17 Nisan 2011

Yalta'daki 'füze rampası'

Cumhuriyet 17.04.2011
STUTTGART
AHMET ARPAD


Tiflis'te bir bakanlık, Petersburg'da bir enstitü, Leningrad'da liman yapıları, Estonya'da bir sinema, Kazakistan'da bir düğün salonu, Moldavya'da bir sirk... Bunlar eski Sovyetler Birliği'nde değişik mimarların 20. yüzyılda değişik yörelerde gerçekleştirmiş olduğu gizemli dev yapılardan sadece birkaçı. Tiyatrolar, üniversiteler, oteller, tören salonları, dinlenme kampları, sinemalar, anıtlar... Tümü de alışılmamış boyut ve stilde. Onları sanki başka bir dünyadan gelmiş insanlar Sovyet topraklarına kondurmuş. Litvanya'da, Estonya'da, Ukranya'da, Kazakistan'da, Moskova'da, Ermenistan'da, Yalta'da, Tataristan'da, Beyaz Rusya'da karşınıza çıkıyorlar. Çoğu inşa edildikleri yörelerde aşırı boyutları ve mimari stilleriyle çevrelerine hiç uymuyor. İçlerinde günümüzde artık kullanılmayanları, çürümeye bırakılmışları da var. Onlar aşırılığa kaçan bir Sovyet gerçeği. 1985'te Küba'da inşa edilen Sovyetler Birliği Büyükelçiliği binası yere saplanmış dev bir kılıcı andırıyor! Sanki karşı kıyıdaki "ezeli düşman"ı kışkırtmak istermiş gibi...

Gazeteci Frédéric Chaubin 2003 yılından sonra Rusya'nın batısından doğusuna, en uzak köşelerine yaptığı sayısız yolculukta eski Sovyetler Birliği'nin değişik cumhuriyetlerinde 1970'li yıllardan sonra inşa edilmiş çok değişik, alışılmışın dışında devasa yapılarla karşılaşır. Fütürist bir science-fiction diyebileceğimiz bu yapılar görene geleceğin dünyasını anımsatıyor. Fransız fotoğrafçı ve gazeteci Chaubin'in tam 80 adet büyük boy, çoğu siyah-beyaz fotoğrafında görülen yapıların tümü de anıtsal eser. Karlsruhe'deki sanat müzesinde sergilenen bu fotoğraflarda, yöresel yapı geleneğinden Amerikan yapı stili ile rekabete kadar uzanan bir çizgide inşa edilmiş çok değişik mimari karakterler görülüyor. Hele 1980'li yılların yapılarındaki modern ve avangard stil Sovyetler Birliği'nin sonunun yaklaştığının habercisi gibi. Sanki mimarlar giderayak dünyanın hiçbir yerinde görülmeyen, yabancı meslektaşlarının değil gerçekleştirmek, akıllarına bile getiremeyeceği stilde bu dev yapıları ülkenin dört bir köşesine kondurmuş.

İçlerinde biri var ki, Yalta'da, Karadeniz'e tepeden bakan bir "dinlenme yurdu" şaşılacak boyutlarda. Öyle ki, betondan üç dev temel direğe oturtulan yapı 1985 yılında inşa edilirken Türk ve Amerikan gizli servisleri Sovyetler'in Karadeniz kıyısına dev bir füze rampası kondurduğunu sanmışlar. Direklerin üzerinde, arı kovanlarını çok andıran

büyük bir konaklama alanı var. Altında da, havada duruyormuş izlenimi veren, içi deniz suyu dolu dev bir yüzme havuzu...Sergiden çıkarken Fransız gazeteci Frédéric Chaubin'in bu olağanüstü emeğine hayran kalıyorsunuz. Fotoğrafları ile bilmediğimiz bir Sovyet gerçeğini belgelemiş, dünyada bir benzeri olmayan bu yapıları unutulmaktan kurtarmış olduğu için de ona candan teşekkür ediyorsunuz.

www.ahmet-arpad.de

13 Mart 2011

Viyanalı hafif alaycıdır, yaratıcıdır da...

Cumhuriyet 13.03.2011
VİYANA
AHMET ARPAD
 
Kahve alışkanlığı Sultan Süleyman'ın askerlerinin çekilirken geride bıraktığı çuvallar dolusu kahveyle başlayan Orta Avrupalı bu alışkanlıktan kendini 300 küsur yıldır kurtaramamıştır. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun ünlü kentleri Viyana, Budapeşte ve Prag'da ardı ardına kahvehaneler açılır. Bu kentlerin keyfine ve rahatına düşkün insanları oralarda saatlerini geçirir. Budapeşte'de Gerbaud, Central, New York yüzlerce yıldır kente damgasını vurmaya devam ediyor. Moldau kenti Prag'ın Avrupa düşünce ve edebiyat dünyasını etkilemiş olan Cafe Arco'nu, Cafe Louvre'u, Cafe Slavia'sı günümüzde hâlâ açık. Kapılarından içeri girdiniz mi gözleriniz Franz Kafka'yı, Max Brod'u, Egon Kisch'i, Franz Werfel'i arıyor.
 
Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun eski başkenti Viyana ise kahvehane geleneğini günümüzde diğer iki kentten daha titiz sürdürüyor. Yazarlar, sanatçılar, aydınlar, işadamları sabah kahvaltılarını, öğle yemeklerini, akşamüstü çaylarını oralarda alıyor. Schnitzler, Werfel, Freud, Zweig'ın saatler geçirdiği tarihi kahvehanelerin rahat koltuklarında günümüzde iş görüşmeleri, sanat tartışmaları yapılıyor, kitap okunuyor, mektup yazılıyor. Sacher, Central ve Dehmel daha çok turistlerin tanıdığı ve uğramadan Viyana'dan ayrılmadığı kafeler. Bir de Braeunerhof, Korb, Sperl, Prückl var ki, oralarda sadece Viyanalı görürsünüz. Burg Tiyatrosu'nun ünlü aktörlerine rastlamak istiyorsanız mutlaka tiyatronun az ötesindeki Café Landtmann'a uğrayın. Herren Sokağı'nın sonundaki Cafè Griensteidl'e Schnitzler, Hugo von Hofmannstahl, Hermann Bahr devamlı müşteri olmuştur. Az ötedeki Café Braeunerhof'da Thomas Bernhard gazetelerini okumuş, birileri ile tartışmış, Elfriede Jelinek Stephan Katedrali'nin yakınındaki Cafè Korb'dan uzun yıllar çıkmamış. Daracık Dortheer Sokağı'ndaki Café Hawelka 1950'den bu yana kent merkezinin çok sevilen bir edebiyatçılar, ressamlar ve gençler kahvehanesi. Ernst Fuchs, ressam Hundertwasser, aktör Qualtinger, Oskar Werner, Elias Canetti, Andy Warhol, Henry ve Arthur Miller sürekli müşterileri olmuş. Şu sıralar tarihi masalarını daha çok aydın gençler dolduruyor. Sahibi Leopold Hawelka nisan ayında 100 yaşına basacak. Her gün köşesinde oturuyor, oğlu servis yaparken o müşterileriyle sohbet ediyor.

