7 Aralık 2025

Özgür düşüncenin kaynağı!

Aydınlık Avrupa, 7 Aralık 2025

VİYANA - Ahmet ARPAD

Avrupalı kahvenin ne olduğunu bizden öğrendi! Türklerin getirip Viyana'nın kapısına çuvallar dolusu bıraktığı kahveyi bir süre sonra güzel kahvehanelerde, daha doğrusu kıraathanelerde, içmeye başladı. Şık masalarda oturanlar bir yandan pastalarını yediler, kahvelerini yudumladılar, bir yandan da gazete, dergi ve kitaplarını okudular, politikadan, günlük yaşamdan ve edebiyattan söz ettiler. Bu yüzyıllar boyu böyle sürdü gitti. Eski monarşinin merkezleri Budapeşte, Prag ve Viyana'da kıraathaneler hep yaşadı, hep ayakta kaldı. Keyfine düşkün insanlar, yazarlar, sanatçılar, işadamları sabah kahvaltılarını, öğle yemeklerini, piyano müziği eşliğinde akşamüstü çaylarını burada aldılar. Yüksek tavanlı geniş salonların rahat koltuklarına kurulup iş görüşmeleri yaptılar, kitap okudular, mektup yazdılar. Yan salonlarda bilardo oynadılar.

Budapeşte'de Gerbaud, Café Centrale, Párisi Passage Café, Café New York, Viyana'da Café Mozart, Dehmel, Café Landtmann, Schwarzenberg, Central ne ise, Prag'da da Arco, Louvre, Slavia odur. Prag'a yaptığınız bir gezintide komünizmden kurtulduktan sonra yeniden açılan kıraathanelerin düşünce ve edebiyat dünyasını ne kadar etkilemiş olduğunu hissedersiniz. Arco'nun melankolik loşluğunda hâlâ 1910'lu, 1920'li yılları yaşarsınız. Gözleriniz Franz Kafka'yı, Max Brod'u, Egon Kirsch'i, Franz Werfel'i arar. Yüzlerce yıl filozofların, akademisyenlerin, ünlü sanatçıların ve hali vakti yerinde hanımların uğradığı Viyana kahvehanelerinin sürekli müşterileri arasında Arthur Schnitzler, Stefan Zweig, Peter Altenberg de vardı. 

Özgür düşüncenin kaynağı

Eski İstanbul'da Tanzimat döneminde açılan kıraathaneler (okuma yerleri) yüzyıla yakın bir süre kent aydınları için kaçınılmaz bir buluşma yeriydi. Edebiyatçılar, düşünürler, gazeteciler, yayıncılar ve onlara yakın olmak isteyen gençler günün belli saatlerini Beyoğlu'nun, Tepebaşı'nın ve Babıâli'nin kıraathanelerinde geçirirdi. Tepebaşı'na damgasını vuran Kanun-u Esasi Kıraathanesi ile özellikle 1930'lu, 1940'lı yıllarda İstanbul'un tüm yazar ve kitapçılarının her gün bir araya geldiği, Ankara Caddesi'ndeki Meserret Kıraathanesi geçen yüzyılın sonlarına kadar ayakta kalmayı başarmışlardı. Buralarda buluşan aydın kişiler, gazeteciler, yayıncılar, günlük gazeteleri ve edebiyat dergilerini okur, birbirleriyle sohbet eder, tartışır, düşünce değiş tokuşu yaparlardı. Çağdaş bilginin üretildiği, düşüncenin geliştiği, düşünürün yetiştiği kıraathanelerin sosyokültürel işlevi kaçınılmazdı. Şimdi hiçbiri kalmadı. Anadolu'nun İstanbul'u 'işgal etmeye başladığı' ellili yıllardan sonra, insanların iskambil oynayıp vakit öldürdüğü, bağıra çağıra futbol maçı seyrettiği küçük mahalle kahvelerinin sayısı artarken kıraathane kültürü giderek yok edildi! Onlar aydınlar için özgür düşüncenin kaynağı idi!

Kahvehaneler ve kültür


Viyana kahvehane geleneğinin dünyanın başka hiçbir ülkesinde eşi benzeri yoktur. Hofburg'un milletvekilleri, Opera'nın, Burg Tiyatrosu'nun dünyaca ünlü sanatçıları randevularını yakındaki kahvehanede verir. Buralarda bir araya gelen insanlar arasında fark gözetilmez. Tek başına biri, düşüncelere dalmış, önündeki acı kahvesini yavaş yavaş yudumlarken, diğeri dostlarıyla sohbet eder, tartışır, bir başkası oturur bir şeyler yazar, yine bir başkası karşısındakiyle iskambil oynar veya bir köşede duran sayısız günlük gazeteyi karıştırır. Akşama doğru gelenler piyanistin çaldığı Viyana melodilerini içine çeker.

Stefan Zweig için Viyana'daki gençliğinde saatlerce oturduğu, dostları ile söyleştiği bu mekanlar bir 'okul' olmuştu. "O günlerde gazeteler bizler için pahalıydı, herkes alıp okuyamıyordu", der Zweig. "Gazete okurken polisten çekinen gençler de vardı." Hitler'in 1938'de Avusturya'ya girmesiyle kahvehane kültürü ve edebiyatı geçici olarak sona ermişti. Savaşın ardından tekrar canlandı, çünkü Viyanalı böyle istiyordu! 

Çamurdan Golem yaratan haham

Cumhuriyet, 7 Aralık 2025

STUTTGART - Ahmet Arpad

Gösterişsiz bir mezar taşı. Üzerinde yazanlar okunamıyor. İbranice. Az ötede taşları süslü olanlar var. Çiçeklerle, yapraklarla, değişik motiflerle bezenmişler. Dreyfuss ve Levi... Bir alt sıradakilerde süslemeler artıyor. Yazıların sağında solunda dua eden eller; kabartma kartallar... Bir başkasında Levi kabilesinin insanlarının yeğlediği ibrik motifi. Mezar taşları gittikçe büyüyor.

Rothschild ve Landauer... Süsler artıyor. Taşlardan birini nedense sünnet bıçakları süslüyor. Bu mezarlığa ilk gömü 1802 yılında yapılmış, son gömü de 1943'te. Stuttgart'ın güneyinde, Konstanz Gölü'ne uzanan yol üzerinde eski bir yerleşim merkezi olan Buttenhausen'da 18. yüzyıldan başlayarak Hıristiyanlarla Yahudiler, Hitler denen o diktatör "Führer" gelip de toplumun üzerine çöreklenene kadar barış içinde, ortak bir yaşam sürdürmüş. Şirin ovanın iki yamacına kurulu mahallelerinde yaşayıp durmuşlar.

Bir yamaçta kilise, diğer yamaçta sinagog. Yahudiler ticaretle uğraşırken diğerleri toprağı işlemişler. Sonra 20. yüzyılın ülkeye getirdiği sanayileşme Yahudi gençlerini yavaş yavaş büyük kentlere göçe zorlamış. Köy yaşlılara kalmış. Buttenhausen Mezarlığı'na 1943 yılından sonra hiç kimse gömülmemiş. Oralı Yahudilerin ölümleri başka topraklarda olmuş!

Göçle azalan nüfus…

Savaşın ardından yöreye yerleşen Walter Otto, Buttenhausen ve insanlarının geçmişini kendine görev edinir. O olmasaydı, günümüzde yörenin iki yüzyıllık Yahudi tarihi çoktan unutulur giderdi. Otto boş zamanlarında inatla araştırır, yıllarını bu göreve harcar. Büyük bir emek sonucu, bir zamanlar burada yaşamış insanların nerelere göç etmiş olduğunu bulur, okyanus ötesindeki çocuklarına, torunlarına ve onların çocuklarına ulaşır. Sonra kendini mezarlığın restorasyonuna verir. Devlet desteğinin yanı sıra bağışlarla 399 taş elden geçer. Heidelberg Üniversitesi'yle Stuttgart'taki politik eğitim merkezini de arkasına alarak Buttenhausen Yahudilerinin yaşamını anlatan küçük bir müze oluşturur. 

