Derneği'nin Stuttgart metrosunun alt salonlarından birinde kış aylarında yaptığı gösterilere binlerce insan geliyor. Salonda tek kadın yok. Erkeklerin çoğu da yaşını başını almış, kırkının, ellisinin üstünde. Tek-tük çocuklar da göze çarpıyor.

    Almanların bu tür oyuncak trenlere merakı sonsuz. Milyonlarca insan yüzlerce milyon Mark'ı bu uğurda hiç çekinmeden harcıyor. Evinin bir odasını trenlerine ayıramayan çatı arasına ya da bodruma kapağı atıyor. Küçük lokomotiflerden, uzun vagon dizilerinden, ormanlardan, dağlar tepelerden oluşan "düşler dünyası"nda yaşayanlar çocuklar değil yetişkinler, yaşını başını almış insanlar. Küçük memurundan banka müdürüne, lise öğretmeninden başhekime, yargıca her meslekten insan kendi dünyası kuruyor.

    Noel ve yılbaşı öncesi minyatür tren satan dükkânlardan çıkmayan oğullar değil, onların babaları. Evinde halının üzerine kurduğu bir kaç metre rayla düşlere dalan, çocukluğunu yeniden yaşayan bu insanlar hevesleri uğruna hiçbir giderden kaçınmıyor. Avrupa'nın en büyük ve en eski oyuncak trenler yapımcısı Maerklin'in Stuttgart yakınındaki müzesini her ay onbinler ziyaret ediyor. Bu fabrikanın 1935'de sadece 300 adet yaptığı ünlü İsviçre lokomotifi 'Timsah' günümüzde açık artırmalarda bir otomobil fiyatına alıcı buluyor.

    Babaların 19. yüzyıldan bu yana severek oynadığı tek oyuncak minyatür trenler. Ve bu böyle kalacağa da benziyor. Boş zamanlarını çatı aralarında, bodrum odalarında, salondaki halının üzerinde buharlı ve elektrikli lokomotiflerin çektiği trenlerin dünyasında geçiren babalar çoğu kez zaman ayıramadıkları eşleri, oyuncaklarına dokunmalarına izin bile vermedikleri oğulları ile atışmayı da göze alır...

Stefan Zweig'i neden seviyoruz?

KOÇ Holding, Bizden Haberler Dergisi, Mart 2018
YASEMİN BALABAN

Bir-iki yıldır çok satanlar listelerinin en üst sıralarında hep onun kitapları var. Hem de bir değil birkaç tane. Geçen yılın en çok satan 10 kitabının içinde ise tam üç kitabı vardı. Ünlü hümanist, Viyanalı yazar Stefan Zweig'dan bahsediyoruz. Ajans Press'in Kitap Yurdu, Idefix ve D&R'dan aldığı bilgilerden derlediği listeye göre 2017'nin en çok okunan 10 kitabının arasında Zweig'ın "Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu", "Olağanüstü Bir Gece" ve "Bir Çöküşün Öyküsü" kitapları yer aldı. Sevenleri ve takipçilerini bile şaşırtan bir durum oldu bu. Peki, ölümünün üzerinden 75 yıl geçen yazarı bu kadar popüler yapan ne?

Bu sorunun yanıtlarından biri, Zweig'ın oldukça üretken bir yazar olması ve eserlerinin geniş bir yelpazeye yayılması. Telif halklarının kalkmasıyla çok sayıda yayınevi Zweig'ın roman, öykü, gezi anıları, günlük, anı, deneme, oyun ve biyografi gibi pek çok türü içeren kitaplarını Türkiye'deki okurun iştahına sundu. Ünlü edebiyatçı, yazılarındaki iyimser tonla okuru hızla cezbetti. Bu beğeninin arkasındaki en önemli neden ise Zweig'ın derin anlatımı sayesinde okurunun imgelemini beslemesi oldu. Yazarın incelikli karakter analizleriyle insanlığa dair ruh durumlarını ortaya koyduğu uzun öykü ve romanları, okuru hemen içine alan, elinden bırakamadığı, her okuyanın en sevdiği kitaplar listesinde mutlaka yer alan birer başyapıt oldu. "Bir Kadının Yirmi Dört Saati"nde romanın kahramanı olan Bayan C.'ye kumarhanelere gidip kumarbazların ellerini seyrettiğini anlattırır Zweig. Sayfalarca süren bu anlatımda ellerin de bir dili olduğunu, kumar oynayan ellerin -yüz ifadelerinin aksine- değişen ruh hallerini nasıl yansıttığını öyle ustalıkla anlatır ki adeta eller tarafından oynanan bir tiyatroyu izletir okura tasvir üstadı. Büyük sırlar ve büyük tutkuları, 20. yüzyıl başındaki, kültürün anayurdu olarak görülen Avrupa manzarasında usta bir akıcılıkla anlatırken okuru da bu atmosfere taşır.

"GERÇEK İNSANI" ANLATAN BİYOGRAFİLER

Zweig'ın popülerliğinin arkasındaki güçlü nedenlerden biri de insanın merkezde olduğu çok önemli biyografiler yazması. Herkesin hakkında az çok fikir sahibi olduğu ya da kimilerinin iyi bildiği tarihi karakterler onun kaleminde adeta birer roman kahramanına dönüşür.