Yüz yıllar boyu bir dünya imparatorluğunun başkenti olmuş Viyana kozmopolitliğini hiç yitirmemiştir. Viyanalı hafif alaycıdır, her şeyi hemen ciddiye almaz, Viyanalı yaratıcıdır da. Almanya'da çocuklar matematik sınavında iyi not alırlarsa bir "aferin"i hak ederler. Viyana'da ise ana babalar çocuklarını eve müzikten iyi not getirdiğinde över. Viyanalı bürokratik bir monarşide ayakta kalabilmek için yüzyıllar boyu kendine hep çıkaryollar aramış, yaşamında çoğu kez kaçamağı yeğlemiştir. Her Viyanalı'nın ailesinde mutlaka bir Macar, bir Polonyalı, bir Çek, bir Yahudi vardır. Eski Viyana'da varlıklı aileler evlerinde Bohemyalı hizmetçi kızlar, Macar kadın aşçılar ve Çek çocuk bakıcıları çalıştırırdı. İmparatorluğun askerleri ve memurları birkaç yıllığına gönderildikleri uzak eyaletlerden Slavca, İtalyanca, Macarca öğrenmiş, oralı kızlarla evlenmiş dönerdi. Viyana mutfağı da hep Bohemya, Macar, İtalyan, Bavyera mutfaklarının etkisinde kalmıştır. İmparatorluğun dört bir köşesinden gelenler yüz yıllar boyu başkent Viyana'nın hoşgörülü ortamında uyum içinde kendilerini geliştirmişlerdir. Gluck Bohemya'dan, Haydn Macaristan'dan, Beethoven Ren bölgesinden, Mozart Salzburg'dan, Brahms Hamburg'dan gelip, burada ünlerine kavuşmuşlardır. Hugo von Hofmannsthal Yahudi, İtalyan ve Viyanalıdır. Viyana'da gündüzleri kocaman parklarda, Osmanlı kuşatma yıllarından kalma daracık sokaklarda başıboş dolaşırsınız. Akşamlarınızı operada, tiyatroda, operette, müzikalde geçirirsiniz. Otelinize dönmeden önce loş sokaklarında gezindiğiniz kentin kahvehaneleri, lokantaları, şaraphaneleri geç saatlere kadar açıktır. Fazla düşünmeyin, girin birinden içeri. Masalarda konuşan, gülen, şarabını yudumlayan, gazetesini okuyan insanlar. Oturun yanlarına, ısmarlayın kendinize bir kadeh kırmızı şarap. İyi gelir uykuya...

13 Şubat 2011

'Bize yeni bir yemek kültürü gerekli'

Cumhuriyet 13.02.2011

STUTTGART
AHMET ARPAD

Genci yaşlısı, zengini fakiri, kadını erkeği, sokakta, trende, otobüste, tramvayda, metroda bir şeyler yiyip, içiyor. Her yer herkese bir lokanta! Almanya'da kahvaltı, öğle ve akşam yemekleri için evindeki masa yerine sokakları, toplu taşıma araçlarını yeğleyenlerin son yıllarda gittikçe arttığı dikkat çekici. Tramvayda, otobüste otururken arkadaki yolcunun yüksek sesle cep telefonuyla konuşması, yanınızdakinin elindeki karton bardaktan kahvesini içmesi, arkanızdakinin iştahla sosisli veya salamlı sandviçini yemesi artık çok alışılmış! Eğer rahatsız oluyorsanız ya ineceksiniz ya da yerinizden kalkıp kendinize başka bir yer arayacaksınız. Rahatsız olduğunuzu yolcuya söylemek hakkınız yok!

Gittikçe daha çok insanın artık "uluorta" yiyip içmesi tabii başka sorunları da beraberinde getirdi. Kentlerde lokantalar azalırken kıyıntı büfelerinin sayısı arttı. Kapanan bir Alman lokantasının yerine bir başka Alman lokantası açılmıyor. Hangi kente giderseniz gidin yöresel Alman yemeklerinin tadına varmak için çok aranmanız gerekiyor. Kapanan "Hirsch", "Löwe", "Adler"in yerine "La Piazza", "Shangai", "La Ferté", "Topkapı" açılıyor. Ancak yabancı mutfağından spesiyaliteler sunan bu yerler de ne yazık ki işi pek çeviremedikleri için olacak, tutunamıyor, kısa süre sonra kapanıyor. Yerine bir başka yabancı lokanta açıyor.
 
Ülkede yemek alışkanlıkları nesiller değiştikçe gerilerken Alman mutfağı da özelliğini yitiriyor. İnsanlar gündüzleri sağdan soldan aldığı abur cuburla ayaküstü karın doyuruyor. Akşam eve giderken de köşedeki süpermarketten temin ettiği "dondurulmuş hazır yemeği" fırında çabucak ısıtıp, televizyon karşısında yiyor. Bilgisayar ve cep telefonlarının gittikçe hızlandırdığı günlük yaşam, geleceğe güvenin yitirilmesi, zar zor bulduğu mesleği yitirip işsiz kalma korkusu, genç nesil insanının yaşamını değiştirmekte. On sekiz yaş üzerinde 17 milyon insanın tek başına yaşadığı ülkede günlük yaşamda yemeğin artık pek önemi kalmadı. Günde üç öğün yemek için alışverişe gitmeye, mutfağa girip pişirmeye, masa başına oturup yemeye ve bulaşık yıkamaya her gün en az iki saat ayırmak, hızlı yaşamak zorundakiler için artık olanak dışı! Nestlè şirketinin Almanya'da insanların gıdalanması üzerine yaptırttığı bilimsel araştırmanın açıklanan sonuçları ürkütücü. Her yaş grubundan toplam on bin kişiyle görüşülmüş. 14-29 yaş arasındakiler çoğunlukla fast-food'la besleniyor. Araştırmaya katılanların yüzde otuzu sadece hafta sonunda ocağın başına geçip, yemek pişirdiğini açıklamış. Çoğunluk için önemli olan lokantaya gittiğinde ucuz ve büyük porsiyonlarla karnını doyurabilmesi. Nestlè'nin araştırmacılarına göre, yemek pişirirken kullanılan malzemelerin sağlıklı olup olmadığı, hele gençler için, pek o kadar önemli değil. Yanlış gıdalanan toplumun yüzde 50'si çok şişman, 7-12 yaş arasındaki çocukların yüzde 20'si hastalık derecesinde fazla kilolu.