Stuttgart'taki Politik Eğitim Merkezi'nde bölüm şefi olan, eski tanış Sibylle Thelen'in anlattığına göre Baden-Württemberg eyaletinde Naziler öncesinde 30 bin Yahudi yaşarken günümüzde, savaşın bitiminden 76 yıl geçmesine karşın, sayıları ancak 10 bin civarında. Eyalet hükümeti Yahudi cemaati ile imzaladığı bir sözleşmeyle toplam 143 tarihi mezarlığın bakımını üstlenmiş! Tarihi kayın ağaçlarının gölgesinde uzanan Buttenhausen Mezarlığı'nı geride bırakıp yamaçları yemyeşil Lauter Ovası'nda güneye doğru ilerliyoruz. Tarihi manastırıyla ünlü Zwiefalten'e dek Lauter Çayı bize eşlik ediyor. Buradan gaza basan isterse bir saatte güneye, Konstanz Gölü kıyısındaki şirin Lindau'ya varır, isterse yeşilin yeşili tepeleri aşarak kuzeye, Stuttgart'a döner.

Çamurdan Golem yaratan haham

İlginç bir başka Yahudi mezarlığı da Prag’da. Vitava nehrinin çamurundan 16. yüzyılda bir Golem yarattığı iddia edilen haham Loew bu tarihi mezarlıkta yatıyor. Efsanelerde ruhu olmayan, düşük zekalı, genelde kilden veya topraktan oluşturulan varlığa Golem deniyor. Loew, bu Golem’i Prag Gettosu’nda yaşayan Yahudileri antisemitizmden, kan iftiralarından ve sık sık tekrarlanan pogromlardan korumak için hayata geçirmişti. İnsanlar onun bir büyücü tarafından yaratılmış olduğuna inanıyordu. Efendisine belli bir süre hizmet eder. Haham Loew onu yarattıktan bir süre sonra Golem çıldırıp her şeyi yıkmaya ve insanlara zarar vermeye başlayınca alnındaki tüm harfleri silmişler ve onu parçalara ayırmışlar. Bu parçaları Prag'daki Eski-Yeni sinagogunun altına, kapısı mühürlü bir odaya gizledikleri söyleniyor. Sinagogun temellerine karıştırılmış olduğunu anlatanlar da var.

23 Kasım 2025

'Ben savaşı önlemek istemiştim'

Aydınlık Avrupa, 23 Kasım 2025

STUTTGART
AHMET ARPAD


Münih'in tarihi birahanesi Hofbraeuhaus'un salonları öğle saatlerinde yine dolu. Az ötede küçük bir turist grubu oturmuş, önlerinde beyaz sosisler, bira kadehleri. Aralarında İngilizce konuşuyorlar. Rehberleri Münih'ten, biradan ve Hitler'den söz ediyor. Kulak kabartıyorum. "Münih, Nasyonal Sosyalistlerin merkezi, bu birahane de toplantı yerleriydi" diyor. 

Viyana'da başarılı olamayan Hitler 1913'te Münih'e yerleşir. Kısa süre sonra kendini aşırı sağcı grupların arasında bulur. Gönüllü olarak gittiği Birinci Dünya Savaşı'nın ardından yine Münih'e döner. Şubat 1920'de Hitler'in de üye olduğu Nasyonal Sosyalist İşçi Partisi NSDAP kurulur. Sık sık Hofbraeuhaus Birahanesi'nde bir araya gelirler. 8 Kasım 1923'te orada aldıkları bir kararın ardından darbe girişimini denerler, ancak başarılı olamazlar. Hitler ve yandaşları tutuklanır. Ülkenin güvenliğini tehlikeye soktukları için Leipzig'deki Devlet Mahkemesi'ne çıkarılmaları gerekmektedir. Suçlarının cezası idamdır. 

Fakat Bavyera Adalet Bakanı Franz Gürtner, yasaları çiğneyerek davanın Münih'te görülmesini sağlar. Çünkü Hitler'e darbe girişiminde destek verenler Bavyera'da politikaya damgalarını vurmuş kişilerdir. Nasyonal Sosyalist ideolojiye olan yakınlığı bilinen baş yargıç Neithardt'ın kararı 5 yıl hapis olur. Ancak Hitler Landsberg cezaevindeki özel hücresinde sadece 9 ay yatar, "Kavgam"ı yazar ve çıkar çıkmaz da aşırı sağcı NSDAP'yi yeniden kurar. 27 Şubat 1925'teki kuruluş toplantısı yine Hofbraeuhaus Birahanesi'nin salonlarında yapılır. 

Özgürlük düşkünü bir genç

Türkiye'de Atatürk'ün Cumhuriyeti gerçekleştirdiği günlerde, Almanya'da Hitler Nazi ideolojisinin temellerini atar! Birkaç ay içinde 27 bin kişi NSDAP'ye üye olur. Aradan geçen beş yılda parti büyük bir patlama yapar, 1930 yılında 400 bin Alman Hitler partisine üyedir. Ortam artık hazırdır. 1923'te darbeyle ele geçirmediği ülke yönetimine aradan on yıl sonra seçimle el koyar! Naziler, faşist iktidarların tümünün yaptığı gibi korkutma, sindirme ve hile yollarına başvururlar. Kısa zamanda hem yürütme, hem de yasama gücü Hitler'in eline geçer. İşte o yıllarda Georg Elser ortaya çıkar. Özgürlük düşkünü gençten bir marangozdur. Nazilerin felaket getireceğine inanmıştır. 1938 güzünde üst düzey Nazilerin öldürülmesi gerektiğine karar verir. 

Hitler Münih birahanesinde 1923 darbe girişiminin 16. yılını kutlarken Elser davetlilerin arasına karışmasını becermiştir. Suikast yapmayı kafasına iyice yerleştirmiştir. Bazı geceler birahanede saklanmış, değişik planlar çizmiş ve saatli bomba yapmaya karar vermiştir. Hitler'in 8 Kasım 1939 akşamı birahaneye geleceğin kesinleşmiştir. Elser, 'Führer'in konuşacağı kürsünün hemen yanındaki sütunun içine üç gece önceden yerleştirdiği saatli bombaları 8 Kasım saat 21.20'ye ayarlamıştır. 

Hitler, yardımcısı Rudolf Hess'in ardından kürsüye gelir ve o gece Berlin'e dönmeye karar verdiği için de kısa bir konuşma yapar. Aynı saatlerde Elser, Konstanz'dadır. Führer saat 21.07'de kürsüden iner, bomba on üç dakika sonra patlar. Sekiz kişi ölür, altmış da yaralı vardır. Elser, o gece yarısı İsviçre'ye geçerken üzerinde birahanenin bir kartpostalıyla salonun planları bulunduğu için tutuklanır. İşkencenin ardından suçunu itiraf eder. Atıldığı Dachau toplama kampında savaşın son haftalarında kurşuna dizilir. Cesedi üzerindeki giysiyle yakılır. "Ben savaşı önlemek istemiştim", diyen Elser'in bugün bir mezarı yok... Münih'in merkezinde "Türkenstrasse"ye açılan bir alana adı verilmiş.

Hitler'in 1924 yılında Leipzig Devlet Mahkemesi'nde yargılanmasını ve ölüme mahkum edilmesini önleyenler 60 milyon insanın ölümünden sorumludur. 8 Kasım 1939 akşamı salondan öngördüğünden 12 dakika erken ayrılmasaydı, kimbilir bugün nasıl bir dünyada yaşıyor olacaktık! Georg Elser de savaşı önleyememişti!


