30 Eylül 2025

Yasa ve Yaşat - Ahmet Arpad ile söyleşi

RUHUN GEMİSİ, Eylül 2025

Sonay ÇEVİK

- Sayın Arpad edebiyat yolculuğunuz nasıl başladı?
Çeviriye başlamama babam neden olmuştur. İstanbul Üniversitesi Alman Dili ve Edebiyatı bölümünde okuduğum yıllarda Hermann Hesse'nin "Gençlik Bunalımları" adlı romanının çevirisiyle bu 'görev'e başladım. Onu Heinrich Böll'ün "Palyaço" adlı yapıtının çevirisi takip etmişti. Babam o yıllarda beni hep manen desteklemiş, hiçbir zaman yaptığım çevirileri okuyup da: "Şunu şöyle yap, böyle yap", dememişti. Beni o konuda serbest bırakmıştı. Metni çevirmeden önce ya da çevirdikten sonra üzerinde konuşurduk, fakat hiçbir zaman yaptığım çeviriye karışmamıştı.

- İstanbul Avusturya Lisesi'nin ardından Alman Dili ve Edebiyatı mezunusunuz. Sizi, Alman Kültürüne yaklaştıran, sevdiren neydi?
Orta okulu Alman, liseyi de Avusturya Lisesi'nde bitirince Alman Dili ve Edebiyat Fakültesi'ne istekle gitmiştim. Bu uzun süreçte Alman edebiyatını yakından tanımış ve sevmiştim.

Babanız, gazeteci, yazar, çevirmen Burhan ARPAD hakkında okurlarımıza kısaca bilgi verir misiniz? Kendinizi, babanız gibi hissediyor musunuz? Benzer sanatlarla uğraşıyorsunuz çünkü... 
Alman Dili ve Edebiyatı öğrenimi yaptığım 1960'lı yıllardan başlayarak, bir yan uğraşı olarak Almancadan dilimize çeviriler yaparken babam beni desteklemişti. "Sevdiğim, topluma yararlı olacağına inandığım kitapları çevirdim", diyen babamın dilimize kazandırdığı kırka yakın roman ve öykü kitabının yazarlarının ortak yanı insancıl, antifaşist, anti-militarist ve barışsever olmalarıdır. Ben de onun gibi, yapıtını Türkçeye kazandırdığım yazarla aynı çizgide olmayı yeğliyorum.

Anneniz Semiha ARPAD, kadın-erkek terzisi. Çok farklı ve etkileyici anılarınız olmalı... Okurlarımız merak eder, bu durum ev hayatınızı nasıl etkiledi? 
Günlük ortak yaşamda evde herkes kendi göreviyle ilgilenirken birbirine destek vermekten tabii ki kaçınmazdı. Bu uyumlu aile yaşamı annemle babamın mesleklerinde başarıya erişmelerinin nedeni olmuştu.

Çok yönlü bir sanatçı olmanın zorlukları var mı? Yoksa birbirlerini tamamlayan sanat dalları olarak mı görüyorsunuz?
Çok yönlü olmak çok güzel bir şey. Değişik dallarda başarıya ulaşmak kişiyi mutlu ediyor, onu daha çok başarıya koşturuyor. Tabii bu arada aşırıya kaçmamak da gerekiyor!

İki çeviri ödülünüz var... Ödüller, edebi çalışmalarınızı ve üretkenliğinizi nasıl etkiliyor?
Ödüller edebi çalışmalarımı etkilediği için olumlu oldu, üretkenliğimi de arttırdı. Bunun yanı sıra belli bir dönemden sonra sadece kendi görüşlerime uygun olduğuna inandığım yazarların yapıtlarını çevirdim. Örneğin Zweig'ın, Fallada'nın, Brecht'in, Kafka'nın, Roth'ın yapıtları gibi... İnsancıl ve toplum sever yazarların... 

Hayat görüşünüz YAŞA ve YAŞAT... Biraz açar mısınız?
Ben bu yaşam şeklini annemle babamdan aldım. Alçak gönüllü olmanın çok yararlı yanları olduğuna inanıyorum. Kimseyi kötü etkilemeyeceksiniz, çıkarlarınızı ön planda tutup birlikte yaşadıklarınıza zarar vermeyeceksiniz, toplumun bir ferdi olduğunuzu hiç unutmayacaksınız.