Hemen hemen her akşam, herhangi bir televizyon kanalında ünlü bir aşçı yanına aldığı bir ünlüyle "yemek pişiriyor"! Güle konuşa, çok keyifle güzel görünümlü bir şeyler pişiriyorlar. Fakat program bittikten sonra ne pişirmiş oldukları ve ne de tarifi, izleyicinin pek aklında kalmıyor. O sadece bu şovla televizyon karşısında güzel zaman geçirmiş oluyor. Yeni evlenen veya daha büyük bir eve taşınan çiftler mutfak dekorasyonuna çok önem veriyor. Kısa süre sonra içinde pek yemek pişirilmeyen şık ve gösterişli mutfaklara ailelerin yaptığı ortalama harcama 10 bin Avro! Araştırmayı yapanlar: "Gıdalanma toplumun aynasıdır" diyor. "Alman toplumuna yeni bir yemek kültürü gerekli". Araştırmanın hemen ardından Almanya Kanser Araştırma Enstitüsü de bir açıklama yaptı. Ülkede her yıl kanserden yaşamını yitirenlerin sayısı 220 bin. Özellikle kalınbağırsak, prostat ve mide kanserlerinin nedeni yanlış gıdalanma...
 
www.ahmet-arpad.de

30 Ocak 2011

Cinsel taciz toplumsal bir tabu mu?

Cumhuriyet 30.01.2011
STUTTGART
AHMET ARPAD


Oturduğumuz eve yakın küçük Protestan kilisesinin adı "Orman Kilisesi", karşısı ormanlık olduğu için bu adı vermişler sanırım. Kilisenin papazı geçen yılın sonunda emekli oldu. Şimdi boş zamanı çok. Birkaç gün önce rastladım. Yanında köpeği ormanda gezmeye gidiyormuş. Ayaküstü sohbet sırasında: "Tam son aylarda işler artmıştı, emekliliğim geldi" dedi. "Fena mı?" diye sordum. Gülümsemekle yetindi. "Niçin işler artmıştı?" diye sormadan edemedim. Gülümsemesini sürdürdü. Sonra, "Geçen yıl çok kişi mezhep değiştirdi de..." diye mırıldandı ve tasmasını çekiştiren köpeğinin peşinden karlar içindeki orman yollarına daldı.

Merak edip araştırdım. Gerçekten de 2010 yılında Almanya'da her yaştan 250 bin insan Katolik mezhebinden ayrılmış. Bu arada Protestan Kilisesi'ne kaydolanların sayısı da eski yıllara oranla ikiye katlanmış. En büyük neden de geçen yıl şu günlerde Katolik Kilisesi'nde ortaya çıkan çocuk tacizleri olayı...

Katolikler dünyanın en büyük dini örgütü. Papa 16. Benedikt de dünyamızın en zengin "şirketlerinden" birinin şefi! Vatikan elindeki altın rezervleriyle Birleşik Amerika'dan sonra ikinci sırada geliyor; hisse senedi varlığının da 100 milyar doların üzerinde olduğu söyleniyor.

Katolik Kilisesi'nde ruhban sınıfı evlenmez. Papazlar bekâr kalmak zorundadırlar. Değil evlenmek, cinsel temasta bile bulunamazlar. Papaz okullarındaki çocuk tacizlerinin geçmişi yüzlerce yıl geriye gider.

Vatikan bu sorunu hep sessizce kendi içinde çözmeyi tercih ederdi. Amerika ve Fransa'da 80'li yıllarda birçok taciz olayı patlak verdi. Fakat asıl bomba iki yıl önce İrlanda'da patladı, Katolik rahiplerin çocuklara yaptığı cinsel tacizlerin sistematik olarak gizlendiği ortaya çıktı. Sadece bu ülkede 15 bin çocuğun cinsel tacize uğradığı tahmin ediliyor.

Tüm Avrupa'da taciz olaylarının on binlerce olduğu söyleniyor. Papa 16. Benedikt'in anavatanı Almanya da skandallara sahne olan başka bir Avrupa ülkesi. Yüreklilik gösterip de sadece Almanya'da mahkemeye başvuranların sayısı bu arada iki yüzü geçti. Ancak adı tacizlere karışan çoğu rahip ya artık hayatta değil ya da çok yaşlanmış. Sonunda Vatikan'ın bu büyük skandalı örtbas etmesi artık mümkün olmadı. Papa özür dilemek zorunda kaldı. Peki, gelecekte ne olacak? Katolik Kilisesi'nde artık yeni bir dönem başlayacak mı?

Rahiplerin evlenmesini yasaklayan Katolik Kilisesi bundan vazgeçecek mi? Kiliseler evrenselleşecek mi, ekümenlik getirilip Katoliklerle Protestanlar aynı masaya oturacak mı? Taciz skandallarında şimdiye kadar daha çok Avrupa ülkelerinin adı geçiyor. Fakat Vatikan'ın

kolları dünyanın dört bir ucuna yayılmış. Oralarda neler olup bitiyor?Bir bilene sordum. "Kenya'da, Filipinler'de yaygın" dedi. Kafalara takılan ve yanıtları verilemeyen birçok soru var.

Bu arada akla başka şeyler de geliyor! Acaba bizim tarikat yurtlarında, cemaat kamplarında da benzeri şeyler oluyor mu? Arada sırada medyamızda bir şeyler duyuluyor da...