Karakterleri ve onların duygu durumları sanki yarattığı birer kurgu karaktermişçesine derinliğine iner.Bir Zweig uzmanı olan çevirmen Ahmet Arpad, 23 Mart 2017 tarihli makalesinde onu şu sözlerle anlatıyordu: "Viyanalı Stefan Zweig, Freud psikoanalizini uyguladığı öykülerinde olayları, kişi davranışlarını, onların düşün dünyalarını en önemsiz sayılabilecek ayrıntılara kadar işlerken yalın bir lirizm, vurucu bir gerilim sağlamayı ustalıkla başarır. Anlattıkları çoğu kez onun psikolojik-edebî deneyimleri, kişi olarak yaşadıklarıdır.

Kimi yapıtında karşımıza çıkan alışılmamış kişilikteki insanlar ise yazarın gözüpek heveslerini kamçılayarak onu yaratıcılığa sürükleyen karakterlerdir. Stefan Zweig bir şeye hep sadık kalır: Doğruya ve insancıllığa dikkatimizi çeker, karşıtlar arasında aracı rolünü üstlenir. Okurunu inandırıcı gücüne, anlatımı ve diliyle ulaşır. Zweig iyimserdir, sürekli barışı, iyiliği düşler. Her şeye hümanizmin penceresinden bakar."

BURHAN ARPAD ÇEVİRİLERİ

Akıcı anlatımıyla usta bir yazar olan aynı zamanda düşünür sıfatıyla insan psikolojisinden tarihsel olaylara kadar incelikli bir anlatımla sürükleyici eserler veren Zweig, elbette ki bu özellikleriyle sevilen bir yazar olmayı hak eder. Birçok "çok satar" kitaptaki genel özellik olan sığlık bulunmaz yapıtlarında. Ancak başka dillerdeki okurların onu sevmesinde kuşkusuz çevirilerin de payı büyük. Türk okuru, Burhan Arpad çevirileri sayesinde ölümünün hemen ertesi yılı olan 1943'te tanıştı Zweig'la. Hıncal Uluç, 1 Aralık 2017 tarihli köşe yazısında Zweig sevgisini Arpad'a şu sözlerle bağlıyordu: "...Baş sebep Burhan Arpad'dır... Okunması kolay ve meraklı uzunca hikâyelerini çevirdi Arpad. Zweig okumak sadece ayrıcalık değil, keyiftir, dostlarım!" Bir Zweig hayranı olarak çevirmenliği babasından devralan Ahmet Arpad da yazarın 75'inci ölüm yıldönümünde Viyana'da yapılan anma toplantısında Zweig sevgisinin nedenlerini şu sözlerle açıklıyordu: "Zweig; roman, öykü, hatta denemelerde çok bilmişlik taslamaz ve bu bağlamda en zor konuları abartısız, anlaşılır biçimde sunar. İşte bu nedenledir ki, Türk okuru tarafınca benimsenip ‘bizden biridir!' kanaatini uyandırmaktadır. Yapıtları iyimserlik içerir, ümit doludur..."

Ahmet Arpad çevirisiyle Zweig öyküleri yayımlayan yayınevlerinden biri de Koridor Yayıncılık. Yayınevi editörlerinden Zübeyde Abat, şu değerlendirmeleri yapıyor: "Kısacık ömrüne iki dünya savaşı sığdırarak tarihin en önemli dönemeçlerine tanıklık etmiş olan Zweig, hiç şüphesiz zamanının ötesinde bir yazar. Psikolojik derinliklere sahip eserlerinin her satırı okuyucunun içine işleyen, beynine kazımak istediği güçlü anlamlara sahip ve kendini bulduğu bir yalnızlık köşesi gibi."

Görünen o ki; yayınevleri Zweig eserlerini çoğaltmaya, okurun iştahını kabartmaya devam edecek. Zweig'la tanışanlar tanışmayanlara hararetle tavsiye ederken, büyük usta satış listelerindeki yerini de korumayı sürdürecek.


Kaynak:
https://www.koc.com.tr/tr-tr/koc-gundem/bizden-haberler-dergisi/NewsMagazineDocuments/2018/BH-457.pdf

1 Şubat 2018

Yeşil alan yerine AVM'ler!

TOPLUM Gazetesi Şubat 2018
AHMET ARPAD

    Yılbaşının ilk günüydü. Münih'ten bizi ziyarete gelmiş dostlarımızla önce seksen ülkeye canlı yayınlanan Viyana Filarmoni Orkestrası'nın Yılbaşı Konseri'ni dinlemiş, Johann ve Josef Strauss'un melodileriyle coşmuş, Mavi Tuna valsi ve Radetzky marşıyla yılın ilk köpüklü şarabını yudumlamış ve sonra da kent parkında biraz hava almaya çıkmıştık. Kulağımızda valsler, polkalar, güneşli bir günde yeşillerin arasında biraz yürümek uzun gecenin ardından insana çok iyi geliyordu. Alman insanın doğaya, yeşile olan sevgisi sonsuzdur. Ülkenin her eyaletinde açılan 'bahçecilik sergileri'yle kentlere yeni yeni parklar, daha çok yeşil alanlar kazandırılıyor. Stuttgart'ın merkezinde 'yeni yıl yürüyüşü' yaptığımız 10 kilometre uzunluğundaki bu park da son 40 yılda uygulanan çeşitli projelerle gerçekleştirildi. Mimarlar, plancılar, doğaseverler, bahçevanlar ve yerel politikacılar bir araya geldi mi ve hepsi de iyi niyetli oldu mu, mükemmel ve kalıcı bir şey çıkıyor ortaya. Siz, nüfusu 20 milyona dayanmışk İstanbul'da içinde çocukların koşuşturup oyunlar oynadığı, annelerin bebek arabalarıyla gezindiği, sıralarda oturan yaşlıların sohbet ettiği, sevgililerin el ele dolaştığı tek bir büyük park göstebilir misiniz? Zorlamayın kendinizi, çünkü bu hiç gerçekleşmeyecek bir düş!! Arşivlerde eski İstanbul fotoğraflarını karıştırın, 70 yıl öncesinin Taksim İnönü gezisine, tâ Maçka'ya kadar uzanan yeşil alanlara hayran hayran bakın, hüzünle iç çekin….