"İşe yaradığımızı hissetmeliyiz"

Cumhuriyet, 23.11.2025

STUTTGART - Ahmet Arpad

Kadın yaşını başını almış. Yıllardır aynı yerde duruyor, Stuttgart Schloss Alanı'ndan metroya inen geçitte gazete satıyor. Koltuğunun altındaki gazetelerin adı "Kaldırım". Sık sık oradan geçtiğim için kimi gün selamlaşıyoruz. Çene çaldığı başkaları da var. Onunla havadan sudan konuşanlar çoğunlukla yaşlı insanlar. Arada sırada "Kaldırım"ı alıp göz atıyorum. O kaldırımlarda yaşayan çok fakirlerin gazetesi. Toplumun dikkatini bu insanların sorunlarına çekmek için yaklaşık 25 yıldır aylık yayımlanıyor, daha çok bağış ve ilanla yaşıyor. Bir süre önce gazete alırken yaşlı kadına sormuştum: "Nasıl dayanıyorsunuz saatlerce burada durmaya" diye. "Mecburum" olmuştu yanıtı. "Devletin bana verdiği destek yetmiyor. Günde üç beş Avro da gazete satışlarından elime geçiyor."

"Kaldırım" gazetesi Stuttgart'ın başka köşelerinde de satılıyor. Satanlar yaşlı kadın gibi fakirlik sınırının çok altında yaşayanlar. Gazetedeki haber ve yazılar çoğunlukla onların zor yaşamını ve sorunlarını ele alıyor. Yaşlı kadın sekiz yıldır burada durduğunu anlatıyor. "Benim yaşımda kolay değil, fakat yine de haftanın dört günü geliyorum. Her gün altı saat. Stuttgart'ta benim gibi bu gazeteyi satan yaklaşık yüz kişi var. Önemli olan bir işe yaradığımızı hissetmemiz!"

EVLERİ KÖPRÜ ALTLARI

17 Kasım'da yapılan resmi bir açıklamaya göre günümüz Almanya'sında bir milyonun üzerinde insan evsiz. Bu evsizlerin yüzde 80'i Alman vatandaşı değil. Sürekli sokakta yatanların sayısı da 56 bin olarak açıklandı. Geri kalanı fakir yurtlarında veya tanışlarının verdiği bir odada yatıyor. 264 bininin yaşı on sekizin altında. Resmi açıklamaya göre evsizlerin oranı son bir yılda yüzde 11 artmış. İçlerinde içki ve uyuşturucu bağımlılarıyla sokak çocukları da var.

Fakirler ordusuna her yıl gittikçe daha çok yaşlı da katılmaya başladı. Eline geçen emeklilik maaşıyla artık geçinemeyen bu insanlar devletten sosyal yardım alıyor. Sayıları son 15 yılda yüzde 45 artmış. Yetkililer, "Yaşlıların fakirliği yakın gelecekte çığ gibi büyüyecek" diyor. Günümüz Almanya'sında gittikçe daha çok insan eline geçen düşük sosyal yardım ile fakirlik sınırında, geleceği belirsiz bir yaşam sürdürüyor. Kar, buz ve yağmurda ormanlar, parklar, köprü altları, kapı içleri, aralıklar, altgeçitler, metro istasyonları onların barınakları. Bir zamanlar iş güç, ev bark, çoluk çocuk sahibi bu insanlar şimdi yalnız.

SOKAKTA DONARAK ÖLENLER

Kimi kışlar evsizler sokakta donarak ölüyor. Bu nedenle tüm büyük kentlerde Kızılhaç minibüsleri saat 22'den sabah 3'e kadar sokak ve caddelerde dolaşıyor, geceyi "açık hava"da geçiren evsiz barksızlarla ilgileniyor. İkisi Kızılhaç görevlisi, diğeri gönüllü, üç kişi eski bir battaniyeye sarılmış, çoğu aç ve içkili evsizi uyandırıyor, onunla konuşuyor, sağlığını kontrol ediyor, ona sıcak bir çorba veya çay veriyor, gerekiyorsa giyecek bir şeyler de bırakıyor. Bazılarının yanında köpekleri varsa onların da karnını doyuruyor. Üç görevli kentin hangi cadde ve alanında kimin gecelediğini biliyor. Bazı mahallelerde evsiz barksızları tanıyan komşular da bu insanlara göz kulak oluyor. Almanya'nın 1990'lı yıllardan bu yana geçirdiği toplumsal değişim ülkede sorunları artırdı, insanların yaşamını giderek zorlaştırdı, bireyin geliri azaldı, fakirlik doruğa fırladı. 2024 yılı resmi verilerine göre Almanya'da 17 milyon insan "fakir" kabul ediliyor.

Bilinen başka bir acı gerçek daha var: AB'nin güçlü ülkesinde milli gelirin yüzde ellisine nüfusun yüzde onu sahip! Zenginle fakir arasındaki uçurumun gittikçe derinleştiğini yönetenler de kabullenmeye başladı. Hele tepemize dikilen korona virüsüyle bu uçurum daha da derinleşti! Büyük kentlerde istasyonlarda, caddelerde, parklarda çöp kutularında boş şişe arayan yaşlı insanlar her geçen gün daha çok dikkati çekiyor.

9 Kasım 2025

Regensburg, bir tablo...

Aydınlık Avrupa, 9 Kasım 2025

Ahmet Arpad

Sisler içinde mavi Tuna'nın kıyıları. Yamaçlarda üzüm bağları. Uzaklardan geçen trenin uzun düdüğü sabah sessizliğini bozuyor. Sislerin ardında güneş. Bugün hava güzel olacak Tuna kıyılarında. Regensburg'da.

* * *

Tepede bir tapınak. Büyük bir Yunan tapınağı. Yaklaşık 180 yıl önce Bavyera Kralı I. Ludwig'in kalıtı. 365 mermer basamak Tuna Nehri'ne ve ovaya bakan bu görkemli tapınağa çıkıyor. Alman ırkının ‘övgü tapınağı‘ Walhalla'ya Hitler; 6 Haziran 1937'de "Yapıtlarında Almanlık damarı var" dediği besteci Anton Bruckner'in büstünü koydurtmuştu. O gün yaklaşık 200 bin insan akın akın Regensburg ve tapınağa gelmişti. Törene 800 kişilik bir koro eşlik etmişti. Sonraki yıllarda Neonazilerin her 6 Haziran'da burada toplandığı biliniyor. Sislerin ardından güneş çıkıyor. Uzaklardan bir köprü görünüyor. Kocaman! Tıpkı önünde durduğum tapınak gibi. Çevresine hiç uymayan bir yapı. 

Daha ötelerde, sisler arasında kilise kuleleri, tarihi yapılar, eski taş evler. Regensburg, 2000 yıllık bir kent. Taş köprüleriyle ve yapılarıyla, alanlarıyla, sokaklarıyla, buralarda yaşayan rahat, cana yakın insanlarıyla... Tarih ve gelenek adım başında, kiliselerin Gotik kulelerinde, evlerin taş kemerlerinde, daracık sokakların taşlarında. 

Her şey tablo gibi

Roma Kralı March Aurel'in. İsa'dan 179 yıl sonra kurduğu Regensburg Ortaçağda Avrupa'nın en büyük ticaret, politika ve sanat kentlerinden biriydi. 1786'da Goethe burada haftalar geçiriyor. "Regensburg çok güzel bir yer" diye yazıyor gezi günlüğüne. Kentin biraz dışında yamaçlar bağlarla örtülü. Şaraplık üzüm yetişiyor buralarda, Romalılardan günümüze dek. Karaormanlar'dan gelen Tuna nehri Regensburg'da genişliyor, büyüyor. Kayaları yararak güneydoğuya yolunu sürdürüyor. Kendine vadiler açıyor. Düşler içindeki küçük köylerin, burçlu kalelerin, yüksek şatoların, sık ormanların arasından geçiyor. Her şey tablo gibi. 

Regensburg'un taş sokakları gezmekle bitmiyor. Eski çağlarda at arabalarının geçtiği bu daracık sokaklar günümüzde her türlü araca kapalı. Sağ, sol eski yapı. Romalıların yaptığı; ortaçağın bozamadığı, dünya savaşlarında düşmanın bombalamadığı günümüz insanının da yolları genişletmek amacıyla yıkmadığı yapılar. Giriş katlarında dükkânlar, lokantalar, kahveler, butikler ve birahaneler. Hepsi de küçük ve sevimli.

Biraz ileride büyükçe bir alan. Orada bir heykel. Heybetli ve gururlu duruyor. Taş kaidesinde bu kişinin Avusturya prensi Don Juan olduğu yazıyor. Heybetli duruşunun nedeni, Kaptanıderya Müezzinzade Ali Paşa'nın şehit düştüğü 1571 İnebahtı Deniz Savaşı'nda Osmanlı donanmasını yenmiş olması olacak...

