19 Temmuz 2026

Develer niçin azalıyor?

Aydınlık Avrupa, 19.07.2026

STUTTGART – AHMET ARPAD

Hemen girişte sizi pembe flamingolar karşılıyor. Sakin sakin, çoğu tek bacağının üstünde öyle durmuşlar gelene geçene bakıyorlar. Az ötede bir insan kalabalığı. Büyük bir havuz. İçinde foklar yüzüyor. Hızlı hızlı, heyecanlı. Yemek saati yaklaşmış olacak! Gerçekten de birkaç dakika sonra elinde içi balık dolu kova bir adam geliyor. Bakıcılarını gören fokların heyecanı artıyor. Adam onları isimleriyle çağırıyor. İsmini duyan hızla geliyor, sudan fırlıyor, bakıcının elindeki balığı kaptığı gibi yine buz gibi sulara dalıyor. Sonra sıra diğerlerinde. Bu oyun bir süre böyle devam ediyor. Biz yolumuza devam ediyoruz. 

Wilhelma büyük. 300 bin metrekareye yayılıyor. 1200 cinsten 11 bin hayvanı barındırıyor. Tarihi botanik bahçesinde ve geniş parklarında 7500 çeşit bitki var. Wilhelma 1846 yılında önce büyük bir botanik bahçesi olarak kurulmuş, 20 yıl sonra da hayvanat bahçesi eklenmiş. Bugün Berlin'den sonra Almanya'nın ikinci büyük hayvanat ve botanik bahçesi. 2025 yılında kapılarından içeri giren 1,8 milyon ziyaretçi Wilhelma için yeni bir rekor olmuş.

Çitalarla, antiloplar, zürafalar birbirine oldukça yakın. Hemen karşılarında fillerle suaygıları geziniyor. Doğal Hayatı Koruma Vakfı (WWF) ile ortak çalışmaya karar veren Wilhelma şu anda dişi filler Pama ile Zella'nın yaşadığı alanı büyültülüp 2030 yılında sonra 14 Asya filine yer açmaya karar verdi. 

Yolunuza devap edip ceylanların önünden geçiyorsunuz ve yamaçtaki kayalıklara varıyorsunuz. Burada eskiden küçük maymunlar yaşardı. Birkaç yıl önce 2 milyon Avro'ya iyice bir elden geçirildi, Wilhelma'ya yeni gelen kar leoparları Kailash'la Ladakh buraya yerleşti. Geçen nisanda bu çiftin ikizleri dünyaya geldi. İki aydır her gün mağaralarını terk edip annelerinin gözü altında Moğolistan veya Çin'in 6 bin metrelik dağlarını anımsatmaya çalışan kayalıklarda hoplayıp zıplıyorlar. Resmi açıklamalara göre günümüzde dünyada 4 bin kar leopardı kalmış!

Goriller çimenlere uzanmış 

Yolunuza devam ettiniz mi Wilhelma'nın bir başka doruk 'yerleşimi' olan, bonobalarla gorillerin keyif sürdüğü modern, tamamen camdan Maymunlar Evi'ne varıyorsunuz. Stuttgart'ın Wilhelma Hayvanat Bahçesi Avrupa'nın tek goril yetiştirme merkezi. Bonobolarla goriller 2300 metrekare büyüklüğünde alanda tabii birbirlerinden ayrı yaşıyorlar. Eskisinden çok daha büyük bir alana 2013 yılında 22 milyon Avro'ya inşa ediilen bu yepyeni yapıyla Wilhelma bir dönüm noktasına imza atmıştı. Maymunların geleceğe dönük yeni bahçeli 'villası' lüks, aydınlık ve de ferah. Burada yaşayan 25 goril ve 16 bonobo oturdukları, yattıkları veya oynaştıkları yerden dışardaki güzel doğayı seyrediyor, günün belli saatlerinde parkı andıran geniş bahçeye çıkıyorlar. 1500 metrekarelik dış yeşil alanda on beş metre yüksekliğindeki değişik ağaçlar, çimenler ve bir derecik onların. Goriller tembel tembel çimenlere uzanmış uyuklarken ayrı bölümdeki bonobolar yükseklere tırmanıyor, insanın yüreğini ağzına getiren değişik jimnastik hareketleri yapıyor, metrelerce yukardaki hamaklara kurulup çevreyi seyrediyorlar.

Hayvanat bahçesinde kısa süre önce yapılan değişikliklerle bizonlar, yaban domuzları, Mezopotamya alageyikleri, Tibet öküzleri, eşekler ve develer bir araya getirilmiş. Hepsi de kendi halinde, sakin, kimseye zararı olmayan hayvanlar. İçlerinde beni en çok ilgilendirenler develer! Sadık ve alçak gönüllü, sıcak çöllerde güç koşullara karşın sabırlı, günlerce aç-susuz uzun yollar kateden deve kendine kötülük yapanı da hiç unutmaz. Almanya'nın kimi yörelerinde deve çiftlikleri var. Bunlardan biri de Stuttgart yakınlarındaki Weil im Schönbuch'da. Sütünden kremler, sabunlar, banyo losyonları yapıyorlar. Çiftlik sahibi: "Deve iyi niyetli gibi görünür, fakat istedi mi de kafasına eseni yapar", diyor. "O köpekten çok kediye benzer." Deve olmasaydı acaba Arap insanı ucsuz bucaksız çöllerde binlerce yıl ne yapardı? İlginç bir bilgi: Deve 15 dakikada 200 litre su depoluyor!

Türkiye Tarım ve Orman Bakanlığı'nın açıklamasına göre ülkemizde kayıtlı deve sayısı tahmini olarak 1.000 ile 1.500 arasında değişmekte. Türkiye'de 1935 yılında 120 bin deve varken, günümüzde bu sayı acaba niçin düşmüş? Bunu bir bilene sormalı...

12 Temmuz 2026

Çevirmen, Kültürler Arası Köprü

Eleştirisel Kültür Dergisi, 12 Temmuz 2026

AHMET ARPAD

Edebiyat çevirmeni yalnız bir insandır, tek başına mücadele eder. O çok önemli bir kültür alışverişi yapar. Çevirinin olmadığı bir dünyada kültürler arası bir köprünün kurulması mümkün değildir. Bir edebiyat yapıtını çeviren kişi kesinlikle her iki dilin de yazınsal inceliklerini iyi bilmelidir. Yapıtın yazıldığı dilin tarihini, kültürünü ve toplumunu yakından tanıması da başarılı bir çevirinin ortaya çıkması için göz ardı edilemeyecek bir etkendir. Çeviri, insan yaşamının tüm evrelerinde etkin bir aracı olduğunu kanıtlamıştır. 

Üzerinde yaşadığımız dünya hızla globalleşiyor. Ülkelerin, insanların, toplumların gittikçe daha çok birbirine yaklaştığı süreçte kültürler arası bağlantıların önemi sınırsız. Kültür ile çeviri iç içe. İşte bu aşamada çevirmenler ülkeler arasında kültür köprüsü oluşturan güçlerin başında geliyor. Onlar birçok batı kültür ülkesinde el üstünde tutulurken Türkiye'de nedense çoğu zaman unutuluyor. Batı ülkelerinde yayıncı-çevirmen ilişkisi ciddiye alınırken ülkemizde hâlâ çevirmenler olmadan ayakta kalamayacakları gerçeğini önemsemeyen – aralarında ne yazık ki büyük – yayınevleri de var! 

Çeviri ve Genel Kültür

Edebi bir yapıt çevirmek için genel kültür de gereklidir. Çevirmen yazarla ve metinle bir yakınlaşma içinde olmak zorundadır. Bir çevirmen hem özgürdür, hem de yazarın anlatımına bağlı kalmak zorundadır. Ancak metne ya da yazarın diline yüzde yüz bağlı kalmak da hatalı bir yaklaşım olur. Çevirmenin kendine göre bir özgürlüğü olması çok önemlidir. O yazara yüzde yüz bağlı kalırsa yaptığı çeviri kolay okunmaz. Çevirmen en az yazar kadar değerli bir kişidir. Bir köprü durumundadır. Çevirmen olmadığı zaman hiçbir kültür, diğer bir kültürü tanıyamaz. İngiliz, Alman ya da Fransız kültürünü Türkiye'deki okura tanıtan, ona bütün kapıları açan çevirmenlerdir Orhan Pamuk'a Nobel Edebiyat Ödülü verildiğinde çevirmenine de niçin ödül verilmemişti?

Çevirmenin hem yapıtın yazılmış olduğu dili, hem de Türkçeyi çok iyi bilmesi gerekir. Tabii sadece yabancı dili iyi bilmek, başarılı çevirmen olmak anlamına gelmez.. Bu gerçekleşmediğinde birkaç çeviri sonrasında kimse çevirdiklerine bakmaz. İyi Almanca veya iyi İngilizce bilmek, iyi çevirmen olmak için yeterli değildir. Bu mesleğe atılan kişinin edebiyatçı/yazar yanının da olması yararınadır. Sevgili Doğan Hızlan'ın şu görüşü ne kadar gerçekçi: "Okura sunulan eserin olabildiğince hatasız olmasının tüm sorumluluğu yalnızca çevirmenin omuzlarına yüklenmemelidir… Olası hataları önlemek için yayınevleri çok sıkı bir editöryel kontrol oluşturmalıdır."

Stefan Zweig Tutkusu!

Türkiye'de son 10 - 15 yıldır gittikçe artan bir Stefan Zweig tutkusu var. Acaba bunun nedenleri neler? Bu sorunun yanıtı çok kolay: Zweig'ın anlatımı Türk okurunun doğasına yatkınlık gösteriyor. O bizden bir yazar gibi okunuyor. Yaşama ve insana olan iyimserliği hemen hemen her yapıtında görülüyor. Zweig hiçbir zaman ümitsiz değildir. O yapıtlarını okuyanı yüreklendiren, ona yaşama sevinci de veren bir umut yazarıdır. Zweig barışın ve iyiliğin hep üstün geleceğini düşünmüş, umut etmiş ve yaşamının son dakikasına kadar da bu amaçla yazmıştır.

Stefan Zweig yapıtlarının Ocak 2013'de telif hakları sona erer ermez Türkiye'de yüzün üzerinde çevirisi çıktı. Tabii Zweig bu kadar yazmadı, ancak adı sanı duyulmamış değişik Türk yayıncılar onun bir kitabını yirmi kez yirmi değişik çevirtmene çevirtmekten hiç kaçınmadılar! Böylesine bir 'buluş' dünyada hiçbir ülkede yaşanmadı! Yayın programına aldığı 25 Zweig yapıtını 15 çevirmene çevirten büyük yayınevleri de oldu. Bunu niçin yaptıklarını anlamak mümkün değil! Sanırım Türkiye'de yüze yakın Zweig çevirmeni var! Okur hangi çevirinin Zweig'ın anlatımı olduğunu nasıl ayırt edecek? Ünlü yazara saygısızlık yapıldığı gibi, okurun da kafası karıştırılıyor. Yayıncıların bunu nasıl göze alabildiğine şaşırmamak, hatta öfkelenmemek mümkün değil! Ünlü bir Avusturyalı Zweig uzmanı birkaç yıl önce Türkiye'deki Zweig çevirilerinden söz ederken şöyle konuşmuştu: "Çevirilerin içeriği ve çevirmenlerin sayısı, bende Zweig edebiyatının Zweig'dan para kazanmanın gerisinde kaldığı izlenimini bırakıyor."

Çevirmenlik ömür boyu sürdürülmesi gereken bir uğraştır. Ülkemizin nitelikli yayınevleri batının nitelikli edebiyatçılarını, özellikle 20. yüzyıl yazarlarını ülkemize taşımak zorundadır! Batı kültürünün kapılarını Türk okuruna sonuna kadar açmak nitelikli yayıncıların sürekli yapması gereken çok önemli bir görevdir.

Aydın çok kültürlüdür

İnsanlar aydın olmak için çok kültürlü yetişmelidir. Hele içinde buluunduğumuz sorunlu 21. yüzyılda aydınların toplumlara her zamankinden daha çok gerekli olduğu gerçeğine günbegün tanığız! Değişik kültürler arasında 'köprü' oldukları bilinen nitelikli çevirmenlerin önemli rolü bu aşamada kesinlikle gözardı edilemez! Yayıncıların sorumluluğu da!

Şunu da bilmek zorundayız: Çevirinin olmadığı bir dünyada kültürler arası bir ilişkinin kurulması mümkün değildir. Bu güç bir görev ve temelinde 'ısrar' var! Çünkü çeviri, bir dili başka bir dile, bir kültürü diğer bir kültüre yakınlaştırıyor. Fakat hep özenli ve tüm bir ömre yayılacak kadar ısrarlı bir sorumluluk da gerektiriyor. Çevirmenin çevireceği dilin özelliklerini bilip bunları okuyucuya doğru bir şekilde aktarması, aslında yaptığı işin gerektirdiği temel bir sorumluluktur. 

Benim son 60 yılda çevirdiğim tüm yazarlar insancıl yazarlar. İnsansever yazarlar onlar. Öncelikle de Stefan Zweig'ı yeğlememin ilk ve tek nedeni de buydu. Ünlü edebiyatçıyı 1940'lı yıllardan başlayarak Türk okuruna tanıtan çevirmen olarak bilinen babamdan devraldığım bu "misyonu" severek sürdürdüm. Çevirdiğim Zweig yapıtlarının sayısı bu arada yirmiyi buldu. Onu çevirirken kesinlikle zorlanmıyorum. Çünkü ben Stefan Zweig'ı seviyorum!

Guguklu saatler sevilmez mi?

Cumhuriyet, Pazar Dergisi 12.07.2026

STUTTGART - Ahmet Arpad

Yamaçlar yemyeşil; üzerlerinde koyunlar, inekler. Tepeler silme kayın, ladin, karaçam ve meşe dolu. Güney Almanya çok sıcak bir yaz geçiriyor. Dereler her zamanki gibi köpüre köpüre akmıyor. 

Bir buçuk saatlik yolculuğun ardından trenden indiğimiz Triberg, dar bir vadinin yamaçlarına kurulmuş, şifalı suları ve guguklu duvar saatleri ile ünlenmiş bir kasaba. 1730 yılında Schönwald'lı saatçi Franz Ketterer'in buluşu olan, ıhlamur ağacından yapılan bu saatler bir Karaormanlar simgesi. Birçok yabancı için hâlâ guguklu veya kuşlu saat demek Almanya, Karaormanlar demek! Üstün el işçiliği gerektiren bu duvar saatleri ülkenin geleneği. 

Almanya'nın, Fransa ile İsviçre sınırına yakın bu yöresi kuşlu saatlerin doğduğu topraklar! Yörede yapılacak bir gezide Triberg'e yakın Schonach ve Schönwald'dan başka Furtwangen'e de uğramak bir zorunluluk. Alman Saat Müzesi bu kentte. Müzede sergilenen olağanüstü güzellikte 1200 tarihi saatin karşısından ayrılmak hiç de kolay değil. Kimileri bir dolap büyüklüğünde ayaklı saatler, kimileri paha biçilemeyen küçük cep saatleri. Müzede değişik dönemlerden ve ülkelerden kilise kulesi saatleri, değişik melodiler çalan müzikli saatler de var.

DAKİK ÇALIŞIYOR

Triberg'den Schonach'a uzanan yol karaçamların arasından, küçük derelerin kıyısından, şelalenin üstündeki köprüden, çatıları dört köşe köy evlerinin önünden geçiyor. En başarılı ustaların çıktığı söylenen Schonach'ta, Josef Dold'un 1970'te yapmayı başardığı dev saat bildiğimiz saatin tam 50 katı büyüklüğünde. Triberg'de de bir evi andıran başka bir "guguklu saat" duruyor. Tabii ikisi de dakik çalışıyor. Son 20 yıldır Çinli yapımcılar bu "Kara Ormanlar Guguklu Saatleri"ne de el attı... 

Yöreye gelenler isterlerse Triberg'den yola çıkarak Güneybatı Almanya'nın olağanüstü doğasında yapacakları bir yürüyüşle Tuna'nın kaynağı Donaueschingen'e, oradan da güzel göl Titisee'ye de ulaşabiliyor. Dağ yürüyüşlerini sevenler Titisee'ye 1500 metre tepeden bakan Feldberg dağına çıkıyor, kışları orada kayak yapıyor. Göz alabildiğine çayırlar, çam ormanları, yer yer kayınlar, meşeler yürüyene yol boyunca eşlik ediyor. Yamaçların bitiminde, aşağıda vadilerde, çayırların ortasında kocaman çiftlik evleri. Zamanı olan yürüyüş meraklısı, üzerinde küçük gemilerin gezindiği Titisee'de geceledikten sonra güneye uzanıp üç ülkenin gölü Konstanz kıyılarına iniyor. Ve birkaç adım sonra da kendini İsviçre'de buluyor. 

