16 Kasım 2014

'Size çocuk gibi sarılıyorlar'

CUMHURİYET, 16 Kasım 2014
STUTTGART
AHMET ARPAD


Tüm Almanya'daki 740 bin öğretmenden sadece yüzde biri yabancı kökenli. Okul yönetimde ise hemen hemen yoklar! 1959 Bandırma doğumlu Ümit Arabacı Baden-Württemberg Eyaleti'ndeki Türk kökenli ilk okul müdürü! 1991-2006 arası öğretmenlik yaptıktan sonra önce müdür yardımcılığına, oradan da iki yıl önce Astrid-Lindgren İlkokulu'nda müdürlüğüne yükselen Ümit Bey'le çalışma odasında hoş bir sohbet ettik. Ren ve Neckar nehirlerinin birleştiği 290 bin nüfuslu Mannheim Almanya'nın en büyük iç limanı. 177 değişik ülkeden insanlara kapılarını açan endüstri kenti Mannheim'da 30 bin Türk yaşıyor. Çoğu okulda yabancı kökenli öğrencilerin sayısı Alman öğrencilerin çok ötesinde. Ümit Bey'in müdürlüğünü yaptığı okulda da koridorlarda, bahçede koşuşturan 180 çocuğun yüzde sekseni yabancı kökenli. Ümit Arabacı: "Bu yabancıların da yarısı Türk kökenli" diyor. "Çocuklarımızın başkalığı, açıksözlülüğü ve hoşgörüyü çok genç yaşta öğrenmeleri için en güzel ortam böyle bir okul". 2012'de onu bu göreve getiren makam aradan iki yıl geçtikten sonra  "Ümit Bey'le en doğru seçimi yaptığımızı anladık" diye konuşuyor. "O kültürler arasında bir köprü, yabancı çocuklara bir örnek".

Almanya'da sadece Türkiye kökenli küçük çocuklar ilgi beklemiyor, elli küsur yıl önce bu ülkeye adım atmış şimdinin çok yaşlıları da. Çoğunun doğdukları topraklarla hiç bağlantısı kalmamış. Yaşamlarının son dlimini Almanya'da geçirmek zorundalar. Belli bir yaştan sonra da bakımları gerekiyor. Eşleri, çocukları çok zor durumlara düşüyor. Resmi verilere göre Almanya'da bakıma muhtaç yaklaşık 450 bin yaşlı Türk'ün 25 bininin sürekli bakıma gereksinimi var. Mannheim'da okul müdürü Ümit Arabacı'nın ardından Uyum ve Dinlerarası Diyalog Enstitüsü Müdürü Talat Kamran'la da buluştuk. Konumuz bakımı gereken yaşlılar, ağırlıklı olarak da tabii Türkler. Ağır hasta veya demans olmuş birinin evde bakılması olanakdışı. Yaşlı eşinin bu zor görevin altından kalkamadığı durumlarda onun bir hastaneye veya bakımevine gitmesi zorunlu.  İşte bu aşamada son yıllarda "islami manevi bakım" sorunu da ortaya çıktı. Talat Kamran, Hıristiyan toplumunda kilisenin de desteği ile manevi rehberliğin alışmış bir görev olduğunu söylüyor. Mannheim ve çevresindeki 17 hastanede şu anda 20 Müslüman manevi rehber görev yapmakta. Resmi verilere göre Baden-Württemberg’de 170 Müslüman manevi rehbere gereksinim var. Kamran, Müslüman manevi rehber ve Türk hastabakıcılar yetiştirmekte çok geç kalındığı görüşünde. Uyum ve Dinlerarası Diyalog Enstitüsü'nün hedefi üç yıl içerisinde bu açığı kapatmak. Müslümanların kültürünü, dini duyarlılığını, yeme-içme hassasiyetini, ölüm kültürünü, temizlik duyarlığını diğer elemanlardan daha iyi bilen bu görevliler haftada bir-iki gün gönüllü çalışıyor. Manevi rehberler ölüm döşeğindeki hastalar için Kuran-ı Kerim okuyor, Kelime-i Şahadet getirmesine yardımcı oluyor.


Müslüman manevi rehberler iki kültür arasında köprü olan insanlar. Onlar herkesin yapamayacağı zor bir işi severek yerine getiriyorlar. Altı ile sekiz ay ay süren eğitimlerine Bilkay Öney'in Uyum Bakanlığı ile Robert Bosch Vakfı destek veriyor. Kısa süre önce göreve başlayan bir Türk bayanın sözleri göğüs kabartıcı: "Bu iş para için yapılmaz. Kalbiniz ve elleriniz bir çalışacak. Yeri geldiğinde size çocuk gibi sarılıyorlar... Ölümle iç içesiniz... Sağlam bir psikoloji gerekiyor."

www.ahmet-arpad.de

3 Kasım 2014

İnsanları sevmek yaşam koşuluydu

KİTAP ZAMANI, 3 Kasım 2014
AHMET ARPAD

Bir modern dünya vatandaşı... İki dünya savaşı yaşamış, politikacılara karşı eserleriyle düşünce savaşı vermiş, kitapları yakılmış gerçek bir aydın... Kültür aracılığıyla daha iyi bir dünya kurulacağına inanmış bir düşünür... Savaş karşıtı bir yazar... Stefan Zweig.


Çevirmen gözüyle


Toplumları birbirine yaklaştırmak bir misyondu onun gözünde… Kültürlerin birleştiği bir Avrupa... Hümanizm, güzel sanatlar, edebiyat, bir araya gelen sanatçılar, müzisyenler, edebiyatçılar... Avrupa insanlarını kültür aracılığı ile birleştiren, güçlendiren o insanlar... İşte Stefan Zweig'ın düşleri! İnsancıldı, dostluk eli uzatırdı herkese, karşılık beklemeden. Gösterişi sevmezdi, insanları sevmek Stefan Zweig için yaşam koşuluydu...

Avrupalı bir Avusturyalı. Avrupalı bir modern dünya vatandaşı. İki dünya savaşı yaşamış, politikacılara karşı eserleriyle düşün savaşı vermiş, kitapları yakılmış gerçek bir aydın! Kültür aracılığı ile daha iyi bir dünyayı yaratacağına inanmış tam bir düşünür. Savaş karşıtıydı. İnsan ve yazar olarak özgürlüğüne düşkündü. Bu uğurda savaşım verdi ömrü boyunca. Eserlerinde hep doğruya inanır, savaşlardan nefret eder Zweig. Lirik anlatımı ve yalın diliyle okuru kendine bağlar. Hayat hikâyesi olan "Dünün Dünyası" (Türkçesi: Burhan Arpad ) eserinin son satırları, geride kalanlar ve yarınları yaşayacaklar için umut ışığıdır: "Her gölge sonunda yine de ışığın çocuğudur. Ancak aydınlıkla karanlığı, savaşla barışı, yükselişle alçalışı yakından tanımış olan kişi, hayatı gerçekten yaşamış sayılır."

ZWEİG ÖZGÜRLÜĞÜNE DÜŞKÜNDÜ
Stefan Zweig insan ve yazar olarak özgürlüğüne düşkündü. Dünyaca ünlü bu aydın hümanistin Hitler rejiminin dayanılmaz baskıları altında ruhsal çöküntüye uğraması çok trajiktir. Nazi faşizminin özgür düşünceyi yok etme girişimleri Zweig'ı 23 Şubat 1942'de ölüme sürüklemişti.  Stefan Zweig'ın 20. yüzyıl savaş karşıtı yazarları arasında çok önemli bir yeri vardır. Her şeye hümanizmin penceresinden bakan Zweig'ın şu sözleri önemlidir: "Savaşlardan nefret ederim. Kaba kuvvet insanların iç dünyasına hiçbir zaman huzur getirmez… Aydınlıkla karanlığı, savaşla barışı, yükselişle alçalışı yakından tanımış olan kişi, hayatı gerçekten yaşamış sayılır..."

1933 yılında Nazilerin işbaşına gelmesiyle Almanya karıştı. Millet meclisi ateşe verildi, on binlerce sol görüşlü insan kamplara sürüldü. Yakın dostu Joseph Roth o günlerde Zweig'a yolladığı bir mektupta şöyle diyordu: "Çok büyük bir felakete sürüklediğimizin farkında olduğunuzu sanıyorum. Edebiyat yaşamımız yok olacak. Olup bitenler bizleri yeni bir savaşa sürükleyecek…" Fakat o günlerde Zweig kötülüğün kapıya dayandığına bir türlü inanmak istemiyordu. Birkaç ay sonra kitapları yakıldı, İnsel Yayınevi eserlerini artık basamayacağını bildirdi, dostları Almanya'dan kaçtı. Stefan Zweig’ın mutluluklarla ve başarılarla dolu yaşamı yavaş yavaş sona ermeye başladı. Nazilerin onu sosyal demokratları desteklemekle suçlamaları üzerine ani bir kararla Salzburg'u terk etti, İngiltere’ye yerleşti. Ancak burada da kendini rahat hissetmedi. Hitler'in güçlenmesi Zweig'ı daha çok bunalımlara soktu. Onlarca yıldır kafasından geçirdiği ve uğruna savaşım verdiği 'kültür Avrupası' düşünün artık gerçekleşmeyeceğini kavramıştı.