Sal yolculuğu keyif verici

Bu yörede Tuna'da güzel bir sal yolculuğu yapmak da mümkün. Az sonra Regensburg'a yarım saat ötedeki Weltenburg'dayız. Dalları sulara değen söğütler, upuzun sazlar, yemyeşil çayırlar, çoktan biçilmiş kara topraklı tarlalar kayıp gidiyor yanımızdan. Serin ve sıcak, yağmurlu ve kuru bir yazın ardından, arada sırada biraz serin de yapsa, güzel geçiyor güz güney Almanya'da. Her yer rengârenk, alışılmamış renkler örtüyor doğayı. Balıkçıl kuşları gökyüzünün mavisine yükseliyor, uçuyorlar güneşe. Kanatları saydam, tatlı sarı ışıkta pırıl pırıl. Göz alabildiğine çayırlar ötesinde bembeyaz kilisecikler, küçük köyler, yamaçlarda sarının her türlü tonunda korular...

"Almanya'nın nehirlerinde yapacağın bir sal yolculuğunda sindirirsin ruhuna bu doğa güzelliğini." Mark Twain'in 1880'lerde söyledikleri günümüzde de geçerli. Upuzun sal kayıyor Tuna'nın sularında. Üzerinde insanlar, neşeli. Küçük orkestranın New Orleans melodileri coşturucu. Ellerde kocaman bira bardakları, şarap kadehleri.

Sal birden hızlanıyor. Kıyıya doğru sürükleniyor. Salcılar uzun sopaları bütün güçleri ile kavrıyor. Neşeli insanlar susuyor. Caz devam ediyor. Söğütlerin suya değen ince dalları sala çarpıyor. Kadınlar bağrışıyor. Salcılar heyecanlı. Sular kaynıyor, uzun dallar arasından gurulduyor. Her yanda dalgalar, köpür köpür sular. Doğada bir hareket, bir haykırış. Yaban ördekleri havalanıyor sazlar arasından, bağıra çağıra, kanat çarpa çarpa. Güçlü erkekler salı kıyıdan uzaklaştırıyor. 

Akıntı azalıyor, Tuna yine sakinleşiyor. Daralıyor. Çayırlar, yamaçlar kayboluyor, ağaçlar da yok artık. Suların içinden yükselen kayalar sanki tepemizde. Yukarılardan kuşlar iniyor, dalıyor sulara. İskele kuşu, martılar, başımızın üzerinde birkaç paçalı şahin! Buz gibi suların derinliklerinde alabalıklar, turnabalıkları, sazan balıkları, tekirler, uzunlevrekler, som balıkları. Kimi köşelerde sarıağızlar, yılan balıkları... Kayalardan kapı açılıyor, Tuna nehri genişliyor. New Orleans melodileri ile dans eden insanlar yine neşeleniyor. Son kıvrımı da geride bırakınca, sipsivri kuleli, bembeyaz, kocaman, sulara değecekmiş gibi çayırlarda yükselen Weltenburg manastırı karşımıza çıkıveriyor. Küçük iskelesine bağlı balıkçı kayıkları kıpkırmızı, yemyeşil, masmavi, sivri burunlu. Weltenburg 18. yüzyıldan kalma mükemmel bir Barok yapı.

Yolculuğun sonuna geldik. Sal ağır ağır, manastırın önünde uzanan çakıllara yanaşıyor. İnsanlar yorgun, fakat neşeli. Bardaklar, kadehler boş. Ancak tarihi ıhlamur ve kestane ağaçlarının gölgesinde, ünlü Weltenburg siyah birası bizleri bekliyor. Yudumlaması keyifli. 

Kafka'yla Prag gezintisi

Cumhuriyet, Pazar Eki, 9 Kasım 2025

Franz Kafka'nın doğmuş olduğu Prag'da başı boş gezinirken kolayca geçmişe döner, anılara dalabilirsiniz. Vitava nehrinin kıyısındaki bu güzel kentin sokaklarında Kafka'nın Milena'ya olan aşkının peşinden gider ya da var olmanın dayanılmaz hafifliğini tadabilirsiniz.

Ahmet Arpad

Saat 12'ye 5 var. Eski belediye binasının önünde toplanmış insanlar. Küçük heykellerle süslü kuledeki 400 yıllık Astronomik Saat'in çalmasını bekliyorlar. Başlar havada. Az sonra küçük pencereler açılacak, çanlar çalacak, tarihi figürler peşpeşe geçecek. Herkes bekleşiyor, fotoğraf makineleri, akıllı telefonlar ayarlanmış... Kulenin karşısındaki lokanta, bar ve kafelerin masaları da dolu. Birden Arnavut kaldırımı yolda nal sesleri. Kara bir fayton görünüyor. Üstü açık. Atlar kara, melon şapkalı faytoncu da. Sadece yolcuları beyazlar içinde. Gelinle damat, ellerinde çiçekler, iki de küçük kız. Kalabalık onlara yol açıyor. Fayton kulenin tam önünde duruyor. Yakışıklı damat güzel gelinin inmesine yardımcı oluyor. Aynı anda çanlar başlıyor çalmaya. Saat tam on iki. İnsanlar heyecanlanıyor. Bir kıpırdama. Eminim yüzlerce insan o anda birkaç bin fotoğraf çekiyor. Faytoncu elinde kocaman bir kafes, yanlarına yaklaşıyor. Yeni evliler, kafesin kapısını açıyor. Üç beyaz güvercin havalanıyor. Yükseliyorlar bir arada. Sivri kulelerden birine tüneyip aşağıda olup biteni seyrediyorlar. Bu işi daha önce pek sık yapmışlar gibi. Belki az sonra evlerine dönecekler. Yarın başka bir çifti mutlu etmek için yine buraya gelecekler! Çanlar susuyor. İnsanlar yavaş yavaş dalıyor Prag'ın tarihi sokaklarına. 

Franz Kafka'nın Dünyasında

Büyük alana doğru yürüyoruz. Burası da kalabalık. Sıra sıra faytonlar, üstü açık tarihi otomobiller gezdirecek müşteri bekliyor. Kocaman binalar, boy boy yüksek sivri kuleler. İnsan nereye, ne zaman bakacağını şaşırıyor. Birkaç adım sonra Paris Caddesi'ndeyiz. Geniş bir bulvar, ağaçlıklı. Burası yüzlerce yıl varlıklı Yahudilerin yaşamış olduğu semt... Prag insana Budapeşte ile Viyana'yı çok anımsatıyor. Ne de olsa üçünün de geçmişi aynı monarşi. Paris caddesi ve çevresindeki kocaman, tarihi, süslü, yüzyıllık yapıların hemen hemen tamamı elden geçmiş, bakımlı. Altlarındaki mağazalar Paris'i aratmıyor. Bazılarının sahibinin Amerikalı Yahudiler olduğu söyleniyor. 

Az sonra sokaklar daralıyor. Franz Kafka'nın dünyasına giriyoruz. Güney Bohemya'dan gelip Prag'ın eski Yahudi mahallesine yerleşen Hermann Kafka'nın oğlu Franz tüm yaşamını bu Moldau kentinde geçirir. Hukuk öğreniminin ardından bir sigorta şirketinde çalışır. Babası bu arada Kinski Palas'ta kocaman bir kumaşçı dükkânı açmıştır. Yahudilerin gettosu Josefov'un sokakları Kafka'nın dünyasıdır. Praglı yazarlar Yaroslav Haşek ve Yahudi Egon Erwin Kisch dostlarıdır. Max Brod'la da Café Louvre'da sık sık buluşur, sohbet eder, tartışır. Ancak Kafka hep bu çevrenin içinde kalamaz, zincirleri kırar, dışına çıkar. Prag'ın başka semtlerinde, sokaklarında da yaşar. Bu arada 1916 ve 1917 yıllarını Prag Kalesi'nin gölgesinde uzanan "Simyacılar Sokağı 22" numarada geçirir. Elinizi uzattınız mı ortaçağdan kalma "cüce" evlerin damına dokunuyorsunuz... Kafka oradan nehre yakın havasız ve rutubetli iki odalı bir eve taşınır. İşte o yıllarda hastalığı ilerler. Belki de yaşamında ilk kez terk eder Prag'ı, uzun süre için. Viyana yakınlarındaki Kierling'e tedaviye yollanır. 1924 yılında, 41 yaşında orada ölür. Prag'ın Zelivskeho Mahallesi'ndeki Yeni Yahudi Mezarlığı'nda yatıyor...