    Türk insanı da doğayı, yeşili sever, köyünde kaldığı sürece! Fakat büyük kente geldi mi, yeşil sevgisi kısa sürede beton sevgisine dönüşüverir. Menderes'in başlattığı "yeşilin yerine asfalt ve beton misyonu"nu İstanbullu olmayan, fakat kendilerine "İstanbul âşığı" diyen halefleri hep sürdürdü. Bu deprem bölgesine son 15 yıldır dikilen "ucube" gökdelenlerin, açılan yolların, altgeçitlerin, tünellerin, kavşakların sonu gelmeyecek gibi. İstanbul'u yönetenler her tarafı betonlarken yeşillendirmekten niçin kaçınıyorlar?

    Resmi açıklamalara göre İstanbul'da kişi başına bir metrekarenin altında yeşil alan düşüyor. Ancak sağlıklı bir yaşam için bunun 10 metrekare olması gerekiyor! Avrupa'nın büyük kentlerinde her insan 20 ile 45 metrekare arasında değişen yeşil alandan tek başına yararlanıyor. Örneğin Viyana'da kentin yüzde elli biri yeşille kaplı! Kişi başına düşen oran 25 metrekare! Arada sırada gittiğim bu Tuna kentinde ne zaman parklardan birine oturup dinlensem, parksız kent İstanbul'u anımsar, öfkelenirim. Kahramanlar Alanı'yla Burg Tiyatrosu arasındaki Volksgarten'de dinlenirken, belediye parkındaki güzel Steirermark'ın terasına oturup tarihi salondan kulağa hoş gelen piyano müziğini dinlerken 1950'li yılların İnönü gezisini, Taksim Belediye Gazinosu'nu, Boğaz manzaralı bahçe lokantasını düşünmeden edemez insan! 1940-1965 yılları arasında büyük salonunda düzenlenen konserler, balolar, müzikli akşam yemekleri ve varyeteleriyle kentin sanat ve eğlence yaşamında önemli bir rolü olmuş bu nefis yapıyı yıkıp, gökdelen bir otel kondurttular yerine. Hemen karşısındaki Dağcılık Kulübü de başka bir otel uğruna yerinden kovuldu. Taksim-Maçka arasındaki 2 numaralı park alanına ilk giren ise Menderes'in izin verdiği Hilton Oteli olmuştu. Şimdi Taksim ile Maçka arasındaki gezi-park alanında tam altı büyük otel yükseliyor! Taksim'e cumhuriyet anıtı manzaralı dev camiyi de hiç akıllarından çıkarmadılar. Ve sonunda yapmaya da başladılar! Yeşil Çamlıca tepesini de bir başka dev cami konduruldu. İstanbul AVM'ler, yeni yeni camiler, yollar ve yollar kenti oldu. Yeşil hızla eksilirken beton aynı hızla arttı. Çocukluğumuzun Boğaziçi yamaçları korularla doluyken günümüzün Boğaziçi yamaçları sitelerle dolu! 1910'lu yıllarda sadece üç yıl görev yapan İstanbul Belediye Başkanı Topuzlu, kente bir tiyatro ve konservatuvar kazandırmaktan öteye, anayolları ağaçlandırmış, saray bahçesi Gülhane'yi halka açmış, Fatih ve Sultanahmet'e de parklar yapmıştı. Onun 'halefleri' ise tam tersini yaptılar… Ağaçların kent hava kirliliğinin %50'sini temizlediğini, araç trafiğinde boğulan İstanbul'da belediye başkanı acaba bilmiyor mu? ABD John Hopkins Üniversitesi'nde bilim adamları hava kirliliğinin meydana getirdiği mikro zerreciklerin büyük kentlerde ölüm oranının artmasına neden olduğunu yıllar önce saptamıştı. Her gün 4 milyon araç İstanbul yollarını aşındırıyor! Altı yüz bin nüfuslu Stuttgart'ın sadece kent merkezinde bol ağaçlı 120 hektar park alanı var. Yeter ki yönetenler iyi niyetli olsun!