Fakat doğru dürüst açığa çıkan tek olay yok. Kim bilir kaçı hasıraltı ediliyor? Ne de olsa cinsel taciz toplumsal bir tabu. Çocukları birer mağdur olarak gören ve koruyan bir hukuksal zihniyet de pek yok...

www.ahmet-arpad.de

2 Ocak 2011

Hitler'in kentinde oyuncak müzesi

Cumhuriyet 02.01.2011
NÜRNBERG
AHMET ARPAD
 
Çok ilginç bir kent Nürnberg, görmeye değer. Ortaçağdan kalma duvarları, sayısız kuleleri, kiliseleri, tarihi sokaklarıyla her yıl milyonlarca turisti çekiyor. Nürnberg'de mutlaka görülmesi gereken çok şey var. Demiryolları müzesi, Nazi parti kongrelerinin yapıldığı dev binalar, alanlar, savaş sonrası Hitler yandaşlarının yargılandığı mahkeme salonu ve dünyanın en büyük oyuncak müzesi...
 
Nasyonal sosyalistlerin Almanya'da ilk adımlarını attığı 1920'li yıllarda Münih'in yanı sıra kuzeyindeki Nürnberg de önemli bir "buluşma" kentidir. Aşırı sağcılar burada "Almanların Günü"nü kutlarken Hitler'in NSDAP'si de önemli parti toplantılarını Nürnberg'de düzenler. Ülke yönetimini 1933'te ele geçirmelerinin ardından bütün büyük parti kongreleri de burada yapılır. Bir hafta süren toplantılara tüm Almanya'dan bir milyon insan katılır! Hitler, hemen arkasında yandaşları, sağ kolu havada büyük tribünden dev alandaki sonu gelmeyen geçit törenlerini izler... 1935 yılında bu kentte onayladıkları "Nürnberg yasaları" ile Yahudi soykırımı yolunda en önemli adımı atarlar.
 
Almanya'da ilk tren yolculuğu bundan 175 yıl önce Nürnberg ile Fürth kenti arasında yapılır. 7 Aralık 1835 Alman demiryollarının kuruluş yılı olarak kabul edilir. Nürnberg'e gelip de ülkenin en büyük tren müzesini görmeden dönmek olmaz. İlk tren seferini yapmış olan "Adler", 1853 yapımı buharlı "Nordgau", yaşamı bir peri masalını andıran yakışıklı II. Ludwig'in özel treninden vagonlar, şansölye Otto von Bismarck'ın kompartımanı, 1890 yapımı buharlı "Phoenix" müzedeki en değerli ve eski araçlar. Müzeye son yıllarda eklenen bir bölümde devlet demiryollarının Naziler döneminde oynadığı trajik rol de sergileniyor. Nasyonal sosyalistler sadece Alman kentlerinden değil, Yunanistan'dan Norveç'e, Fransa'dan Macaristan'a, işgal ettikleri bütün ülkelerden yüz binlerce insanı "safkan" Alman olmadıkları için trenlere bindirip gaz odalarına taşımışlardı. Savaşın kızıştığı yıllarda bile durmamıştı "ölüm trenleri". Doğu Avrupa'ya uzanan hatlar, asker ve silah trenleri ile dolu olduğu zaman ölüme götürülen insanları tıkıştırdıkları vagonları normal yolcu trenlerinin arkasına takmışlardı. Şimdi Almanlar Nürnberg'deki müzede tarihlerinin bu kara dönemini de sergiliyorlar.
 
Tren müzesinin az ötesinde bir başka tarihi yapı var. Nazi suçlularının 1945/1946 yıllarında yargılandığı mahkeme salonu burada. Göring, Ribbentrop, Speer, Dönitz, Keitel, Streicher, Kaltenbrunner'in de aralarında olduğu Nazi kodamanlarından on ikisi insanlığa karşı suç işlemiş oldukları gerekçesiyle Nürnberg Duruşmaları sonunda idama mahkûm edilmiştir. Nürnberg'de güzel şeyler de var. Örneğin, dünyanın en büyük oyuncak müzelerinden biri burada. Kent merkezindeki tarihi binanın katlarına yayılmış kocaman salonlarda 1971 yılından günümüze, en eskisi iki yüz yıllık tam 3bin 500 tarihi oyuncak sergileniyor. Binanın depolarındaki sandıklarda duran 65 bin oyuncak da günün birinde vitrinlerde yer almayı bekliyor. Alman oyuncak sanayisinin merkezi olan Nürnberg'de her yıl şubat ayında beş gün süren bir "Oyuncak Fuarı" açılıyor. Dünyanın bu en büyük oyuncak fuarına sayısız ülkeden üç bine yakın yapımcı katılıyor, çoğu yetişkin 80 bin oyuncak meraklısı da fuarın salonlarını dolduruyor...
 
www.ahmet-arpad.de

5 Aralık 2010

Hitler hazıra konmuştu

Cumhuriyet 05.12.2010
STUTTGART
AHMET ARPAD
 
Berlin Tarih Müzesi'ndeki "Hitler ve Almanlar" adlı sergiyi iki ay içinde 150 bin meraklı izledi. Daha açıldığı gün girişteki upuzun kuyruklar, salonların kalabalıklığı sergiyi düzenleyenleri çok şaşırtmıştı. Yayımlanan kalın katalog da çok değerli bilgi ve ilginç fotoğraflar içeriyor. İkinci Dünya Savaşı'nın bitiminden bugüne 65 yıl geçmesine karşın Hitler ve yandaşları gündemden inmiyor. Avrupa'da 40 milyon insanın ölümüne neden olan savaş niçin Almanya'dan çıkmıştı, Hitler ve Nasyonal Sosyalistler niçin bu ülkede kısa sürede kabul görmüştü, Alman halkı 1933 ile 1945 arasında yapılanlara niçin ses çıkarmamıştı? İşte şu sıralar Berlin'de on binlerin akın ettiği sergi bu sorulara yanıt bulmak isteyen ilk büyük girişim. Bu sergiyle hemen hemen aynı günlerde Alman Dışişleri Bakanlığı'nın yayımladığı 900 sayfalık bir inceleme kitabı da ülkede taşları yerinden oynattı. Naziler döneminde Dışişleri Bakanlığı'nın, özellikle Yahudi soykırımındaki çalışmalarıyla Hitler'in en büyük destekçilerinden biri olduğu, Adenauer'den bu yana başa geçen her hükümet tarafından bir sır gibi ta 2005 yılına kadar gizlenmiş! Bundan beş yıl önce emekli bir bakanlık memuru tarafından dikkati çekilen dönemin Dışişleri Bakanı Fischer'in isteği üzerine başlatılan zor çalışmalar sonunda halktan saklanan gerçekler kısa süre önce yayımlanan bu kitapla su yüzüne çıktı.