Birkaç adım sonra eski gettonun tam ortasındayız. Eski gettonun sokakları dar, karmakarışık, düzensiz. Bir Franz Kafka heykeli. Heykeltraş Jaroslav Rona onu yaratırken "Bir Savaşın Tasviri" öyküsünden esinlenmiş. Üç buçuk metre yüksekliğindeki kara heykelin içi boş, kafasız bir giysi. Omuzlarında bir insan oturuyor. Ayaklarının dibinde, çiçekleri çoktan solmuş bir çelenk. Az ötede eski ve yeni sinagoglar, iki saatli belediye binası, altı yüz yıllık bir mezarlık. 1439-1787 arasında buraya on binler gömülmüş. Mezarlık enine büyüyemediği için ölüler üst üste. On iki bin taş saymışlar. Tam bir karmaşa var dünyanın bu en eski Yahudi mezarlığında… Gettodan çıkıp nehre doğru hızlı adımlarla yürüyoruz. Az sonra Karl köprüsünün girişindeyiz. Kalabalık mı kalabalık burası. Turistten geçilmiyor. Beyaz denizci üniformaları giymiş Afrikalılar gelene geçene el ilanları dağıtıyor. Vitava nehrinde akşama yapılacak yemekli-müzikli geziye müşteri topluyorlar. Akşam oluyor Prag'da. Güneş batmaya hazırlanıyor, karşı tepede yükselen Aziz Veit Katedrali'nin sivri kuleleri arasında kıpkırmızı. Köprüde satıcılar, ressamlar, müzisyenler, caz müziği ile dans eden turistler...

"Aslan Asker Şvayk"

Gün bitiyor, gece yarısına az kaldı. İç avlular, arka bahçeler, kemerli salonlar, uzun koridorlar insan dolu. Çoğu kocaman tahta masalara oturmuş, yer bulamayanlar ayakta. Ellerde bira bardakları. Sigara dumanı, uğultu. Konuşuyorlar, gülüyorlar. Herkes neşeli, kafayı çoktan bulmuşlar, fakat bağırıp çağıran yok. Bira insana yorgunluk veriyor, onu suskunlaştırıyor, barışçıl yapıyor. Kremecova Sokak 11 numaradaki birahane, Wenzel Alanı'na yakın. Hafiften bir yağmur başlıyor. Ahmak ıstalan. Prag'a gelip de U Fleků‘ya uğramamak olmaz.

Na Bojisti Caddesi'ndeki U Kalicha'nın önünde insanlar yine kuyruk olmuş… ‘Aslan Asker Şvayk'ın birahanesinin önünde... Yazar Jaroslav Haşek buranın devamlı müşterilerindendi. Dostu yazar Egon Ewin Kirsch'le U Kalicha'da çekerlerdi kafayı. Ünlü tiyatro oyununda köpek satıcısı Şvayk (Türkiye‘de ilk kez 1963'de sevgili Genco Erkal İstanbul Arena Tiyatrosu'nda oynamıştı), Avusturya ordusunda savaşmak üzere askere alındığında, yakın dostu Voditska'ya: "Savaştan sonra saat altıda burada buluşmak üzere", diye veda eder U Kalicha'da! 

Bira su gibi akıyor. Yarım litrelik kadehi boşalanın önüne garson sormadan bir dolusunu hemen sürüyor. Tezgâhtaki musluklardan aralıksız bira boşalıyor. Dikkat ediyorum, 7 saniyede bir kadeh doluyor. Her akşam binlerce litre sert bira susuzluk gideriyor. Az sonra dışarı çıkıyoruz. Adımlarımız bizi IV. Charles Köprüsü'ne götürüyor. Köprü her zamanki gibi dolu. Az önceki ahmak ıslatan hiç kimseyi kaçırmamış. İnsanlar akın akın. Turistler... Köprüde yürüyenler Praglı değil. Tezgâhlarda eski Prag'tan küçük tablolar, kartpostallar, siyah-beyaz fotoğraflar. Hep nostalji. Dar, loş sokaklar, yağmurdan ıslanmış kirli yüzlü binalar, heykeller…

Yağmur yine hafiften çiselemeye başlıyor. Kartpostalcılarla ressamlar naylonları atıyor tezgâhlarının üzerine. Caz ve folklor müziği yapanlar ise coşkuyla devam ediyor. Kara saçlı, hafif kambur bir adam bütün gücüyle üfürüyor zurnasına. Genç turistler hoplayıp zıplıyor. Köprünün altından akıp gidiyor Vitava köpüre köpüre.

Az sonra Wenzel Alanı'ndaki Grand Hotel Europe'un kapısından içeri giriyoruz. Kafka burada okuma akşamları düzenlermiş. Yaşlı piyanist Viyana ezgileri çalıyor. Barmenin uzattığı Becherovka'ları bir dikişte içiveriyoruz. 13 bitkiden yapılan bu sert içki ne de leziz!

"Yaşam, insanlığın en büyük yalanı!"

Cumhuriyet, 9 Kasım 2025

STUTTGART - AHMET ARPAD

Üç kişi. İki genç adamla bir genç kadın. Üçü de tepeden tırnağa karalar içinde. Gökyüzü gibi. Kara bulutlar neredeyse yere değecek. Yağmur yağdı yağacak. Az ötede yaşlı iki rahibe ayaklarını sürüye sürüye toprak yolda yürüyor. Başları önlerinde. Uzun etekleri yere sürünüyor. Kara giyimli genç kadın elini uzatıp mezar taşını okşuyor, üzerindeki siyah haça dokunuyor. Yüzü bembeyaz. Ölü gibi. Bütün mezarlığı dolaşıyorlar. Bazı mezarlar ve üzerlerindeki haçlar ile pek ilgileniyorlar. Gençten bir adam görünüyor, koşar adım yanlarından geçiyor. Peşinden gelen siyah kurt köpeği, kadının kara eteklerini uzun uzun kokluyor. Sonra en yakın ağaca doğru yürüyor. Önden giden efendisini pek umursadığı yok. Her ağaç altını koklayıp şöyle bir duruyor. Genç adam sesleniyor. Boşuna. Yağmura yakalanmak istemediği belli. Yerden bir dal alıp atıyor. Kurt köpeği ileri fırlıyor. Adam hızlanıyor. Ağaç ve mezar taşları arasında gözden kayboluyorlar.

Stuttgart'ın Hoppenlau mezarlığı eski ağaçları ve geniş gezinti yolları ile daha çok bir parkı andırıyor. Kentin göbeğinde mezarlık ve park bir arada. Hoppenlau yılın her mevsiminde güzel. İnsanların ilkyazda çiçek kokularını genzine çektiği, kent yazının bunaltıcı sıcağında büyük ağaçların serinliğine sığındığı, güz aylarında yaprakların arasında dolaştığı, kışın kartopu oynadığı bir park-mezarlık.

Kentin göbeğinde mezarlık

1626 yılında Stuttgart kent duvarlarının dışında büyük bir yeşil alana kurulan Hoppenlau Mezarlığı bugün kentin göbeğinde. Wilhelm Hauff, Gustav Schwab, Christian D. Schubart gibi ünlü yazar ve şairlerin yanı sıra Württemberg eyaletinin tanınmış kişileri de 18. ve 19. yüzyılda buraya gömülmüş. Hoppenlau'da kentin 250 yıllık tarihi yaşıyor. 19. yüzyılda büyültülen mezarlığa 1824 yılında bir de Yahudi mezarlığı eklenmiştir. Eski ve değişik şekildeki 1600 mezar taşı 1963 yılında ‘korunması gereken tarihi eserler' kapsamına alınmıştı.