31 Ocak 2018

Max Frisch'in izinde

TOPLUM Gazetesi, Ocak 2018
AHMET ARPAD

Zürih kentini yukarıdan seyretmek istiyorsanız İstasyon Caddesi'nden sola sapıp, dar sokaklardan ağır ağır yürüyerek Lindenhof tepesine çıkmak en iyisi. Ağaçlar altındaki küçük park Zürih'te bir "vaha". Tarihi yapılar, büyük katedral, kentin ortasından geçen Limnat nehri buradan ayaklarınızın altında. Ötelerde Zürih'i ve gölü çevreleyen tepeler. Kışın ufukta karlı dağlar, lodos estiğinde mavimsi bir renge bürünen, kente iyice yaklaşan Alpler. Lindenhof her mevsimde güzel, huzur verici, romantik. İsviçreli yazar Max Frisch'in ölümünün ardından 25 yıl geçti. Savaş sonrası Alman dili edebiyatının en önemli yazarlarından sayılan Frisch eserlerinde daha çok bireyin ve toplumun kimlik sorunlarını ele alır, ülkesi İsviçre'yi sorgulamaktan da geri kalmaz. Frisch yaşamının uzun yıllarını doğduğu kent Zürih'te geçirir, eserlerini orada yaratır. Göl kıyısındaki bu güzel kentin café ve lokantaları onun çalışma ve tartışma mekânlarıdır. Max Frisch'in izinde yapılacak bir gezintiye göl kıyısındaki Bellevue alanından başlamak doğru olur.

1978'de bir akşam dostu Friedrich Dürrenmatt ile yine Kronenhalle lokantasında buluşur. Dürrenmatt ona en son eseri "Okuma Kitabı"nı "eski dost ve omuzdaşım Max'a..." cümlesiyle imzalayıp verir. Frisch yazılana şöyle bir göz atar ve hiç sesini çıkarmadan lokantayı terk eder. Fakat gece yarısına doğru geri döner ve elindeki kitabı hâlâ masasında oturmakta olan Dürrenmatt'ın önüne: "Bu utanılacak bir cümle, avukatımla konuştum, 'omuzdaş' bir hakaret!" sözleriyle fırlatır ve çıkar gider. Kronenhalle günümüzde yine ünlü. Duvarlarını süsleyen değerli Picasso'ların ve Chagall'ların asılı olduğu lokanta, göl ile şehir tiyatrosu arasındaki konumu nedeniyle her zaman dolu, masalarında çoğu kez varlıklılara ve diğer ünlülere rastlanıyor. 1862'de açtığı kapılarını hiç kapatmamış olan Kronenhalle ciğer köftesinden yapılan leziz çorbasıyla da ünlü. Max Frisch'in sık sık uğradığı Zürih lokantalarından biri de Bodega Espanola. Saatlerini geçirip, kimi eserlerini kaleme aldığı, günlük gazeteleri karıştırdığı, yan masada oturanlarla politik tartışmalara girdiği Bodega 1874'te açılmış. İspanyol mutfağından spesiyaliteler ve şaraplar sunan lokanta da Kronenhalle gibi sanki hiç yenilenmemiş, geçmişini günümüze dek öyle korumuş. Göl kıyısındaki Grand Café Odeon yüz altıncı yılını kutladı. Onlarca yıl Zürih'e gelen ünlü mülteciler için ilk adres sayılan Odeon da Frisch'in sık sık uğradığı Café'lerden biriydi. Zürih'de Viyana kahvehanesi atmosferini arayan aydınlar için Odeon ideal bir buluşma yeriydi. Lenin, Thomas ve Klaus Mann, Albert Einstein, Franz Léhar, Arturo Toscanini, Erich Maria Remarque, Stefan Zweig, James Joyce sürekli müşterileriydi. Mülteci yazarların eserlerini basan Europa Yayınevi sahibi Emil Oprecht kitapların ilk sunumunu Cafè Odeon'da yapardı.

Max Frisch'in "Günlükler - 1946-1949" eserini kaleme aldığı Cafè de la Terasse bir süre önce iyice bir elden geçmiş Arnuvo salonuyla koruma altına alınmış yuvarlak bir yapı. Sütunları, büyük pencereleri ve mobilyaları kahvesini yudumlayana huzur veriyor. Frisch'in izinde yapacağınız gezinti sizi mutlaka az ötedeki dünyaca ünlü Zürich şehir tiyatrosuna da götürecektir. Romanlarının yanı sıra tiyatro oyunlarıyla da ünlenen Max Frisch'in Bertolt Brecht'ten etkilendiği söylenir. Yaşamının tam kırk dört yılını Zürih tiyatrosuna vermiş olan yazarın toplumsal eleştiri ağırlıklı sahne oyunları da çoğu kez İsviçre'de heyecanlı tartışmalara neden olmuştur. Max Frisch doğduğu ve yaşadığı, "çevresini fabrikaların değil villaların sardığı hoş bir gölün kıyısındaki" Zürih'i severdi. Kentteki yaşam, Limnat nehri, göl, dağlar ve en çok da caddelerinden geçen mavi tramvaylar hoşuna giderdi. Mavi, Frisch'in çok sevdiği renkti, kitaplarını ciltletirken hep maviyi yeğlerdi. Gençliğinde mimarlık eğitimi görmüş olan Max Frisch'in zengin arşivi günümüzde Zürih Teknik Üniversitesi'nde korunmakta. Sıcak yaz günlerinde serinlemek isteyenler kendilerini, 1949'da Max Frisch'in plânlarına uygun inşa edilmiş olan ve günümüzde bir kültür anıtı kabul edilen Letzigraben açık yüzme havuzunun sularına bırakıyor.