Çok sayıda Almanca eserin Türkçeye çevrilmesinde sizin imzanız var. Türkler, sizin hayat verdiğiniz onca eseri okuyor. Neler hissediyorsunuz? 
Evet, bu doğru. Sanırım yüz çeviriye ulaşmak üzereyim! Zweig, Roth, Seghers ve Fallada'nın ortak yanları savaş karşıtı, toplumcu, insancıl ve barışsever olmaları! Onların yanı sıra Hesse, Kafka, Brecht ve Döblin de erişilmez edebiyatçılar. Ben onların görüşlerinin huzursuz girdiğimiz 21. yüzyılda her zamankinden çok daha önemli olduğu inancındayım! Kanımca en başta Stefan Zweig yapıtlarını okuyanı yüreklendiren, ona yaşama sevinci veren bir umut yazarı. Çünkü o barışın ve iyiliğin hep üstün geleceğini düşünmüş, umut etmiş ve yaşamının son dakikasına kadar da bu amaçla yazmıştı. Zweig çevirmek ve okumak bir tutkudur!

Eserler birebir çevrilebilir mi?

Hayır. Bu büyük bir hatadır. Birebir çevrilen metinler yapıtın akıcılığına engel olur. Bu nedenle de çevirmen bir yere kadar özgür olmak zorundadır. Örneğin bir sayfalık bir çeviri üç çevirmene verildiğinde üç ayrı çevirinin ortaya çıkması bunun en iyi kanıtıdır.

Çevrilen dilin kültürünü tanımak, ülkeyi tanımak, eseri ne denli etkiler?
Çevirmenin sadece çevirdiği dili tanıması çevirinin başarılı olması için yeterli değildir. Onun çevirdiği dilin kültürünü de oldukça iyi tanıması yapıtı çok olumlu etkiler.

Fotoğrafçılıkla uğraşmak size iyi geliyor mu? Yorgunluğunuzu alsın diye mi yapıyorsunuz yoksa zamanla yeni bir ilgi alanına, sanata mı dönüştü?
Fotoğrafçılık çok olumlu bir yan uğraşı. Uzun süredir içindeyim. Bu ilgi alanı bir süre sonra sanata dönüştü. "Türkiye'den İnsan Manzaraları" aradan geçen yıllarda Almanya'nın değişik kentlerinde yaklaşık elli kez sergilendi.

Almanya'da yaşamakla Türkiye'de yaşamak arasında ne gibi farklılıklar, benzerlikler var?
Almanya'da yaşamakla Türkiye'de yaşamak arasında tabii ki farklılıklar var. Kanımca bazı farklılıkların olması güzel. Onların iyi olanlarının günlük yaşamınızda yer almasını başarabilirseniz mutlusunuz demektir! 

Türkiye'yi özlüyor musunuz?
Türkiye özlenmez mi?

Çeviri yapmak isteyen gençlere büyük bir usta olarak neler önerirsiniz?
Hem yapıtın yazılmış olduğu dili hem de Türkçeyi çok iyi bilmeleri lazım. Tabii sadece yabancı dil bilmek, başarılı çevirmen olmak değildir. Edebi bir yapıt çevirmek için genel kültür de gereklidir. Çevirmen çevirdiği dilin kültürünü, ülkesini tanımalıdır! Yazarla ve metinle böyle bir yakınlaşma olmazsa hiç çeviri yapmayın daha iyi. Yaparsanız birkaç çeviri sonrasında kimse kitabınıza bakmaz, üzülürsünüz. İyi Almanca veya iyi İngilizce bilmek, iyi çevirmen olmak için yeterli değildir. Bu mesleğe atılan kişinin edebiyatçı/yazar yanının olması da yararınadır. Çevirmenler, diller ve kültürler arasında köprüler oluşturma görevini üstlenmiş, uluslararası edebiyatın yazarlardan sonra en önemli aktörleridir kanımca. Bunu unutulmamalı!
Burada sayın Doğan Hızlan'ın şu görüşüne de yer vermek istiyorum: "Okura sunulan eserin olabildiğince hatasız olmasının tüm sorumluluğu yalnızca çevirmenin omuzlarına yüklenmemelidir… Olası hataları önlemek için yayınevleri çok sıkı bir editöryel kontrol oluşturmalıdır. " 