VATANSIZ KİŞİ STEFAN ZWEİG
Avrupa'daki gelişmeler onu yeni depresyonlara düşürür. 1937'de Salzburg'daki villasını Nazilerin baskısıyla satmak zorunda kalır. Bir yıl sonra eşi Friderike'den boşanır. Hitler'in 13 Mart 1938 günü Viyana'ya girmesi ve Avusturya'nın dünya politikasından silinivermesiyle en son gücünü de yitirir. Stefan Zweig artık bir 'vatansız kişi'dir. Elli sekiz yaşında ‘haymatlos‘ olması ona pek ağır gelir. "Bitkiler gibi insanlar da köksüz uzun süre yaşayamaz," diyen Zweig'ı bunaltıp tedirginleştiren olaylar giderek artıyordu. Alman dilinin konuşulduğu ülkelerdeki okurlarını yitirmişti. Tüm Avrupa Nazilerin elindeydi. Zweig yorgun ve bezgindi. O günlerde dostu Felix Braun'a şöyle yazar: "Artık Alman dilinde yazamayacağız, çünkü basmayacaklar." Zweig bu dünyada ikinci bir savaş daha yaşamak istemiyordu. O günlerde Franz ve Alma Werfel'e yolladığı mektupta da çok kötümserdir: "Evim nerede bilemiyorum… Her gün açıp kapattığımız birkaç bavul, tuhaf duygular, inanılmaz bir boşluk... Bereket versin kâğıt ve mürekkep henüz bulunuyor..."

'BİZLER YARIN DA BİR HİÇ OLACAĞIZ'
Tek tesellisi, üzerinde çalıştığı Amerigo Vespucci biyografisi ile anıları Dünün Dünyası’ydı. 26 Mayıs 1940 tarihinde günlüğüne şu notu düşer: "'En iyisi insanın yanında hep küçük bir şişe morfin bulundurması". Sevmiş olduğu dünyasının kesinlikle bir daha geri gelmeyeceğini anlamıştı. "Oluşacak yeni dünyada da artık sözümüz geçmeyecek…Bizler her yerde vatansız olacağız. Biz bugün bir hiçiz, yarın da bir hiç olacağız". 1941 yılının Ağustosunda bindikleri SS Uruguay transatlantiği Zweig‘la ikinci eşi Lotte‘yi Brezilya'ya götürür. Rio de Janeiro yakınlarında, yazlık kent Petropolis'te bahçeli küçük bir ev kiralarlar. Ev üç odalıdır. Petropolis'i, Habsburglar Avusturyası'nın ünlü kaplıcası Bad Ischl'e benzetir. Orada Avrupa'yı unutmak ister. Fakat oradan gelen korkunç haberlerle bunu başaramaz, huzura Brezilya’da da kavuşamaz. Bir yandan otobiyografisine son şeklini verir, bir yandan da 'Satranç' öyküsünü hazırlar. Montaigne ve Balzac üzerine denemelerini bitirmeye çalışır. Ancak düşünceleri hep Avrupa’dadır. Petropolis, Zweig'ların yaşamındaki son duraktır! 1941 Ekiminde ilk eşi Friderike'ye yolladığı mektupta yakın gelecekte hiçbir yere gidemeyeceğini yazar. Zweig için artık ne vatanı, ne evi, ne de kitaplarını basacak yayıncıları vardır! Altmış yaşında kendini yüz yaşında hisseder.

RUHSAL ÇÖKÜNTÜ VE SON
Stefan Zweig 21 Şubat 1942 akşamı, Brezilya'da kendisi gibi mülteci yaşamı sürdüren Yahudi asıllı yazar Ernst Feder ile bir parti satranç oynar. Onunla vatanı Avusturya'dan söz ederken çok kötümserdir. Zweig ertesi gün masasının başına geçip el yazısıyla bazı mektuplar kaleme alır. İlk eşi Friderike'ye yolladığı 22 Şubat 1942 tarihli mektupta şöyle yazar: "Sevgili Friderike, bu mektup sana vardığında ben kendimi eskisinden çok daha iyi hissedeceğim… Senin ise iyi günleri göreceğine eminim. Melankoli yüklü yaşamımla daha uzun süre beklemediğim için beni haksız bulmayacağına inanıyorum. Sana bu satırları son saatlerimde yazıyorum. Kararımı verdiğim andan sonra kendimi nasıl da rahat hissettiğimi bilemezsin... Sevgiler ve dostlukla... Hep yürekli ol! Rahata ve mutluluğa kavuştuğumu öğrendin. Stefan."

1881 yılında Viyana'nın ünlü Schottenring Caddesi'ndeki tarihi ve gösterişli bir yapıda başlamış olan yaşam 23 Şubat 1942 tarihinde Brezilya'nın küçük dağ kenti Petropolis'in Rua Gonçalves Dias 34 adresindeki bahçeli bir evde son bulur. Bir kaç gün sonra Nazi yanlısı Salzburg eyalet gazetesindeki haberde: "Bir mülteci yaşamı daha alışılmış şekilde sona erdi..." satırları yer alır. Ölümünün üzerinden 72 yıl geçtikten sonra Salzburg’daki ‘sevgili’ evi hâlâ bir müze olamadı. Büyük çabalar sonucu ancak 2010 yılında bir Stefan Zweig Centre açılabildi. Yirmi yıl önce adı bir okula verilecekti. Ancak o günlerde bakanlık "İntihar etmiş birinin adını bir okula veremeyiz” diye karşı çıkmıştı. 2014 yılına gelindiğinde ise Salzburg Pedagoji Akademisi’nin adı yazarın 133. doğum gününde yapılacak bir törenle Stefan Zweig Akademisi olarak değiştirilecek...

Stefan Zweig savaştan kurtulmak için kaçtığı denizaşırı ülke Brezilya'da savaşın kurbanı olmuştu. Yirminci yüzyılın bu namuslu, insancıl ve iyi yürekli aydın yazarı ölümünden bu yana hiç yitirmedi güncelliğini. "İnsanların, düşüncelerin, kültürlerin ve ulusların birbirleriyle uzlaşmasına hümanizmin aracılık etmesini yaşamım boyunca hep hedefledim" diyen "Yıldızın Parladığı Anlar"ın yazarı Stefan Zweig huzursuz başlayan 21. yüzyılda düşünceleriyle bize her zamankinden daha çok gerekli.

2 Kasım 2014

Remarque, barış savaşçısı...

CUMHURİYET, 2 Kasım 2014
STUTTGART
AHMET ARPAD

Erich Maria Remarque ayağa kalkar, elindeki içki şişesini lokantada oturanlara gösterek seslenir: "Bakın, çevirmenim Burhan Arpad bana ne getirdi İstanbul'dan!" Yıl 1956, bir ağustos akşamı, İtalyan İsviçresi, Lago Maggiore kıyısında Porto Ronco. Locanda Miller'in masaları dolu. 20. yüzyılın en ünlü yazarlarından biri kabul edilen Remarque'ı "Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok" çevirisiyle Türk okuruna tanıtmış ve ardından onun en önemli eserlerini dilimize kazandırmış olan Burhan Arpad Porto Ronco buluşmasına eli boş gelmemiştir. Değişik içkileri sevdiğini bildiği yazara bir şişe Yeni Rakı getirmiştir.