11 Ocak 2018

Burhan Arpad’ı andık

Hürriyet, 11 Ocak 2018

Doğan Hızlan




TGC (Türkiye Gazeteciler Cemiyeti), 'Meslekte İz Bırakanlar' toplantılarının 22'ncisinde yazar çevirmen Burhan Arpad'ı andı.


Açılış konuşmasını TGC Başkanı Turgay Olcayto'nun yaptığı toplantıda daha sonra Fahri Aral'ın moderatörlüğünde Orhan Erinç, Eray Canberk, Ahmet Arpad ve ben onun hakkında konuştuk.

Olcayto, tanışmalarını anlattı, gazetelerin Bâb-ı Âli'den taşınmalarını istemediğini belirtti.

Ben, Arpad'ı yazar ve çevirmen olarak yakından tanıdım. Çalıştığım yayınevine çeviriler yaptı. İlkeli kuşağın temsilcisiydi, inandıklarından ödün vermez, siyasal tercihini, dünya görüşünü yazıları kadar çevirdiği yazarlarda da gösterirdi.

TGC Genel Sekreteri Sibel Güneş açılışta, Burhan Arpad'ın özgeçmişiyle ilgili şu bilgiyi verdi: "1910 yılında Mudanya'da dünyaya gelen Burhan Arpad, Rehber-i Tahsil Numune Mektebi ve Orta Ticaret Mektebi'nden mezun olduktan sonra 1936 yılında Vakit gazetesinde gazetecilik mesleğine başladı. Daha sonra sırasıyla Uyanış dergisinde, Kurun dergisinde, İleri, İstiklal, Tan, Cumhuriyet, Memleket, Hürriyet, Vatan ve Cumhuriyet gazetelerinde muhabir, istihbarat şefi, yazar olarak mesleğini sürdürdü. Burhan Arpad, haber ve fıkra dallarında 4 kez ödül kazandı. 'Şehir', 'Taşı Toprağı', 'Yeditepe Olayları', 'Alnımdaki Bıçak Yarası', 'Hesaplaşma', 'Yokedilen İstanbul', 'Gezi Günlüğü' ve 'Direklerarası' isimli kitapları yayımlandı. Ayrıca 30'u aşkın çevirisi bulunuyor. Burhan Arpad, Bulgaristan Cumhuriyeti Kyryl Kardeşler Kültür Nişanı, Federal Almanya Cumhuriyeti (Altın) Birinci Derece Liyakat Madalyası ve Avusturya Cumhuriyeti Bilim ve Sanat İçin Birinci Derece Onur (Altın) Madalyası aldı. 3 Aralık 1994'te vefat etti. Burhan Arpad'ı sevgi ve saygıyla anıyoruz."

*

OĞLU Ahmet Arpad, Almanya'dan bu anma toplantısı için gelmişti. O da baba mesleğini seçmiş ve çevirmen olmuştu. Geçen yılki Talât Sait Halman çeviri ödülünü kazanmıştı.

Konuşmasına şu cümleyle başladı: "Babam savaş karşıtı yazarları çevirmeye özen gösterirdi. Babam, fabrikada işçi olarak çalışırken 1.5 yıl öğle tatillerinde ders alarak Almanca öğrendi. Yaşadığı dönemde baskı gören Behice Boran, Sabahattin Ali, Ruhi Su gibi dostlarına destek verdi. Cezaevinde ziyarete gitti, açıklamalar yaptı. Örnek bir insan ve babaydı, beni çeviri alanına yönelten babamdır. Annem ve babam her akşam ya sinemaya ya tiyatroya giderlerdi, bizi de götürürlerdi."

Diğer konuşmacılar da şunları söyledi:

- Orhan Erinç: "Çok önemli bir İstanbul yazarıydı. Günlük yazılarında İstanbul'da betonlaşmadan şikâyet ederdi. İstanbul'da ilk yapılan beton bloklar Levazım Sitesi'ydi. Yapılmaması için çok çaba harcadı."

- Eray Canberk: "Kitaplarını çok severek okudum. İstanbul'u çok iyi bilir ve yazardı. Bugün yaşasa kentsel dönüşüme karşı çok yazılar yazardı. Bir İstanbul muhafızıydı."

Fahri Aral da 1974-1978 yılları arasında MAY Yayınları'nca bütün eserlerini bastığını, basım süresince yaşadıklarını anlattı.

O yıllarda tanıdığı Arpad'ın titizliğinin yanı sıra biraz da huysuz ve inatçı olduğunu, özellikle 'Taşı Toprağı Altun' adlı kitapta 'altun' kelimesindeki 'u'nun kullanımı konusunda çekiştiklerini ve eğer kelime 'u' ile kullanılmazsa kitabı çekeceğini hatırladığını anlattı. Arpad 'ın MAY Yayınları'nın sahibi Mehmet Ali Yalçın'la olan sıkı dostluğunu vurguladı. Yalçın'ın yayıncıların o yıllarda had safhaya gelen kâğıt sorununu görüşmek üzere gittiği Ankara'da bakanın odasının kapısında kalp krizi ile yaşama veda ettiğini, aslında bu anlamda bir 'görev şehidi' olduğunu ifade ederken, Burhan Arpad'ın bu ölüm üzerine Cumhuriyet'te yazdığı yazıdan pasajlar okudu.