Son olarak okurlarımıza neler söylemek istersiniz? 
Ülkemizin nitelikli yayınevleri batının nitelikli edebiyatçılarını, özellikle 20. yüzyıl yazarlarını ülkemize taşımak zorundadır! Okurun da seçimini yaparken bunu göz önüne alması önerilir. Çünkü batı kültürünün kapılarını Türk okuruna sonuna kadar açmak nitelikli yayıncıların sürekli yapması gereken çok önemli bir görevdir. İnsanlar aydın olmak için çok kültürlü yetişmelidir. İçinde yaşadığımız, yer yer sorunlara tanık olduğumuz 21. yüzyılda aydınlar toplumlara her zamankinden daha çok gerekli! Değişik kültürler arasında 'köprü' oldukları bilinen nitelikli çevirmenlerin önemli rolü de bu aşamada kesinlikle göz ardı edilemez!

28 Eylül 2025

Baden-Baden, köpüklü şampanya

Cumhuriyet, 28.09.2025 

Baden-Baden
Ahmet Arpad


Lichtenthaler ağaçlı yolu çiçekler içinde. Baden-Baden'in tarihi gezinti yolu kalabalık. Anne babalar, çocuklar, sevgililer, yaşlılar, soylu köpeklerini gezintiye çıkarmış varlıklı soylular... Sonbaharda yazı andıran şu günlerde insanlar nefes almak için kendilerini doğanın kucağına atmış. 1655'te burada hüküm süren Baden kontunun açtığı, iki yanını o günden bugüne tarihi meşelerin süslediği Lichtenthaler ağaçlı yolu üç buçuk kilometre uzunluğunda. Doğa gerçekten büyüleyici. Oos deresi ağaçların arasından şırıl şırıl akıyor. Kıyılarında güzelin güzeli villalar. Böyle bir doğada yürüyüp de huzura kavuşmamak mümkün değil! Küçük kentin beş yıldızlı otelleri, Burda Sanat Müzesi, Devlet Sanat Galerisi, tarihi konser ve opera salonu ağaçlı yolun iki yanında.

BURASI YAŞAMAYA DEĞER

Baden-Baden parası olan için yaşamaya değer şirin bir Karaorman kenti. Büyük bahçeler içindeki villalarında yaşayanların çoğu buralı değil. Onlar Hamburglu, Düsseldorflu, Moskovalı, Riyadlı... Paralarının fazlasını Baden-Baden'e yatırmış "money-maker"lar. Yemyeşil şirin kent 1858 yılında açılan hipodromu, tarihi kumarhanesi ve eski Roma'yı anımsatan kaplıcalarıyla onların "buluşma yeri"... Baden-Baden'de 1748'den günümüze kumar oynanıyor. Fransız Edouard Bénezet 1848'de kumarhane salonlarını devralıp Parisli mimarlara restore ettirmiş. On yıl sonra hipodromun da işletmesini üstlenmiş. Efsane sinema sanatçısı Marlene Dietrich kumarhaneyi "dünyanın en iyisi" olarak tanımlamış bir zamanlar!

Kırmızı salonlarda yeşil çuha kaplı rulet masalarının çevresinde toplanmışlar cüzdanı şişkin beyler. Üstleri altın, elmas, inci dolu hanımları bara kurulmuş sabırla onları bekliyor. BadenBaden kumarhanesine gelenlerin çoğu buranın devamlı müşterileri! Hep aynı masada oturuyor, hep aynı sisteme göre oynuyorlar. Kazansalar da kaybetseler de kılları hiç kıpırdamıyor. Yüzlerindeki ifade hiç değişmiyor. Sadece arada sırada yanlarına gelen krupiyeye bir şeyler fısıldıyorlar. Arkalarında ayakta duranlar, masadan masaya gezen "ikinci sınıf oyuncular"! Onlar şanslarını aynı anda birkaç rulette arayan, ceplerindeki paranın nereden ve nasıl geldiğini bilmeyen genç insanlar. Büyük oynuyorlar. Suları şifalı, dükkânları pahalı mı pahalı, kumarhanesi tarihi Baden-Baden'de akan paranın kaynağını soran yok!