Batı Almanya cumhurbaşkanlarından Theodor Heuss'un (1884-1963) Stuttgart'taki büyük villası oturduğum eve yakın. Bütün villa bir müze. Şu sıralar villanın bir katı Hitler'in kitaplarını yaktığı, ülkeden kovduğu Remarque'a ayrılmış. Yazarın doğum yeri olan Osnabrück'de kurulu Remarque Özgürlük Merkezi'nin verdiği sayısız döküman, fotoğraf, belge ve müsvedde Stuttgart'ta sergileniyor. Sergiyi düzenleyenlerin ‘kavgacı barışsever' dedikleri Remarque'ın yaşam boyunca tek amacı küçük insanın militaristlerin gerçek yüzünü görmesi ve barışın kutsallığını kavramasıydı. O savaşa karşı sadece kalemiyle savaştı, militarizmi hep eleştirdi, çıkarları adına kimi politikacıların sinsi planlarla insanları boğazlamasını bütün yürekliliğle yerdi. Remarque'a göre insanlar arasında gerçek barış, savaşın toplumlar için en büyük yüzkarası olduğunun yığınlara anlatılmasıyla gerçekleşebilirdi. Savaşa karşı savaş açmış dünya yazarları arasında onun hâlâ ayrı bir yeri vardır... Elli dile çevrilmiş, yirmi milyon baskı yapmış olan "Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok" geçen yüzyılın ilk ve en başarılı savaş karşıtı eseridir. "Ben Batı Cephesi'yle şikayet etmekten çok, savaşta bir neslin yitirilmiş olduğuna toplumun dikkatini çekmek istiyorum...." diyen Remarque'ın anlattıkları kendi yaşadıklarına dayanır.
İlginçtir, Alman edebiyat çevreleri Remarque'ın romanlarına çoğu kez mesafeli durmuş, hatta onları küçümsemiştir. Onu büyük bir Alman edebiyatçısı olarak övenler daha çok yabancı okurlarıdır. Ünlü yazar savaş sonrası Almanyası'ndan şöyle söz etmiştir: "Kaygılıyım. Eski Nazi ruhuna şurada burada tek tük de olsa rastlanıyor. Uyanık olmak, dikkatle izlemek gerekiyor..."  Remarque'a göre genç neslin de ana babalarının bir zamanlar ne suçlar işlediğini çok iyi öğrenmesi gerekir. „Bugün ülkede önemli yerlerde eski Nazilerin görev almasına da aklım ermiyor. Eski pislikler örtmekle yok edilmez..."

Çevirmeni Burhan Arpad'ın: "Benim en sevgili yazarım" dediği Remarque gerçekten çok sevilmesini gereken bir yazardır! Savaşa karşı sadece kalemiyle ömrü boyunca savaştığı, militarizmin her biçimini eleştirdiği, şu ya da bu çıkarcılar adına kimi politikacıların sinsi planlarla insanların insanları boğazlamasını bütün yürekliliğiyle yerdiği için. Hızlı bir yaşamı seven, Greta Garbo ve Marlene Dietrich ile büyük aşklar yaşayan Remarque öldüğünde arkasında on bir roman, bir tiyatro oyunu ve 20. yüzyıl Alman edebiyatında hiç bir yazarın ulaşamadığı büyük bir ün bıraktı. O eserleri ile kanlı savaşlardan geçinen çirkin politikacılara seslenir, militaristlerin gerçek yüzünü ve barışın kutsallığını insanlar kavrasın, barış dolu bir dünya gerçekleşsin ister. Burhan Arpad 1980'de Porto Ronco'ya tekrar uğrar. Bu kez ailecek gitmiştik. ‘Barış Savaşçısı" yazarın ‘Ronco sopra Ascona‘ mezarlığındaki, Laggo Maggiore manzaralı kabrini ziyaret etmiştik.

"Bu sergiyle onun insancıl ve politik sorumluluğunu öne çıkarmak istiyoruz" diyen sergi yapımcıları bence başarılı olmuş.

www.ahmet-arpad.de

12 Ekim 2014

Gökten zembille inmediler ki...

CUMHURİYET, 12 Ekim 2014
STUTTGART
AHMET ARPAD

Almanya'da yasaların boşluklarından, kimi politikacıların zayıflıklarından, kilisenin açık desteğinden uzun yıllar yararlandılar ve hâlâ da yararlanıyorlar! 1980'li yıllardan günümüze dal budak saldılar, yeşerdiler. Nedense hiç engellenmediler. Üstdüzey yöneticilerden yerel yönetimlere, kiliselerden medyaya kimse "bu adamlar"a karşı çıkmadı. Çoğu kez diyaloğu yeğlediler. Kimi yerde destek oldular, arka çıktılar. "Hangi ülkede olurlarsa olsunlar bütün yöneticilerle mücadele etmeliyiz! Ancak bunu başarmak için toplumda taban oluşturmamız gerekli." Bu sözler 2003'de Berlin Teknik Üniversitesi'ndeki bir toplantıda söylenmişti. Çoğunluğu öğrenci olan 350 izleyicinin karşısında hiç çekinmeden böylesine ulu-orta konuşan Hizb-ut Tahrir'in Orta Avrupa sözcüsü Shaker Assem idi. Radikal İslamcı örgütler Alman üniversitelerindeki çabalarının semeresini 11 Eylül'de almıştı. Bilindiği gibi El-Kaide özellikle Hamburg üniversitesindeki Arap asıllı öğrenciler arasında etkili olmuştu. New York ve Washington'a düşürülen uçakların pilotları o üniversitede yıllarca öğrenim görmüştü. Almanya'da 1990'lı yıllardan başlayarak İslamcı organizasyonlar üzerine yaptığı filmlerle ün kazanan, son aylarda da bir kaç kez Irak ve Suriye'ye giren Kölnlü televizyoncu Ahmet Şenyurt o günlerde şöyle konuşmuştu: "Hizb-ut Tahrir'in Almanya'nın çok kentinde bürosu var. Örgüt yandaşlarına: ‘Batıda insanları dinsizler ve günahkarlar yönettiği için hiç bir seçime katılmayacaksınız,' diyor." 2000'li yıllara girildiğinde Milli Görüş, Müslüman Kardeşler, Süleymancılar, Nurcular da gençleri kendilerine çekmeye başlamıştı. Radikal İslamcılar üzerine yaptığı araştırma ve çalışmalarla tanınan Berlinli kadın gazeteci Claudia Dantschke'nin o günlerdeki şu saptaması ilginçtir: "Son zamanlarda Almanya'da İslami yaşam yolunda yürümeğe karar vermiş bu gençler giderek daha çok üniversitedeki arkadaşları arasında Hizb-ut Tahrir propagandası yapmakta. Özellikle Milli Görüşçü öğrenciler şu sıralar örgüt ile Hizb-ut Tahrir arasında bağlantı oluşturuyor."

Günümüze gelindiğinde Hizb-ut Tahrir'in yerini Almanyalı IŞİD'ciler aldı! Terör örgütüne katılmak için ülkeyi 450 gencin terk ettiği söyleniyor. Radikal gruplar geçmişte olduğu gibi şimdi de okul ve iş yaşamında başarısız göçmen çocuklarını kolayca "avladılar." Alman toplumunda kendine yer bulamayan gençlere 2000 öncesi tarikatçılar kucak açarken şimdi aynı çabayı onlara "Sen iyisin, Batı toplumu kötü" duygusunu veren İŞİD gösteriyor. Federal Anayasayı Koruma Örgütü'nün araştırmasına göre çihatçı gruplara Almanya'dan katılan gençlerden sadece yüzde 6'sının meslek eğitimi var, yüzde 60'ı Almanya doğumlu. Resmi verilere göre bu arada 130'u Almanya'ya dönüş yaptı; dönenlerden 25'i "terör deneyimli". Federal ve eyaletler içişleri bakanlarının yer aldığı İçişleri Bakanları Konferansı radikalleşmiş gençlerin IŞİD'e katılmasının nasıl önlenebileceği konusunda kısa süre önce çalışmalar yapmaya başladı! Ne de olsa Başbakan Merkel'in gözünde IŞİD bir "terör örgütü" ve "soykırım yapıyor". Münih Üniversitesi'nden Prof. Heiner Keupp, çoğu göçmen genci burada doğmuş olmasına karşın kendini toplumda "haymatlos" hissettiği görüşünde. Keupp "Onlar kimlik krizi yaşıyor" diyor. "Geleceklerinden korkuyorlar, beklentileri sıfır." İşte aşırı dinciler hep bu insanlara kucak açtılar, onları aralarına aldılar, onlara bir "kimlik" verdiler, güçlendirdiler. "Toplumun dışladığı, geleceği belirsiz, ne olursa olsun yaşamını değiştirmek isteyen gençler de radikalleşmeyi bir şans olarak gördü," diye konuşuyor Prof. Keupp. "Günün birinde Suriye veya Irak'tan bambaşka insanlar dönecek Almanya'ya!" IŞİD'e katılanlar arasında sonradan Müslümanlığa geçen etnik Almanlar da var. Marburg üniversitesi profesörlerinden, İslam dini üzerine yazdığı kitaplarla ünlenmiş Türkolog Ursula Spuler-Stegemann son sohbetimizde ilginç bir konuya değindi. "Bu Müslüman Almanlar gerçek İslamı yaşadıklarına inanan köktenci insanlar. Onlar son yıllarda Almanya'da aşırı İslamın yayılmasında önemli bir rol oynadılar." Gerçekten de özellikle 4 bin Selefi arasında bu gibilerine daha çok rastlanmaya başlandı. Prof. Spuler-Stegemann başka bir tehlikeye de dikkatimi çekti: "Üniversitemizde antisemit öğrencilerin sayısında gözle görülür bir artış var."