*

BURHAN ARPAD'ın İstanbul yazılarını yeniden okuyalım. Bugünkü inşaat histerisini bir kez daha üzülerek eleştirelim.

4 Ocak 2018

"Kaleminin gücüyle ayakta kalmasını başardı"

Ahmet Arpad'ın Türkiye Gazeteciler Cemiyeti'nin İstanbul'da 4 Ocak 2018 günü düzenlediği Burhan Arpad'ı Anma Toplantısı'nda yaptığı konuşma

    Beyoğlu'ndaki Melek Sineması'nda 1934 yılında gösterilen "Kadınlara İnanmam" adlı film babam Burhan Arpad'ın yaşamında çok önemli bir rol oynamıştır. Dönemin ünlü tenorlarından Viyanalı Richard Tauber'in başrolünü oynadığı filmi seyreden Burhan Arpad Almanca öğrenmeye karar verir. Hemen Alman Lisesi'ndeki kurslara yazılır. Bu çabasını aralıksız beş yıla yakın sürdürür. Aynı zamanda Tünel meydanındaki Aşkenaz Yahudisi İzidor Karon'un 1923'de açtığı Alman Kitabevi'nin sürekli müşterisi olur. Buradan aldığı Almanca dergi ve ilerde de kitaplarla, birkaç yıl içinde Almancasını ilerletir. Cibali Tütün Fabrikası'ndaki muhasebe memurluğu görevini bırakıp Tekel Genel Müdürlüğü'nün mutemeti olarak yaşamını sürdürür. Bu görevinin yanısıra Vakit Gazetesi'nde gazeteciliğe ilk adımlarını atar.

    1938 yılının Nisan ayında komşu kızı Semiha Güzelhisar'la evlenir ve o güne kadar yaşadığı Vefa mahallesinden ayrılıp Osmanbey Şair Nigar Sokağı'ndaki modern bir apartman katına yerleşir. Ancak aradan daha 2 yıl geçmeden bir gün eve gelen Burhan Arpad eşine: "Semiha gelecek ay Taksim'e taşınıyoruz" der. "Talimhane'de 5 odalı bir kat tuttum..." Eşinin itirazları bir sonuç vermez. Talimhane'nin yeni apartmanlarından birine taşınırlar. Burhan Arpad'ın buraya gelmesinin tek nedeni 'kentin sanat yaşamına yakın olmak isteği'dir. Beyoğlu sinemaları, tiyatro ve konser salonları, sanat galerileri, şık mağazaları ve o günlerin aydınlarının sık sık bir araya geldiği pastaneleriyle onu bekliyordur. Beyoğlu'ndaki Nisuaz Pastanesi, 1930-1950′ler boyunca edebiyatçıların uğrak yeriydi. Nisuaz'ın müdavimleri Ahmet Hamdi Tanpınar, Sabahattin Kudret Aksal, Asaf Hâlet Çelebi, Abidin Dino, Arif Dino, Orhon Murat Arıburnu ve Sabahattin Ali gibi şair ve yazarlardı. Çaylarını yudumlarken birbirlerine yazdıklarını okuyan edebiyatçılar, pek çok derginin yayın toplantısını da Nisuaz'da yapardı. Hilmi Ziya'nın "İnsan" ve Burhan Arpad'ın "İnanç" dergilerinin temelleri burada atıldı. 1940-1941 yıllarında Hulusi Dosdoğru'yla ortak yayımladığı ve sadece 20 sayı basan aylık 'İnanç' dergisi için ilerde anılarında şöyle der: "Hümanist fikirleri yaymak amacıyla çıkarıyorduk…" Daha sonraki yıllarda 'Yurt' ve 'Dünya', 'Adımlar', 'Yığın' dergilerine öyküler ve eleştiri türünde yazılar verir. 1943 yılı Burhan Arpad'ın çevirmenliğinin başladığı yıldır. Çeviri dünyasına ilk adımlarını Stefan Zweig'ın Yıldızın Parladığı Anlar ve Joseph Roth'un Eyyub yapıtlarını Türkçe'ye kazandırarak atar. Onları sayısız Remarque ve Zweig yapıtı takip eder. „Sevdiğim, topluma yararlı olacağına inandığım kitapları çevirdim," diyen Burhan Arpad'ın, dilimize kazandırdığı kırka yakın roman ve öykü kitabının yazarlarının ortak yanı insancıl, antifaşist, antimilitarist ve barışsever olmalarıdır. 40 yıl boyunca aralıksız yaptığı çeviriler ona Almanya'dan, Bulgaristan'dan ve Avusturya'dan değerli ödüller ve madalyalar getirmiştir.

    1940'lı yıllar Türkiye ve Türk düşünürü için önemli yıllardır. Sosyal gerçekçi akımın peşinden giden ve yürüdükleri yolda engellerle karşılaşan aydınlar arasında direnebilenler arkalarında, günümüzde de sevilerek okunan başarılı yapıtlar bırakmıştır. Bu çevrenin içine giren Burhan Arpad'ın o yıllardaki en önemli dostlarından biri sosyal gerçekçi akımın öncü yazarlarından kabul edilen Samim Kocagöz'dür. Aynı süreçte Sabahattin Ali ve Sait Faik Abasıyanık da yakın dostları arasındadır. Behice Boran, eşi Nevzat Hatko ve çevrelerindeki aydınlarla sık sık Taksim Talimhane'deki katında ve Küçüksu'nun yamaçlarındaki yazlığında buluşup görüşürler. 1940'lı yılların sonunda bu dostlar çevresine Ruhi Su da katılır. Dönemin aydın çevresi, kimi eleştirilere ve yaşadıkları sorunlara karşın birbirinden kopmaz, değerli dostluklar onlarca yıl sürer gider. İhsan Devrim ve Salâh Birsel'le 1943'de ortak kurdukları ABC Kitabevi 4 Aralık 1945'de Tan Gazetesi saldırısından nasibini alır, tahrip edilir.