ALMANYA'NIN 'RUS KENTİ'

19. yüzyılın ünlü Rus yazarları Turgenev, Dostoyevski, Tolstoy, Andrejewitsch ve Gogol, Karaormanlar'ın şirin kentini sık sık ziyaret ederdi. Gündüzleri kaplıcalarda, akşamları kumarhanede bir araya gelirlerdi. Geçen yüzyılın sonunda, 1990'da Gorbaçov'un getirdiği değişimle, "yeniden yapılanma" ve "açıklık" reformlarıyla Ruslar BadenBaden'i yine anımsadı. Bu kez edebiyatçılar ve sanatçılar değil, Sovyetler Birliği'nin dağılması sonucu hızla doruğa çıkan milyarderler kaplıcalar kentini neredeyse istila etti! Resmi verilere göre bugün şirin Baden-Baden'de Rus pasaportlu 1200, çift pasaportlu da 1000 Rus yaşıyor.

UNESCO'nun 2021 yılında "Avrupa'nın en büyük Spa köyü" listesine aldığı kent sadece tarihi kumarhanesi ve at yarışlarıyla ünlü değil. Baden-Baden'e kaplıca meraklıları, klasik müzik ve operalardan zevk alanlar, sanat müzelerini sevenler de uğramadan edemiyor. 1877'de kapılarını açan tarihi Friedrich banyosuyla 1985 yılında inşa edilen modern Caralla termalinin sularında yüzmeden Baden-Baden'den ayrılmak olmaz. Şirin kentin on iki yeraltı kaynağından çıkan suların ne kadar şifalı olduğunu binlerce yıl önce Romalılar keşfetmiş. Kükürt, kalsiyum, demir içeren ve her gün yerin iki bin metre altından fışkıran 800 bin litre su Friedrich banyosu ile Caracalla'nın havuzlarını dolduruyor!

Baden-Baden göz alıcı, çekici. O, köpüklü bir şampanya!

İçki, müzik, panayır - Münih'in Bira Şenliği

Cumhuriyet Pazar Eki, 28 Eylül 2025

Ahmet Arpad

1810 yılında Saksonya-Hildburghausen Prensesi Therese ile evlenmeye karar veren Bavyera Prensi Regent Ludwig değişik bir düğün arzu etmişti. Bunu düzenlemesini de Andreas Michael Dall' Armi'den istemişti. Bavyera Ulusal Muhafızları üyesi Dall' Armi düğünü farklı bir şekilde gerçekleştirdi, Görkemli bir at yarışını önerisini Bavyera Kralı I. Max Joseph'e sundu. Öneriden hemen etkilendi ve düğün 12 Ekim 1810'da gerçekleşti. ''Halk Şenliği" adını verdikleri kutlamalar Münih dışındaki büyük bir çayırda (bugünkü Theresienwiese) düzenlendi ve tam beş gün sürdü. Düğün eğlenceleri at yarışlarıyla sona erdi. Şenlik kısa sürede büyüdü ve tam bir panayıra dönüştü. Hitler yıllarında Yahudilere yasaklandı! İkinci Dünya Savaşı süresince de iptal edildi. Kadınlar geleneksel olarak "dirndl" denen, bluz, etek ve önlükten oluşan giysileri ile bira bayramına geliyor. Erkekler de kısa deri pantolon, geleneksel kareli gömlek ve deri yelek veya deri ceketi yeğliyor. Bu yıl 20 Eylül'de başlayan 'Oktoberfest' ile Münihliler 190. bira şenliklerini kutladılar.

Kişi başına 110 litre bira

Hoplayıp zıplıyorlar. Eller havada. Dans ediyorlar, masaların üstünde. Şarkılar bağıra çağıra. Kimse yerinde duramıyor. Kadını erkeği, yaşlısı genci. Sahnede yirmi kişilik orkestra bütün gücüyle üflüyor trompetlere. Şarkıcı kadın gırtlağını yırtıyor. Dans edenler ona hep bir ağızdan eşlik ediyor. Garson kızlar zor yetiştiriyor masalara bira, kızarmış yarım tavuklar. Litrelik kadehler havalarda. Münih bira bayramı panayır coşkusunda. İki haftada on milyonun üzerinde insan akın akın dolduruyor çadırları. Geçen yılki bira bayramında yedi milyon büyük kadeh bira satılmış! Almanya'da kişi başına ortalama 110 litre bira içiliyor. Münih şenliğinde çalışan kadın ve erkek garsonlar aynı anda 15 kadeh birayı masalara götürmesini başarıyor.