Hoppenlau'nun Yahudi mezarlığı bölümünü Korona öncesi her yıl yurtdışından gelen yüzlerce Stuttgart doğumlu Yahudi turist de geziyordu. İkinci Dünya Savaşı öncesi Hitler'den kaçan bu insanlar ve onların çocukları, doğup büyüdükleri topraklara uzun yıllar sonra tekrar geldiklerinde, bu mezarlıkta yatan akrabalarını da ziyaret etmeden dönmüyordu. Tarihi mezar taşlarındaki kimi İbranice yazılar ve rakamlar zor okunuyor.

Birden ağaçların arasından yaşlı bir adam çıkıyor. Sakalları uzamış, üzerindeki palto eskimiş. Elinde büyük bir şişe kırmızı şarap. "Ne bakıyorsun onlara?" diye homurdanıyor. Bomboş bakışlarını taşlarda gezdiriyor. "Ben hepsini tanıyorum," diyor ve yoluna devam ediyor. Gözden uzaklaşıyor.

Mezarlık artık iyice ıssız. Kara giysililer de aniden ortadan kaybolmuş. Görünürde yoklar. Eve gitmeli. Hava yağmura çevirecek gibi. Ötelerde bir yerde şimşekler çakmağa başladı. Ağaçlar yıldırım çeker, derler. Neme lazım... Arkama dönüyorum. İrkiliyorum. Duvara birileri kocaman kara harflerle yazmış: "Yaşam, insanlığın en büyük yalanı!" Hemen az önceki kara giysili gençleri anımsıyorum. Eminim onlar yazdı. 

26 Ekim 2025

Ufukta Alplerin Dorukları

Aydınlık Avrupa, 26 Ekim 2025

Stuttgart – Ahmet Arpad

İnanılmaz bir manzara, dimdik yükselen yamaçlar silme çam ormanlarıyla kaplı, aşağılarda, kayaların derinliğinde gölün yemyeşil suları, Königsee'ye akan pırıl pırıl dereler. Yaklaşık 2000 metre yükseklikteyiz. Çok ötelerde Salzburg, ufukta Alpler'in dorukları... Obersalzberg tepelerindeyiz. Bu dağın 1933'ten bu yana kötü bir ünü var... Yörenin güzel ve sağlıklı doğasına hayran olduğu için 1923 yılından başlayarak her yıl burada haftalar geçiren Wolf adında biri, kendine hep Moritz Pansiyon'da oda kiralıyordu. Varlıklı ailelerle ünlü politikacıların çok çabuk alışmıştı ayakları Obersalzberg'e. 1930'lu yıllara girildiğinde bay Wolf, güzel bir evi "Adolf Hitler" adına sürekli kiralar! 1933 yılına gelindiğinde Hitler, çevredeki arazileri ve başka villaları da tek tek ele geçirir. Mülkünü satmak istemeyenleri "Toplama kamplarına gönderirim" tehdidi ile inadından vazgeçirir. 

"Türk'ün Yeri"

Hitler'e bir süre karşı çıkan ve binasını satmayan tek kişi, yamacın en güzel köşesinde "Türk'ün Yeri" adlı pansiyonu işleten Karl Schuster idi. Naziler üzerine söyledikleri nedeniyle bir süre Dachau Kampı'na atılan Schuster, sonunda tehditler altında pansiyonu elden çıkarmak zorunda kalır ve kısa süre sonra da ölür. Savaş yıllarında Hitler'in Rayh güvenlik kadrosunun konakladığı pansiyon, 1945'ten sonra Obersalzberg'de sahiplerine geri verilen tek binaydı. Onlarca yıl "Türk'ün Yeri" adı altında pansiyon ve lokanta olarak çalıştırıldı. Sürekli doluydu. Müşterileri, başta Amerikalılar olmak üzere yabancılardı. Buraya "Türk'ün Yeri" denmesinin nedenine gelince... Şimdiki binanın yerinde 17. yüzyılda bir pansiyon ve lokanta varmış. O zamanki sahibi 1683 yılında, Viyana'yı kuşatan Merzifonlu Kara Mustafa Paşa komutasındaki Osmanlı ordularına karşı savaşmak için askere alınmış. Osmanlılar'ı Viyana kapılarından püskürttükten sonra evine dönen adam binasını pansiyon-lokanta olarak çalıştırmaya devam etmiş. Yöre halkı da ona, Türklere karşı savaşmış olduğu için "Türk", pansiyonuna da "Türk'ün Yeri" demeye başlamış. Burası 2021 yılında yöreden bir zengine satıldı, yaklaşık 3 milyon Avro'ya.

"Kartal Yuvası"

Führer'in çayevinden seyrediyor insanlar ayaklarının altındaki olağanüstü doğayı. Uçurumun bağrına sipsivri bir çıkıntı gibi saplanan terasta 1944 yılına dek Hitler, yanında Eva'sı, ayaklarının dibinde üç köpeği, keyif çatıp çayını yudumlarken, kafasından yeni "kötülükler" geçiriyordu. Alpler'deki bu "kartal yuvası" ona Nasyonal Sosyalist Parti yönetiminin 50. doğum günü armağanıydı! Martin Bormann'ın sadece 13 ayda inşa ettirdiği, yaklaşık 150 metrelik bir kayanın sivri tepesine oturtulmuş yapıya ulaşmak bir macera. Önce kayalara oyulmuş, abajurlarla aydınlatılmış 124 metrelik bir tünelde ilerliyorsunuz. Sonra, tavanından sallanan kocaman bir avizenin, duvarlarındaki kollu şamdanları pırıl pırıl aydınlattığı, içi tamamen pirinç levhalarla kaplı kırk yedi kişilik asansörle kayaların içinden hızla 124 metre yükseliyorsunuz. Ziyaret sonrasında özel otobüsler insanları tekrar Berchtesagaden'e indiriyor. Sık sık çam ormanları arasından geçen, bir tarafı uçurum yol daracık. Otobüs tünelleri geçerek 1100 metreye iniyor. Ovaya inmeden önce görülecek başka şeyler de var. Yukarda, bir düzlükte, doruklar manzaralı beş yıldızlı bir otelle, az ötesindeki "Belgeler Merkezi". Bavyera Eyaleti'nin 2005 yılında 50 milyon Avro harcayarak 100 dönümlük araziye kondurduğu lüks otel dev sanki bir uçan daire. Zengin müşteriler kocaman pencereli lüks odalarından dumanlı Alp doruklarını seyredip düşlere dalıyor. Aşağılarda, durgun suları yeşil, beyaz, mavi Königsee. Üzerinde küçük gezinti gemileri, ötelerde sivri kayalara kanat çırpan kartallar...

Çılgın kralın saraycıkları

Buralara gelmişken yöredeki bazı ilginç yapılar da görmeden dönmek olmaz. Münih'le Salzburg arasındaki Chiemsee, Güney Bavyera'nın güzel göllerinden biri. Burayı çekici yapan „çılgın" Kral II. Ludwig'in 1886 yılındaki ölümünden kısa süre önce yaptırdığı Herrenchiemsee Sarayı. Versay'dan etkilenmiş yapıda 98 metre uzunluğundaki görkemli tören salonuyla ikinci kata çıkan merdivenler ve kralın her yanı altın kaplama yatak odası göz kamaştırıyor. II. Ludwig, bu sarayda yaşamının sadece 10 gününü geçirmişti! Ölümünden birkaç ay önce Tirol yöresinin şirin göllerinden Plansee kıyılarına da Pekin'deki "Kış Sarayı"nı anımsatan bir saraycık kondurmayı planlamıştı. Gerçekleştiremediği başka bir yapı da Avusturya sınırındaki Garmisch'in kuzeyinde, Bizans saraylarını andıran büyük saray olacaktı!

Bavyera'nın doğası erişilmez güzellikteki bu yöresi „çılgınları" hep çekmiş...