    Büyük kentin toplumsal olaylarını ele aldığı "Şehir – 9 Tablo" ve "Dolayısıyla" bu dönemde yazdığı ve defalarca baskı yapan önemli yapıtlarıdır. Oktay Akbal ilerde Vatan gazetesinde şunları yazar: "Arpad'ın insanları küçük serüvenler, küçük düşler besler. Geçinmek ve yaşamak başlıca kaygılarıdır." Burhan Arpad aynı süreçte Hasan Âli Yücel'in Milli Eğitim Bakanlığı döneminde başlattığı dünya klasikleri dizisine de çevirileriyle katılmıştır.

    1940'lı yıllar Arpad'ın gazetecilikte önemli adımlar attığı yıllardır da. Almanca'nın yanısıra Fransızca da bilen Arpad 1948 yılında ilk kez yurtdışına çıkar. Amacı davetli olduğu Salzburg Festivali'ne katılmaktır. Patronu Sedat Simavi'den zar zor izin alıp gemiyle İtalya'ya varır, gecesi bir kutu Bafra sigarasına pansiyonlarda konaklar, oradan trenle Salzburg'a geçer. Haftalar geçirdiği Salzburg'a ilerki yıllarda sık sık uğrar. Burhan Arpad'ın İstanbul'dan sonra en çok sevdiği kent ise Viyana'dır. Bu Tuna kentini yaşamı boyunca sayısız kez ziyaret eder, Spiegel Sokağı'ndaki "Pension Alt Wien"de kalır, bakanlıklarda dostlar edinir, Stefan Zweig Cemiyeti'nin onur üyesi olur, tiyatro, opera ve operetlerden çıkmaz. 1970'li yılların sonunda "Pension Alt Wien"i işleten yaşlı kızkardeşler binayı bir İranlı halı tüccarına satınca az ötedeki, Graben'deki "Pension Nossek"e yerleşir.

    1952'de Hürriyet'ten ayrılıp Ahmet Emin Yalman'ın Vatan Gazetesi'ne geçen Burhan Arpad o yıllarda sürekli yaptığı Avrupa yolcuklarından izlenimlerini değişik kitaplarda toplar. Gazeteciliğini ilerlettiği Vatan'da köşe yazılarının ("Günü Gününe") ötesinde okurun çok ilgisini çeken sinema ve tiyatro eleştirileri de kaleme alır. O dönemde Arpad'ın yaşamındaki en önemli olaylardan biri de 1952 yılında Lütfü Akad, Aydın Arakon, Orhan Arıburnu, Fikret Arıt, Hüsamettin Bozok, Hıfzı Topuz ile birlikte kurduğu "Türk Film Dostları Derneği"dir. Bu yürekli insanların yaşama geçirdiği TFDD sinemamızın sorunları üzerine çalışmalar yapar, raporlar hazırlar ve 1953 – 1955 yılları arasında üç "Türk Film Festivali" düzenler.

    Avrupa'daki iki politik olayın Arpad'ın gazeteciliğinde önemli rolleri vardır. 18 Haziran 1953 günü Salzburg Festivali'nden Berlin Festivali'ne gitmek için Münih`ten bindiği uçakta, yaşamının 11 yılını Türkiye'de geçirmiş olan ünlü bilim adamı Ernst Reuter'le yanyana oturur. Ankara'dan tanıdığı Reuter 1946'da Türkiye'den Almanya'ya döndükten sonra Batı Berlin Belediye Başkanlığı'na seçilmiştir. Bir gün önce, 17 Haziran 1953'de, savaş sonrası kurulan yeni Almanya'nın tarihinde önemli iz bırakacak bir olay yaşanmıştır. Berlin'de bir milyonun üzerinde insanın katıldığı özgürlük ve demokrasi nümayişi kısa sürede bir ayaklanmaya dönüşmüş ve Sovyet tankları tarafından bastırılmıştır. En az 50 insanın öldürüldüğü olayların yaşandığı 17 Haziran günü Berlin'de olmayan Reuter ertesi gün uçaktan inerken arkasında Burhan Arpad durmaktadır. "Merdivenin ucunda yaklaşık 200 gazeteci bekliyordu" diye anlatmıştı İstanbul'a döndüğünde. Ernst Reuter onu ertesi gün makamına davet eder. Bir gün sonra da Vatan Gazetesi tüm birinci sayfasını Arpad'ın röportajına ayırır. 1956 Macar Devrimi'nden kısa süre Arpad yine Viyana'dadır. Sovyetlerin ülkelerinden çekilmesini talep eden yüzbinlerin ayaklanmasını bastırmak isteyen Sovyet ordusu üç bine yakın insanın ölümüne neden olmuştur. Komşu ülke Avusturya'ya sığınanlarla sınırdaki kamplarda yaptığı röportajlar gazetesi Vatan'da günlerce yayınlanır. 1950'li yılların Avrupası için çok önemli kabul edilen bu iki olayı o günlerde okurlarına kapsamlı duyuran tek gazete Vatan olmuştur.