II. ABDÜLHAMİT'İN SAATÇİSİ MEYER

Şimdi şöyle bir uzak geçmişe gidelim. Yıllardan 1938. Semiha Güzelhisar ile evlenen Burhan Arpad günün birinde Osmanbey'deki evine kolunun altında bir karton kutuyla gelir. İçinde bir saat vardır. Koskocaman bir Karaormanlar guguklu saati! Onu Karaköy'deki "Alman saatçi" Emil Meyer'den almıştır. Oğlu da torunu da yarım saatte bir yuvasından çıkıp "guguk" diyen kuşun sesiyle büyüdü... Johann Meyer, 1876'da Berlin'den Sultan II. Abdülhamit'in sarayına saatçibaşı olarak gelir. Şehzadelerin, hanım sultanların, vekil ve nazırların, yüksek memur ve komutanların saatleriyle ilgilenir. Ancak zamanla saraydaki entrikalardan rahatsız olmaya başlayan Meyer, 1878'de Yıldız'daki görevinden ayrılır. Fransızların inşa ettiği "Tünel" kısa süre önce açılmıştır. Meyer, hemen Karaköy çıkışına birkaç adım ötedeki bir dükkânı devralır. Avrupa'dan saatler getirtir, saatler tamir eder. İstanbul'da ünlenir. 1895 yılında Dolmabahçe Saat Kulesi'ne Fransa'dan satın alınan Paul Garnier yapımı büyük saatleri takar. Meyer sülalesi saatçilik mesleğine 1981 yılına kadar Karaköy'deki dükkân ve imalathanelerinde devam eder. 

Yıllar sonra, üniversiteye gittiğim yıllarda haftanın birkaç günü çevirmen olarak çalıştığım Heidelberg Baskı Makineleri temsilciliği de Meyer'le aynı sokaktaydı. Şirketin, Almanya Heidelberg'deki merkeziyle 1935'te bir sözleşme yapmış olan Yunus Nadi, Cumhuriyet Gazetesi'nin matbaasına usta olarak Willi Blümel'i getirtmişti. Avrupa'da savaşın başlamasıyla Türkiye'de kalmaya karar veren Blümel, bir şirket kurup Almanya'dan onlarca yıl baskı makineleri ithal etti, Türkiye'de sayısız baskı ustası da yetiştirdi. Küçük Bebek'te denize sıfır evinde yaşadı. 1984'teki ölümüne dek İstanbul'u hiç terk etmedi. Yaz kış Boğaz'ın sularında yüzdü. Aile dostumuzdu!

5 Temmuz 2026

Komünizm müzede!

Aydınlık Avrupa, 5 Temmuz 2026

PRAG - AHMET ARPAD

Saat 12'ye yaklaşmış, gece yarısına az kalmış. İç avlular, arka bahçe, kemerli salonlar, uzun koridorlar insan dolu. Çoğu kocaman tahta masalara oturmuş, yer bulamayan ayakta. Ellerde bira bardakları. Sigara dumanı, uğultu. Konuşuyorlar, gülüyorlar. Herkes neşeli, kafayı çoktan bulmuşlar. Fakat bağırıp çağıran yok. Bira insana yorgunluk veriyor, onu suskunlaştırıyor, barışçıl yapıyor. Kremecova Sokak, 11 numaradaki birahane, Wenzel Alanı'na yakın. Prag'a dört kez gelmiştim. Her gelişimde de uğramıştım oraya. 

Önce Na Bojisti Caddesi'ndeki U Kalicha'ya gitmiştim. Fakat insanlar kuyruk olmuştu, Aslan Asker Şvayk'ın birahanesinin kapısında... Yazar Jaroslav Haşek buranın devamlı müşterilerindendi. Dostu yazar Egon Ewin Kirsch'le U Kalicha'da çekerlerdi kafayı. Ünlü tiyatro oyununda köpek satıcısı Şvayk (bizde Genco Erkal oynamıştı), Avusturya ordusunda savaşmak üzere askere alındığında, yakın dostu Voditska' ya, "Savaştan sonra saat altıda burada buluşmak üzere" diye veda eder U Kalicha'da!. Dört Varşova Paktı üyesi ülkenin ordularını peşine takan Ruslar 1968'in 21 Ağustosunda Prag'a girmiş, tanklarını az ötedeki Wenzel Alanı'nda insanların üzerine sürmüştü. Çekoslovakya'nın zamanla güç kazanacağından, insanlarının özgürleşeceğinden korkmuşlardı. Artık nefes alamayacaklarını kavrayan 200 bine yakın insan, kısa sürede bir yolunu bulup ülke dışına kaçmıştı. Yazarlar, akademisyenler, düşünürler, sporcular... 

Özgürlüğe biraz olsun izin yoktu

Bundan sonrasını Prag'lı eski bir tanışa anlattırayım: "Ruslar, bireyin özgürlüğüne biraz olsun izin vermiyordu. Benim gibi gönlünce yaşamasını sevenler için de ülke artık bir hapishane olmuştu. Ben daha 1948'de anlamıştım, komünizmin ne demek olduğunu. 18 yaşında bir gençtim o günlerde. Gelecekten umutlu, başarılı bir boksördüm. Altımda bir Amerikan askeri cip, kimseyi umursamadan gezip tozuyordum. Cipin üzerinde Amerikanca yazılar vardı. Amerikalılardan satın almış olan bir dostum bana devretmişti. Savaştan sonra Pilzen'e kadar ilerleyen Amerikan ordusu geri çekilirken ardında çok şey bırakmıştı. 1945'te Ruslarla Yalta'da anlaşmışlardı, savaşın ardından Avrupa'yı nasıl paylaşacaklarını... Çekoslovakya topraklarının tümü Moskova'nın hükmü altına girecekti. Antrenörümden ve kulüp başkanından birkaç kez fırçayı yiyince cipi bambaşka bir renge boyatmış, yazıları da sildirtmiştim. Başarılı bir boksör olmama karşın artık mimli biriydim. Fakat ben yine de delidolu yaşamımı 1960'lı yıllara dek sürdürmüştüm. Ne de olsa ülkede insanlar beni tanıyordu, yöneticiler kılıma dokunamıyordu. 1968 sonunda yerleştiğim Kanada'da açtığım boksör okulu beni zengin etmişti." 

"En çok bira ülkemde içiliyor"

Eski tanış şimdi yine Prag'da. Çok yaşlı, yıllarını Prag'da geçiriyor. Bira su gibi akıyor. Yarım litrelik kadehi boşalanın önüne garson sormadan bir dolusunu hemen sürüyor. Yaslandığım tezgâhtaki musluklar aralıksız açık. Dikkat ediyorum, 7 saniyede bir kadeh doluyor. Her akşam binlerce litre sert bira susuzluk gideriyor. 

Tanış devam ediyor:"Dünyada en çok bira benim ülkemde içiliyor. İnsanlar eskisine göre şimdi daha mı mutlu? Evet, düşünce özgürlüğüne kavuştular. Fakat kapitalizm ve yeni AB üyeliği günlük yaşama rekabeti, işsizliği, geçim derdini de beraberinde getirdi. Eskiden insanlar düşündüğünü söyleyemiyordu, fakat aç da kalmıyordu. Komünizmden 'paldır küldür' kapitalizme geçmek benim insanıma göre değildi. Bu yeni yükün kolay kalkamadılar, elde ettikleri yaşam özgürlüğü ile ne yapacaklarını pek bilemediler!" 

Prag sokaklarında gülen insana eskiden de rastlanmazdı. Sovyetler 1953'te Berlin ayaklanmasını bastırırken, 1956'da Macaristan'da insanları kurşunlarken, 1963'te iki Almanya arasına duvar çekerken ve 1968'de Prag'da insanların üzerine tankları sürerken günün birinde komünizmin çökebileceğini mutlaka akıllarının ucundan bile geçirmiyorlardı. 

Bugün Prag'da komünizm artık müzeye kalkmış! Muzeum komunismu Na Prikope Caddesi, 10 numarada, McDonalds'a birkaç adım ötede... Böyle bir müzenin kurulması kanımca çok yerinde olmuş. Müze, Çekoslovakya'daki yaşamı, Komünist Parti'nin 1948'de Çekoslovakya'daki iktidarı ele geçirmesinden rejimin Kasım 1989'da çöküşüne kadar geçen süreçte gözler önüne seriyor, komünizmi yaşamamışa toplum siyasetini, devlet güvenliğini, çalışma kamplarını anlatıyor. Medya aracılığı ile komünizm propagandasının nasıl yapıldığını gözler önüne seriliyor. 2001 yılında açılan müze "Komünizm – Hayal", "Gerçeklik" ve "Kâbus" başlıklı bölümlerle 500 metrekarelik bir alana yayılıyor.15 dakikalık bir belgesel de çok bilgilendirici. Prag'a gidene buraya zaman ayırması önerilir.

28 Haziran 2026

'İyimserler'in gücü

Cumhuriyet Gazetesi, 28.06.2026 

STUTTGART - Ahmet Arpad

Foto: Tobias Metz / Schauspielbühnen Stuttgart

1960'lı yıllarda yaşanan ekonomik mucize Almanya'da değil de Türkiye'de yaşansaydı acaba ne olurdu? "Misafir işçiler" ülkemizden Almanya'ya değil de Almanya'dan Türkiye'ye gelseydi ne yaşanırdı? Bundan üç yıl önce yönetmen Murat Yeğiner'in Stuttgart Altes Schauspiel Tiyatrosu'nda Stuttgart Türk-Alman Forumu'nun da desteği ile sahneye koyduğu "İstanbul" adlı oyun, Sezen Aksu'nun şarkıları eşliğinde 42 akşamda 22 bin izleyiciyi coşturmuştu. Müzikli oyunda Türkiye'den Almanya'ya değil de Almanya'dan Türkiye'ye çalışmaya gelen Alman işçilerin öyküsü anlatılıyordu!

KADIN İŞÇİLERİN HİKÂYESİ 

Yönetmen Murat Yeğiner, bugünlerde yepyeni bir oyunla yine karşımızda. Yine Altesschauspielhaus'da, yine Stuttgart Türk-Alman Forumu'nun desteğinde. Konu yine işçiler. Bu kez 1970'li yıllarda Türkiye'den Almanya'ya tek başlarına çalışmaya gelen kadınlarımız! Yazar Gün Tank'ın çok ilgi gören romanı "İyimserler", müzikal tiyatro uyarlaması olarak izleyiciyle buluşuyor. Başrolü Almanya doğumlu Melisa Melek Özel üstleniyor. Oyun 1970'lerde çalışmak için Almanya'ya gelen Türk, İspanyol, İtalyan, Yunan, Yugoslav, Faslı ve Tunuslu kadın fabrika işçilerine odaklanıyor.

Bu kadınlardan biri de İstanbullu, 22 yaşındaki Nour. Genç, girişken ve iyimser biri, ancak büyük kentli bir kadın olarak yaşamaya başladığı küçük Alman köyünün geleneklerine uyum sağlamakta güçlük çekiyor. Konakladığı fabrika yatakhanesi son derece yetersiz. Göreve başladığı fabrikanın çalışma koşulları sorunlu ve ay sonunda kadın işçilerin eline geçen para yetersiz, hakları memnun edici değil. Nour, 1973'lerde düzenlenen, fabrika yönetiminin, işçi temsilciliğinin ve fabrikadaki erkek işçilerin onaylamadığı Pierburg grevine katılıyor.

Almanya'daki bu ilk kadın işçiler grevinde hakları için güçlerini birleştiren kadınlar sonunda zam almayı başarıyorlar. Rejisör Murat Yeğiner'in şu sözleri önemli: "O yıllarda koşullar ne kadar güç olursa olsun, ilk gelenler kuşağının insanları oturup ağlamak yerine yaşamın tadını çıkarmasını biliyordu."

HEP BİRLİKTE HALAY

Berlin'de göç, kadın hakları ve eşitlik üzerine önemli çalışmalarda bulunan Gün Tank'ın romanının alt başlığı "Annelerimizin Romanı". Yazar bu yapıtıyla yabancı işçi kadınların Almanya'daki yaşamöykülerini hafif ve mizahi bir anlatımla sunmayı başarıyor. Aynı fabrikada çalışan kadınlar greve gidiyorlar, eşit işe eşit ücret talep ediyorlar. Başlangıçta işverenleri aşılmaz bir duvar, fakat onlar sonunda istediklerine kavuşuyorlar. Kadınlar bu savaşı verirken içlerindeki yaşam coşkusunu da yitirmiyorlar. "İyimserler"e canlı müzik eşlik ediyor. Dört kişilik orkestra Sezen Aksu, Cem Karaca, Tarkan, Âşık Veysel, Ajda Pekkan, Barış Manço, Yeni Türkü ve Emel Sayın'ın 16 şarkısıyla insanları coşturuyor. Ve yaklaşık iki saatlik coşkunun ardından perde alkışlarla sürekli açılıp kapanıyor. Oyuncular sahneden iniyor, izleyenlerin arasına karışıyor. Almanlarla Türkler hep birlikte salonda halay çekiyor!

2023'te "İstanbul"un ardından şimdi katkılarıyla bu oyunun da sahnelenmesine destek veren Stuttgart Türk-Alman Forumu yöneticisi Kerim Arpad şu görüşte: "Sanatçıların kendilerini rollerine böylesine adaması eşsiz. Bir an geliyor izleyici kendini evinde hissediyor." Stuttgart'ta önümüzdeki bir ay içinde 25 kez sahnelenecek olan bu oyunda salon her akşam dolu. "İyimserler" 2027'de Almanya'nın başka kentlerinde de sahnelenecek.

21 Haziran 2026

Loto meraklısı Adolf

Aydınlık Avrupa, 21.06.2026

STUTTGART - Ahmet Arpad

Genç ve yoksul Adolf Viyana yıllarında Loto oynardı. Şansı pek yaver gitmezdi. Kazanmadığı zaman neredeyse öfke nöbetleri geçirir, sağa sola bağırır, Loto idaresini suçlar, sahtekâr devletin insanlarını dolandırdığını söyleyip dururdu. Viyana'da yoksulluk içinde geçirdiği gençlik yıllarında o hep düşlerinde yaşadı, rahat ve varlıklı bir yaşamın özlemini çekti. Sokaklarda dolaşırken hep şık dükkânların önünde durdu, Loto'dan kazanacağı parayla evine hangi mobilyaları alacağını, pencerelerine hangi kumaştan nasıl perdeler takacağını gözünün önüne getirdi. Paraya konunca özgür bir yaşam sürecek, kendini sanata verecek, genç sanatçıları da destekleyecekti... Ne kadar üzücü, bu kişinin Viyana yıllarında Loto'dan zengin olamaması! Belki genç Adolf o zaman yaşamını güzel Tuna kentinde sürdürür, özgür ve eli açık bir ressam olarak tarihe geçerdi! 

Şanslarını deneyenler artıyor

Almanlar geçen yıl tam 8,3 milyar Avro'yu Loto'ya yatırmış. Bunun yarısı kazanç olarak oynayanlara dönmüş. Bu şans oyunundan sadece geçen yıl 193 kişi Avro milyoneri olmuş. Ülkede insanların geliri azaldıkça, zenginle fakir arasındaki uçurum derinleştikçe, Toto ve Loto gibi oyunlarda şanslarını deneyenlerin sayısı da artıyor. Eyaletler Loto gelirlerinin büyük bir bölümünü spora, sanata, kültüre, çevre korumaya ve tarihi eserlerin bakımına destek veren projelere harcıyor. Örneğin Baden-Württemberg Loto İdaresi'nin desteği ile Karlsruhe Devlet Sanat Müzesi bir Edouard Manet tablosunun sahibi olmuştu. Freiburg Barok Orkestrası, Loto paraları olmasa ayakta duramaz, Stuttgart Filarmoni Orkestrası da... Geçen yılki destek 33 milyon Avro. 

Papa XII. Clemens'in 1731 yılında yaktığı yeşil ışık, Avrupa'da şans oyunlarının başlangıcı olarak kabul edilir. Almanya'da ilk Sayısal Loto 1735'te Bavyera'da başlar. Hamburg'da 1797'de düzenlenen bir piyangoda en büyük ikramiye, Silezya'da muazzam bir çiftliktir. Onu kazanmak isteyenler arasında Johann Wolfgangvon Goethe de vardır. Çekilişten önce Friedrich Schiller ve Dük Carl August'a yolladığı mektuplarda Silezya'nın güzel doğasında geçirmeyi düşlediği mutlu yıllardan söz eder. Fakat gerek tek başına gerekse yakın dostlarıyla bir sürü bilet almasına karşın hiçbir şey kazanamaz ve üzüntüsünü "Hazine Avcısı” adlı baladında dile getirir.