Göçmen çocuklarına sürekli "sen bizden birisin" hissini veren aşırı dinci gruplar onları ailelerinden ve toplumdan koparmayı hep başardı. Bugünü anlamak için geçmişi bilmek gerek! Onlar gökten zembille inmediler...

www.ahmet-arpad.de

14 Eylül 2014

"Sütçü beygiri mi, yarış atı mı?"

CUMHURİYET, 14 Eylül 2014
STUTTGART
AHMET ARPAD
Kısa süre önce „Questions and Answers on the Gülen Movement" adlı çalışması Almanca'ya çevrilerek Main-Donau Yayınevi'nce yayınlanan Dr. Muhammed Çetin kitabını Stuttgart'ta tanıttı. Çoğunluğu tesettürlü genç kadınlardan oluşan yaklaşık 40 izleyicinin katıldığı toplantıda okuma yapması beklenen Çetin sadece konuştu, cemaatten söz etti. Baştan sona İngilizce konuşan Çetin'e toplantının sonunda tesettürsüz bir bayan: "Yabancı ülkelerde Gülen okullarına sınavla sadece elit öğrencilerin alındığı doğru mu?" diye sordu. Genç bayanın sorusuna tek bir yanıt olabilirdi. Ne de olsa Asya ve Afrika ülkelerindeki bu okullara elit ve üst düzey kesimin çocuklarını gönderdiği bir sır değil. Bir zamanlar 'namlı şanlı' politikacılarımızın bu okulları övmek için birbirleriyle yarış ettiğini hepimiz biliyoruz. Yine de eski AKP'li milletvekilinin bu soruya yanıtı ne olacak diye merak etmedim değil! Çetin'in dudaklarında önce hafif bir gülümseme belirdi. Genç kıza haklı olduğunu söyledikten sonra: "Yurtdışındaki Gülen okullarına talep çok," diye konuştu. "Okula ancak sınavla öğrenci alınıyor. Tabii elit öğrencilerin bu sınavı kazanması çok doğal. Bu okullara en başarılı öğrenciler alınıyor." Sonra ilginç bir örnek verdi. "Bakın, bir sütçü beygiri vardır, bir de yarış atı. Sütçü beygiri kapıdan kapıya gider, beş metrede bir durur. Yarış atı ise ok gibi fırlar ve hızla hedefe ulaşır. Siz olsanız hangisini alırsınız?" Tesettürsüz genç kadın, sanırım Alman'dı, yanıt vermedi. Sustu. Çetin: "Genç nesli aydınlatmak bizim görevimiz!" sözleriyle konuşmasını bitirdi.

Bir süredir tanıştığımız, Almanya'daki ve yurt dışındaki Gülen okullarıyla 'ışık evleri' üzerine bilimsel çalışmaları olan bir Alman etnoloğu bu toplantının ardından aradım ve Çetin'in söylediklerini aktardım. "Haklı," oldu ilk sözü. "Özellikle Afrika ve Asya ülkelerindeki Gülen okullarına aileleri zengin olan elit öğrenciler alınıyor." Etnolog tanış 'ışık evleri' için de şöyle konuştu. "En çok Berlin'de etkinler. Başkentte yirmi beş civarında 'ışık evi' var." Söylediğine göre bunlardan on altısında kızlar kalıyormuş! "İdeolojilerine yakın olanlarını ağabeyler ve ablalar akşam sohbet toplantılarında ve ortak gezilerde yanlarına çekiyor." Bir süre önce aynı soruyu Berlin'in tanınmış cemaatçilerinden, üniversite yıllarında bir 'ışık evi'nde kaldığını, yöneticisi olduğu FID adlı derneğin onur başkanlığını Gülen'in yaptığını her yerde övünerek anlatan Ercan Karakoyun'a da sormuştum. Yanıtı pek doyurucu olmamıştı: "Sayılarını bilmiyorum..." Berlin'de bu yıl kurulan Diyalog ve Eğitim Vakfı'nın da başına geçen Karakoyun bir kaç yıl önce "Gülen Hareketi Almanya'nın Şansı" başlıklı yazısıyla dikkatimi çekmişti. 2010 yılında Münih'in çok görkemli bir salonunda düzenlenen "Müslümanlar yola çıktı" adlı Gülen konferansında yaptığı, ancak tümünü not edemediğim konuşma metnini yollama ricamı "Siz Hocaefendi'yi eleşitiren yazılar kaleme alıyorsunuz" diyerek redetmişti. Geçmiş yıllarda olduğu gibi bugün de cemaatçı kuruluşlardan doyurucu bilgi almak pek kolay değil. Ya sorularınıza hiç yanıt vermiyorlar, ya da "niçin soruyorsunuz?" dedikten sonra kısa bir yanıtla geçiştiriyorlar. Gülen'i Almanlara her fırsatta "Türk bilim adamı" diye lanse eden cemaatçilerin 2014'de kurduğu Diyalog ve Eğitim Vakfı'nın internet sitesi 'diyalog, tolerans, karşılıklı anlayış, düşünce ve din özgrlüğü, demokrasi, barış, kadın ve erkek eşitliği' gibi güzel sözcüklerle dolu. Hocaefendi'nin vakfın açılış törenine yolladığı mektup Zaman'da yayınlandı: "…Hakiki insan bir muhabbet adamıdır. O herkese ve her şeye şefkatle yaklaşır. Çocukları geleceğin tomurcukları gibi okşar ve koklar. Gençlere yüksek hedefler göstererek onlara ideal insan olmalarını salıklar. Yaşlıları en içten bir saygı ve hürmetle onore eder. Herkese karşı mutlaka bir diyalog yolu araştırır ve engin vicdanında her insana bir yer ayrılır."

Gülenci kuruluşların danışma kurullarına aldıkları, konferanslara çağırdıkları bilim adamları, politikacılar, gazeteciler, profesörler var. Son aylarda Alman medyasında çıkan Gülen hareketini eleştiren yüzlerce yazıyı, değişik TV kanallarının Gülen olayına eleştirisel eğilmesini, verilen soru önergelerini bu 'uzman danışmanlar' - bir kaçı dışında - pek ciddiye almadı. Görüşlerini sorduklarımız hareketin çalışmalarını onayladıklarını söyleyip, görevlerine devam ettiler. Almanya'nın ünlü bir üniversitesinde ders veren bir profesörün: "Gülen hareketinin yaptığı 'Säkulare Prophetie' (dünyevi kehanet)" açıklaması çok ilginç! O zaman Hocaefendi de 'dünyevi kahin' mi oluyor? Bu gibi konular da başka bir yazıya kalsın...

www.ahmet-arpad.de

17 Ağustos 2014

'Tehlike çok büyük'

Cumhuriyet, 17 Ağustos 2014
STUTTGART
AHMET ARPAD

Yarım milyonluk nüfusunun üçte biri yabancı olan Stuttgart'ta 3 bin sert uyuşturucu bağımlısı var. Bunların yüzde otuzundan fazlası da yabancı kökenli. 'Release' uyuşturucu kullananlarla ilgilenen, onlara yardım elini uzatan özel bir kuruluş. Uzun yıllardır tanıdığım Faruk Özkan Release'in bir elemanı. Görev alanına "bizimkiler" giriyor. Faruk onlarla doğrudan ilişki kuruyor. Türk bağımlının güvenini kazandıktan sonra onu uyuşturucunun zararları üzerine bilgilendiriyor, psikososyal alanda eşlik ediyor, terapi ve tedavisinde destek veriyor. Ailesi ile tanışıp, bağlantı kurabilmesi tedaviyi kolaylaştırıyor. Türk derneklerinde, çağırırlarsa camilerde uyuşturucu seminerleri de veriyor.

Almanya'nın 1990'lı yıllardan bu yana geçirdiği toplumsal değişim ülkede sorunları arttırdı, insanların yaşamını giderek zorlaştırdı. Eğitim geriledi, işsizlik hızla arttı, bireyin geliri azaldı, fakirlik doruğa fırladı. Böyle bir ortamda depresyona giren çoğu insan kendini içkiye veya uyuşturucuya verdi. Son yıllarda da adına kısaca Crystal Meth (Kristal Methamphetamin) denen uyuşturucu türü hızla 'piyasaya girdi'. Geçenlerde Federal Emniyet Teşkilatı ve Alman hükümetinin uyuşturucu ile mücadele sorumlusu Marlene Mortler tarafından açıklanan bir rapora göre düşük fiyatlara satılan madde, vücutta ciddi hasara yol açabiliyor. 2013 yılı içinde toplam 77 kilo Crystal Meth ele geçirilmiş. Çek Cumhuriyeti, Crystal Meth'in üretilip, pazarlandığı komşu ülke. Orada "Asya pazarı" denen açık pazarlarda söz konusu uyuşturucu madde gramı 20 Avro'nun altında temin edilebiliyor. AB üyesi ülkeler arasında sınırların kaldırılmış olması bu uyuşturucuyla savaşı zorlaştırıyor.