Almanya'nın geçmişini sorgulayanlar hep sorar, Hitler niçin vatanı Avusturya'da değil de, Almanya'da başarıya ulaşmıştı? Yitirilen Birinci Dünya Savaşı sonrasında özellikle, 1920'li yıllarda Almanlar aç ve işsiz gezerken Yahudi tüccarların karaborsadan servetlerine servet kattıklarına inananlar artar. Tüzüğünde "Yahudi tehlikesiyle savaşmak" yazan "Alman Halkını Koruma Birliği"nin üye sayısı iki yıl içinde beş binden yüz seksen bine fırlar! İşte tam da o günlerde Hitler, Alman topraklarına ayak basar. Kafasından geçenler için ortam çok uygun, toplum hazırdır. Nasyonal Sosyalist ideolojiyi insanlara kabullendirmek için bundan daha iyi bir fırsat bulunmaz. Hitler, 1 Eylül 1923'te General Ludendorff'la birlik olup aşırı sağcı Alman Savaş Birliği'ni kurar. 9 Kasım 1923'te Münih'te darbe girişiminde bulunur. Ancak girişimi başarılı olmaz ve darbeciler tutuklanır. Hükümet darbesi girişimi ile devletin güvenliğini tehlikeye soktukları için Leipzig'deki Devlet Mahkemesi'ne çıkarılmaları gerekmektedir. Bu suçun da cezası idamdır. Ancak Bavyera eyaletinin Adalet Bakanı Franz Gürtner, yasaları çiğneyerek davanın Münih'te görülmesini sağlar. Çünkü Hitler'e darbe girişiminde destek verenler Bavyera'da politikaya damgalarını vurmuş kişilerdir. Nasyonal Sosyalist ideolojiye yakın olduğu bilinen başyargıç Neithardt'ın kararı 5 yıl hapis olur. Yakındaki Landsberg Cezaevi'nde kendisine özel bir hücre verilen Hitler, burada "Kavgam" adlı kitabının ilk cildini kaleme alır ve 9 ay sonra da aniden serbest bırakılır.

Çıkar çıkmaz aşırı sağcı ve Nasyonal Sosyalist NSDAP'yi yeniden kurar. Hitler "Kavgam" ile Alman toplumuna ideolojisini aşılarken özellikle şunun üzerinde durur: "Yahudi her zaman için bir parazittir, zararlı bir mikrop gibi yayılır..." Adolf Hitler 1933'te seçimle başa geçer. Almanya artık Führer'ine kavuşmuştur! Sosyalistler ve komünistler toplama kamplarına atılırken, Yahudiler dışlanıp yurtlarından edilirken, sinagoglar yakılırken çoğunluk susar. Kitaplar ateşe atılırken üniversitelerde profesör ve öğrenciler alkış tutar. Edebiyatçılar, bilim insanları sadece Yahudi oldukları için ülkeden kovulurken halk sesini çıkarmaz. Hitler ve şürekâsı Avusturya'ya el koyarken, Polonya'ya saldırırken, tüm Avrupa'ya kafa tutarken ve 6 milyon Yahudiyi gaz odalarında öldürürken Alman toplumunun kılı bile kıpırdamaz. Hiçbir şey tepeden inme olmamıştır, o günlere otuz-kırk yılda gelinmiştir. Alıştıra alıştıra. Adolf Hitler hazıra konmuştur! Çünkü o dönemde Almanya'da birilerine bir "Hitler" gerekliydi.

www.ahmet-arpad.de

21 Kasım 2010

Üç günde üç İsviçre

Cumhuriyet 21.11.2010

ZÜRİH
AHMET ARPAD
 
Salına salına yürüyorlar siyah giysili kadınlar. Kocaman göbekli, kara sakallı erkekleri iki adım önde. Arap ülkelerinden gelmiş turistler dolduruyor Cenevre'yi. Parası olanın güzel yaşadığı kentin geniş caddelerinde, camları ışıl ışıl vitrinler kolye, küpe, yüzük, kol saati dolu dükkânlarında, şık lokanta ve café'lerinde, odaları kocaman göl manzaralı otellerinde kırk milletten insan çıkıyor karşınıza.
250 enternasyonal kuruluşa ev sahibeliği yapan Cenevre'de yaşayanların üçte biri yabancı. Fransız İsviçresi'nin bir başka seçkinler kenti de yine Cenevre Gölü kıyısındaki Lozan. Göle dik inen yamaçlar ağaçlar, bahçeler ve üzüm bağları ile kaplı. Bu yeşilin arasına villalar, konaklar, tarihi kiliseler serpiştirilmiş.
 
Yerleşim daha çok yukarıda. Dar sokaklarla, dik merdivenlerle inilen kıyı ise en varlıklılara ayrılmış gibi. Tarihi ağaçlarla dolu, çim kaplı koskocaman parklar, devasa villalar. Avrupa otellerinin majestesi, salonlarında 24 Temmuz 1923 günü Lozan Antlaşması'nın imzalandığı Beau Rivage Palace tepeden göle ve Alpler'e bakıyor. Az ötede, göl kıyısında, içinde başka bir lüks oteli barındıran d'Ouchy Şatosu. Dalları sulara değen ağaçlar altında uzun gezintiler yapılan geniş kıyı yolundan yükselen görkemli yapı Uluslararası Olimpiyat Komitesi'nin merkezi. Ünlü Bejart Balesi ile dünyanın en büyük film arşivi de Lozan'da.
 
Yarım saat ötede Montrö... Burada da villalar, köşkler, parklar. Rahatını seven çok zenginlerin yaşadığı bir kent. Charlie Chaplin de ömrünün son 25 yılını Montrö yakınlarındaki Vevey'de geçirmişti. Ailesinin kısa süre önce terk ettiği güzel yapı şu sıralar 42 milyon Avro'luk bir yatırımla baştan aşağı iyice bir elden geçiyor.
 