35 hektarlık Theresienwiese alanına yayılan Ekim Şenliği'ne bu yıl da 35 bira üreticisi çadırlarıyla katıldı. İçlerinde en büyüğü, her yıl olduğu gibi 10.100 kişilik Hofbräu çadırıydı. Onun hemen ardından 10 bin kişiyi alan Schottenhammel ile 9.300 kişilik Augustiner ve Hacker çadırları geldi! Bu çadırlarda "Kirchdorfer", "Südherz" ve "Schwarzfischer" gibi yaklaşık 20 kişilik ünlü orkestralar coşturucu Bavyera müziği yaptı. Ağırlıklı trompet, trombon, klarnet, saksafon, tuba ve kornodan oluşan orkestralar yöresel şarkılar söyleyen kadın şarkıcılara eşlik etti. Birayla keyiflenmiş insanlar da hep bir ağızdan onlara katıldı. Tahta fıçılarda olgunlaşan, içimi çok leziz Bavyera birasının litresi bu yıl ortalama 15 Avro oldu. Uzun şişlerde nar gibi kızartılmış tavukların yarısı porsiyon başına 17 ile 25 Avro'dan satıldı. Yaklaşık 600 gramlık kızartılmış domuz paçasını yemek isteyenin cebinden 26 Avro çıktı.

Kızlar oynak mı oynak

Dev çadır ayakta. Coşku sonsuz. Az ötemizdeki dört uzun masanın üzerinde küçük İsviçre flamaları var. Masalarda sadece erkekler oturuyor. Bağırıp çağırıyorlar, ne söylediklerini biraz sonra zor da olsa anlıyorum. "Biz St. Gallen'den geldik, iki otobüs, yüz kişiyiz", gençten biri. Hepsi kısa deri pantolonlu ve aralarında tek kadın yok! Orkestranın çaldığı Bavyera müziğinin eşliğindeki dansa, yüzlerce insanın hep bir ağızdan söylediği yöresel şarkılara eşlik etmeye çaba gösteriyorlar. 

O anda yan masadan sokulan yaşlıca bir kadın gençlerden birini yakaladığı gibi hızlı bir dansa başlıyor. Görenler alkışlıyor, laf atanlar da var. Kadın bir hamlede uzun masanın üzerine fırlıyor. Genç İsviçreli peşinde. Danslarına masada devam ediyorlar. Gencin arkadaşları kahkahalar atıyor. 

Kocaman sahnenin önünde üç Afrika güzeli. Dekolteleri bakışları çeken, rengârenk danteller ve çiçeklerle süslü beyaz köylü giysilerine bürünmüş, şen şakrak, el çırpıp şarkılara katılıyorlar. Kısa deri pantolonlu, gri keçeden sivri şapkalı çapkınlar çevrelerini sarıyor. Kızlar oynak mı oynak, kıvrak mı kıvrak. Saatler ilerledikçe insanlar birbirlerine yakınlaşıyor, sohbete dalıyor, kalkıp dans ediyor. Oynak Bavyera müziği ve biranın verdiği keyifle genç yaşlı birbirine sarılıyor. 

İnsan nereye bakacağını şaşırıyor

Her yer rengârenk, ışıl ışıl. Sonsuz bir ışık denizi... Atlıkarıncalar, uçan sandalyeler, salıncaklar, çarpışan otomobiller. Onlar hep var. Panayırlar ne kadar büyürse büyüsün, zamana ayak uydurup ne kadar modernleşirse modernleşsin, dönme dolaplar hep dönüyor, çarpışan otomobiller hep çarpışıyor. Onlar nostalji. Panayırların olmazsa olmaz parçası salıncaklar uçuyor. Dünyanın taşınabilir en büyük dönme dolabı ışıklara bürünmüş. Yükseklikten korkmayanlar altmış metre tepeden aşağıda olup bitenleri seyrediyor. Tombalacıların, baloncuların önü kalabalık. Kıyıntı büfelerinin önünde uzun kuyruklar. İnsan nereye bakacağını şaşırıyor. 