Milyonlar her hafta milyonların umudu 

Son yıllarda kimi haftalar oluyor ki, Sayısal Loto büyük paralar devrediyor. Beş, on, on beş milyon Avro birikiyor. Büyük şans arkası arkasına hiç kimseye vurmayınca bu rakam bazen otuz, kırk milyon Avro'ya tırmanıyor ve tüm Almanya çılgına dönüyor! Ömründe Loto oynamamışlar bayilerin önünde uzun kuyruklar oluşturuyor. Alman Loto'sunda ilk büyük ikramiyeyi 1 Haziran 1958 çekilişinde 500 bin mark ile bir Freiburglu kazanmış. Loto'nun elli yıllık tarihinde çok ilginç rakamlar da çekilmiş. Örneğin 23 Ocak 1988'de 24, 25, 26, 30, 31, 32 çekildiğinde bu rakamları tam 222 kişinin oynadığı ortaya çıkmış. Zavallılar adam başına sadece 43 bin Mark kazanmış! 18 Haziran 1977 çekilişi de bugün bile anılarda. Tam 25 kişi altı rakamı doğru işaretlemişti, çünkü aynı rakamlar bir hafta önce komşu Hollanda'da çıkmıştı. Her hafta milyonların umudu milyonlarda. Ve umut, sadece fakirin ekmeği değil!

17 Haziran 2026

"Mektuplar günün birinde yine anımsanır”

ELEŞTİREL KÜLTÜR, 18.06.2026

Ahmet Arpad

20. yüzyılın en insancıl yazarı Stefan Zweig insan ve yazar olarak özgürlüğüne düşkündü. Zweig mektup yazmasını çok severdi. Mektuplaştığı ünlüler arasında, bundan 90 yıl önce, 18 Haziran 1936'da yitirdiğimiz Maksim Gorki de vardı.

* * *

Yirminci yüzyıl Alman Dili Edebiyatı yazarları arasında Stefan Zweig mektup yazmasını en çok seven edebiyatçı olarak kabul edilir. Mektuplaşmak, ilişkiler kurmak, onları itinayla koruyup, yıllarca devam ettirmek Stefan Zweig için bir yaşam gereksinimiydi. İlk yapıtlarıyla hemen tanınmaya başladığında henüz yirmi beş yaşlarında genç bir yazardı. Döneminin hayran olduğu ünlü edebiyatçılarına kitaplarını imzalayıp göndermeyi severdi. Onlardan gelen yanıtlarla başlayan mektuplaşmalar zamanla karşılıklı diyaloglara dönüşmüştü. Mektupların ardından buluşup görüşmeler ve sohbetlerle yakın dostluklar oluşmuştu.

Rilke, Schnitzler, Bahr, Freud, Gorki ve Hesse gibi zamanının ünlü edebiyatçılarıyla sürekli yazışmıştı. Birbirinden değişik ünlülerle anlaşıp uzun yıllar onlarla yakın dostluklar sürdürmesi Zweig'ın bir "yeteneğiydi.” O, kendisinden daha yaşlı, karakterleri birbirine hiç benzemeyen bu kişilerin her birine "nabzına göre şerbet vermesi”ni bilmişti.

"Büyük Ustam”

Maksim Gorki'yle 1923-1936 yılları arasında süren mektuplaşmaları çok ilginçtir. Bunlar büyük sosyalist bir gerçekçi ile yürekli ve antifaşist bir hümanistin birbirlerine yazdıkları belgesel yanı en yüksek mektuplardır. 18 Haziran 1936 günü vefat eden ve bugün ölümünün 90. yılına andığımız Maksim Gorki'nin yabancı meslektaşlarına yolladığı mektuplar arasında Stefan Zweig'a yazılanlar, içerikleri bakımından en önemlileridir. Zweig'ın "Büyük Ustam” dediği Maksim Gorki'ye yolladığı ilk mektuptaki şu sözler, ona verdiği değeri kanıtlaması açısından önemlidir: "… Alman edebiyatında gerçeği böylesine güzel ele alan bir yazar yok... Sanat aracılığı ile gerçeğin derinlerine inilmesi gerektiğine inanıyorum... Bana göre siz bunu olağanüstü başarıyorsunuz. Bir Tolstoy bile sizin başarınıza ulaşamıyor. Kitaplarınızı seviyorum! İçinde yaşadığımız kötülük dolu bu yıllarda sizin insancıl yanınıza da çok saygı duyuyorum!” 

Maksim Gorki de yanıtında Zweig'ı göklere çıkarır: "... İkinci öykünüz, kadına yaklaşımındaki insanüstü duyarlılığı, konusunun özgünlüğü ve sadece gerçek bir sanatçının başarabileceği anlatım gücüyle beni etkiledi. Öyküyü okuyup bitirdiğimde mutluluk içinde kendi kendime gülümsedim. Öylesine başarılı yazmıştınız ki!” 

* * *

Salzburg, Kapuzinerberg, 26 Eylül 1923 

Sevgili, Büyük Maksim Gorki,
Şu anda elimde mektubunuzu ve çok değerli müsveddelerinizi tutuyorum. Mektup, sansürden geçmiş olduğu için biraz geç geldi. Şimdi size nasıl teşekkür edeceğimi bilmiyorum. Çalışmalarım üzerine övgüleriniz beni utandırmıyor değil. Kendimi henüz o kadar deneyimli kabul etmiyorum, kimi öykülerimde psikolojiye gereğinden fazla yer verdiğimi de biliyorum. Siz Rus yazarlarda görülen ve hayranı olduğum o üstün edebî güce bizler sahip değiliz. Biz Avrupalılar kendimize yeni bir yol bulmalı, yaşamın gerçeklerine dönmeliyiz. Sizse olağanüstünüz, başka türlü de olamazsınız. Halklarınızın ruhu bize kapalı, Avrupalı yazarlar içine giremiyor. Nasıl olmam gerektiğini biliyorum, işte bu nedenle hiçbir zaman mutlu değilim ya.
"Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu”nu yayınlayacağınız için ne kadar mutlu olduğumu itiraf etmek isterim. Ancak Berlin'de onu resimleyecek birisini tanımıyorum. Şu sıralar başarılı, fakat işsiz o kadar çok ressam var ki. Ayrıca "Ay Işığı Sokağı” öykümü de basmanıza tabii ki izin veriyor ve bundan sonsuz mutluluk duyuyorum. Derginize seve seve bir makale yollayabilirim. Ancak sadece Avusturyalılar üzerine bir şeyler kaleme almam biraz zor, çünkü yansız olacağımı pek sanmıyorum. En başarılı makalelerim önyargısız yazdığım zaman gerçekleşiyor. Ve hiç çekinmeden sevgimi armağan edeceğim çok az insan tanıyorum… 
Çok değerli Maksim Gorki, Almanya'da kendinizi pek mutlu hissetmediğinizi sanıyorum; bu beni korkutmuyor değil. Anavatandan çok uzaklarda, bütün ümidini yitirmiş ve buna da inanmış bir toplumun ortasında tamamen kabuğunuza çekilmiş, kendinizi çok yalnız hissettiğiniz anlar olmalı. Hiç olmazsa çalışmalarınızın size mutluluk verdiğini ümit ederim. Çünkü şu günlerde Almanya'da sizin seviyenizde bir insan bulacağınızı pek sanmıyorum. En iyileri kendilerini geriye çekti, görünmez oldular! Genç toplum nasyonalist çılgınlığın peşinden gidiyor, kimsenin kimseye ayıracak zamanı yok. Belki şimdi, bir zamanlar Rusya'da başınızdan geçmiş olanları burada da yaşarsınız… Materyalizmin terörünü, toplumdaki yabancılaşmayı ve büyük krizi. Bu durumda sizin için en iyisi buralara, Avusturya'ya gelmek. Seve seve kabul edileceksiniz, ben size bunun güvencesini verebilirim. Ülke politikasından ve günlük yaşamdaki materyalizmden de Almanya'daki kadar etkilenmeyeceksiniz. Çalışma azminizi yitirmeyin, yarattıklarıyla bize gereken insan çok az bu toplumda. Oysa siz onlardan birisiniz!
Sevgili, Büyük Maksim Gorki, size tekrar teşekkür ediyorum. Bir gün sizi ve eşinizi ziyaret gelmek isterdim. Şu sıralar yollar kapalı, fakat gün gelecek, dünya ve toplumlar birleşecek. O günü hep ümit edelim.
Size sonsuz hayranlık duyan Stefan Zweig

* * *

Zweig ile Gorki'nin birbirlerine yollamış olduğu mektuplar karşılıklı saygı ve değer vermenin güzel kanıtlarıdır. Stefan Zweig Gorki'yi 1928 yılında Leo Tolstoy'un doğumunun 100. yılı nedeniyle yapılan bir etkinliğe katılmak için gittiği Sovyetler Birliği'nde ziyaret etmişti. İki yazar 1930 yılında Maksim Gorki'nin sağlık sorunları nedeniyle yaşadığı İtalya'nın Sorrento kentinde de buluşup görüşmüşlerdi.

6 Haziran 2026

Salzburg'da düşle gerçek

Cumhuriyet, 07.06.2026

Ahmet Arpad

19. yüzyılın ünlü gezgini Alexander von Humboldt'a göre Napoli ve İstanbul'un yanı sıra Salzburg dünyanın en güzel üç kentinden biridir

Ortaçağla günümüz bağdaşıyor Salzach ırmağı kıyısındaki bu kentte. Doğanın güzelliği ile sanat eserleri; dik, kayalıklı yamaçlarla yeşil düzlükler bir arada uzanıyor. Alpler'in en son eteklerine sıkışmış ovada bazen yeşil, bazen sarı gri fakat hep köpüklü ve çağıltılı akan Salzach'ın kıyılarında yükselen küf yeşili kubbelere gün batışının kızıllığı vuruyor. Mozart'ın, Zweig'ın kenti Salzburg'da akşam oluyor. Tarihi yapılar arasındaki daracık ortaçağ sokakları ışıl ışıl, vitrinler rengârenk. Düşle gerçek karışımı, görüntüsüyle sizi günün her saatinde büyülüyor Salzburg.

DÜŞLE GERÇEK BİRBİRİNE KARIŞIYOR

Az sonra akşamın loşluğunda renk değiştiriyor kubbeler, kıpkırmızı kiremitli sivri damlar. Kahvehanelerden, lokantalardan, şaraphanelerden, pastanelerden ışık sızıyor. Tarihi binaların altındaki dar pasajların birbirine bağladığı sokaklar şimdi ıssız. İnsanlar koşar adım tiyatroya, operete, konsere gidiyor. Parlak tuvaletli bayanlar, smokinli beyler operanın kapısında taksilerden iniyor.

Bir an için gözlerinizi kapatıp düşe dalıyorsunuz. Yüksek sütunlar önünde zenginler kadeh kaldırıp kahkahalar atıyor. Jedermann yalancı dostlarıyla eğleniyor. Birdenbire göğün karanlığından bir ses adını haykırıyor, onu çağırıyor. Herkes kaçışıyor. İyilik melekleri Jedermann'ı kucaklayıp göklere götürüyor. Salzburg sokaklarıyla, kiliseleriyle, saraycıkları, villa ve yüzlerce yıllık sayısız yapısıyla bir sahne kent. Burada düşle gerçek birbirine karışıyor.

"Sanatla mutlu doğanın karşılıklı yükseldiği savaş öncesi günler zengindi, renkliydi!” diye anlatır Stefan Zweig; ölümünden kısa süre önce yazdığı en ünlü eseri "Dünün Dünyası”nda, (Türkçesi: Burhan Arpad) 1920'li, 1930'lu Salzburg yıllarını. "Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra o küçük kentin kasvetli manzarasını anımsayıp damından yağmur suları akan evimizde soğuktan titreştiğimizi düşündükçe o barış yıllarının değerini daha iyi kavrıyorum, çünkü dünyaya ve insanlara inanmamıza izin vardı.” Zweig savaşın yıkıcılığını, korkunçluğunu yakından görmüştü. İnsanların kurtuluşu, mutluluğa kavuşması için ortak Avrupa kültürünün kurtarılması gerekliydi. Bunun için de en başta Avrupa aydınları ve sanatçıları aralarında anlaşmalıydı.

DÜŞÜN SAVAŞI VERDİ


Zweig yaşamı boyunca eserleriyle politikacılara karşı düşün savaşı verdi. Salzburg'da mutluydu. Ancak Naziler 10 Mayıs 1933'teki büyük kitap kıyımında onun da eserlerini alevlere attı. 18 Şubat 1934'te silah bulundurduğunu öne sürerek villasında arama yaptılar. Kısa süre sonra da yazarın Avusturya'yı terk etmek istemeyen eşiyle arası açıldı. Stefan ve Friderike boşandılar. 1937 yılında Nazi yöneticilerin baskısıyla villayı değerinin altında Hitler yandaşı, kumaş tüccarı Friedel Gollhofer'e satmak zorunda kaldı. Savaş başladı. Yeni sahibi son taksidi ödemedi!

Zweig villası birkaç yıl önce el değiştirdi. Gollhofer ailesi onu lüks otomobiller üreten Wolfgang Porsche'ye sattı. Yeni sahibi de hemen bir skandala neden oldu. Villanın altına yapacağı garaja otomobiller park etmek için Kapuziner tepesinin içinden geçip 50 metre yukarıdaki garaja ulaşacak 510 metrelik bir tünel açmayı kafasına koydu. Ve dört yıl süren "savaş” sonucunda bu girişimini eyalet ve kent yöneticilerine kabul ettirmeyi başardı! Villayı 8.4 milyon Avro'ya alan milyarderin tünel için de 10 milyon Avro'yu elden çıkaracağı söyleniyor!

Ve geçmişten bir anı: Stefan Zweig çevirmeni Burhan Arpad, 1950'li yıllardaki Salzburg ziyaretlerinden birinde, yüksek duvarların çevrelediği Zweig villasını yakından görmek ister. Dükkânına uğradığı eski Nazi Friedel Gollhofer, Arpad'ın isteğine kabaca karşı çıkar. Değil villaya, bahçesine bile girmesine izin vermez.

1 Haziran 2026

Genç Hitler'in Viyana yılları

EK Dergi, 1 Haziran 2026

Ahmet Arpad

Mariahilfer Caddesi Viyana'nın sadece yayalara açık güzel caddelerinden biri. Uzun yıllar otomobilden geçilmezdi. Bugün ise rahat rahat yürüyebiliyorsunuz, Işık saçan şık vitrinlere bakıyorsunuz, ayaküstü bir kahve içiyorsunuz. Metroyla Stephan Alanı sadece 10 dakika!

* * *

Genç Adolf, Viyana'nın bu semtine adım attığında 16 yaşındaydı. Doğup büyüdüğü küçük kent Linz'in sıkıcı havasından kurtulmak, başka şeyler görmek, yaşamak istiyordu. Dul annesinin verdiği cep harçlığı ile Viyana'da haftalar geçirdi. İnsanların çokluğu, geniş bulvarlar, binlerce otomobil, kamyon ve fayton onu şaşkına çevirdi. Viyana'nın tarihi yapılarına, kiliselerine, müzelerine, kahvelerine hayran kaldı. Başkentin cadde ve sokakları ışıl ışıldı. Evleri de elektrikle aydınlatılıyordu.

Kavgacı babası öldüğünde Adolf 13 yaşındaydı. Ertesi yıl notları kötü olduğu için Linz ortaokulunu terk etmek zorunda kalmıştı. Annesine çok bağlıydı, babasını ise hiç sevmemişti. Okuldan ayrıldıktan sonra bir işe girmemişti, çıraklık eğitimine de başlamamıştı. Sanatkâr olmaktı niyeti. Sonunda annesini kandırıp Viyana'ya kapağı attı. Kısa süre sonra arkadaşı Kubizek'e yolladığı kartpostalda şöyle yazdı: 

"Geçen gün saatlerce gezindim, opera binasını, parlamentoyu ve Ring Caddesi'nin şık yapılarını seyrettim. Yarın 'Tristan', ertesi gün de 'Uçan Hollandalı' operalarını izleyeceğim. Bu akşam da Şehir Tiyatrosu'na biletim var…” Bir ay sonra Linz'e döndü, fakat aklı hep Viyana'daydı. Başkent onu mıknatıs gibi çekiyordu. Sonunda annesini kandırdı ve ressamlık eğitimi için Güzel Sanatlar Akademisi'nin sınavlarına girmek düşüyle tekrar Viyana'nın yolunu tuttu. Önce kendine kalacak bir yer bulmak zorundaydı. İstasyon yakınında, Mariahilfer Caddesi'ne açılan Stumpfergasse 31 numarada, karanlık arka avluya bakan bir oda buldu. Ev sahibi, hiç evlenmemiş terzi Maria Zakreys idi. Bohemyalı kadının ayda 10 krona kiraya verdiği başka odalar da vardı kaldığı katta. Tuvaleti ve duşu diğer kiracılarla ortak kullandı. Odasının penceresinden gökyüzü görünmüyordu.