2012 yılında "Chaplins World – Modern Times Museum" adı altında halka açılacak. Cenevre Gölü'nü çevreleyen kent ve kasabaların cadde ve sokaklarını, bu cennet yöredeki villalarda keyifli bir yaşam sürdüren, çoğu yabancı kalburüstü insanla alışverişe ya da tatile gelmiş, cüzdanları kredi kartı dolu turistler dolduruyor. Geçin oradan İtalyan İsviçresi'ne. Tessin bölgesindeki Maggiore Gölü kıyısında Locarno ve Ascona yumuşak havasıyla Avrupa'nın zenginlerini ve ünlülerini çekiyor. Kıyı lokantalarından birinde keyifli bir öğle yemeğinden sonra yeşil dağlar arasından kıvrılan trenle az ötedeki tarihi Bellinzona'ya geçin. Kaleleri, burçları, savunma duvarları, gözetleme kuleleri, dar sokakları ve tümü elden geçmiş tarihi binalarıyla ortaçağdan kalma bir kent olan Bellinzona, UNESCO dünya mirası listesine alınmış. Sokak pazarlarında satılan şarapların, salamların, füme etlerin ve yüzlerce çeşit peynirin tadına bakın. Sonra tünellerle, tepeye ulaşan yollarla aşın Alpler'i, girin Alman İsviçresi'ne. Zürih Gölü'nün kıyılarında villa alıp yaşamak her babayiğidin kârı değil! Hava kararırken gölün yamaçlarından karşıları seyrederken kendinizi bir an için suları ışıl ışıl parıldayan Boğaziçi'nde hissedin. Gidin akşama "Yarasa" operetine, düşleyin Viyana'yı.
 
Sabah ünlü istasyon caddesinde şöyle bir volta atın. Vitrinlerdeki otomobil fiyatına satılan saatlere yutkunarak bakın. Zürih'den ayrılmadan doldurun çantanızı, "yeme de yanında yat" leziz çikolatalarla! Uzanın sonra Ren kıyısındaki Basel'e.
 
Alman topraklarına adımınızı atmadan Beyeler müzesindeki Klimt'li, Schiele'li, kahvehaneli, operetli "Viyana 1900" sergisini sakın kaçırmayın...
 
Üç günde İsviçre'nin Fransası'nı, İtalyası'nı, Almanyası'nı görünce düşünmeden edemiyor kişi: Bu ülke AB'nin ortasında niçin bir ada? Sorduğumuz tanışlar: Girip de ne yapacağız, böylesi çok daha iyi, çünkü başımız dinç, diyor!
 
www.ahmet-arpad.de

24 Ekim 2010

Memlekete para yollayanlar

Cumhuriyet 24.10.2010
STUTTGART
AHMET ARPAD
 
Vincent uzun boylu, gençten, yakışıklı bir Afrikalı. Başındaki kasketi ters giymiş. Elinde cüzdanı sıranın kendisine gelmesini bekliyor. Sağına soluna bakınıyor, hafiften bir ıslık çalıyor. Sırada ondan önce iki kişi daha var. Önündeki çekik gözlü Asyalı biraz huzursuz gibi. Yerinde pek duramıyor. En öndeki orta yaşlı, sarışın kadın elindeki Avro'ları gişede oturan memura uzatıyor. Ona bir şeyler söylüyor. Çok hızlı konuşuyor. Yaptığı işi pek sevmediği yüzünden belli olan canı sıkkın memurun uzattığı formları imzalıyor. Yine bir şey söylüyor, fakat yanıt alamıyor. Asyalı, daha ne kadar bekleyeceğim, der gibi başını şöyle bir ileri uzatıyor. Sonra arkasına dönüyor. Sıra uzamış. Uzun boylu, Afrikalı bakışlarını tavana dikmiş ıslığa devam ediyor. İkinci gişe nedense bugün açık değil. Stuttgart'ın göbeğindeki bu küçük büro bütün dünyaya para transferi yapan bir kuruluş. Müşterileri kentte yaşayan yabancılar, daha doğrusu üçüncü dünya ülkelerinden buraya gelmiş, kıt kanaat geçinmelerine karşın yine de her ay birkaç yüz Avro'yu ne yapıp yapıp, "memlekette" para bekleyen fakirin fakiri ailelerine göndermek zorunda olan insanlar. Birleşmiş Milletler'in verilerine göre günümüzde tam 70 milyon azgelişmiş ülke insanı endüstri ülkelerinde çalışmakta. Dünya Bankası, bu insanların 2009 yılında vatanlarına havale ettiği tutarı 320 milyar dolar olarak açıklıyor. Yurtdışında çalışanların en çok para yolladığı iki ülke, ellişer milyar dolar ile Hindistan ve Çin. Geçen yıl yurtdışından Polonya'ya on bir, Romanya'ya dokuz milyar dolar girmiş. Azgelişmiş birçok ülke bu kişisel transferler olmasa çoktan iflas ederdi! 
 
Sıranın kendisine gelmesini sabırla bekleyen Vincent o gün Kongo'daki ailesine 150 dolar yollayacak. Stuttgart'taki Robert Bosch fabrikasında ayda eline geçen 1800 Avro'nun ortalama yüzde onu memlekete gidiyor. Bu para annesiyle babasının bütün aylık geçimine yetiyor. Endüstri ülkelerinde çalışanları vatandaki yakınlarının "emekli maaşı" olarak kabul etmek gerekiyor! Vincent buraya üç yıldır geliyor. "Çoğu insan dişinden tırnağından arttırarak evine para yolluyor," diye anlatıyor. "İki yüz Avro'dan fazla yollayan pek yoktur. Şu sırada duranlar hep düşük gelirli insanlar. Almanya'daki bir işsizin anasına yolladığı 50 Avro kadının bir ay karnını doyurur!" diyor. Vincent, geçenlerde burada Kenyalı bir genç kızla tanıştığını söylüyor. Zengin bir ailenin çocuklarına bakan kız eline geçen üç yüz Avro'nun yüzünü her ay anasıyla babasına yolluyormuş. 
 
Ana babalara, yakın akrabalara her ay yollanan paralar geçinmeleri, kiraları, büyük alışverişleri, düğünleri, cenazeleri, borçları için… Endüstri ülkelerinde gece gündüz çalışan, en zor ve dayanılmaz işleri yapanların yolladığı bu paralar olmasa birçok azgelişmiş ülke ekonomisi ayakta duramaz. Dünya Bankası'nın verilerine göre Tacikistan'ın gayri safi yurtiçi hasılasının yüzde ellisini ve Moldovya'nın yüzde otuz birini yurtdışındaki vatandaşların bu transferleri oluşturuyor. Asyalı işi biter bitmez, hızla dışarı fırlıyor. Vincent cüzdanından çıkardığı iki yeşil Avro'yu kasadaki kıza uzatıyor. "Kongo'ya 180 Avro," diyor... 
 