19 Ekim 2025

Eğilerek selam vermenin çeşitleri

CUMHURİYET, 19 Ekim 2025

Stuttgart - Ahmet Arpad

Tanış televizyon gazetecisi, belgesel bir filmin ön konuşmaları için Köln'den günübirlik gelmişti. Uzun yıllardır tanışıyoruz. Dönüş trenine gitmeden önce istasyonun karşısındaki otelin lobisinde oturuyoruz. Çay içip sohbet ediyoruz. Türk dost o günkü ilginç görüşmelerinden söz ediyor.

 Bir an için otelin önünde bir otobüs duruyor. Açılan kapılardan Japonlar iniyor. Rehberleri, elinde kâğıtlar hızla resepsiyona doğru yürüyor. Oradaki görevliyle kısa bir konuşmanın ardından lobide bekleşen grubun yanına gidiyor. Onlara bir şeyler söylüyor. Hızlı hızlı, yüksek sesle. Anlatacak çok şeyi var gibi. Çevresinde toplanmışlar rehberlerini dikkatle ve dikkatle dinliyorlar. Sözünü kesip soru soran yok. Sadece ikide bir eğilip duruyorlar.

Hazır olda bekliyorlar

Adamın anlattıkları az sonra bitiyor. Hafifçe öne doğru eğilip çevresindekileri selamlıyor. Onlar da hep birlikte eğiliyorlar, başları önlerinde rehberlerini selamlıyorlar. Sonra resepsiyon görevlisi kadının getirdiği anahtarları alıp asansörlere doğru yürüyorlar. Binmeden önce de yine bir selamlaşma. Vücutların belden yukarısı inip kakıyor, başlar önde, gözleri lobinin mavi yer halısında. Eller iki yanda, sanki hazır ol beklemedeler! Selamlaşma bittikten sonra kendilerini kapıları açık bekleyen asansörlere atıyorlar.

Selam vermeyi kurslarda öğreniyorlar

Yolda bir tanıdığına rastlayan her Japon, nerede olursa olsun onu "Japon usulü" selamlamak zorunda. Ancak giderek endüstrileşen ülkede insanlar bazı nezaket kurallarını unutmaya başlamış. Özellikle büyük kuruluşlarda çalışan genç nesil elemanların günlük yaşamın birçok davranışından haberdar olmadığı dikkati çekmekte. Bundan yararlanan bazı işini bilenin kurduğu "nezaket okulları" dolup taşıyor. Zengin babaların gönderdiği şımarık oğullardan büyük kuruluşların "nezaketi" zorunlu kıldığı elemanlarına kadar her gün sayısız Japon bu okulların kapılarını aşındırıyor. Oradaki kurslarda konuşmaktan oturup kalkmaya, el sıkmaya ve eğilip selam vermeye değin her şeyi öğreniyorlar.

Evet, Japonlar selamlaşırken genellikle biz Batılılar gibi el sıkışmaz, karşılıklı eğilirler. Bu eğilme, basit bir baş sallamadan yaklaşık 45 derecelik bir açıyla derin bir eğilmeye kadar değişiyor. Eğilerek selam vermenin çeşitleri var. Kişi, aynı sınıftan ve aynı konumdaki birisi karşısında 15 derece, şefi karşısında 30 derece, onu kabul etmek lütfunda bulunan genel müdürü karşısında da 45 derece eğilmek zorundadır. Eğilerek selamla bir saygı gösterisi, bir şükran ifadesi kabul edilir. Geleneğe uygun şekilde selamlanmayan kişi karşısındakinin kendisine saygısızlık yaptığına inanabilir. Selam vermenin şu kuralı var: Eğilenin vücudunun yayı ne kadar derinse onun karşısındaki kişiye gösterdiği saygı da o kadar değerlidir. Bu hareket, kökeni 1200 yıl önce Asuka veya Nara dönemine dayanan ve Budizm ile birlikte ülkeye yayıldığı söylenen bir sanat olarak kabul ediliyor. Japoncada "aisatsu" kelimesi "selamlaşma" veya "selamlama" anlamına geliyor. Bu, kişinin karşısındaki kişiye veya gruba gösterdiği saygıyı ve ona verdiği değeri dile getiren bir davranıştır.

Japonya'da sokakta yürüyen insanların birbirlerine dokunması genellikle çok enderdir. Sevgililerin ele ele veya birbirine sarılmış yürüdüğü de hemen hemen pek görülmez. Bizim alışık olduğumuz gibi, iki insanın karşılaştığında veya birbirlerinden ayrılırken sarılıp "şapur şupur" öpüştüğünü de Japonya'da görmek mümkün değildir.

12 Ekim 2025

Diktatörün gerçekleşmeyen düşü

Aydınlık Avrupa, 12 Ekim 2025

Ahmet Arpad

"Bizim ırkımız bu dünyaya hükmetmek hakkına sahiptir. İşte bu hak bizler için gelecekte uygulayacağımız dış politikanın kutup yıldızı olmalıdır!" Hitler'in 1930'da bu söyledikleri sadece bir megalomani, sınırsız bir düş değildir. "İnanın bana, üstün ırkımız bin, hatta bin iki yüz yıl boyunca bütün dünyaya hükmedemeyecekse, her şey sadece Almanya ile sınırlı kalacaksa ne gerek var nasyonal sosyalist harekete!" Bu sözler gazeteci-yazar Ralph Giordano'nun "Eğer Hitler Savaşı Kazansaydı..." adlı kitabından. 1923 doğumlu Giordano, yaşadığı Nazi dönemini ve sonrasını belgelere dayanarak anlatmış.
Diktatör Hitler'in bu söylediklerinin altında kafasındaki geleceğin programı yatıyordu. Hitler ve partinin kilit noktalarına yerleştirdiği yardakçıları geleceğin dünyasının kapsamlı planlarını savaştan önce yapmışlardı. 1939'da Polonya'ya girdiklerinde gelecekte nasıl bir Avrupa'nın özlemini çektikleri, çekmecelerde hazır bekleyen sayısız muhtıra, genelge, emir ve yasa tasarısında yazıyordu! Polonya topraklarını Germen ırkının insanlarına açmak için ilk aşamada altı yüz bin Yahudi kamplara atılacak, üç buçuk milyon Polonyalı doğuya sürülecekti. Almanya'dan yollanacak köylüler ve işçilerle Polonya'daki Alman azınlığın nüfusu dört milyona çıkarılacaktı.
Nasyonal sosyalizmin ideologlarından Himmler'e göre sadece "boylu boslu, sağlam yapılı" Polonyalıların Almanlarla bir arada yaşamasına izin verilecekti. Sovyet Rusya ele geçirildiğinde 45 milyon insan daha topraklarından edilecekti. Sürülen Ruslar, Polonyalılar ve Ukraynalılar Ural Dağları ötesine yerleştirilecekti. Bu ülkelerde boşalacak topraklar on milyon Alman'a açılacaktı. Hitler'in düşüne göre otuz-kırk yıl içinde bütün Doğu Avrupa insanları asimile politikasıyla "Almanlaştırılmış" olacaktı.