Release'in iki ay önce kent merkezinde taşındığı yeni binada Faruk Özkan ve tanışı Aysel Gönül'le yaptığımız sohbette ağırlık tabii 'insanlarımız'. Erkek kardeşi uzun süre önce uyuşturucu bağımlısı olan Aysel yanına annesini almış, Release'in de desteği ile Stuttgart'ta "Kendi kendine yardım grubu"nu kurmuşlar. Fikir alış-verişi yaptıkları, herkesin sorunlarından söz ettiği toplantılarda sadece çocukları esrar ve kokain bağımlısı olan Türk aileler bir araya geliyor. Şu ilkelerden yola çıkmışlar: "Sorunlu çocuğa karşı ilgimizi esirgememeliyiz, uzmanlardan yardım istemeliyiz, utanç duygusunu öne sürerek çözüm aramaktan çekinmeyelim, iş işten geçti demeyelim.." Release'in de desteği ile Aysel'in kardeşi şu sıralar iyileşme yolunda.

Almanya'da toplumsal sorunların son yirmi yılda artması insanların geleceğe olan güvenini azattı. Yabancıların da uyumu giderek zorlaştı. İki kültür arasında kalan bura doğumlu gençlerimiz sürekli geleceklerinden ümitsiz. Özellikle ergenlik çağında ailesinin tutucu baskısından kurtulamayan, 18'ine gelmeden kötü yola düşüyor. Burada doğmuş üçüncü nesil gençlerimiz giderek daha çok uyuşturucu bağımlısı oluyor. Faruk Özkan'a danışmaya gelenler arasında orta yaşlı ve yaşlı Türkler de var. Bu yaş gruplarının sorunu içki, ilaç ve kumar bağımlılığı. Uzun süre işsiz kalan, yaşlılığında yalnızlaşan insanlarımız kolay bağımlı olabiliyor. Sosyal pedagog Faruk Özkan'ın söylediğine göre, "ithal damat" olarak Türkiye'den Almanya'ya gelip de, bir süre sonra bu ülkede doğmuş büyümüş, başı açık, özgür eşinin aile yaşamına ayak uyduramayan "Anadolu çocukları" da az değil.

Faruk'la Aysel'e Cumhuriyet'in bir süre önce sentetik uyuşturucu bonzai konusunu ele aldığını söylüyorum. "Bonzai burada da biliniyor," diyorlar. "Ancak değişik otların sentetik maddelerle karışımından oluşan bonzai sorununun altından yetkililer kalkamıyor." Ayık Yaşamda Buluşalım Derneği Başkanı Yavuz Tufan Koçak Cumhuriyet'e yaptığı açıklamada: "Bizim kayıtlarımıza göre 300 kişi bir ay içinde bonzaiden öldü," demişti. "Gerçek kayıtlar ortaya çıkmıyor. Tehlike çok büyük!" Psikiyatrist Arif Verimli de şunu öneriyor: "Başbakana bağlı Uyuşturucu Müsteşarlığı kurulması gerekmektedir".

Release'in uzmanlarından Bernd Klenk'in açıklamasına göre danışmaya gelen gençlerin sayısı son on yılda üçe katlanmış. Almanya'da esrarın yanısıra hızla yayılan Crystal Meth'in ana maddesi Metamfetamin ilk olarak 1919 yılında Japon kimyacı Akira Ogata tarafından sentez edilmiş. Naziler II. Dünya Savaşı'nda askerlerin uyanık kalması için. yoğun olarak kullanmış. Kokain ve eroinden üç kat daha güçlü, insanı kısa sürede yaşayan bir ölüye dönüştürüyor. Bütün uyuşturucular Crystal Meth'in yanında masum kalıyor!

www.ahmet-arpad.de

20 Temmuz 2014

Gerçeküstü bir dünyanın aç insanları

CUMHURİYET, 20 Temmuz 2014
STUTTGART
AHMET ARPAD


Tübingenli Stefanie Siebert bir "kumaş artisti". Onu tanıyalı 7-8 yıl oluyor. Stuttgart'ın güneyindeki Reutlingen'de bir sergi açmıştı. Çok değişik, o güne dek hiç görmediğim bir sergiydi. Stefanie Siebert yüzlerce metre kumaş çeşidinden, yıllarca çalışarak insan boyunda bebek insanlar yaratıyor. Şu ana dek yüze yakın figüre yaşam vermiş!. “Onlar benim dünyam,” diyor. Çünkü neredeyse gece-gündüz birlikte yaşıyorlar. Büyük bir aile, Stefanie Siebert ve bebekleri. Yıllardır kendine büyük bir mekan arıyordu. Sonunda, geçen mayıs ayında, Tübingen yakınlarında şirin kasaba Haigerloch'da tarihi Schwanen otelini satın aldı. Birkaç aydır otelin salonları, katları, odaları onun insanlarıyla dolu! Yıllar önce Reutlingen'deki sergide görmüş olduğum smokinli erkeklerle şık tuvaletli kadınların bazıları burada da karşıma çıkıyor. Çoğu yaşını başını almış, suratlar kırışmış, yanaklar sarkmış, gerdanlar çifte, burunlar düşmüş, bakışlar tepeden, cakalı ve donuk, küstah ve şımarık. Bolluk içindeki bir toplumun bu üst sınıf insanlarının dünya umurunda değil. Sizi kurgu bir dünyaya alıp, götürüyorlar.Onlar gözünüzün içine bakıyor. Her an konuşacaklar, size bir şey söyleyecekler!

Stefanie Siebert'in Haigerloch'daki sergisinde her salonda başka başka tiplerle karşılaşıyorsunuz. Bir salonda yeşil ipek tuvaletli şarkıcı kadın, dudakları kıpkırmızı kocaman ağzını açmış sonuna kadar şarkılar söylüyor. Suratları kat kat boyalı kadınlar incecik sigaralarını altın ve gümüş uzun ağızlıklarla içerken, erkekler purolarını tüttürüyor. Tuvaletleri pahalı terzilerin elinden çıkmış kadınların giyimleri rüküş. Takıları gösterişli, ağır mı ağır. Başka bir salonda masa başına oturmuş köylü giysili kadınlarla, kısa deri pantalonlu erkekler sosisler yiyip, bira içiyor. Birinin üzerinde frak, yakalarında altın salyangozlar, sosisler sallanıyor. Başka bir köşeden dev bir örümcek geliyor. Gerçeküstü bir dünyanın insanları yaşıyor Schwanen Oteli'nin salon ve odalarında. İnsanlarının yüzleri ve elleri ten renginde incecik triko kumaştan. Yüzlerinin içi sentetik pamuk dolu. Gözler her renk boncuktan. Işıldayan parlak kumaştan ringa balığı salamurası. Koyu kahverengi ipekten yuvarlak simitler, üzerlerindeki beyaz tuz taneleri suni inciden. Kuşkonmazlar ipek kumaşla beyaz rujdan. Kâseleri dolduran siyah ve kırmızı havyar minnacık styropor taneleri. Stefanie Siebert insanlarını yaratırken ipeğin yanı sıra saten, deri, ince kadife, sırma şeritler de kullanıyor.

Bayan Siebert'e, bütün bunları başarmak için sadece sanatçı olmanın yetmeyeceğini söylüyorum. İdealist olmak da gerekli. "Evet" diyor biraz düşünceli. "El emeği, göz nuru ve sonsuz bir sabır insanlarımla ortak yaşamımda bana hep eşlik etti." Tam 33 yıldır... Okul yıllarında el işi dersinden hep düşük not alan Stefanie Siebert dikişe gençliğinde başlamış. Yarattığı “insanlar”la yıllarca kent kent gezmiş, büyük mağazaların vitrinlerinde, galerilerde, kütüphanelerde, tarihi saraylarda sergilemiş, görenleri hayrete düşürmüş, onları yarattığı 'insanlara' hayran bırakmış.

"Gördüğünüz insanlarda en küçük ayrıntıya kadar her şey hemen hemen el dikişi. Makinemi pek kullanmam. Özellikle yüzlerdeki ayrıntılar el dikişsiz olmuyor." "Kullandığım her şey yumuşak olmalı. Satenden ipeğe, kadifeden triko kumaşına... Kumaştan sonra en önemli madde sentetik pamuk." İnsanlarını onunla dolduruyor. "Canlandırdığım erkekler çoğunlukla yaşını başını almış, yaşamlarının son döneminde, kellifelli kimseler" diye anlatıyor, dudaklarında bir gülümseme.  "Kadınlar ise orta yaşın üzerinde, geçmişin güzel günlerinin anı ve özlemiyle yaşamlarını sürdüren hep keyifli kişiler."  Ziyafet masasında oturanlar keyifli ve de aç. Gülüp konuşanlar, siyah havyara kaşık daldıranlar, kuşkonmazı elle yiyenler, karşısındaki hovarda suratlı zengin ihtiyara göz kırpan hanımlar. Başka bir masada tepsi tepsi havyar, somon, karides, ıstakoz, füme etler, haşlanmış domuz başı, salamlar, sosisler... Posbıyıklı garson, elinde şampanya şisesi bekliyor. Bakışlarından yorgun olduğu belli. Ahçılar davetlilere leziz yemekler yetiştirmeye çalışıyor.