Richard Wagner hayranı!

Akademiye giriş sınavlarını başaramayan delikanlı, hayranı Richard Wagner'in operadaki oyunlarını kaçırmadı. Kısa süre sonra Stumpfergasse'deki odasından ev sahibine borç takarak ayrıldı ve birkaç sokak ötede, Felber Caddesi 22 numaradaki, günümüzde de hâlâ oda kiralayan bir pansiyona yerleşti. Akademiye giriş sınavlarını başaramayan delikanlı, operadaki Wagner oyunlarını kaçırmıyordu. Annesinin yolladığı harçlıkla ve çizdiği kartpostalları satarak geçinmeye çalıştı. Sınavları da bir türlü başaramıyordu. Birkaç ay sonra kaldığı o pansiyondan da ayrıldı, orada burada konakladı. Kimi zaman kimsesizler ya da erkekler yurdunda yatıp kalktı. Yurttaki odasını 8 saat uykudan sonra her sabah terk etmek zorundaydı, çünkü yatağını başkalarıyla paylaşıyordu.

Yahudi düşmanlığını Viyana'da tanıdı

Bu yaşam tam 3 yıl sürdü. Toplumun dışlamış olduğu insanlar arasında geçirdiği yıllar genç Adolf'un politik dünya görüşünü giderek etkiledi, onu radikalleştirdi. Başarısızlığının ve sorunlarının nedenini kendinde değil başkalarında aramaya başladı. Suçladığı bu insanlar Adolf'un gözünde düşmanlarıydı. O yılların Viyana'sında Yahudi düşmanlığı başını almış gidiyordu. Viyana Belediye Başkanı Karl Lueger görüşleriyle Adolf'u etkilemişti. Genç delikanlı çevresinin de etkisiyle çok kitap okumaya başladı. Okudukları antisemit içerikli, Yahudi sermayesinin gücünü anlatan kitaplardı. Günü gününe yaşayan, para sıkıntısı çeken, dostları toplumun ittiği insanlar olan bu genç için "tehlikeli” şeylerdi. "O yıllarda okuduklarım bugünkü bilgimin temelini oluşturmakta”, diye yazdı ileride "Kavgam"da.

Adolf Hitler ideolojisinin temellerini Viyana yaşamında atmıştı. Aşırı nasyonalist gazete ve dergilerde yazanları yutmuştu. 1913 yılında Avusturya'da askere alınmamak için Münih'e kaçtı. Birinci Dünya Savaşı'yla ülkede monarşi sona erince, onlarca yıldır bir arada yaşayan etnik toplumlar bölünmüş, milliyetçilik ruhu kendini göstermeye başlamıştı. İşte bu ortamda kavrulmuştu genç Adolf!

Viyana'da yüz binlere haykırıyor

Ve yıllar sonra, 15 Mart 1938'de Viyana'ya döndüğünde bir zamanların acemisi delikanlı tehlikeli bir "Führer” olmuştu. Kahramanlar Alanı'nda, Viyana'yı Türk işgalinden kurtarmış olan Prens Eugen'in heykelinin arkasındaki dev balkondan coşkulu yüz binlere haykırmıştı. Nazi Almanyası iki gün önce Avusturya'yı topraklarına katmıştı! Günümüzde Viyana'ya gidip de o balkona uzun uzun bakarken insanın aklına bir an için Şarlo'nun "Büyük Diktatör” filmi geliyor. Geçen yüzyılın en büyük sinema artisti ve rejisörü Chaplin 1940 yılında yaptığı bu ilk sesli filminde Nazi Almanya'sı ve Hitler ile çok güzel bir alay eder. Daha doğrusu Hitler'in diktatörlüğü ve faşistliği ile alay ederken, izleyiciyi düşündürür ve hüzünlendirir. "Büyük Diktatör” sayısız unutulmaz başarılı sahne ile doludur. Üzerine dünya haritası çizilmiş büyük bir balonla dans edişi ve alandaki binlere anlaşılmaz bir dilde yaptığı "balkon konuşması” çoktan sinema tarihine geçmiş ünlü sahnelerdir! Hele balkondaki Hinkel'in (Şarlo'nun) ağzından çıkanların tek kelimesi bile anlaşılmazken yığının coşkuyla haykırışı bu deha insanın hınzırca bir buluşudur!

Gençliğinde de Yahudi karşıtıydı

Viyana günlerinde okuduğu kitaplar, günü gününe yaşayan, para sıkıntısı çeken, dostları toplumun ittiği insanlar olan bu genç için "tehlikeli” olmuştu. "Okuduklarım bugünkü bilgimin temelini oluşturuyor”, diye yazdı ileride 'Kavgam'da'. Bu arada Birinci Dünya Savaşı'nın ardından Almanya'da monarşi sona ermiş, onlarca yıldır bir arada yaşayan etnik toplumlar bölünmüş, milliyetçilik ruhu kendini göstermeye başlamıştı. Artık Çekler, Polonyalılar, Macarlar ve Sırplar birbirlerini düşman görüyordu 1913 yılında Münih'e yerleşmiş olan deneyimsiz genç artık tutucu ve aşırı sağcı grupların içindedir. Münih günleri onu geçen yüzyılın en korkunç lideri yapar! Adolf Hitler 1 Eylül 1923'te general Ludendorff'la birlik olup aşırı sağcı Alman Savaş Birliği'ni kurar. Bavyera onun 'olgunlaşması' ve 'gelişmesi' için en uygun ortam olur! Çevresindekilerle 9 Kasım 1923'te Münih'te hükümet darbesi girişiminde bulunur. Hedefleri, Bavyera'da yönetimi ele geçirdikten sonra başkent Berlin'de ülke yönetimine el koymaktır. Beş yıl hapse mahkûm olur, fakat nedense 9 ay sonra Landsberg hapishanesinden çıkarılır. Bu arada "Kavgam”ın birinci cildini kaleme almıştır. O günden sonra da Naziler gittikçe güçlenir.

Felaketin başlangıcı

Bundan 93 yıl önce, 30 Ocak 1933, insanlık tarihindeki belki de en büyük felaketin başlangıcıdır. O gün Adolf Hitler Almanya'nın başına geçer, dünyamızı kana bulayacak yolda ilk adımlarını atar. "Bizim ırkımız bu dünyaya hükmetmek hakkına sahiptir! İşte bu hak bizler için gelecekte uygulayacağımız dış politikanın kutup yıldızı olmalıdır!” Hitler'in bu sözleri sadece bir megalomani, sınırsız bir düş değildi. 15 Mart 1938'de tekrar Viyana'ya döndüğünde o artık bir "Führer”di. Dört gün önce Alman ordusu Avusturya'yı işgal etmiş, Adolf Hitler doğduğu ülkeyi dirençsiz teslim almıştı.

'Kahramanlar Alanı'nda karşısındaki ikiyüz elli bin Viyanalı'ya çok sözler verir. Partisi ülkeye yeni bir düzen getirecek, işsizliğe bir çıkaryol bulacaktı. Avusturyalılar onun içi boş sözlerine inanır. Çoğunluk artık arkasındaydı. Çünkü peşinden gidecekleri başka lider yoktu. Otuz yıl önce geçinebilmek için Viyana'nın sokaklarında gelip geçene kartpostal satmaya çabalayan genç delikanlı 15 Mart 1938 günü yüz binlerin karşısında haykıra haykıra konuşuyordu. Ve doğmuş olduğu ülkeye el koyuyordu! Cebinde Alman pasaportuyla!

Tarihçi Brigitte Hamann'ın genç Hitler'i anlattığı "Hitler'in Viyana'sı" adlı kitap çok kapsamlı bir belge.

24 Mayıs 2026

Oturmuş göl kenarına...

Aydınlık Avrupa, 24 Mayıs 2026

STUTTGART – Ahmet Arpad

... sallandırmış çıplak ayaklarını sulara. Anlaşılmaz bir şeyler mırıldanıyor. Çevre çok sessiz, doğa uzun süren kış uykusundan yeni yeni uyanıyor. Göl kıyısındaki, dalları sulara değen ağaçlar yeşermiş, ıslak çimenleri rengârenk çiçekler bürümüş. Tahta sıralardan birine oturuyoruz. Adam bizi görmüyor, kendinden geçmiş gibi. Mırıldandığı şeyler yabancı bir dilde. Bir yandan da hafifçe sallanıyor. Gölün durgun sularına kuşlar inip kalkıyor, güzel renkli ördekler, peşlerinde yavruları bembeyaz kuğular kıyı yakınında yiyecek bir şeyler arıyor. Adam susuyor. Şimdi hiç kıpırdamıyor. Az sonra ayağa kalkıyor ve bizi görüyor. Gülümseyerek yanımıza sokuluyor, karşımızdaki boş sıraya oturuyor. Biz sormadan konuşuyor: "Ne güzel bir gün, ne güzel bir doğa!" Sesi çok usul, şarkı söyler gibi. Giysileri bembeyaz. Gülümsemeye devam ediyor. Yanımdaki tanış, kim bu tuhaf adam, der gibi bana bakıyor.

Bale yapıyor

"İnsan yüreği hep buradaki çiçekler gibi açmalı..." Başını çevirip doğaya bakıyor, ayağa kalkıyor, dans eder gibi kendi etrafında dönüyor. Biz hâlâ suskunuz. "Gülümse ve sev... Sevmeye hep devam et..." Yine kendi dünyasına dalmış gibi. "Sen sevdikçe seni seven de olacaktır..." Çimenlere doğru yürüyüp menekşeler topluyor, kollarını havaya kaldırıyor, bale yapar gibi adımlar atıyor. Dönüyor. Dudaklarında hep bir gülümseme. Gidip kıyıdaki sazların arasında oturuyor, gözleri kapalı güneşe bakıyor. 

"Gel, kalkalım", diyor tanışım. "Yolumuza devam edelim." Stuttgart'ın kuzeyindeki ormanlarda uzun bir yürüyüşteyiz. Trenle Murrhardt'a gelmiştik. Orman yollarından Schwaebisch Hall'e gitmekti amacımız. Yöre her mevsimde güzel. İlkyazın bu ılık günlerinde, böyle bir doğada insan kendine geliyor, canlanıyor. Irmaklar, dereler, göl ve gölcükler, yeşil yamaçlar ve çayırlar, korular, ormanlar... Kızıl çamlar, ladin ağaçları, kayınlar, akça ağaçları, dişbudaklar, gürgen ağaçları... Az sonra ağaçlar bitiyor, üzüm bağlarıyla kaplı yamaçlarda uzanıyor yol. İkimiz de konuşmuyoruz. Buralar büyük kent insanının nefes alabildiği bir yöre, doğanın ciğeri. Yüzlerce kilometrelik yürüyüş ve bisiklet yollarıyla, balık avlanan, kürek çekilen, yüzülen küçük gölleriyle, yöresel yemek ve şarapların sunulduğu lokanta ve şaraphaneleriyle bir doğa cenneti. Uzaktan Rosengarten görünüyor. Tanışım, sanki aklımdan geçeni okumuş gibi: "Burada mola verelim" diye konuşuyor. Ne de olsa öğleyi bulmuştuk. "Köy girişinde küçük bir lokanta vardır. Bugün açıksa ne iyi olurdu."

"Belki de Bhagwan'ındır?"

Az sonra dışarı atılmış tahta masalarda, yanında patates salatası, içi ıspanak dolu Alman mantısı yiyip yörenin şaraplarını yudumlarken keyifler yerinde. "Adamcağız meditasyon yapıyordu, rahatsız ettik", diye konuşuyor tanış. Anlamamış gibi suratına bakınca da devam ediyor. "Kim bilir hangi gurunun müridi?" Ben hâlâ, ne demek istiyorsun, diye ona bakıyor olacaktım ki konuşmasını sürdürüyor: "Belki de Bhagwan'ındır? Bizim enişte de 80'li yıllarda mistisizme meraklanmış, hatta ta Poona'lara gitmiş, gurunun yanında iki ay kalmış." Kadehimdeki son şarabı yudumlayıp, soruyorum: "Hindistan'a mı gitmiş?" Garson kadına işaret ediyorum. "Evet, onun müridi olmuş", diyor tanış. "O yıllarda Amerika'dan, Japonya'dan, Avrupa'dan genç yaşlı, ünlü ünsüz ona gider, gerçek benliğine kavuşmayı düşlerdi." 

Garson kadın ikinci kadeh şarapları getiriyor. Bu kadarı yeterdi, yoksa hedefe varamazdık bugün. Tanış devam ediyor: "Bhagwan, sonra ona Osho adını da verdiler ya, çevre etkisiyle sahte bir benlik oluştuğunu savlardı. Gelecek yüzyılda meditasyon dinsiz Batı zenginlerinin yeni dini olacaktır, sözü de onundur." Mistisizm üzerine bir şeyler daha söylüyor, fakat benim bakışlarım ışıl ışıl doğanın güzelliğinde. Bana ne anlattıklarından! Anımsıyorum, Bhagwan için, modern zamanın en sahte ve zengin gurusu, diyenler de olmamış mıydı o yıllarda? Susuyorum. Gözlerimi hafif kısıyorum. Ötelerde, yamaçlar ardında hedefimiz tarihi kent Schwaebish Hall. Daha ötelerde, kuzeyde, Main nehri ve daha çok ormanlar, akarsular, göller, yüzlerce kilometre yürüyüş yolları...

21 Mayıs 2026

Stefan Zweig ve Viyana

Eleştirel Kültür Dergisi, 22.05.2026

Ahmet Arpad

Zweig'ın gençliğini geçirdiği yılların Viyana'sında kolay ve tasasız yaşanırdı. Yoksulla zengin, Çek'le Alman, Yahudi'yle Hıristiyan arasında hep rahat ve barış dolu bir hava eserdi. Kent insanı keyif içinde rahat bir yaşam sürdürürdü. Avrupa kültürünün bütün sanat akımları bu kentte birleşmişti.

Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun başkenti Viyana'da insanlar aşırı bir istekle kültüre düşkündü. Mozart, Gluck, Beethoven, Schubert, Brahms ve Johann Strauss gibi olağanüstü sanatçıların bu Tuna kentinin 'çocukları' olması boşuna değildir! Onlar Viyana'dan dünyaya ışımışlardı. Avrupa kültürünün bütün sanat akımları bu kentte birleşmişti. Viyana, Stefan Zweig'ın gençliğini ve yazarlığının başlangıç yıllarını geçirdiği, deneyim kazandığı kenttir.

O Viyana insanını şöyle anlatır: "Bu kentin insanları ağzının tadını bilir, şarabın iyisine, biranın lezizine, değişik hamur tatlılarına ve pastalara çok ilgi duyar.” Zweig'ın yetiştiği ortamda Viyanalı sabah gazeteyi eline alınca politika ve dünya olaylarından önce tiyatrolarda neler oynandığına bakardı, çünkü tiyatro kentlinin yaşamında çok önemli bir yer tutardı. "Sahne sadece karşılıklı konuşulan bir yer değil, kibarlığın sözlü ve somut bir temel kitabıydı da”, der Zweig. "Başbakan veya zengin bir soylu Viyana sokaklarından geçerken kimsenin gözüne çarpmayabilirdi, ancak bir aktörü, bir tenoru veya sopranoyu bir satıcı kız veya faytoncu hemen tanırdı. Bizim çocukluğumuzda onlardan birine rastlamak övünerek anlatılacak bir olaydı!”

Zweig'ın gençliğinde sahne oyuncuları Adolf von Sonnenthal'ın berberini veya Josef Kainz'ın faytoncusunu çoğu Viyanalı tanırdı. Büyük bir tiyatro adamının jübilesi veya gömü töreni günlük politikayı gölgelerdi. Stefan Zweig anılarında ilginç bir şeyden söz eder: "Bizim aşçı kadın bir gün koşarak yanımıza gelmiş ve Burg Tiyatrosu'nun en ünlü kadın sanatçısı Charlotte Wolter'in ölüm haberini ağlaya ağlaya anlatmıştı. Yaşlı ve okuması yazması pek kıt aşçı kadın yaşamında Charlotte Wolter'i ne sahnede, ne de sokakta bir kez olsun görmüştü…” 1900'lu yılların başında Viyanalının sanata, hele tiyatro sanatına bağlılığı olağanüstüydü.