ÖNCE AYDINLAR KAMPLARA ATILDI
Hitler, kafasına koyduğu Almanya'yı gerçekleştirmeye daha 1933'te başa geçer geçmez başladı. Önce aydınlar, sosyalistler, bilim insanları kamplara atıldı, kitaplar yakıldı. Hemen ardından sıra ülkeyi Yahudilerden temizlemeye geldi! Hitler ordularının Doğu Avrupa topraklarına el koymasından sonra yardımcıları Göring, Keitel ve Lammers'e: "Şimdi bu dev pastayı parçalara bölerken dikkatli olmalıyız" dedi. "Buraları yönetmesini ve sömürmesini bilmeliyiz." İşgal edilen topraklarda sadece "Almanlaşmış" ve "Alman kanı taşıyan" insanlar yaşayacaktı! Büyük Almanya'yı yaratabilmek için Sovyet topraklarının yeraltı zenginliklerinden ve endüstrinin kalifiye elemanlarından da yararlanılacaktı. Hitler'in görevlendirdiği çalışma grubunun 17 Kasım 1941 tarihli raporunda şunlar yazar: "Ural Dağları'na kadar uzanan bölge yüz yıl sonra tamamen Almanlaşmış olacaktır." 
Oralarda 100 milyon "saf kan" Almanın yaşamasını düşleyen Hitler o günlerde şöyle konuşmuştu: "İngiltere için Hindistan neyse, bizim için de Doğu Avrupa toprakları odur." Hitler'in beklentileri çok düşündürücüdür: Doğudaki yeni bölgelere İskandinav ülkeleri insanlarının da yerleşmesi sağlanacak, gelen insanlar yeni kurulacak kentlerde yaşayacak, eski kentler yavaş yavaş yok olacak, köylüler radyo haberlerine sadece sokaklara yerleştirilecek hoparlörler aracılığı ile ulaşacak, okullarda Almancaya ağırlık verilecek, diğer dersler geri plana atılacaktı. Özellikle taşrada insanların tek bir kiliseye değil değişik tarikatlara inanmasına izin verilerek inanç bütünlüğü engellenecekti...
Hitler'in özel sekreteri Martin Bormann, işgal edilmiş Doğu Avrupa topraklarından sorumlu Bakan Alfred Rosenberg'e 23 Temmuz 1943 tarihli mektubunda şöyle der: "Slavlar sadece bizim için çalışacaktır. Bize gerekmedikleri anda ölebilirler. Aşı olma zorunluluğu ve sağlık hizmetleri onlar için gereksizdir. Eğitim ve sağlık hizmetlerinden sadece işimize yarayacak işbirlikçiler yararlanabilir."

'AYDIN SINIFINI GÖRDÜKÇE ÖFKELENİYORUM'
'Führer' ülkeyi 'teslim aldığı' 1933'ten başlayarak komünistleri, aydınları, sol görüşlüleri, sendikacıları, gazetecileri, bilim adamlarını ve yazarları düşü olan nasyonal sosyalist misyona karşıt görmeye başlamıştı. "Bizdeki aydın sınıfını gördükçe öfkeleniyorum, fakat yapacak bir şey yok, çünkü onlar gerekli; böyle olmasaydı köklerini çoktan kazırdık!" Hitler bu sözleri 10 Kasım 1938 akşamı Münih'teki karargâhına çağırdığı yaklaşık 400 gazetecinin karşısında söylemişti. Bu nedenle 1933 yılının Mart ayında başlattığı "halkı ve ülkeyi korumak" amaçlı yasalarla öncelikle basın kontrol altına alma girişimini Haziran'da başarıyla sonuçlandırmıştı! Führer'e göre, basının toplumu yönlendirme ve etkileme gücü büyüktü, bu nedenle de onu geçici değil, sürekli kullanmalıydı! Amaca ulaşmak için yayın organları "eşitlenirken", daha doğrusu bütün basın organları birbirine uydurulurken, basın özgürlüğüne de büyük bir darbe indirilmişti.
Bu girişimlerin ardından, 4 Ekim 1933'de yürürlüğe giren "yazı işleri müdürleri" yasasıyla da gazeteler ve yayınevlerinin çalışmalarını daha yakından denetleme olanağı yaratılmıştı. Gazetelerde yazı işleri müdürü görevini üstlenecek kişilerin kesinlikle "saf kan Alman" ve politik açıdan "çok güvenilir" elemanlar olması koşulu getirilmiş, parti kendi adamlarını sorumlu görevlere yerleştirmişti. Yeni yasayla Ocak 1934'ten başlayarak birkaç ay içinde özgür yayın yapan birçok gazete kapanırken, binin üzerinde gazeteci de işini yitirmişti.

ELEŞTİREN GAZETECİLERİ ÜLKEDEN KOVDULAR
Nasyonal sosyalistler böylece ülkede yönetimi ele geçirmelerinin daha ilk yılında tüm medyayı çıkarlarına uygun yönlendirmeyi başarmışlardı. Neyin nasıl yazılacağına, Hitler'in hemen 1933'ün ilk haftalarında kurduğu ve başına da Goebbels'i geçirdiği 'propaganda bakanlığı' karar verecekti. Basından pek karşı tepki gelmemişti, daha doğrusu gelememişti. Çünkü tepki gösterenler işten atılmış, Almanya'dan kovulmuş ya da öldürülmüştü. Bazıları kendiliklerinden başka ülkelere iltica ederken, birçoğu da toplama kamplarına sürülmüştü. Seslerini çıkarmak yürekliliğini gösteremeyen gazete sahipleri 1933 yılının Haziranında kurulan medya kontrol meslek birliğinin başına Max Amann adında bir Nazi'nin geçmesine de göz yummuşlardı. Böylece Alman basını tam bağımlı yapılmıştı. Hitler'in 44. doğum günü olan 20 Nisan'da ünlü çizer Emil Stumpp'un yaptığı Führer karikatürünü birinci sayfadan yayımlayan ünlü Dortmund gazetesine hemen ertesi gün el konulmuş, mal varlığı ve sermayesi partiye aktarılmıştı. Çizer Stumpp'un da Almanya'da çalışması yasaklanmıştı.

YÖNETENLERİ KÜSTÜREN GAZETELER
1935'ten sonra da 'yönetenleri küstüren' veya 'basının şerefini lekeleyen' herhangi bir haber veren gazeteler meslek birliğinden çıkarılmıştı. Hitler'in nasyonal sosyalist devleti böylece birkaç yıl içinde medyayı sadece kontrol etmeyi başarmamış, ne türlü yayın yapacağına da karar vermekle onu bütünüyle ele geçirmişti. Aynı süreçte tabii Yahudi azınlığın tüm yayın organlarına da el konmuştu. Karşı çıkabilecekleri düşünülenler sahibi oldukları yayınevlerini başkalarına satmak zorunda bırakılmıştı.
Ülkede gücünü pekiştirmekte olan Hitler'in NSDAP partisi basını amaçlarına uygun yönlendirmeyi başarmıştı. Propaganda bakanlığının başındaki Goebbels'in tek amacı ilk günden başlayarak tüm basını, radyoları ve her türlü yayın organının düşünce ve görüşlerini baştan sonra denetlemekti. Goebbels: "Ben bakan olarak gazeteleri yasaklayamam" diyordu. "Fakat hükümet basınla baş etmek zorunda kalırsa gereken tüm yöntemleri mutlaka gerçekleştirecektir! Bizimle çalışmak isteyene kapımız hep açıktır. Biz ona elimizi uzatıyoruz ve onun da uzattığımız bu eli kayıtsız şartsız tutmasını bekliyoruz..." Nasyonal sosyalist parti çıkardığı yasalarla, 'yönetenlerin korkulu düşü' olan medyayı kısa sürede kendi politik çıkarları doğrultusunda standartlaştırmıştı.

DEMOKRATİK GÜÇLER SUSTURULMUŞTU
Naziler savaş yıllarında tüm ülkede gazetelerin yüzde 36'sını kontrol ediyordu. Tirajı yüksek bu yayın organları halkın yüzde 82'si tarafından okunmaktaydı! Ellerine geçirdikleri yayınevleri arasında ünlü Ullstein da vardı. Kitap ve gazete Hitler'in korkulu düşüydü. Nazi Almanya'sında bireye yapılan baskı 10 Mayıs 1933'te kitapların yakılmasıyla başlamıştı. Brecht, Dix, Döblin, Einstein, Freud, Heine, Horvath, Kafka, Lessing, Luxemburg, Mann, Marx, Musil, Remarque, Roth, Seghers, Schnitzler, Suttner, Tucholsky, Werfel ve Zweig ateşi boylamıştı. İnsanların okumaması, düşünmemesi demekti. Führer, gazete ve kitabın silahtan daha güçlü olduğunu çabuk kavramış, basın özgürlüğüne son vererek de tüm demokratik ve liberal güçleri susturmayı başarmıştı. Ancak bilindiği gibi Hitler düşünü geçici bir süre için gerçekleştirebilmişti. 
Sonunda bir diktatör daha gitmiş, giderken düşünü de beraberinde götürmüştü. Her diktatör gibi arkasında parçalanmış bir insanlık bırakmıştı...