Stuttgart'a bir saat uzakta, Eyach boğazında bir yamaca yaslanmış şirin kasaba Haigerloch'un gizemli bir geçmişi var! Saltanatlarının son aylarında Naziler bu yörede atom bombası üzerine başarısız çalışmalar yapmış. Tarihi sarayın altında kayalara oyulmuş, orta çağdan kalma bölmeleri Hitler'in atom fizikçileri laboratuvar olarak kullanmış.

www.ahmet-arpad.de

22 Haziran 2014

Küçük Mehmet'in büyük dükkânı

Cumhuriyet, 22 Haziran 2014
STUTTGART
AHMET ARPAD

Mehmet Sarıtaş bütün gün koşuşturup duruyor. Weiler'deki evinden sabahın köründe çıkıyor, 20 kilometre ötedeki Stuttgart sebze haline gidiyor, çabucak alış verişini yaptıktan sonra arabasına sandıkları yükleyip, tekrar Weiler'e dönüyor. Hemen mavi önlüğünü takıp, getirdiği sandıkları açıyor, taze sebze ve meyveleri tezgahlara yerleştiriyor. Ardından dükkânın içinde dolaşıp, her sabahki kontrolünü yapıyor, bakıyor her şey yerli yerinde mi diye. Ne de olsa Mehmet marketinde dört bine yakın değişik mal satıyor. Sebze, meyve, ekmek, süt, tereyağ, baharat, her çeşit temizlik malzemesi, şarabından birasına değişik içkiler... Sizin anlayacağınız küçük Mehmet'in büyük dükkânında yok yok! Niçin mi küçük? Mehmet Sarıtaş 1,48 boyunda ve çalışkan mı çalışkan. Pazar dışında her gün çalışıyor. Sabahın dört buçuğunda başlıyor koşuşturması. Yorgunluk nedir bilmiyor. Sabah yedide girdiği dükkândan akşam sekizde çıkıyor. Dediğine göre yılda bir hafta izin yapıyor. "Ben burasını açık tutmazsam ne yapar kasabalılar?" diyor. "Hele yaşlılar nereden alış veriş yapar?"

Mehmet Sarıtaş küçük kasaba Weiler'e on altı yaşında gelmiş annesiyle. 1985 yılında. İnşaatlarda babasının yanında iş bulmuş. Önceleri basit işçi olarak. Kısa sürede çalışkanlığı ile dikkati çekmiş, "ustalaşmış". Para kazanmak uğruna okula gitmemiş. Arada sırada o yıllarda burayı işleten yaşlı Alman'a yardım etmiş ve on yıl sonra da, yirmi altısında, amcasının da desteği ile dükkânı devralmış. Aradan on sekiz yıl geçmiş. Canla başla çalışan, her müşterisine nazik davranan, alış verişe gelemeyen kimi hastaya, yaşlıya siparişlerini evine götüren güleryüzlü Mehmet'i Weiler'de tanımayan yok. Çoğu kasabalı sebze ve meyvesini ondan alıyor. Çünkü sattıkları hergün taze. "Kendi yemeyeceğim şeyi ben müşterime satamam," diyor. "Muzları elmalarla yanyana koyarsan çabuk olgunlaşırlar..."

Bir kaç yıl önce aniden hastalanıyor, kendini bitkin, tükenmiş hissediyor. Doktor doktor geziyor. "Başarılı bir tedavinin ardından tüm yaşamımı değiştirdim," diye anlatıyor. Dükkân boş, depodan getirdiği sandıktan salataları tezgaha yerleştiriyor. "Yaşamın tadına varmalısın, dedim kendi kendime". O günlerde müşterilerinden birinin önerisi üzerine Mehmet yüzme öğreniyor. Şimdi haftada iki gün yakındaki kapalı havuza gidiyor. "Arada sıra ailemle yemeğe çıkıyoruz," diye mırıldanıyor bakışları tezgahtaki sebzelerde. "Onları sirke de götürdüm Stuttgart'a. Bir güzel eğlendik." Mehmet elinden gelse, daha doğrusu daha büyük bir yer bulabilse dükkânı büyütecek. Müşterilerine İtalyan ve Türk gıda malzemeleri de satacak. Fakat Weiler kasabasının merkezinde ona göre bir yer yok. Büyük klilisenin yanıbaşındaki dükkânında işine devam edecek. Hem banka, lokanta, eczane, terzi az ötede. Kasabalının ayağı alışmış bu sokaklara. Weiler kaymakamı Klaus Beck'in kısa süre önce yerel bir gazeteye: "Mehmet Sarıtaş olmasaydı insanlarımız ne yapardı?" dediğini anlatıyor gülümseyerek. Günün birinde çevreye dev bir mağaza gelse bile hiç umurunda değil. Müşterilerine güveniyor. "Onlar hep benden alış veriş yapacaklardır... Önemli olan namuslu olmak!"

www.ahmet-arpad.de

1 Haziran 2014

"Neonaziler merhamet nedir bilmeyen yaratıklar"

Cumhuriyet, 1 Haziran 2014
STUTTGART
AHMET ARPAD


Bundan 3 yıl önceydi... Stuttgart'ın şirin kasabalarından Winterbach'da yabancı kökenli dokuz genç bir akşam bahçelerinde toplanmıştı. Sekizi Türk, biri İtalyan gençler eğlenirlerken yakındaki bir bahçede doğum günü partisi yapan aşırı sağcı bir grup üzerlerine saldırdı. Dövmeye başladılar. Gençlerden altısı bahçenin bir köşesindeki tahta kulübeye sığındı. Öfkeli saldırganlar bu kez kulübeyi ateşe verdi. Gençler son anda kulübenin arka duvarını parçalayarak kendilerini dışarı attılar, yanıp ölmekten kurtuldular. Aradan zaman geçti, yöreli oldukları belirlenen bazı aşırı sağcılar yakalandı. Dava açıldı, karara bağlandı, saldırganlar temyiz ettiler, ikinci kez yargıç karşısına çıkarıldılar. Bu kez adam öldürmeğe değil, yaralamağa teşebbüsten dava açıldı. Kulübeyi kimlerin ateşe vermiş olduğunun kesinlikle kanıtlanmadığını savunan avukatlar tekrar itiraz ettiler. Winterbachlı aşırı sağcılar yeniden yargıç karşısında, dava şu sıra sürüp gidiyor. Alman televizyonuna açıklama yapan bir Türk baba: "Burada korkuyoruz!" diye konuştu. Ne de olsa Winterbach ve çevresi güney Almanya'da neonazilerin etkin olduğu yörelerden biri.


Avrupa Birliği'nin lokomotifi Almanya nedense bir türlü kurtulamıyor yabancı düşmanı şu faşistlerden! Bir rastlantı sonucu doğu Almanya'da 2011 yılında ortaya çıkan neonazi NSU grubunun 2000-2006 yılları arasında biri Yunan, sekizi Türk, yabancı kökenli dokuz insanı öldürmesinin ardından Alman makamlarının yıllarca yanlış iz sürdürdüğü, çoğu cinayetin ardından Türkleri suçladığı tam bir yıl önce Münih'te başlayan, bugüne kadar yüz on beş duruşmayı geride bırakan ve Ocak 2015'e kadar sürmesi beklenen dev davada iyice ortaya çıktı. Alman iç istihbaratına 2002 yılına kadar muhbirlik yapan bir kişi Der Spiegel dergisine üç ay önce yaptığı açıklamada cinayetlerden sorumlu tutulan üç NSU üyesini daha 1998 yılında Anayasayı Koruma Teşkilatı'na ihbar ettiğini, ancak yetkililerin bu ihbarı değerlendirmediğini söyledi. Eski muhbirin bu sözlerinin kanıtlaması mümkün değil, çünkü dosya bu arada imha edilmiş! NSU terör örgütünden Mundlos ile Bönhardt'ın 2011 kasımında intiharının ardından eşyaları arasında bulunan tabancayla dört yıl önce Heilbronn'da Alman kadın polisi Kiesewetter'in de öldürüldüğünün kanıtlanmış olması kafaları iyice karıştırmıştı. 