Şenliğin yapıldığı alanın çıkışında, metroya uzanan yolun başında renkli giysiler içinde bir adam saksafon çalıyor. Geçmişten hüzünlü melodiler... Omzunda oturan, tüyleri alacalı bulacalı bir papağan, sabırla onu dinliyor. Adamın önündeki siyah melon şapkanın içi para dolu. 

"Halkım çok aldatıldı"

 Aydınlık Avrupa, 28 Eylül 2025

STUTTGART – Ahmet Arpad

Pablo Neruda 12 Temmuz 1904'de Şili'de doğdu. Yaşamını 23 Eylül 1973'de yine Şili'de noktaladı. Arkasında ABD olan Pinochet cuntasının dostu Salvador Allende'yi 11 Eylül 1973 günü öldürmesi Neruda'nın sonunun başlangıcı oldu. O sabah Allende'nin son konuşmasını radyodan dinledi. Eşi Matilde'ye sarılmıştı. Pinochet'in askerleri cumhurbaşkanlığı sarayına tanklarla hücum ediyordu. Neruda'nın evini de askerler çevirmişti. Telefonları kesilmiş, dostları kaçmıştı. Kaçamayanlar ise tutuklanmıştı.

"İnsan hayatında bazı şeyleri unutur", der Pablo Neruda. "Benim de unuttuğum anılarım vardır. Onlar toz olmuştur, ya da kırılan bir bardağın artık birleştirilemeyen parçaları gibidir. Bu sayfalarda geriye bıraktığım anılar arasında bazıları sararmış yapraklar gibi yere düşecek, ölecektir. Bazı anılarım ise zamanla yeniden canlanacak, yeniden hayat bulacaktır. Ben belki kendi hayatımı değil de, başkalarının hayatını yaşadım. Anılarım hayaletlerle dolu bir galeridir, hayatım bütün hayatlardan oluşmuş bir hayattır... Bir şair hayatıdır."

"Halkı çok aldatıldı"

Pablo Neruda, çağımızda şiirin verimlilik sınırlarını, savaşlar, ayaklanmalar ve büyük toplum değişmeleri arasında aştığına inanır. "Sıradan insanın şiirle tartışıp anlaşması kimi kez kırıcı, kimi kez kırgınca olmuştur", der. Neruda kendini, mesleğini yıllar yılı, bıkıp usanmaz bir sevgiyle yapan el sanatkârına benzetir. "Biz şairler milletlerimize ve onların mutluluk savaşına sımsıkı bağlıyızdır. Mutlu olmak hakkımız!" Dostlarından İlya Ehrenburg bir yazısında ondan şöyle söz etmiştir: "Pablo tanıdığım az sayıda mutlu insandan biridir."

Şili halkının onlarca yıl çektiği eziyet ve baskı onun birçok şiirine konu olmuştur. Özellikle ülkenin verimli güherçile vadilerinde, kömür ocaklarında ve bakır madenlerinde en acımasız işlere katlanan insanlar Neruda'nın okurları idi. "Halkım çok aldatıldı," diye yazar Nobel ödüllü şair anılarında. "O nedenle ben vatanıma ellerim, kulaklarım ve ayaklarımla dokunmadan yaşayamam." Halkının çok sevdiği, bağrına bastığı bu edebiyat insanı ülkesinin en uzak köşelerine kadar gitmiş, on binlerin, yüz binlerin karşısında, ağlayan madenciler önünde şiirlerini okumuştur. "Şiirlerimi milletimin insanlarına kucak kucak dağıttım", der Neruda. 

Bir tren makinistinin oğlu Pablo Neruda yaşamının uzun yıllarını Birmanya, Çin, Siyam, Japonya ve Hindistan'da ülkesinin diplomatı olarak geçirdi. İspanya İç Savaşında Cumhuriyetçileri destekledi. Neruda, Şili edebiyatında "Mundovosismo" (yeni evrencilik) akımının öncüsüdür. Ülkesine döndükten sonra yıllarca milletvekilliği yaptı. 1971'de Nobel Edebiyat Ödülü'nü aldı.