Viyana'da tasasız yaşanırdı

Viyana'da yaşayan müzik ve sahne sanatçıları da kent insanlarına ne kadar önemli olduklarının bilincindeydi, çünkü izleyicileri ve sevenleri karşısında hep başarılı olamazlarsa sönüp giderlerdi. Genç Stefan'ın Viyana yıllarında kültürü destekleme görevini Yahudi burjuvazisi üstlenmişti. Sinema, konser, opera ev operet salonlarının baş ziyaretçisi onlardı. Yahudi aileler kitaplar ve tablolar satın alıyorlar, sanat sergilerinden çıkmıyorlardı. Hugo von Hoffmanstahl, Arthur Schnitzler, Peter Altenberg Zweig'ın Viyana'da yaşadığı yıllarda Avusturya edebiyat kültürünü etkilemiş olan yazarlardır. Usta müzik yorumcuları, ressam, mimar ve gazeteci Yahudiler Viyana'nın düşünce ve sanat yaşamında çok üst düzeyde rol oynamışlardı.

Zweig'ın gençliğini geçirdiği yılların Viyana'sında kolay ve tasasız yaşanırdı. Yoksulla zengin, Çek'le Alman, Yahudi'yle Hıristiyan arasında hep rahat ve barış dolu bir hava eserdi. Kent insanı keyif içinde rahat bir yaşam sürdürürdü. Zweig "Dünün Viyanası” adlı denemesinde o günlerden şöyle söz eder: "Babamların ve büyük babamların kuşağı sessiz, dosdoğru ve kara bulutsuz bir yaşamı vardı… Onları kıskansam mı diye düşündüğüm günler olmuyor değil!” Gerçekten de gençlik yıllarını geçirdiği Viyana yıllarında heyecanlanmalar, taşkınlıklar nedir bilmemişti, çünkü Zweig iyimser bir liberalizmin içindeydi. "Bizler o yıllarda yaşamın akıntısına kapılmış sürükleniyorduk. Bütün bağlılıklarımız kökünden sökülmüştü. Sona sürüklenen biz gençler mistik güçlerin kurbanı, gönüllü uşağı olmuştuk. Kutuplar arasındaki gerginliği ve ürpertisini bedenlerimizin tüm dokularında hissetmiştik…”

Melankolik Viyana'dan Hindistan ve Amerika'ya

Viyana doğumlu Zweig içten bir Viyanalıdır, ancak kentini eleştirmeden de edemez. İçine girmiş olduğu aydınlar ortamını aldatıcı, pervasız bulduğu anlar olmuştur. Kiminin kahvehanelerde zaman harcadığı görüşündedir. O yıllardan kalan bazı fotoğraflarda düşünceli, temkinli, hatta hüzünlü bir Zweig görürüz. 1904 ile 1914 yılları arasında sık sık yurtdışına gitmeye başlar. 1910 Hindistan ve 1912 Amerika yolculukları onu çok etkiler. Zweig'ın gittikçe sık Viyana'dan uzaklaşmasının nedenlerinden biri de kenti zamanla aşırı melankolik bulmaya başlamasıdır. Diğer nedeni ise ufkunu genişletmek istemesidir. Genç Viyanalılar grubundan tanıdığı, ilerde Salzburg yıllarında da sık sık görüşeceği Hermann Bahr da onun değişik ülkeler ve insanlar görüp tanıma isteğini destekler. İşte Zweig bu süreçte defalarca Londra, Paris, Brüksel ve Berlin'i ziyaret eder, kendine yeni dostlar edinir.

"Viyana insanı o kadar etkiliyor ki, gün oluyor kişisel özgürlüğünü elinden alıyor”, der Zweig Birinci Dünya Savaşı'nın ardından eşi Friderike'ye yazdığı mektupların birinde. "Viyanalı sanki hafifliğini, rahatlığını, uçarılığını yitirmiş gibi." Zweig kendini yorgun hissediyordu. Tuna başkenti çürümeye, çökmeye başlamıştı. Yakın tanışı Hermann Bahr'ın bir zamanlar dediği: "Viyana'nın kent huzuru dünyaca ünlüdür”, sözü onun için artık geçerli değildi.

Dünyanın en güzel kentlerinden biri

İmparator I. Franz Joseph, Osmanlı ordularının Viyana kuşatmaları sırasında önünde durmuş olduğu kent duvarlarına bir kaç yüz metre ötedeki boş alanlara 1858'de büyük ve gösterişli bir bulvar açılması emrini vermiş. O günlerde bulvar boyunca sağlı sollu uzanan çoğu arazinin Viyana'nın burjuvazisinin varlıklı Yahudiler'ine satılmasıyla da Habsburg monarşisi inşaatın giderlerini karşılanmış.

1865'de bitirilen bulvara, imparatorluğun başkentinde toplumun en üst katında yaşayan kömür ve tekstil patronları, çelik sanayicileri, bankerler zenginliklerini herkese göstermek amacıyla villalar, saraycıklar oturtmuşlar. Ondokuzuncu yüzyıl Viyanası'nın günümüzde de göz kamaştıran bu yapıları Yunan tapınaklarını anımsatan sütunlar, heykeller, parmaklıkları altın kaplama balkonlar, fayanslar, kabartmalar süslüyor. Saraycıkların çoğu, o zaman için çok modern kabul edilen ısıtma düzenli, lüks banyolu ve tuvaletli inşa edilmiş. "Zenginlerin ışığı” elektrik yüzyılın sonunda bu lüks yapıları aydınlatmaya başlamış.

Viyana'da akşama doğru etekleri yerlere kadar uzanan ipek giysili, kenarları geniş şapkalı şık hanımefendiler, üniformalı yakışıklı süvari subayları, ellerinde bastonları kırıtkan snoplar, uzun çizmeli, dar giysili hafif kadınlar bulvarın geniş kaldırımlarını doldurmuş. Sohbet toplantıları, oda konserleri, okuma akşamları saraycıkların salonlarında, gizli buluşmalar, iş görüşmeleri bulvarın kahvehanelerinde yapılmış. Mozart, Strauss, Beethoven, Freud, Zweig, Grillparzer, Schnitzler, Klimt, Schiele, Schubert, Simmel gibi ünlülere ilham vermiş olan Viyana günümüzde dünyanın en güzel kentleri arasında en ön sıralarda! Tarihi bulvara sadece opera, tiyatro, üniversite, müzeler, parlamento, kiliseler, imparatorluk sarayı, kahvehaneler, ucu bucu görünmeyen parklar açılmıyor, görkemli, birbirinden güzel sayısız yapı da Ringstrasse'yi bir kolyenin incileri gibi süslüyor. Düzinelerle Barok, Yeni Gotik, Yeni Rönesans, Art Nouveau yapı dev bulvarı erişilmez yapıyor. Prenslerin, varlıklıların, ünlülerin, sözü geçenlerin saraycıkları da bu kolyeye serpiştirilmiş…

10 Mayıs 2026

İnsanlar ve silahlar

Aydınlık Avrupa, 10 Mayıs 2026

STUTTGART - Ahmet ARPAD

Almanya'nın Baltık Denizi ve Kuzey Denizi kıyılarında beş bin ton 1,6 milyon ton savaş malzemesi yatıyor! Bunun 300 bin tonu kimyasal zehirli madde. Kadın rejisör Frido Essen bir zamanlar televizyonda izlediğim "Denizde Bombalar" adlı filminde Almanya'nın kıyısı olduğu denizlerde 2. Dünya Savaşı sonrasından kalma bombalarla kimyasal silahların yattığını anlatıyordu. Almanya'nın bu denizlere tam 1500 km. kıyısı var. Sadece geçen yıl 10 milyon insan dibi dev bir silah deposunu andıran iki denizin kıyılarında ve adalarında tatil yapmış, altlarında bombalar, top mermileri, mayınlar ve torpidolar kuzeyin serin sularında yüzmüşler...

Denizler silah çöplüğü

Hitler Almanyası'nın teslim olmasının ardından ülkeye el koyan "Dörtler" çabucak büyük bir temizliğe girişir! Aldıkları ortak kararla, Alman ordusunun silah fabrikalarında ve depolarında buldukları, çoğu kimyasal milyonlarca ton silahın yüzde seksen beşini Kuzey ve Baltık denizlerine boca ederler. İki deniz o günden günümüze Almanya'nın silah çöplüğü! Uzmanların açıklamalarına göre denize atılan silahlar bir yük trenine doldurulmak istense 2 bin 300 kilometre uzunluğunda bir tren gerekirmiş! Çoğunluğu Kiel, Lübeck ve Rostock önlerinde denizin dibinde. Kumsalda gezinenler dikkat etmek zorunda, çünkü yangın bombalarından kopan ve kıyıya vuran fosfor parçaları kehribarı andırıyor, yanılıp da eline alanın derisi kaslara kadar yanabiliyor! 

1945'den bugüne orada çürüyen İkinci Dünya Savaşı'nın silahlarından yayılan sayısız zararlı madde sulara karışıyor. Kiel Üniversitesi uzmanları, son yıllarda yangın bombalarıyla değişik cephanelerdeki fosforu, TNT ve arseniği pisi balıklarında ve midyelerde tespit ettiler. Silahların zehri deniz ürünleri aracılığı ile insanlara bulaşıyor. Yetkili makamlar sorumluluğu onlarca yıldır birbirlerine atıyor, çünkü Amerikalıların denizin dibine yığdığı Hitler'in bombalarını çıkarıp imha etmek milyarlarca Avro'ya mal olacak. İlk aşamada Lübeck ve Meckelnburg körfezlerini temizlemek için bütçeden 100 milyon Avro ayrıldı. Federal Çevre Bakanlığı'nın son açıklamasına göre komşu ülkeler çalışmaları merakla izliyor. Savaş sonrası günlerden kalma belgesellerde “savaş çöpü“nün yürüyen bantlarla denize atıldığı görülüyor. Başka bir belgeselde de 20 Ağustos 1946 günü Lübeck limanında Alman ordusundan kalma 1100 ton bomba trenlerden gemilere yüklenirken bir bombanın kayıp diğerlerini ateşlediği izleniyor. Bu kazada sekiz çalışan ölüyor.

Almanya'nın altında yatan patlamamış bombalar

81 yıl önce bugünlerde 2. Dünya Savaşı bitmişti. İngiliz ve Amerikan uçakları savaşın son aylarında Almanya'nın üzerine yüz binlerce bomba yağdırmıştı. Bunlardan en korkunçlarından biri de 1943'teki Hamburg bombalanmasıydı. Yaklaşık 800 Amerikan ve İngiliz savaş uçağının "Gomorrha Harekâtı"nda attığı yüz binin üzerinde tahrip ve yangın bombası 40 bin insanın ölümüne neden olmuştu. 1945 şubatındaki Dresden bombalanmasında da güzel kent yerle bir edilmiş, 34 bin insan yaşamını yitirmişti. İkinci Dünya Savaşı'nın bombaları sadece suların altında değil. Alman topraklarının altında da, savaşta uçaklardan atılmış, patlamamış uçak bombası olduğu bilinen bir gerçek. Nerede oldukları belirsiz, arada bir rastlantı sonucu ortaya çıkıyorlar. "Dörtler"in uçakları sadece başkent Berlin'in üzerine 45 bin ton bomba atmıştı. Resmi açıklamalara göre İkinci Dünya Savaşı yıllarında Almanya'nın üzerine iki milyon tona yakın bomba düşmüş. Uzmanlara göre bunlardan yüzde yirmisi henüz patlamamış, yerin altındalar. Daha çok inşaatlar sırasında ortaya çıkıyorlar. Bulunmalarının ve imha edilmelerinin daha 50 yıl süreceği söyleniyor!

***

1976 yılında yeri belirlenip planlanan Akkuyu Nükleer Güç Projesi'nin temeli 3 Nisan 2018'de Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından atılmıştı. Akkuyu Santrali Ecemiş fay hattına yaklaşık 160 km uzaklıkta. Rusya Federasyonu ile imzalanan resmi anlaşmaya göre 20 milyar dolara çıkacak projenin 2025 yılında üretime geçmesi planlanmıştı. Şimdi ilk ünitesinin bu yıl açılacağı söyleniyor. Değişik çevresel, teknik ve ekonomik riskleri barındırdığı uzmanlar tarafından yıllardır sıkça dile getirilmekte. 

Bundan tam 40 yıl önce, 26 Nisan 1986'da Ukrayna'daki Çernobil nükleer santralında meydana gelen patlama sonrasında radyasyon bulutları Avrupa'ya yayılmıştı. Aradan geçen yıllarda on binlerce insan tiroit kanserinden ölmüştü. Doğa da. Bulutlar Doğu Karadeniz bölgemize de çökmüş, Rize'de yaşayan bir tanışım da iki yıl sonra yaşamını bu kanserden yitirmişti! Bir süre önce yapılan resmî açıklamalara göre kanser tehlikesi bir 40 yıl daha sürecek... Kuzey Anadolu fay hattına 80 km ötede de bir santral inşa ediliyor. Sinop Nükleer Güç Santrali ilk elektriği 2035 yılında üretecekmiş.

İsviçre'nin haber ve bilgi platformunun (SWI swissinfo.ch) geçen yıl yaptığı açıklamaya göre dünya genelinde bir milyardan fazla ateşli silahın (küçük silahlar ve hafif silahlar) dolaşımda olduğu tahmin ediliyor. 1966 yılında Stockholm'da kurulmuş olan Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü'nün (SIPRI) 27 Nisan'daki açıklamasına göre de tüm dünyada silaha yapılan harcama son 11 yılda sürekli artmış. 2025 yılında toplam harcama 2,9 trilyon dolar olmuş! Çin 336 milyar dolarlık harcamasıyla son 10 yılın en hızlı büyümesini gerçekleştirmiş. Türkiye, 2025'te en çok askeri harcama yapan ülkeler sıralamasında 18'inci sırada yer alıyor. Ülkemizin askeri harcamaları, 2025'te 30 milyar dolara ulaştı. Bu rakam, 2024'e kıyasla yüzde 7,2 ve 2016'ya kıyasla ise yüzde 94'lük artışa karşılık geliyor.

Bütün bunların ardından konuyla dolayısıyla ilgisi olan yepyeni bir bilgi: Avrupa İstatistik Ofisi'nin (Eurostat) geçen haftaki güncel verilerine göre Türkiye, yoksulluk riski altında bulunan nüfus oranında yüzde 29,8 ile Avrupa'nın zirvesinde yer aldı. Ülkemizde bu risk grubunda yer alan kişi sayısının 25 milyonu aştığı hesaplandı. Türkiye'de emeklilerin büyük bir bölümünün maaşları açlık sınırının altında. 2026 yılı itibarıyla, en düşük emekli maaşı, belirlenen açlık sınırının sadece %61,8'ini karşılayabiliyor.

İnsan eliyle yaşam yok edenler her çağda vardı...Onlardan kurtulmak mümkün değil!

7 Mayıs 2026

Özgür düşünceye engel olanlar!

Eleştirel Kültür Dergisi, 07 Mayıs 2026

Ahmet Arpad

93 yıl önce, 10 Mayıs 1933 Alman tarihine geçen karanlık, utandırıcı günlerden biridir. O akşam Berlin'de başlatılan 'Kitap Yakma' girişimi çabucak tüm ülkeye sıçrar. Üç hafta içinde Almanya'da yüz binlerce kitap yok edilir. Kitap yakmalar Hitler'in düşünürleri 'yok etme' girişiminde attığı ilk adımdır.

Gazeteci-yazar Ralph Giordano‘nun "Eğer Hitler Savaşı Kazansaydı..." adlı belgeseli kitaplığımda. Giordano yapıtına Hitler'in şu sözlerini almış: "Bizim ırkımız bu dünyaya hükmetmek hakkına sahiptir. İşte bu hak bizler için gelecekte uygulayacağımız dış politikanın kutup yıldızı olmalıdır!" Führer'in 1930'daki bu sözleri sadece bir megalomani, sınırsız bir düş değildir. "İnanın bana, üstün ırkımız bin, hatta bin iki yüz yıl boyunca bütün dünyaya hükmedemeyecekse, her şey sadece Almanya ile sınırlı kalacaksa ne gerek var nasyonal sosyalist harekete!" Bu sözlerin altında kafasındaki geleceğin programı yatmaktadır. Hitler ve partinin kilit noktalarına getirdiği yardakçıları geleceğin dünyasının kapsamlı planlarını savaştan önce yapmışlardı. 