www.ahmet-arpad.de

3 Ekim 2010

İnsanı umursamayan politikacılar

Cumhuriyet 03.10.2010
STUTTGART
AHMET ARPAD
 
Anıtkabir mimari Emin Onat'ın projesini kabul eden uluslararası jürinin başkanlığını yapan Prof. Paul Bonatz, Hitler'den kaçan Alman profesörlerdendi. Yaşamını 1954 yılına kadar Türkiye'de sürdüren Bonatz, ülkemizde birçok önemli yapı ve projeye imzasını atmış bir ünlüydü. Bu yapıların arasında Ankara Saraçoğlu Mahallesi, Sergievi'nin tiyatro ve opera binasına dönüştürülmesi de vardır. Ayrıca İTÜ Taşkışla Binası'nın değişim ve onarımını da Emin Onat'la ortak gerçekleştirmiştir. Şehir plancısı ve mimarı Bonatz Bina Bilgisi kürsüsünde dersler vermiş, 1946-1954 yılları arasında mimari proje öğretmenliği yapmıştır. Bonatz'ın 1943 yılında Türkiye'ye kaçmasının nedeni Münih tren istasyonu projesini kendi kafasına göre değiştirmek isteyen Hitler'le anlaşmazlığa düşmesiydi.
 
Şu günlerde Bonatz adı Almanya'da yine dillerde. Onun önemli eserlerinden biri olan Stuttgart'ın tarihi tren istasyonu kısmen yıkılmaya başlandı. Binanın "korunması gereken tarihi yapı" olmasını umursamayan ve Alman Devlet Demiryolları ile ortak bir "dev proje"ye imza atmayı amaçlayan sağcı eyalet hükümeti yıkıma başladı bile. Stuttgart'ta projeye karşı çıkan insanlar altı aydır sokaklara dökülüyor. Nüfusu 480 bin olan kentte her hafta 50-60 bin kişi nümayiş yapıyor. Son kamuoyu araştırmalarına göre, kentlilerin yüzde altmış beşi Bonatz'ın istasyonun kısmen yıkılıp işlevini yitirmesine, yeni istasyonun da yeraltına inşa edilmesine ve Stuttgart-Münih yönünde yepyeni bir tren hattı yapılmasına karşı. Şu sıralar tüm Almanya'nın yakın ilgisini çeken tüm nümayişlere karşın politikacılar bildiklerini okumaya devam ediyor. 2020'de gerçekleştiğinde ülkeye 10 milyar Avro'ya patlayacak olan bu proje çok pahalı olduğu gibi, ekonomik de değil. Stuttgart parkında, 300 tarihi çınarı yeraltı istasyonuna yer açmak için yok edecekler. Geçen perşembe günü bu ağaçların kesilmesini çimenlere oturarak engellemek isteyen genç, yaşlı insanları geri tepen binin üzerindeki polisin kaba kuvvet kullanması sonucu 450 kişi yaralandı. Yeşiller Partisi Eşbaşkanı Stuttgartlı Cem Özdemir, "Yönetenler acımasız bir buldozer politikası uyguluyor" diye konuştu. 
 
Kentin altına ve Ulm yönündeki dağlara açılacak toplam 60 kilometrelik tüneller de yöre arazisinin büyük bir bölümü kireçtaşından oluştuğu için suyla karıştığı anda büyük riskler taşımakta. Karaormanlar'da geçen yıl yapılan deneme kazılarında bu sorun yaşandı ve yakındaki bir küçük kentte sayısız bina kaymaya, temel ve duvarları çatlamaya başladı. Budapeşte'den sonra Avrupa'nın ikinci büyük kaplıca kenti olan Stuttgart'ta bu projeyle şifalı yeraltı suları da büyük tehlike altında. Bütün bunlar niçin mi yapılmak isteniyor? AB'nin 215 milyon Avro ile katıldığı projeyle Paris-Budapeşte arasında trenlerin daha hızlı çalışması amaçlanıyor. Ancak 10 milyar Avro'luk Stuttgart-Münih bağlantısıyla iki kent arası sadece 26 dakika kısalacak! Uzun yıllar Devlet Demiryolları'nda önemli görevlerde bulunmuş, şu anda da kuruluşun danışmanı olan bir kişi basına yaptığı açıklamada: "Hızlı tren ICE 1995'te bu hattı 2 saatte alırdı, bugün ise 2 saat 20 dakikada alıyor," dedi. Nedeni çok basit: Tüm Almanya'da rayların ve trenlerin bakımına son on yılda yapılan yatırım hemen hemen sıfır! 
 
Alman Devlet Demiryolları 2010 yılında tam 15 milyar Avro borçlu bir kuruluş! Geçenlerde Frankfurt'tan Stuttgart'a gelen hızlı tren ICE istasyona girmeden az önce iki kilometrelik bir tünelde kalıverdi. Havalandırması da bozulan trende 400 yolcu tam üç saat kurtarılmayı bekledi! Havaların çok sıcak gittiği temmuz ayında tüm Almanya'da elli hızlı trende havalandırmaları çalışmadığı için sayısız yolcu hastanelere kaldırıldı, tren seferleri günlerce altüst oldu. Sonunda da demiryolları 23 bin yolcuya 2.7 milyon tazminat ödemek zorunda kaldı. Bonatz'ın istasyonundaki yıkımla kentin büyük kuruluşlarından Wolff & Müller görevlendirildi. Stuttgartlı ünlü bir sağcı politikacının danışmanı olduğu bu şirket websitesinde açıkladığına göre 1936'da kurulmuş ve 1939'dan sonra "hızlı bir çıkış" yapmış, 1945'e kadar sayısız büyük projeye imzasını atmış. Hitler dönemindeki bu projelerin neler olduğunu yazılı sorduğumuz şirketten haftalardır yanıt yok! Zenginle fakir arasındaki uçurumun her geçen gün derinleştiği Almanya 13.5 trilyon Avro borçlu. Devlet verilerine göre bu borç günbegün 390 milyon Avro artıyor. Beş milyon insan devlet yardımı olmasa aç kalacak! Gırtlağına kadar borçlu Almanya eğitim sorunlarının da altından bir türlü kalkamıyor. Berlin'deki hükümeti şu anda seçmenlerin sadece yüzde 35'i onaylıyor. On milyar Avro'luk demiryolu projesi insanları politikacılardan iyice soğuttu. Bonatz'ın tarihi istasyonunu kanatsız bir kuşa çevirmekte, çok riskli bir projeye olmayan milyarları yatırmakta inat eden, on binlerin günbegün sokaklara dökülmesini sürekli göz ardı eden Stuttgart eyalet hükümeti hızla güven yitirmeye devam ediyor. 
 
www.ahmet-arpad.de

4 Temmuz 2010

Göçmen çocuklarına onlar sahip çıktı

Cumhuriyet, 04.07.2010

STUTTGART
AHMET ARPAD
 
İktisadi İşbirliği ve Gelişme Teşkilatı (OECD) verilerine göre harcamalarının sadece yüzde 10’unu eğitime ayıran Almanya, Batı ülkeleri arasında sonlarda! Almanya Öğretmenler Birliği dikkati çekiyor: "Ülkeye 16 bin öğretmen daha gerekli... Öğretmen açığı son 30 yılın en doruk noktasında." Almanya’da eğitimsizlik bütün eyaletlere yayılıyor, zenginle yoksul arasındaki mesafe her geçen yıl daha çok büyüyor. Bu olumsuz gelişmelerden en büyük zararı, aralarında bizim insanlarımızın da bulunduğu, fakirleşen sınıfın çocuk ve gençleri görüyor.
 