    1950 – 1960 arası yılları Burhan Arpad için çok verimli geçer. Gazete yazılarının, sayısız yurtdışı yolculuklarının, tiyatro ve sinema eleştirilerinin, çevirilerin yanısıra Türk tiyatro tarihine ışık tutan yapıtlar da kaleme almıştır. 1920'li yıllardan başlayarak birebir içinde yaşamış olduğu İstanbul'un tiyatro yaşamını 'Perde Arkası', 'Operet – 8 Tablo', 'Oyun – 6 Tablo' ve 'Son Perde – Komik Naşit Beyin Hikayesi' adlı kitaplarında toplamıştır. Bu yapıtlarında Arpad on yaşından başlayarak yakından tanıdığı Direklerarası'nı, Darülbedayi-i Osmani'yi, Ertuğrul Muhsin ve Arkadaşları Topluluğu'nu, Cemal Sahir Opereti'ni, Muhlis Sabahattin'i, Şehir Tiyatrosu'nu, İstanbul Opereti'ni, İstanbul Tiyatrosu'nu, Karaca Tiyatrosu'nu röportaj–öykü diyebileceğimiz bir anlatımla okurlara sunar. Uzun yıllar dostluklar kurduğu sanatçılar arasında Naşit, Hasan Efendi, Behzat Butak, Media Muvahhit, Vasfi Rıza Zobu, Raşit Rıza, Hazım Körmükçü, Rey kardeşler, Cahide Sonku, Toto Karaca, Ali Sururi, Muammer Karaca gibi Türk tiyatrosuna büyük emekler vermiş ünlü isimler 2001 yılında az önce sözünü ettiğim kitaplardan derlediğim ve 'Perde Arkası' adını verdiğim eserde yer almaktadır. Burhan Arpad'ın 1950'li yıllardaki sayısız önemli girişimlerinden biri de, kurucu üyesi olduğu yapı kooperatifinin uzun çabalar sonucu – dönemin ünlü vali ve belediye başkanı Fahrettin Kerim Gökay'ın da desteğiyle – gerçekleştirdiği Esentepe Gazeteciler Mahallesi olmuştur. Babıali'nin en ünlülerinin 1958 yılında yerleştiği 220 hanelik mahalleyle Arpad ve dostları Türkiye'de bir ilke imza atmışlardı.

    1960'lı yıllar sadece Türkiye politikasına yenilikler getirmemiş, toplum yaşamı da 27 Mayıs'la başlayan değişimlerle büyük bir sınavdan geçmiştir. Demokat Parti yönetiminin neden olduğu köyden kente akımın olumsuz sonuçları o yıllarda görülmeye başlamıştır. Burhan Arpad çalıştığı Vatan Gazetesi'nin 1961 yılında kapanmasıyla gazeteciliğe uzun bir ara verir. Gelecek yıllardaki çalışmalarının odak noktasını yine Alman dili edebiyatından yaptığı çeviriler oluşturur. İşte o yıllarda Ahmet Cemal'le beni çeviriye özendiren babam olmuştur. Burhan Arpad 1950'den başlayarak her yıl sürekli katıldığı Berlin Film Festivali'nde 1961 ve 1964 yıllarında jüri üyeliği de yapar.

    O dönemde edebiyat dergilerinde çok sık yazıları çıkar. Yaşamı boyunca toplumcu ve gerçekçi akımdan hiç şaşmayan Arpad'ın 1968'de kaleme aldığı, İstanbul'un kenar mahallerinde yaşayan küçük insanların sorunlar dolu dünyasını sanki aralarında yaşarmış gibi anlattığı 'Alnımdaki Bıçak Yarası' adlı romanı bugüne dek güncelliğini hiç yitirmemiş, iki kez filme de çekilmiş, hep canlı kalmış bir yapıttır. "Taşı Toprağı Altın" adlı kitapta topladığı İstanbul öykülerinde büyük kentin küçük insanlarının yaşamını anlatırken toplumcu gerçekçi akımdan yine sapmaz. Aynı başarıya 1979 – 1991 yılları arasında Cumhuriyet Gazetesi'ndeki "Hesaplaşma" sütununda da ulaşmıştır. Arpad'ın İstanbul üzerine çeşitli yıllarda kaleme aldığı ve değişik kitaplarda çıkmış olan yazıları 2000 yılında "Bir İstanbul Var İdi" başlıklı kitapta derlenmiştir.

    Burhan Arpad 1976'da yazdığı 'Hesaplaşma' anılar kitabına şöyle başlıyor: "Zaman geçiyor. Kişiler ve kişilerin ölümlü yanlarıyla... Arkada bırakılmış yılları arada bir düşündükçe, hüzünle sevinç karışımı bir şeyler hatırlabiliyor muyuz?"

    Oğlu olarak şunu söylemek isterim: "Çok yönlüydü, ilkelerinden ödün vermedi, çıkarları uğruna hiç kimseye sokulmadı, her dönemde sadece kaleminin gücüyle ayakta kalmasını başardı. Babamla gurur duyuyorum!"