Seçimlerde salt çoğunluğu elde edememişti, ancak sol partiler arasında işbirliğinin sağlanamaması, bu arada Hindenburg ve tilki politikacı von Papen'in ağır endüstri krallarıyla gizli anlaşması, uydurma Reichstag yangını Hitler'i yine de başbakanlık koltuğuna oturtmuştu. Hırsı sınır tanımayan Führer'in ilk işlerinden biri özgürlükçü sola ve düşünürlere karşı saldırıya girişmek olmuştu. Yüz binlerce emekçinin yanı sıra düşünürler, sanatçılar, bilim adamları tutuklanmıştı. Önce aydınlar, sosyalistler, bilim insanları kamplara atılmıştı.

* * *

Ve 10 Mayıs 1933. Berlin Opera alanında alevler havaya yükseliyor. Büyük ateşin çevresine toplanmış insanlar keyifli. Aralarında öğrencileriyle gelmiş sayısız üniversite profesörü de var. Kucaklar dolusu, çantalar içinde, sırt torbalarında, bisiklet sepetlerinde, hatta el arabalarına doldurulmuş yığınla kitap taşıyorlar ateşin yakıldığı alana. Az öteye tezgâh kurmuş seyyar satıcılar kızartılmış sosisler, bira, şekerleme, çikolata satıyor. Alana açılan yollarda bekleyen kamyonların içi 25 bin kitapla dolu. Ellerinde büyük meşaleler üniformalı kızlar insanların arasında dolaşıp duruyor. 10 Mayıs 1933 akşamı Berlin Opera alanındaki olayların tanığı Erich Kästner ilerde kalem alacağı 'Kitaplar Yakılır mı?' adlı denemesinde o geceyi şöyle anlatır: "Binlerce kitap dolu kamyonlar insanlar arasından geçip yaklaştı. Hava kapalıydı, yağmur çiseliyordu..." Yazar Arnold Zweig da ilerde o akşamdan şöyle söz etmişti: "Yüzlerce insan budalaca, hayvani bir çılgınlıkla haykırmaya başlamıştı..." 

Kitap kıyımı Nazilerin nefret ettiği Weimar Cumhuriyeti'nin entelektüel temellerini yıkmayı hedeflemişti. Bu kıyımı izlemeye 70 bin insan gelmişti! Üstlerinde cübbeler üniversite profesörleri, üniversite öğrenci dernekleri başkanları, SS, SA ve Hitler Gençliği üyeleri üflemeli çalgılardan oluşan orkestranın çaldığı coşkulu müzikle Opera Alanı'na yürüyordu. Kitap yakma bir halk şenliğini andırıyordu. 

"Alman düşün dünyasının çöpü"

O gün Almanya'nın 21 üniversite kentinde üç yüzün üzerinde edebiyatçının, filozofun, bilim adamının ve politik yazarın yapıtları ateşlerde kül oldu. Brecht, Dix, Döblin, Einstein, Freud, Heine, Horvath, Kafka, Lessing, Luxemburg, Mann, Marx, Musil, Remarque, Roth, Seghers, Schnitzler, Suttner, Tucholsky, Werfel ve Zweig'ın kitapları yanıp yok oldu. Naziler, "Alman düşün dünyasının çöpü" dedikleri bu yazarların kitapları ateşlerde yanarken propaganda Bakanı Goebbels Berlin'deki dev alevin başında haykırıyordu: "Yahudilerin artık çok aşırılığa kaçmaya başlayan entelektüelliğine son veriyoruz!"

Hitler'in düşünceye baskısı 

10 Mayıs 1933'de Almanya'da başlatılan kitap yakmalar Hitler'in düşünürleri 'yok etme' girişiminde attığı ilk adımdı. 'Kitap Yakma' girişimi hızla tüm ülkeye sıçradı. Hitler Gençliği ve eğitim müdürlükleri Almanya'nın tam doksan kentinde 102 yakma eylemi düzenledi. Üç hafta içinde Almanya'da yüz binlerce kitap yok edildi. Adolf Hitler Almanya'yı 'teslim aldığı' 30 Ocak 1933'ten başlayarak aydınları, sol görüşlüleri, sendikacıları, gazetecileri ve edebiyatçıları düşü olan nasyonal sosyalist misyona karşıt görmeye başladı. 1934 yılının ilk günlerinde yürürlüğe giren "yazı işleri müdürleri" yasasıyla gazeteler ve yayınevlerinin çalışmalarını daha yakından denetleme olanağı yaratıldı. Birkaç ay içinde özgür yayın yapan birçok gazete kapanırken, binin üzerinde gazeteci de işini yitirdi. Yahudi kökenli edebiyatçılar hızla Almanya'nın kültür yaşamından siliniverdi. Nasyonal sosyalistler ülkede yönetimi ele geçirmelerinin daha ilk yılında sadece aydınların gözünü korkutmadı, tüm medyayı da çıkarlarına uygun yönlendirmeye başladı. Neyin nasıl yazılacağına Hitler'in 1933'de yönetimi ele geçirmesinden birkaç hafta sonra kurduğu ve başına da Goebbels'i oturttuğu 'Propaganda Bakanlığı' karar vermeye başladı. Basından pek karşı çıkan olmadı. Tepki gösterenler işten atıldı, Almanya'dan kovuldu ya da öldürüldü. 

Kültür cinayetine onay veren 'aydınlar'

Kitap yakma, Hitler ve peşinden gidenlerin Alman düşün dünyasında planladığı kıyımın sadece bir parçasıydı. Bu uygulama 10 Mayıs'tan önce, Hitler başa geçtikten iki ay sonra, başlatılmıştı. Üniversiteler, müzeler, kütüphaneler, tiyatrolar ve orkestralarda yapılan 'temizlik' için 7 Nisan 1933'te memur yönetmeliğinde değişikliğe gidilmişti. Komünistler, sosyalistler ve özellikle de Yahudiler devlet hizmetinden çıkarılacaktı. 10 Mayıs'tan haftalar önce Alman düşün dünyasına 'zarar veren kişiler'in listeleri hazırlanmıştı. Gizli polis teşkilatı Gestaρo'nun şefi Hermann Göring: "Bürokrasinin hiçbir maddesi benim uygulamalarımı engelleyemez", diyordu. Alman aydınlarının bir bölümü olup bitene sesini çıkaramadı, çoğu düşünür, profesör, aydın, insanlık tarihinde benzeri olmayan bu kültür cinayetine onay verdi. Basın da karşı çıkmadı, hatta birçok köşe yazarı girişimleri onayladı. "Kentlerimizde göğe yükselen alevler, Almanya'nın yeniden uyanışının bir simgesidir", diye yazanlar oldu. Hitler yönetimi 1935'de bir 'yasaklar listesi' yayımladı. Bu listeye göre Naziler tam 524 yazarın 'zararlı' dedikleri toplam 3601 eserinin Almanya'da yayımlanmasını ve okunmasını yasaklıyordu.

Joseph Roth Stefan Zweig'a 23 Eylül 1934 tarihli mektubunda şunları yazmıştı: "İnsanlar Hitler'in kalıcı olduğu görüşünde, dünya ve Almanya bir savaşı bekliyor... Çok büyük bir felakete sürüklendiğimizin farkında olduğunuzu sanıyorum. Edebiyat yaşamımız yok olacak." Yayınevleri kamulaştırıldı, karşı çıkmak isteyenler mallarını başkalarına satmak zorunda bırakıldı. Propaganda bakanlığının başındaki Goebbels o günlerde: "Bizimle çalışmak isteyene kapımız hep açıktır", diyordu. 

Yönetenlerin korkulu düşü kitap

Kitap, diktatörlerin, baskı yönetimlerinin korkulu düşüdür, örümcekli kafalar için karabasanların en korkuncudur. Çünkü kitap, bütün işkencelerden, zindanlardan, her türlü silahtan daha güçlüdür. İnsanlık tarihinde kitaptan nefret eden, kitabı yasaklayan, yakan çarpık politika önderleri hep görülmüştür, ancak kalıcılığını ve etkinliğini her zaman korumuştur kitap. O, sağlıklı düşünceyi toplumlara ulaştırmayı, onlara doğru yolu göstermeyi hep başarmıştır. 10 Mayıs 1933 kitap kıyımı ve ardından gelen korkunç insan kıyımı hiç unutulmamalıdır. Düşünce özgürlüğüne baskı, uygulandığı ülkenin sınırlarını kolayca aşar, başka toplumlara da sıçrar. Bireye baskı yapan, onu düşüncesinden dolayı zindana atan çıkar çevreleri her zaman ve her ülkede vardır.

10 Mayıs 1933 insanlık tarihine geçen karanlık, utandırıcı günlerden biridir... Hitler'den günümüze pek bir şey değişmedi. Baskıcı rejimler kitaba hep düşman gözüyle baktı. Aydın düşünürler ise hiç unutmadı kitabın silahtan daha güçlü olduğunu.

8 Mayıs 1945'de, bundan 81 yıl önce, Naziler teslim oldu, II. Dünya Savaşı resmen sona erdi.

3 Mayıs 2026

Sacher, pastadan otele

Cumhuriyet, 03.05.2026

Viyana - Ahmet Arpad

Kahvehanelerden, lokantalardan, şaraphanelerden sıcak bir ışık sızıyor. Masalarda konuşan, gülen, şarabını yudumlayan, gazetesini okuyan insanlar. Kaertner Caddesi'ne yaklaştıkça sokaklar renkleniyor. Binalar bakımlı, vitrinler pahalı. Az ötede, operanın yan karşısında, Viyana ve Mozart âşığı Nadir Nadi Bey'le eşinin bu Tuna kentine her gelişlerinde indikleri tarihi Hotel Bristol. Kapısında "kelli felli" dört erkek. El kol hareketleriyle aynı anda konuşuyorlar. Yüksek sesle. Konuştukları dile bakılırsa Doğu Avrupalı işadamları olacaklar. Tabii Slovakya sınırının az ötesindeki Bratislava'da her türlü işi çevirip Perestroyka sonrası Viyana ormanlarındaki, Grinzing ve Kahlenberg'deki ucuza kapattıkları tarihi villalar, köşkler ve saraycıklarda yaşayan Rus zenginleri de olabilir...

Siz yolunuza devam edin. Karşınızdaki tarihi opera ışıl ışıl. Hotel Sacher'in kapısında dizi dizi siyah otomobiller duruyor. Loden paltolu beyler, kürk mantolu hanımefendiler yanınızdan hızlı hızlı geçiyor. Girin otelden içeri. Kapıdaki başında şapkası, üzerinde üniformasıyla duran, siz önünden geçerken hafifçe eğilen yaşlıca beyin selamına karşılık vermeyi unutmayın. Az sonra masanıza gelen şirin garson kıza ısmarlayın kahvenizi. Yanında bir porsiyon ünlü çikolatalı pasta Sacher de tabii "zorunlu".

VİYANA'NIN SİMGESİ 

1832 yılında Prens Metternich, sarayın pastanesinde çalışan 16 yaşındaki Franz Sacher'e seçkin konukları için özel bir pasta yapmasını emreder. Pasta çikolata, kayısı reçeli ve kremadan oluşacaktı. Genç Franz'ın yarattığı pasta günümüze dek Viyana'nın bir simgesi olmuştur. İleride Franz Sacher'in oğlunun açtığı ve kendi adını verdiği otel de Avrupa'nın en ünlü otellerinden biri olmayı başarmış ve bu ününü günümüzde hâlâ korumakta. Dünyaca ünlü sayısız sanatçı, devlet adamı Hotel Sacher'de konaklamıştır. İşte bunlardan bazıları: İngiltere Kralı VII. Edward, düşes Wallis Simpson, Kraliçe II. Elizabeth ve eşi Edinburgh Dükü Prens Philip, Monako Prensi III. Rainier ve eşi Gracia Patricia (Grace Kelly), John F. Kennedy, Kofi Annan, John Lennon ve Yoko Ono, Herbert von Karajan, Leonard Bernstein, Plácido Domingo, José Carreras ve Rudolf Nurejew, Gustav Mahler ve ünlü "Üçüncü Adam" filminin rejisörü Graham Greene...

Her yıl yaklaşık 400 balonun yapıldığı kültür kenti Viyana'da Opera Balosu milyonlarca insanı büyüleyen uluslararası bir etkinliktir. Hotel Sacher ve bu balo birbirlerini tamamlar. Balo öncesi otelde düzenlenen lüks gala yemeği değişik ülkelerden Viyana'ya gelmiş olan ünlü konuklar için kaçınılmazdır. Dünyanın en iyi otellerinden biri kabul edilen Hotel Sacher, Viyana'da bir ailenin sahip olduğu ve bu aile tarafından işletilen tek lüks oteldir. Müşterilere hizmet veren personelin uzun yıllardır burada görev yaptığı belli. Deneyimliler. Söylendiğine göre çalışanların çoğu neredeyse tüm meslek yıllarını Sacher'de geçiriyor.

"Dünyanın en yaşanabilir kenti" Viyana'da bir dönemin zarafetini ve ruhunu, sarayı andıran tarihi otelin her köşesinde hissediyorsunuz.

1 Mayıs 2026

Savaş sonrası Almanya'sında yaşam mücadelesi

Eleştirel Kültür Dergisi, 01 Mayıs 2026

Ahmet Arpad

Gazeteci – yazar Stig Dagerman 1946 yılında, savaşın hemen ardından enkaza dönüşmüş Almanya'nın bombalanmış kentlerini, mülteci kamplarını ziyaret etmiş, yıkıntılar arasında yaşamda kalmaya çalışan insanları tanımış, acı gerçekleri yerinde gözlemlemiş

1946 yılı, savaş sonrası Almanya'sına yaşamda kalma mücadelesiyle damgasını vurmuştu. Açlıkla geçen bir kış, enkaz yığınlarıyla dolu kentler bu mücadelenin en çarpıcı örnekleriydi.

İsveçli genç yazar Stig Dagerman "Alman Sonbaharı" adlı kitabında o günleri şöyle anlatıyor: "1946 sonbaharında insanlar sadece Ruhr havzasında değil, ülkenin diğer bölgelerinde de açlıkla savaşıyor. Doğu bölgelerinden sığınmacılarla dolu trenler batıya geliyor." Karaborsa, cepheden ve esaretten dönen askerler, kıt bir öğün yemek için fuhşa zorlanan genç kadınlar… O günlerin Almanya'sında ortam umutsuzluk dolu. İnsanlar yıkılmış kentlerde kalıntılar arasında yaşıyor. Bodrumlara veya derme çatma barınaklara sığınmışlar. Stig Degerman savaş sonrasının en kötü günlerini insanlarla iç içe geçiriyor. "Soğuk mahzende yaşayan Alman'a savaştan ne ders aldığı sorulduğunda ne yazık ki savaşı başlatan rejimden nefret etmeyi, onu hor görmeyi öğrenememiş olduğunu fark ediyorsunuz", diyor.

1946, Almanya'nın koşulsuz teslimiyeti

1946, Nazi rejiminin sona ermesinden sonraki "birinci yıl" olarak kabul edilir. Dagerman: "Tarihçilere göre, bu yıllar Alman İmparatorluğu'nun koşulsuz teslimiyetidir, yenilgisidir", diyor. "Almanya'nın daha sonraki bölünmesinin ve iki Alman devletinin kurulmasının temelleri o günlerde atılmıştır." Genç yazar sınıflar arasında yaşanan çok acı anlara tanık oluyor, fakirle fakirin fakiri arasındaki ayrımı görüyor. O savaş sonrası Almanya'sında kaldığı süreçte sonra şuna inanıyor: "Açlığın idealizmin her türlüsü için zararlı olduğu çok acı bir gerçek. Almanya'da bir ideolojinin peşinden giderek ülkeyi yeniden yapılandırmak isteyenlerin karşısında her şeyi göze almış gericiler değil, kayıtsız, ne olduğu belirsiz, politik kararlarını vermek için önlerine konacak yemeğin gelmesini bekleyen yığınlar var." Stig Dagerman savaşın ardından her köşesini gezdiği ülkede kısa süre sonra toplumun dikey, çapraz ve yatay çatlaklardan oluşmuş olduğu kanısına varıyor. "Alman Sonbaharı"nda Nazi rejiminden geriye kalan yıkıntının ülkede hem toplumsal hem de bireysel düzeyde ne denli derin yaralar açtığını gösteriyor. Dagermann'a göre 1933 öncesi aşırı görüşlerin temsilcisi olmuş, Naziler döneminde de hiç değişmemiş olan eski kuşakla Nasyonal Sosyalizmden başka bir yönetim tanımamış olan yeni kuşağın savaş sonrasında değişmeleri olanak dışı. O savaşla sayısız kuşağın yitirilmiş olduğu inancında. İzlenimleri şöyle: "Şimdi yaşları yirmilerde olan kuşağın insanları küçük Alman kentlerinde sabahtan akşama sokaklarda geziniyorlar, trene binmeseler de, birilerini karşılamasalar da istasyonlarda çok zaman geçiriyorlar. Bir köşede sarhoş birçok genç kızın yabancı askerlerin boynuna sarıldığını veya sarhoş zencilerle sıraya oturmaktan çok uzanmış olduklarını da görebiliyorsunuz."Görüşmüş olduğu bir savcının şu sözlerini de okura aktarıyor: "Bugün sadece gençler değil, tüm Almanlar hasta! Bizleri hasta eden enflasyon, omuzlarımıza yüklenen savaş tazminatları, altında ezildiğimiz işsizlik ve peşimizi bırakmayan Hitlerizm! Son yirmi beş yılda altında kaldığımız bu şeyler bir toplum için çok yıkıcı."