İşte bu durumdan Alman yasalarındaki boşlukları iyi bilen, çoğu öğrenci, akademisyen, işadamı olan "Hocaefendiciler" yararlandı. Bundan on beş yıl önce bu ülkenin üzerine serpiştirdikleri tohumlar artık yeşerdi. Alman okullarında başarısız olan Türk çocuklarını kısa sürede kendilerine çektiler, toplumun itelediği bu göçmen çocuklarına sahip çıktılar! Her renkten politikacıyı "zararsız Müslüman" ve "girişken genç işadamları" olduklarına inandırdılar. Böylece emin adımlarla ilerlediler, bugünkü güçlü konumlarına ulaştılar. Tabii onları eleştirenler de olmadı değil. Kimi kentlerdeki belediyelerin ve politikacıların dikkatini çekmeye çalışan Türkler yıllardır boşuna uğraşıyor gibi. Karşı çıkanlara, sanki suçmuş gibi, "Onlar laik Türkler, Atatürkçüler" deyip, özellikle Almanların gözlerini korkuttular. Yetkililere göre bu genç işadamlarının kafasında buradaki Türk çocuklarına iyi bir eğitim vermekten başka düşünceleri yok! "Siz Fethullahçısınız" demeye kalkışanı dava açmakla korkutup sindirdiler. Alman gazeteciler bile yıllardır üzerlerine gitmeye cesaret edemiyor. Bazılarını arada sırada Türkiye gezilerine davet edip yumuşatıyorlar.
 
Hocaefendicilere göre, Almanya çapında açtıkları dershane ve liselere yaptıkları milyonlarca Avro’luk yatırımın kaynağı son 15 yılda kurdukları küçük şirketlermiş! İnanmak zor. Stuttgart Belediyesi yabancılar ve uyum sorumlusunun bir zamanlar gazetelere yaptığı, "Gülen’e yakın olduklarını biliyoruz, yurtdışından destek geldiğini de tahmin ediyoruz, ancak kanıtlayamıyoruz" açıklaması resmi makamların ne kadar aciz olduğunu gösteriyor. İnatla, "Niçin Fethullahçı değiliz diyorsunuz" diye sorana hep, "Gülen adından rahatsız oluyoruz, çünkü o siyaset yapıyor" yanıtını verdiler.
 
Ancak son bir iki yıldır nasıl olduysa Gülen hareketinin başındakiler ve okulları kuran genç işadamları birden dönüverdiler. "Biz Gülen hareketinden değiliz, fakat onun kitaplarını okuyoruz" demeye başladılar; "düşünce ve görüşleri hoşumuza gidiyor". Çoğu genç üniversite öğrencisiyle iş hayatına yeni atılmış akademisyenlerin kurduğu küçük dernekler artık görkemli salonlarda görkemli Gülen sempozyumları düzenliyor. On binlerce Avro’yu bu uğurda hiç çekinmeden harcıyorlar. Kendilerine yakın buldukları, desteklerinden emin oldukları Alman din adamlarını, politikacıları ve gazetecileri, gerekirse yurtdışından getirtip, bu toplantılarda konuşturuyorlar. Gülen’i öven sözler havalarda uçuşuyor. Ancak aynı Gülenciler, karşıtlarıyla açık oturumlarda tartışmaktan nedense kaçınıyorlar, yapılan katılma önerilerini hep reddediyorlar! Kısacası, bir bildikleri olmalı ki, şeffaflıktan hâlâ çekiniyorlar. Sürekli diyalogdan söz edenler son aylarda yazılı sorularımızı, "Siz Gülen Hoca hakkında olumsuz yazıyorsunuz" deyip yanıtlamıyorlar.
 
Hocaefendicilerin paralı okullarında Türk öğrencilerin oranı yüzde 80’i buluyor... Filologlar federasyonunun, "Uyumun başarılı olması için sınıflarda yabancı öğrenci oranı yüzde yirmiyi geçmemeli" demesi hiçbir işe yaramıyor. Çünkü çoğu politikacı ve yerel yöneticinin kafası neler döndüğünü pek almıyor! Tek rahatsız olanlar, kent belediyelerindeki uyum sorumluları. Fakat onların da elinden bir şey gelmiyor. Başbakan Erdoğan’ın, Gülencilerin atılım yaptığı son yıllarda iki kez "Almanya’da Türk liseleri açılsın" isteğinde bulunması acaba bir rastlantı mı? Yeşiller Partisi’nden Berlin eyalet milletvekili Özcan Mutlu, Erdoğan’ın bu ısrarlı çıkışından şüphe duyanlardan. 
"Almanya’da Türk okullarını Gülen tarikatı üyeleri kuruyor, sadece Berlin’de üç okulları var" diyen Mutlu bu isteğe olumsuz bakıyor. Marburg Philipps Üniversitesi’nden Türkolog Profesör Ursula Spuler-Stegemann da Başbakan Erdoğan’ın bu çıkışına ve Gülenci okullara şüpheyle bakanlardan. Yabancıların çoğunlukta olduğu Berlin-Neukölln Belediyesi’nin başkanı Heinz Buschkowsky de, "Erdoğan’ın amacı burada nasyonalist Türkler yaratmak mı" diye soruyor.
 
İşte içinde bulunduğumuz bu aşamada Almanya’daki, yıllardır böylesine yaşamsal konuda sesi pek çıkmayan Türk toplumuna, onu temsil eden kuruluşlarla derneklere ve sivil toplum örgütlerine çok önemli görevler düşüyor...
 
www.ahmet-arpad.de