Münih'teki davada, NSU üçlüsünün 2000 yılında öldürdüğü Enver Şimşek'in ailesinin Stuttgartlı avukatı Jens Rabe cinayetlerin kovuşturmasından sorumlu hemen hemen tüm makamların daha ilk günden yanlış iz sürmüş olduğunu açık açık söylüyor. Ancak burada önemli olan şu soru: Bu bilinçli bir hata mıydı, yoksa beceriksizlik miydi? Niçin sorumlu makamlar arasındaki iletişim çoğu kez yetersiz kalmıştı? Yetkililer daha ilk günden cinayetler için "Türk mafyası arasındaki bir iç hesaplaşma" demişti. Bu kanıdan yola çıkmışlar, yıllarca yanlış izlerin peşinden gitmişlerdi. Avukat Rabe: "Bunda soruşturma makamlarının yabancı kökenlilere karşı olan önyargısı kanımca önemli bir rol oynadı" diyor. Merkel hükümetinin oluşturduğu meclis araştırma komisyonu sekiz bin dosyayı inceledikten, yüz kadar tanığı dinledikten sonra NSU olayı ile ilgilenmiş tüm makamların yıllarca savsak çalışmış olduğunu açıkladı. Bin sayfalık raporu hükümete sunan komisyon başkanın şu açıklaması önemli: "Ülkemizde gittikçe saldırgan olmaya başlayan aşırı sağcılar karşısında Alman güvenlik güçleri yetersiz kalıyor." Müdahil avukatları bu raporu yine de eleştirdiler, ‘kurumsal ırkçılık' sorununa hiç yer yerilmediğini belirttiler. Terör üçlüsünün 1999-2006 yılları arasında değişik doğu Alman kentlerinde on dört banka soygu gerçekleştirdiği ve bu soygunlardan yaklaşık yarım milyon Avro elde ettikleri de dava öncesinde ortaya çıkarılmıştı.

Winterbach'da Neonazilerin ateşe verdiği tahta kulübede diri diri yanmaktan son saniyede kurtulmayı başaran gençlerden üçü kardeşti. En büyükleri Fikret ve babasıyla Stuttgart'ta bir araya geliyoruz. Sohbetimiz sırasında hemen belli oluyor, aradan üç yıl geçmesine karşın hâlâ o inanılmaz olayın etkisindeler. "Aile yaşamımız alt üst oldu, geleceğimizden emin değiliz," diyor baba. Sözleri, NSU cinayetlerinde babalarını, kocalarını yitiren Türklerin ağzından çıkan sözleri ne kadar da andırıyor. "Olayın günün birinde unutulmasından korkuyoruz... Vatandaşı olduğumuz, kırk yıldır yaşadığımız bu ülke bizleri tek başımıza bırakıyor... Neonaziler insan değil, onlar merhamet nedir bilmeyen yaratıklar..." Fikret'le bir kaç kez daha bir araya geldim. Anlattıkları yakında başka bir pazar yazısına konu olacak...

www.ahmet-arpad.de

31 Mayıs 2014

Erich Maria Remarque - Militarizm karşıtı bir yazar

Die Gaste, Mayıs 2014
AHMET ARPAD

Bundan 85 yıl önce, 31 Ocak 1929 tarihinde Berlinli Ullstein şirketler grubunun Propylaen Yayınevi'nde ilk kez basılan "Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok" romanının 20. yüzyılın en başarılı eseri olacağını o günlerde ne yazarı Erich Maria Remarque, ne de yayıncı düşünden bile geçirebiliyordu. 1930 yılında Amerika'da beyazperdeye uyarlanmış, elli dile çevrilmiş, yirmi milyon baskı yapmış olan bu roman geçen yüzyılın ilk ve en başarılı savaş karşıtı eseridir. Remarque Ullstein'dan önce elinde müsveddler kapı kapı gezmiş, ilk romanını basacak bir yayınevi aramıştı!

"Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok" ilk altı ayda yarım milyon satar. Piyasaya verilmesinden on iki ay sonra tirajı bir milyona ulaşır. Remarque bu eseriyle Birinci Dünya Savaşı'nın yaralarını on yıl sonra bile bir türlü saramamış Weimar Cumhuriyeti insanlarını yüreğinden vurmuştu. Okurları savaşla tramva geçirmiş, ruhsal dengesini yitirmiş, çökmüş bireylerdi. Remarque da onlardan biriydi. 19 yaşında cepheye sürülmüş, ağır yaralı olarak bir yılını askeri hastanelerin koğuşlarında geçirmişti. "Ben bu eserimle şikayet etmekten çok, savaşta bir neslin yitirilmiş olduğuna toplumun dikkatini çekmek istiyorum...." diyen Remarque'ın anlattıkları gerçektir, kendinin ve cephe arkadaşlarının yaşadıklarına dayanır. Carl Zuckmayer: "Bu roman Bilinmeyen Asker'e dikilmiş bir anıttır," der. "Remarque'ın eseri yaşamlarını yitirmiş yüz binlerce genç askerin kalıtıdır... Onu milyonlar okuyacaktır." 20. yüzyılın ilk yarısında toplumsal eleştiri içeren romanlarıyla ünlenen yazar Leonhard Frank'ın şu sözleri de önemlidir: "Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok gibi bir eser ancak yüzyılda bir yazılır!"

Ancak 1933'de Almanya'da yönetime el koyan Naziler halkın bu gibi aydınlatıcı romanları okumasına karşıydı. 10 Mayıs 1933 günü Berlin Üniversitesi önündeki alanda Nazilerin ateşe attığı binlerce kitap arasında Remarque'in, ''Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok'' ve ''Dönüş Yolu'' romanları da vardı.  Remarque Alman vatandaşlığında çıkarıldı. 1933'lerin kahverengi gömlekli iktidarı onu ve romanlarını kendilerine engel görmeye başlamıştı. Çünkü genç yaşta ünlenen yazar, yüzyıllardır Cermen efsaneleri ve masalımsı yiğitlik örnekleriyle yetiştirilmiş sıradan Alman halkına savaşın yersizliğini, kötülüklerini herkesin anlayacağı apaçık gerçekler olarak haykırıyordu. Eserlerine edebiyatçılar ve büyük tenkitçiler dudak bükseler de, insanlar Remarque'i okuyor ve savaşın ne olduğunu, savaştan kimlerin yararlandığını anlamaya başlıyordu.

Remaque ülkesini terk etti ve otuz yıla yakın bir süre de Almanya'ya dönmedi. İtalyan İsviçresi'nin Laggo Maggiore kıyısındaki Porto Ronco'da 1929 yılında satın almış olduğu villasına yerleşti. Üçüncü romanı, ''Hayat Kıvılcımı" 1938'de Hollanda'da basıldı. İkinci Dünya Savaşı yıllarında Amerika'ya yerleşti ve Avrupa'ya tekrar barış gelene kadar da orada kaldı. 1947'de Birleşik Amerika Deevletleri yurttaşı oldu. Dördüncü romanı ''İnsanları Seveceksin'' 1941'de İsveç'te yayımlandı. Savaş nedeniyle on binlerce insan Almanya'dan ayrılmak zorunda kalmıştı. Çoğu tüm varını yoğunu, çocuğunu, hayat arkadaşını geride bırakmıştı. ''İnsanları Seveceksin'' romanı o insanların yürekler acısı durumlarını yepyeni bir Remarque anlatımı ve roman tekniği ile ele alır.

22 Haziran 1898 günü Almanya'nın Osnabrück kentinde doğdu. Babası Peter Remark bir basımevi ustasıydı. Osnabrück arşivlerindeki nüfus kayıtlarına göre aile 17. yüzyılda Fransa'da büyük ihtilal sırasında katoliklere yapılan baskılar nedeniyle Almanya'ya göç etmişti. Önceleri, ''Remarque'' diye yazdıkları soyadlarını Almancalaştırmışlardı. Erich Remark'ın Elfrlede ve Erna adında iki kız kardeşi vardı. 1903 doğumlu Elfriede 1943'de Nazilerce politika suçlusu diye tutuklanıp, idam edilmiştir. Erich ilkokuldan sonra Katolik papaz-öğretmen okuluna verildi. Zeki ve yetenekliydi. Anlatılanı hemen kavrayan Erich sınıfının en iyi öğrencileri arasındaydı. Çok iyi piyano ve org çalıyor, Knut Hamsun, Jack London, R.M. Rilke, Franz Werfel, Schopenhauer, Nietzche, Balzac, Romain Rolland, Flaubert, Stendal, Marcel Proust'un eserlerini okuyordu. 1916 yılında askere alındı. O günlerde tüm arkadaşları da savaşa yollanmıştı. 1917'de cephede tel döşerken ağır yaralandı. Savaşın bitimiyle Remark yeniden okul sıralarına döndü. Yakın arkadaşlarından Josef Witt o günlerin Remark'ından şöyle söz eder: ''Katıldığımız kurslarda sık sık nutuk atardı. O günlere göre aşırı şeylerden söz ederdi. Fakat öne sürdükleri içinde yaşadığımız ortamda ileri düşünceler olduğu için öğretmenlerimiz bile onu ilgiyle dinlerdi. Yirmi yaşına göre çok şık da giyinirdi. Panama şapkası ve güzel köpeğiyle dolaşırken tüm gözler ona çevrilirdi. ‘Hayatta ilerlemek istiyorsan dış görünüşüne büyük önem vermelisin!' demişti bana bir gün."