Makaleleri 26 Aralık 1946 ile 28 Nisan 1947 arasında Expressen'de yayınlanır. Sonra "Alman Sonbaharı" adıyla kitap olarak çıktığında o günlerde işgal altındaki Almanya üzerine yazılmış sayısız kitaptan biridir, fakat diğerlerinden değişik olduğunu eleştirmenler kısa süre sonra fark eder. Onlardan biri de o yılların en büyük gazetesi Dagen Nyheter'in başyazarı Herbert Tingsten'dir. Kaleme aldığı köşe yazısında şöyle diyor: "Dagerman Almanya yolculuğu sırasında yaşadıklarını çok yansız, çok duygulandırıcı ve de çok etkileyici anlatıyor." 

"Alman Sonbaharı" sarsıcı bir belge

Sayısız baskı yapmış olan "Alman Sonbaharı" Dagerman'ın çok büyük bir okur kitlesine ulaşmış ilk kitabıdır. Yazar yapıtını kaleme alırken tekdüze bir anlatım amaçlamış. Kimi yerde konuştuğu insanlarla arasına dikkatli bir mesafe koyuyor. Kimi yerde de onlarla çok yakınlaşıyor, o günlerde acı çeken insanlardan biri oluyor. Dagerman savaş sonrası Almanya'sının trajik-komedi ve çok anlamsız yanlarını sağgörüyle, akıllıca ele alıyor. Almanya'yı baştan sonra gezerken insanlara ön yargısız, dostça yaklaşıyor. Yıllardır bodrumlarda yaşam savaşı veren, açlıktan kırılan insanları anlamaya çalışıyor.

Genç yazar yaşadıklarını çoğu zaman birkaç kelimeyle, kısa cümlelerle canlı ve duygusal okura iletirken başarılı. "Alman Sonbaharı" bir gazeteci titizliğiyle ele alınmış. Yapıt güçlü ve sarsıcı. Anlatımı ve gerekçeleri belirgin, apaçık. Okuru o gün insanlarının sefaleti ve acısıyla yüzleştirirken ön yargısız. Gördüklerini, karşılaştığı insanların trajik yaşam öykülerini, korkularını ve ümitlerini doğrudan, berrak bir dille anlatmasını başarıyor. Dili çok yönlü ve kelime dağarcığı çok zengin.

Dagerman İkinci Dünya Savaşı sonrasının en çarpıcı tanıklarından biri. "Alman Sonbaharı" değerli bir belge, bugün de okuru heyecanlandıran ve duygulandıran bir yapıt.

26 Nisan 2026

Endüstriyel gıda maddeleri

Aydınlık Avrupa, 26.04.2026

STUTTGART - AHMET ARPAD

İlkyaz insanoğlunun canına can katıyor! Kışın geride kalıp güneşin kendini daha çok göstermesiyle, havaların ısınmaya başlayıp doğanın canlanmasıyla insan yeniden doğmuş gibi oluyor! Her yıl bu haftalarda tam kırk yıldır tanıştığımız doktoruma gidip bir görünüyorum, baştan aşağı bir denetimden geçiyorum. Bu bir "teknik bakım" tam anlamıyla! Tepeden tırnağa, içten dıştan... Doktora gitmek için hasta olmayı beklemeye gerek yok. Hele onlarca yıl çalışan "makine" eskimeye başlayınca "check-up"lar sıklaşıyor, erken tanının önemi artıyor. Bu nedenle son on beş yılda mart ayının birkaç gününü değişik muayenelere ayırmak gerekiyor. Bu yıl da her zamanki değişik kontrollerle testlerin ardından görüşmek üzere doktorun karşısına oturdum. Yardımcısının masasına koyduğu dosyaya uzun uzun baktıktan sonra başını kaldırıp gülümsedi ve her yıl söylediğini tekrarladı: "Yaşınıza göre iyi sayılırsınız! Her şey yolunda." Ve ben tam rahatlamış doktora veda etmeye hazırlanırken o: "Sizinle konuşmak istediğim bir şey daha var!" dedi. Bu kez gülümsemiyordu. Ciddileşmişti nedense. "Hayrola?" diye sordum, biraz meraklı, biraz da ürkek. "Merak etmeyin, pek sizinle ilgili değil", dedi. Gülümsemesi yüzüne geri gelmişti. "Bu yıl da kalın bağırsak kanseri ile ilgili bir kampanya başlattık da... Elli yaş üzeri bütün hastalarımızın dikkatini bu ölümcül hastalığa çekiyoruz. Sizde yapılan testlerde herhangi bir şey görülmedi, fakat bir de kolonoskopi taraması yapalım
Ne dersiniz?" 

Beslenmenin endüstrileşmesi

Günümüzde, standartlaştırılmış ve paketlenmiş gıdalar, konum veya mevsimden bağımsız olarak satın alınabiliyor ve tüketilebiliyor. Aynı zamanda, tüketiciler hem psikolojik hem de coğrafi olarak yedikleriyle giderek daha fazla bağlarını koparıyorlar; bir anlamda beslenme konusunda cahil hale geliyorlar (ya da cahil hale getiriliyorlar. Örneğin, 20 yıl önce Almanya'da kişi başına yılda ortalama 87 kilogram et tüketiliyordu; bu da günde yaklaşık 240 grama denk geliyordu. İnsanlar ortalama olarak ekmekten daha fazla et tüketiyordu. Geçen yılın sonunda Federal Tarım Bilgi Merkezi'nin (BZL) açıklamasına göre kişi başına yıllık et tüketimi 53,3 kg'a düştü. Domuz eti en popüler et türü olmaya devam ediyor. Kişi başı tüketim 30 kg. Sığır ve dana eti tüketimi hafif bir artış göstererek kişi başı 9,7 kg'a ulaştı. Tavuk eti 13,6 kg.

Üzüm Hindistan'dan geliyor

Almanya yetiştirdiğinden daha çok sebze ve meyveyi ithal ediyor. Yollayan ülkelerin başında İspanya, İtalya ve Güney Afrika geliyor. Aldığınız en ucuz üzüm Hindistan'dan geliyor. Bombay'dan dev gemilere yüklenen üzüm sandıkları Süveyş kanalını geçiyor ve dalından koparıldıktan bir ay sonra da Almanya'nın dükkânlarında kilosu yaklaşık 4-5 Avroya satılıyor! Federal Tarım Bakanlığı Bilgi Verme Merkezi'nin 2024 yılında açıkladığı listeye göre şu ülkeler Almanya'ya sebze ve meyve yolluyor: Kolombiya, Ekvador, Kostarika, Dominik Cumhuriyeti, Hindistan, Güney Afrika, Türkiye (30 bin ton karpuz), İspanya, Brezilya, Yunanistan, Fransa, Hollanda, Polonya ve İtalya...

Günümüz Almanya'sında çoğu insan sağdan soldan aldığı abur cuburla ayaküstü karın doyuruyor. Genci yaşlısı, zengini fakiri, kadını erkeği, sokakta, trende, otobüste, tramvayda, metroda bir şeyler yiyip içiyor. Son yıllarda kıyıntı büfelerinin sayısının gittikçe artması da dikkat çekici. Yanlış beslenen toplumu yakın gelecekte değişik hastalıklar bekliyor. Bu hastalıkların başında da kalın bağırsak kanseri geliyor! Yorgunluk, iştahsızlık, kilo verme, dışkıda kan, kabızlık gibi belirtilerle başlayan bu hastalığa yakalanmamanın tek yolu doktorumun da söylediği gibi belli dönemlerde yapılan testler. Almanya'daki açıklamalara göre bağırsak kanserine yakalanma riski en çok erkeklerde). Tarama testindeki erken tanıyla eski sağlığına kavuşma şansı yüzde doksan, hastalık ilerledikten sonra bu şans yüzde kırka düşüyor. Hastada bu kanser tespit edildiğinde bağırsakta tümörlü olan parça – kimi zaman 30 santime kadar – ameliyatla alınıyor. Doktorum sohbete dönen konuşma sırasında büyük medya patronu Burda'nın bu amaçla 2001 yılında kurmuş olduğu büyük vakfa da dikkatimi çekiyor. 

Az hareketli bir yaşam

Yanlış gıdalanma sonucu ortaya çıkan bu ölümcül hastalığın nedenlerine gelince, en büyük tehlike günümüz insanlarının yanlış beslenmesinde yatıyor! Beslenme alışkanlığının giderek endüstriyel gıda maddelerine kayması bağırsak kanseri riskini arttırıyor. Alkollü içkiler, sigara, aşırı kırmızı et, yağlı yemekler, fast-food, düzensiz beslenme ve az hareketli bir yaşam bu ölümcül hastalığın başlıca nedenleri. Az lifli besin maddeleriyle bol sebzeyi, baklagilleri, bol meyveyi ve kepekli unla yapılmış yiyecekleri tüketenin, kırmızı et yerine tavukla balığı yeğleyenin, bol bol sebzeyle meyve yiyenin ve de bu alışkanlığını ömür boyu sürdürmüş olanın kalın bağırsak kanserine yakalanması hemen hemen mümkün değil! 

En son açıklamalara göre Almanya'da 2023 yılında 24 bin insan kalın bağırsak kanserinden ölmüş! 

12 Nisan 2026

Sarışın, mavi gözlü üstün ırk...

Aydınlık Avrupa, 12.04.2026

Ahmet Arpad

Federal İstatistik Kurumu'nun en son resmi açıklamasına göre 2050 yılına gelindiğinde Almanya'da 25 milyon daha az "safkan" Alman yaşayacak. Yaşam koşulları son yıllarda zorlaşan ülkede insanların giderek evlenmekten ve çocuk doğurmaktan kaçınması Almanya'yı yönetenleri korkutuyor. Bu "ürkütücü" nüfus gerilemesini nasıl önleyeceklerini bilmiyorlar. 

Bundan 100 yıl önce de yönetenlerin benzeri bir sorunu vardı! Birinci Dünya Savaşı'nın ardından ve yaşam koşullarının zorlaştığı 1920'li yıllarda Almanya'da nüfus büyük bir hızla azalmaya başlamıştı. 1933'te başa geçen nasyonal sosyalistler safkan Alman ırkının geleceğini güvenceye almak için doğum oranının bir an önce artması gerektiğini kafalarına koymuştu. Bu nedenle de Hitler'in sağ kollarından Heinrich Himmler, emri altındaki SS'lere 1935 yılında "Lebensborn yurtlarını" kurdurtmuştu. Orada Alman kadınları "Führer" için çok sayıda "Aryan" çocuk doğurmuştu. Evlilik dışı ilişkiler sonucu hamile kalanların kürtaj yapması da yasaklanmıştı. Bekar kadınlar, özellikle "Aryan" erkeklerden hamile kalanlar, bu evlerde doğum yapmış ve doğumdan sonraki ilk birkaç ayda çocuklarına bakmıştı. Ardından annelerinin elinden alınan çocukların yetiştirilmeleri devlet sorumluluğu altına girmişti. "Sağlıksız ve yaşaması gereksiz olanlar" ise özel kliniklere sevk edilmişti. 

Savaşın başlamasıyla Himmler, işgal edilen ülkelerde görev yapan tüm SS'lerle yüksek rütbeli polislere yolladığı bir emirle onlardan, "sınır ötesi görevlerinde geleceğin Alman neslini unutmamalarını" talep etmişti. SS subaylarının yabancı kadınlarla yapacağı evliliklerden veya evlilik dışı ilişkilerden dünyaya gelecek çocuklar devlet güvencesi altındaydı.

"Ülkenin parlak geleceği için safkan, güzel ve sağlıklı bir üstün Alman ırkı yetiştirmekti Nazilerin kafasından geçen", diye yazıyor Dorothe Schmitz-Köster, "Alman Anneler Hazır mısınız?" adlı kitabının önsözünde. Himmler politik amaçlı bu emriyle yakışıklı SS subaylarını zinaya teşvik ederken evlilik dışı ilişkileri de yasallaştırmıştı. Özellikle Norveç, Belçika ve Fransa'da da bu amaçla 13 Lebensborn yurdu açılmıştı. 

1945'e kadar Almanya'daki yurtlarda "safkan üstün ırk" ideolojisine uygun 8 bin çocuk dünyaya gelmişti. Norveç'te babası SS subayı olan çocukların sayısı 12 bin idi. Himmler'in bu ülkeyi çok önemsemesinin ve adamlarına "Çok sayıda Norveçli kadınla ilişkiye girin" diye emir vermesinin nedeni, Norveçlilerin "güzel ırk" Vikinglerin torunu olduğuna inanmasıydı. 

Kafatası ölçmek

İlerleyen savaş yıllarında Himmler'den gelen bir emirle askerler Polonya, Fransa ve Yugoslavya'da Alman'ı andıran küçük çocukları kaçırmaya başlamıştı. Almanya'ya getirilen ve çocuksuz Nazi ailelere evlatlık verilen bu çocukların sayısı belli değil. Nazilerin düşündeki Alman'a uyması için en önemli ölçütlerden biri kafatasıydı. Alnı ile başının arkası arasındaki mesafe ne kadar uzun olursa çocuk o kadar çok "gerçek" Almandı! 

Nasyonal sosyalist ideolojiyi Almanya'ya Hitler getirmemiştir. Bu ideoloji ondan önce de vardı. 1920'li yıllarda Braunschweig eyaleti içişleri bakanı olan Klagges, Avusturyalı Hitler'in 25 Şubat 1932'de Alman pasaportu alabilmesinde de büyük rol oynamıştı.

Savaş yıllarında Danimarka'da 6 bin, Belçika'da 40 bin, Hollanda'da 50 bin kadın, Alman babadan çocuk doğurmuştu. Fransa'da ise tarihçi Fabrice Virgil'in bir araştırmasına göre SS subayları Almanya'ya dönerken geride 200 bin çocuk bırakmıştı. Uzmanlar günümüzde 1 milyon Fransız'ın babasının ve dedesinin Nazi askeri olduğunu iddia ediyor! SS arşivlerine göre Rusya'da da "birkaç yüz bin çocuk" Alman babadan.

Sarışın, mavi gözlü

Savaş bitiminde Lebensborn yurtları, buradaki anasız babasız çocuklar ortada kalmasın diye kapatılmamıştı. Çocuk sağlığı uzmanı Profesör Hellbrügge, Münih yakınlarındaki Steinhöring yurdunu gezdiğinde burada sadece sarışın, mavi gözlü ve güzel çocuklarla karşılaşmıştı. Ancak hepsi dalgın, suskun, içine kapanıktı. Hellbrügge 20 yıl geçtikten sonra o çocukları tekrar bulmuştu. Çok az "Lebensborn" çocuğu ilkokulu bitirebilmişti. Bitirenler de bir baltaya sap olamamıştı. Sarışın güzel çocukların zekâsı en alt düzeydeydi. Sinir sistemleri bozuk, seks yaşamları sıfır, suç işlemeye çok yatkın insanlar tanımıştı Hellbrügge. SS örgütü Lebensborn çoğunlukla Doğu Avrupa ülkelerinde sayısız çocuğu kaçırmıştı. Bu çocukların çoğu Hitler ideolojisine bağlı Nasyonal Sosyalistlere evlatlık olarak verilmişti. "Kurbanlar" günümüzde de alınyazılarının acısını çekiyor ve kabul görmeyi bekliyorlar.

Tüm çabalara karşın Nazilerin "safkan üstün ırk" düşü gerçekleşmedi! Tahminlere göre 50 yıl sonra 50 milyon safkan Alman'a karşı 25 milyon yabancı kanlı insan yaşayacak Almanya'da! Bu gelişmeyi durdurmak hemen hemen olanak dışı... 

5 Nisan 2026

Yabancı düşmanı tohumlar

Cumhuriyet, 5 Nisan 2026

Ahmet Arpad

1990'lı yılların ortasından sonra üç-dört kez gittiğim güzel kent Dresden'de 3 Ekim 1990'da Batı Alman kapitalizminin ayak bastığı "köylüler ve işçiler ülkesi"nde büyük adımlarla ilerlediğini, insanlarının geçmişte "öcü" dediği kapitalizmin taze izlerini görmemek mümkün değildi.

Bu nasıl başarılmıştı? Baştaki hükümetler 1991'den 2021 yılına dek "dayanışma vergisi" adı altında her yıl ortalama 20 milyar Avro vergiyi kendi insanının boğazından kesmiş ve bunu eski Doğu Almanya'nın kalkınmasına yatırmıştı!

Yakın geçmişte doğuda hızla yükselen "Almanya İçin Alternatif Partisi (AfD)" artık tam anlamıyla bir kâbus olmaya başladı! Özellikle ülkenin doğusunda yaşayanlar ise nedense AfD'yi değişim için bir şans olarak görüyor. Almanya'nın doğusunda gerek yerel gerekse Federal Parlamento seçimlerinde yüzde 30 ile yüzde 40 arası oy alan aşırı sağcı AfD batıda yaşayanları ürkütmeye başladı. Çünkü şu sıralar birçok batı eyaletinde de oy oranı yüzde 20'ye dayandı! Onlarca yıl hükümet ortaklığı yapmış olan liberal FDP ilk kez bir eyalet meclisine giremezken yüzyılların sosyalistleri SPD yüzde 5.5 ile son anda kurtuldu! 

'ELBE KIYISINDAKİ FLORANSA' 

Elbe Nehri'nin yamaçlarına yayılı Dresden bir villalar kenti. Kocaman bahçeler, yeşil korular ortasında yüzlerce yıllık saraylar, saraycıklar, şatolar, konaklar... Hepsi de birbirinden güzel bu yapılar Dresden'in bir zamanlar ne denli zengin insanlar kenti olduğunun kanıtları. 2. Dünya Savaşı sonrası Ulbricht, Honecker ve yardakçılarının keyif sürdüğü bahçeler içindeki villalar 1990'dan sonra eski sahiplerine ya da mirasçılarına geri verilmişti. Batıdan gelenlerin de satın aldığı, çoğu Jugendstil (Arnuvo) yapı zevkle restore edilmişti. Dresden, yeniden inşası tam on yıl süren görkemli Kadınlar Kilisesi'nin de kapılarını ziyaretçilere açmasıyla yine eski çehresine kavuşmuştu. Kentin simge yapılarından biri de "Yenice Tütün Fabrikası". 19. yüzyılda Osmanlı'dan ve Mısır'dan tütün satın alıp işleyen bir aile şirketi fabrika binasını tek minareli, kubbeli, dış duvarları fayans kaplı bir cami şeklinde inşa etmiş. 1990'lı yıllarda çok başarılı bir restorasyon geçiren güzel yapı; bürolar, apartman daireleri, sanat galerisi, konferans ve toplantı salonları ile bodrumunda bir diskoteği barındırıyor. İtalya âşığı Kral II. August'un 17. yüzyılda Dresden'e kazandırdığı tarihi yapılar, onu Avrupa'nın en çekici kentlerinden biri yapmış. Floransa'yı andırması nedeniyle Dresden'e "Elbe kıyısındaki Floransa" da deniyor. 

SAĞCI GÜÇLER YÜKSELİYOR 

Saksonya eyaletinin başkenti Dresden günümüzde yabancı düşmanlığının kalelerinden biri. Batıdan gelen tüm desteğe, sayısız yeniliğe ve refaha karşın yabancı düşmanı tohumlar doğuda son yıllarda hızla yeşermiş. Bu gelişmenin kökünü kurutmak güç. Doğu Almanya'da çoğu insan yine Ulbricht-Honecker yıllarının özlemini çekiyor. Sağcı popülist güçler yükseliyor. Resmi açıklamalara göre son beş yılda 300'den fazla sağcı yürüyüş gerçekleşmiş. Göçmen kökenlilere yönelik şiddet ve saldırılar da engellenemiyor. Alman televizyon kanalı ARD'nin geçen yılın sonunda açıkladığı bir araştırma sonucuna göre insanların yüzde 76'sı ülke yönetiminden memnun değil! Tüm Almanların yüzde 30'u demokrasinin sorunları çözeceğine artık inanmıyor. Doğu Almanya'da bu oran yüzde 50. 1990'lı yılların ortasında Stuttgart'tan Dresden'e "göç etmiş" ve Saksonya Eyaleti İçişleri Bakanlığı'nda görev yapmış bir Alman dost ve eşi geçen yıl yine batıya yerleştiler. Altlarına bir karavan çektiler, Batı Almanya'yı ve komşu ülkeleri gezip duruyorlar, emekliliklerinin tadını çıkarıyorlar. Artık daha sık görüşüyoruz. Sohbetlerimizde yukarıdaki konulardan söz etmeden olmuyor. Açık açık itiraf ediyorlar, yaşamlarındaki bu büyük değişikliğin tek nedeni gelecek korkuları olmuştu! 

29 Mart 2026

Interview mit Ahmet Arpad über Stefan Zweigs Werke

Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi, Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü


Interview mit Ahmet Arpad, einem renommierten Übersetzer von Zweigs Werken ins Türkische *
Übersetzung und Rezeption von Stefan Zweig in der Türkei
Melda Keser, Tekirdağ


Ahmet Arpad gehört zu den bedeutendsten Akteuren der Übersetzung von Werken Stefan Zweigs ins Türkische und damit auch zu den zentralen Vermittlern seiner Rezeption in der Türkei. Mit seinen zahlreichen Übersetzungen hat Arpad maßgeblich zur Etablierung und kontinuierlichen Präsenz Zweigs auf dem türkischen Buchmarkt beigetragen. Seine Arbeit zeichnet sich durch ein feines Gespür für stilistische Nuancen sowie für die psychologische Tiefenschärfe der Texte aus und hat wesentlich dazu beigetragen, Zweig auch für die heutige Leserschaft in der Türkei zugänglich und anschlussfähig zu halten.

Das folgende Interview gibt Einblicke in Arpads Übersetzungspraxis sowie in seine Einschätzungen zur Entwicklung der Zweig-Rezeption in der Türkei und beleuchtet damit die zentrale Rolle der Übersetzung als kulturelle Vermittlungsleistung.

 

1. Seit wann übersetzen Sie literarische Werke aus dem Deutschen ins Türkische und wie sind Sie erstmals mit den Werken von Stefan Zweig in Kontakt gekommen?
Ich begann während meines Germanistikstudiums (1964-1968) an der Universität Istanbul mit dem Übersetzen Werke deutscher Autoren. Meine ersten Übersetzungen waren Hermann Hesses Unterm Rad und Heinrich Bölls Ansichten eines Clowns. Später übersetzte ich Werke bekannter deutscher Autoren ins Türkische. In den letzten 15 Jahren habe ich mich vor allem auf Stefan Zweig konzentriert.

2. Welche Werke von Zweig haben Sie selbst übersetzt?
Ich habe insgesamt 20 Werke von Stefan Zweig ins Türkische übersetzt.

3. Was sind die größten Herausforderungen bei der Übersetzung von Stefan Zweigs Stil ins Türkische?
Ich hatte keine Schwierigkeiten, Zweigs Werk ins Türkische zu übersetzen.

4. In welchem historischen Kontext (Verlag, Zeit, Nachfrage) sind diese Übersetzungen entstanden?
Seitdem die 70-jährige Urheberrechtsbeschränkungen für die Werke von Stefan Zweig, der 1942 starb, im Jahr 2013 abgelaufen sind, haben zahlreiche Verlage sämtliche Werke des Autors veröffentlicht.

5. Wie gehen Sie mit Stefan Zweigs spezifischer psychologischer Tiefenschärfe um?
Ich kann nicht behaupten, dass ich diesbezüglich irgendwelche Schwierigkeiten hatte. Ich denke, die Tatsache, dass ich unzählige seiner Werke ins Türkische übersetzt habe, hat dabei eine wichtige Rolle gespielt.

6. Gibt es Begriffe oder Passagen, an die Sie sich erinnern, die sich besonders schwer übertragen ließen?
Meine Antwort auf diese Frage lautet "Nein".

7. Würden Sie Ihre Strategie eher als "verfremdend" oder "einbürgernd" beschreiben?
Als Übersetzer bin ich kein Verfechter einer strikten Übereinstimmung mit dem Ausgangstext. Meiner Ansicht nach sollte ein Übersetzer einen gewissen Grad an Freiheit haben, ohne dabei den Erzählstil des Autors zu verändern.

8. Wie würden Sie die Entwicklung der Zweig-Rezeption in der Türkei beschreiben?
Meiner Meinung nach ist die Tatsache, dass er ein "humanistischer" Schriftsteller ist, einer der Hauptgründe, warum ihn türkische Leser lieben und sehr gerne lesen.

9. Warum ist Zweig Ihrer Meinung nach in der Türkei bis heute so populär?
Stefan Zweigs humanitäre, pazifistische und kriegsgegnerische Haltung ist der Hauptgrund dafür, dass er in der Türkei so viel gelesen und geliebt wird. Nicht nur seine Romane und Novellen, auch seine Essays, vor allem aber seine Biographien sind in der Türkei sehr stark nachgefragt. Seine Werke sind für den türkischen Leser von Optimismus erfüllt. Er ist der Autor der Hoffnung! Zweig glaubt und hofft immer an die Macht des Friedens und der Güte. Er ermutigt und tröstet den Leser; gibt ihm in hoffnungslosen Momenten Lebensfreude. Zweig ist der Autor der kritischen, humanistischen und friedfertigen Menschen.

10. Welche Werke sind besonders gefragt (z. B. Schachnovelle, Biografien etc.)?
Schachnovelle, Die Welt von Gestern und Sternstunden der Menschheit sind besonders gefragt, da diese zu den Zweigs Meisterwerke zählen. Auch Drei Meister gehört zu den meistverkauften Zweig-Biographien. Seine Einmaligkeit beweist er auch in den sehr beliebten Werken wie Drei Dichter, Joseph Fouché, Triumph und Tragik des Erasmus von Rotterdam, Maria Stuart, Balzac und Magellan. Sie sind in der Türkei in mehreren Auflagen erschienen. Für viele Zweig-Leser sind diese Biographien sogar bevorzugte Quellen über die jeweilige Person.

11. Haben sich Leserinteressen im Laufe der Zeit verändert?
Stefan Zweig ist bei türkischen Lesern seit jeher ein beliebter Autor. Daher ist das Interesse an seinen Werken grenzenlos.

12. Gibt es Unterschiede zwischen früheren und heutigen Übersetzungen?
Unterschiede zwischen den alten und aktuellen Übersetzungen sind normal, da die türkische Sprache in den letzten 50 Jahren bedeutende Veränderungen und Erneuerungen erfahren hat.

13. Wird Zweig eher als "europäischer Autor" oder als "universeller Autor" gelesen?
Meiner Meinung nach wird Stefan Zweig als europäischer "Universalautor" gelesen.

14. Wie erleben Sie die Rolle der Verlage bei der Auswahl und Neuübersetzung von Zweigs Werken?
Einige große Verlage hatten Zweig immer auf ihrem Programm. Als 2013 die Urheberrechtsbeschränkungen ablief, haben viele Verlage, die zuvor literarische Werke nicht zu ihren Verlagsprogrammen gehörten, wegen der hohen Nachfrage auch Zweigs Bücher gedruckt, um von den gestiegenen Verkaufszahlen zu profitieren. Der türkische Buchmarkt wurde mit unzähligen Werken des weltbekannten Autors - zum Teil mehrfach - in kürzester Zeit überschwemmt. Es gab mehrere türkische Verlage, die verschiedene Zweig-Bücher herausbringen, die von unterschiedlichen - meistens unbekannten - Übersetzern ins Türkische übertragen wurden.

15. Gibt es einen "Wettbewerb" zwischen Übersetzungen?
Es gibt eine Konkurrenz bei Stefan Zweig-Übersetzungen, allerdings ist diese meiner Meinung nach eine negative Entwicklung. Sie werden nämlich zum größten Teil von unbekannten Übersetzern gemacht.

16. Warum erscheinen so viele Neuübersetzungen von Zweig in der Türkei?
Wie ich bereits erwähnt habe, ist Stefan Zweig ein humanitärer, pazifistischer und engagierter Kriegsgegner. Seine Werke haben in der Weltliteratur einen wichtigen Platz. Er wird diesen Platz auch in der Zukunft verteidigen.

17. Welche Entwicklungen erwarten Sie für die Zukunft der Zweig-Rezeption in der Türkei?
Meiner Meinung nach wird Zweig in der Türkei auch in der Zukunft gelesen! Da habe ich kein Bedenken. Ein gemeinsames Europa mit einer gemeinsamen Kultur. Diese Gesinnung, die er als Autor sein Leben lang verfolgt hat, macht Zweig für den türkischen Leser so wertvoll. Seine Darstellungen in Romanen und Novellen sind sehr bildlich und meisterhaft. Der Leser glaubt, die Person oder die Landschaft stehe direkt vor ihm. Seine Empfindsamkeit, seine hervorragenden Beobachtungen und seine zukunftsorientierte Sichtweise machen ihn als Autor auch für den türkischen Leser unerlässlich und unverzichtbar.

18. Welche Rolle spielen Bestsellerlisten und Marketing?
Das ist natürlich eine sehr wichtige Voraussetzung.

19. Welche Werke von Zweig sind Ihrer Meinung nach noch nicht ausreichend erschlossen?
Meiner Meinung nach gibt es kein einziges Werk von Zweig, das nicht ausreichend erschlossen wurde.

20. Wie würden Sie Zweigs Sprache und ihre charakteristischen Eigenschaften beschreiben? Welche sprachlichen und stilistischen Besonderheiten zeichnen Zweigs Schreiben aus Ihrer Sicht aus?
Stefan Zweigs Sprache ist fließend und fesselnd. Es gelingt ihm immer in die Tiefen der menschlichen Seele vorzudringen. Zweig erreicht den Gipfel seines Erfolgs, indem er dem Leser die komplexen Emotionen mit einem beeindruckenden Stil vermittelt.

21. Sie vermitteln nicht nur den Inhalt der Werke, sondern geben Zweigs Stimme in Ihrer Sprache wieder – so würde ich es formulieren. Da Sie bereits 20 Werke von Stefan Zweig übersetzt haben, könnte man sagen, dass Sie eine besondere Nähe zu seinem Stil entwickelt haben. Wie fühlt es sich an, gewissermaßen "als Zweig zu sprechen" und seiner Stimme im Türkischen Ausdruck zu verleihen? Was empfinden Sie dabei, wenn Sie sich stilistisch in ihn hineinversetzen?
Nach Übersetzung von 20 Stefan Zweig Werken ins Türkische wird man als Übersetzer von seinem Stil "vereinnahmt". Man ist ein Teil des Romans oder der Novelle. Und das ist ein schönes Gefühl!

22. Welchen Rat würden Sie jemanden geben, der sich für diesen Beruf interessiert?
Er müsste sowohl die Originalsprache als auch Türkisch hervorragend beherrschen. Auch Allgemeinwissen ist für die Übersetzung literarischer Werke unerlässlich. Ein Übersetzer sollte außerdem die Kultur des Landes, aus dem der Autor kommt, gut kennen. Nur gute Deutsch- oder Englischkenntnisse allein genügen nicht, um ein guter Übersetzer zu sein.

23. Haben Sie noch Gedanken zum Thema "Übersetzung", die Sie mit unseren Lesern teilen möchten?
Übersetzen ist eine lebenslange Aufgabe! Die renommierten Verlage müssen qualifizierte Literaten, insbesondere Autoren des 20. Jahrhunderts, türkischen Lesern näherbringen. Die wichtige Rolle guter Übersetzer, die als Brückenbauer zwischen verschiedenen Kulturen gelten, darf keinesfalls unterschätzt werden!

Ich danke Ihnen herzlich für dieses aufschlussreiche und anregende Interview. Ihre Einblicke in die Übersetzungspraxis sowie in die Rezeption von Stefan Zweig in der Türkei sind von großem Wert.

Online Interview von Melda Keser mit Ahmet Arpad.
Stuttgart, den 30. März 2026