Erich Remark'ın genel kültürünü genişletmeye karşı sonsuz bir eğilimi vardı. Çok okuyor, yüksek okulda konferanslara gidiyor, ilginç tiyatro oyunlarını senfoni ve oda müziği konserlerini kaçırmıyordu. 1919 Haziran'ında okulu bitirdi ve öğretmen diplomasını aldı. Hemen göreve başladı. Ancak öğretmen Remark altı ay sonra Osnabrück makamlarına jurnal edildi. Kızıl ayaklanmalara katıldığı ileri sürülüyordu. Kurulan komisyon Remark'ın başka bir okulda göreve yollanmasına karar verdi. Fakat orada da, okul işlerine karışmaya kalkan bir papazla takıştı. 1920'nin Aralık ayında öğretmenlikten istifa etti. Çeşitli işler yaptı. Elinde çanta, kumaş satmayı denedi. Sonra bir mezar taşçısının yanına girdi. Hatta bir ara bir akıl hastanesinde org çalıp para kazandı. Geçim sıkıntısı yakasını bırakmıyordu. 1922'de büyük bir lastik fabrikasının reklam ve yayın işleri görevine getirilmesiyle rahatladı. Oldukça iyi para kazanıyor, geziyor, değişik çevrelerle ve insanlarla çalışıyor, edebiyat çalışmalarına da zaman ayırabiliyordu. Hannover'e taşındı. Yaşamında yeni bir adım atarken Erich Remark adını bıraktı, Erich Maria Remarque oldu.

Erich Maria Remarque 1939'da Birleşik Amerika'ya gittikten sonra yarattıklarıyla "Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok"u aşmasını başarmıştır. Hemingway'in etkisinde kalarak, roman yazarlığı tekniğini geliştirmiştir. Ancak o edebiyat tarihçileri ve büyük okur yığınları için her zaman "Batı Cephesi..."nin yazarı olarak kalmıştır. İlginçtir, Alman edebiyat çevreleri Remarque'ın romanlarına çoğu kez mesafeli durmuş, hatta onları küçümsemiştir. Onu büyük bir Alman edebiyatçısı olarak övenler daha çok yabancı edebiyat eleştirmenleridir. Ünlü yazarın: "Ülkemiz yazarları eserlerinde bir düşün uğrunda açıkça yan tutabilmek için gerekli süreklilikten yoksunlar" sözleri üzerinde durulması gereken bir görüştür. "Okurların, basının ya da iş başındakilerin hoşuna gitmemekten, sevilmemekten korkuyorlar. Bundan yanlış bir tutum olamaz..." görüşünü ileri süren ünlü yazar ilerde savaş sonrası Almanyası'ndan şöyle söz etmiştir: "Kaygılıyım. Eski Nazi ruhuna şurada burada tek tük de olsa rastlanıyor. Uyanık olmak, dikkatle izlemek gerekiyor..."  Remarque'a göre genç neslin de ana babalarının bir zamanlar ne suçlar işlediğini çok iyi öğrenmesi gerekir. „Bugün ülkede iktisat, politika ve hukuk alanlarında önemli yerlerde eski Nazilerin görev almasına da aklım ermiyor, beni rahatsız ediyoror. Eski pislikler örtmekle yok edilmez..."

Remarque'ın amacı küçük insanın militaristlerin gerçek yüzünü görmesi ve barışın kutsallığını kavramasıdır. O savaşa karşı sadece kalemiyle savaştı, militarizmi hep eleştirdi, çıkarları adına kimi politikacıların sinsi planlarla insanları boğazlamasını bütün yürekliliğle yerdi. Remarque'a göre insanlar arasında gerçek banş, savaşların her çeşidinin kötülenmesi. savaşın insanlık için en büyük yüzkarası olduğunun yığınlara anlatılmasıyla gerçekleşebilir. Remarque sorumluluğunu bilen bir yazar olarak bu görevini hep yerine getirdi. Savaşa karşı savaş açmış dünya yazarları arasında onun hâlâ ayrı bir yeri vardır...

Remarque'ın, I. Dünya Savaşı'ndaki bir grup askerin hikâyesini on dokuz yaşındaki bir çocuğun gözünden anlattığı „Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok", yayımlandığı günden bu yana, devamı niteliğinde olan Dönüş Yolu'yla birlikte tüm dünyada büyük ilgi görmeye devam etmekte. Canlı çarpışma sahnelerinin yanısıra savaşın gereksizliğinn vurgulandığı cephe arkası bölümleriyle de okuru içine hapseden roman, Yaşar Kemal'in sözleriyle "bugün de taptaze, bugün de her okuyucusu tarafından yeniden yeniden yaratılarak uyarıyor, direnme gücü veriyor."

Savaşın dehşetini, beraberinde getirdiği yıkımı, insanoğlunu birbirine nasıl yabancılaştırdığını birinci ağızdan, çarpıcı bir şekilde dile getiren Remarque, savaşla ilgili bildiğimizi sandığımız gerçekleri sorgulamamızı sağlarken, edebiyatın ne kadar güçlü ve ölümsüz bir kaynak olabileceğini de bir kez daha kanıtlar. Erich Maria Remarque ünlü eseri 'Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok' üzerine şöyle der: "O çağının bir belgesidir... İzlenimlerimden ortaya çıkmış, tecrübelerimle biçimlenmiş kişisel bir sorumluluk belgesi..."

Remarque, çağdaş Alman edebiyatının en son okunan, en çok övülen ve en çok hırpalanan yazarıdır. Romanları hem pek çok okunmuş, hem de sık sık yasaklanmıştır. 1933-1945 arasında Almanya ve İtalya'da, 1949-1953 arasında Sovyetler Birliği'nde ve tüm sosyalist ülkelerde. Remarque, günümüz Alman romanı üzerine görüşünü açıklarken: ''Alman yazarları eserlerinde bir düşün uğrunda açıkça yan tutabilmek için gerekli yüreklilikten yoksunlar'' demiştir. "Bundan yanlış bir tutum olamaz..."

Remarque çok sevilmesini gereken bir yazardır! Savaşa karşı sadece kalemiyle ömrü boyunca savaştığı, militarizmin her biçimini eleştirdiği, şu ya da bu çıkarcılar adına kimi politikacıların sinsi planlarla insanların insanları boğazlamasını bütün yürekliliğiyle yerdiği için. Çünkü insanlar arasında gerçekten barış, savaşların her çeşidinin kötülenmesi, savaşın insanlık için en büyük yüzkarası olduğunun yığınlara anlatılmasıyla gerçekleşebilir. Remarque, sorumluluğunu bilen namuslu bir yazar olarak bunu kırk yılı aşkın bir süre yaptı. Savaşa karşı savaş açmış dünya yazarları arasında Erich Maria Remarque'ın ayrı bir yeri vardır. Yazar romanlarında savaşı gerçek yüzüyle anlatır. Yalın, süslemesiz bir anlatımla. Okul sıralarından koparılıp cepheye, korkunç ölümlere itilmiş gencecik insanlar, ilk anların sersemliğinden kısa sürede kurtulunca, acı gerçekleri görürler. Yurt sevgisi, milliyetçilik sözlerinin abartmasıyla kısa sürede toparlanırlar, nasıl da aldatılmış olduklarını kavrarlar. Cepheden canını kurtarmış genç askerlerin savaş sonrası durumları daha da acıdır.

1970 yılının Eylül ayında İsviçre'de bir hastanede öldüğünde yetmiş iki yaşındaydı. Arkasında on bir roman, bir tiyatro oyunu ve 20. yüzyıl Alman edebiyatında hiç bir yazarın ulaşamadığı büyük bir ün bırakarak... Eserleri ile kanlı savaşlardan geçinen çirkin politikacılara seslenir, militaristlerin gerçek yüzünü ve barışın kutsallığını insanlar kavrasın, barış dolu bir dünya gerçekleşsin ister. Milliyetçilik yutturmacasıyla maskelenmiş Alman faşizminin içyüzünü Erich Maria Remarque romanlarında bütün çirkinliği ile gözler önüne serer. Savaş sonrası eleştirmenlerinin "Barış Savaşçısı" dediği ünlü yazar tüm eserlerinde militarizmi yerer...