Öğrenci liderliğinden Şili'nin başkanlığına

Başkan Salvador Allende çok yönlü bir aydındı. İşçi sınıfının disiplini ve dayanıklılığı da toplumda hayranlık uyandırıyor, övgüyle karşılanıyordu. Ülkenin bakır madenlerinin millileştirilmesinden ötürü patlak veren çekişme Şili'nin yeni bağımsızlığı yolunda atılmış dev bir adımdı. Halk hükümeti, bakır madenlerinin yurt çıkarına geri alınmasını sağlayarak Şili'nin bağımsızlığını hiçbir kaçamağa yer bırakmayacak şekilde damgalamıştı. Burjuva bir ailenin oğluydu, liseyi bitirdikten sonra doğduğu kent olan Valparaíso'da tıp eğitimi görmüştü. Solcu politik gruplarda çalışarak kısa zamanda öğrenci liderliğine yükselmişti.

11 Eylül 1973'de arkasına CIA'nın desteğini alan General Pinochet önderliğindeki Şili Silahlı Kuvvetleri Allende yönetimine el koyar. 1990 yılına dek hüküm süren cunta yönetimi yıllarında 27 bin sol görüşlü tutuklanır. Resmi verilere göre 2095 insan ölüme mahkûm edilir veya hapiste ölür, 1102 Şili'li kaybolur, 250 bin insan yurdunu terk eder.

"Büyük yol arkadaşım Allende, Şili'nin önemli zenginlik kaynağı olan bakırı millileştirdiği için katledildi", diye yazar Pablo Neruda 'Yaşadığımı İtiraf Ediyorum' Türkçesi: Ahmet Arpad) adlı anılar kitabında. "Şili askerlerinin makineli tüfeklerinden çıkan kurşunlarla katledildi. Şili bir kez daha ihanete uğradı. Öldürülmesinin nedenini üç gün gizlediler. O ölümsüz ölünün peşinden sadece dul eşinin yürümesine izin verdiler..." Neruda'nın anıları kimi zaman ısırıcı, kimi zaman şiir doludur... Bir haber verme, bir hesaplaşma, lirik bir atılım, dostlara sesleniş, geçmişe ve yarınlara bir ant içmedir "Yaşadığımı İtiraf Ediyorum."

Allende'nin ölümüyle çok sarsılmıştı

Neruda üç yıldır rahatsızdı. Doktorlar kansere yakalandığını sadece eşine açıklamıştı. Allende'nin ölüm haberinden birkaç gün sonra ağırlaşan şair hastaneye kaldırıldı. Cunta ihtilali ve Allende'nin ölümü Neruda'yı çok sarsmıştı. 23 Eylül 1973 gecesi uykusunun içinde ölüme kayıverdi... Cenazesinin peşinden, çoğu işçi, on binler yürüdü. Gerilmiş yüzlerde öfke ve acı okunuyordu. İnsanlar: "Pablo Neruda yaşıyor!" diye haykırıyordu.

Neruda, çağımızda şiirin verimlilik sınırlarını, savaşlar, ayaklanmalar ve büyük toplum değişmeleri arasında aştığına inanır. "Sıradan insanın şiirle tartışıp anlaşması kimi kez kırıcı, kimi kez kırgınca olmuştur" der. Ünlü şair, gerçekçi olmayan şairin günün birinde öleceğine inanır. Fakat yalnız gerçekçi olanın da çok yaşamayacağını belirtir. Kendini eylemci şair olarak görür. "Günümüz şairi din adamı gibidir, ışığın yerini göstermek zorundadır", diyen Neruda sanatla her anlamda yaratıcılığa inanır. "Bende var olanı verdim. Şiirlerimi arenaya fırlattım. Şiirlerimle birlikte yavaş yavaş kan döktüm. Can çekişmelerin acısını çektim. Eşsizliği övdüm. Yaşamak ve doğrulamak istediklerimle arada sırada yanlış anlaşıldım, fakat bu can sıkıntısına bile değmez. Şiir her zaman barışın bir parçası olmuştur. Şair barıştan doğar. Şiiri hiç kimse öldüremez. O, kedi gibi yedi canlıdır..." 

14 Eylül 2025

Katedralde düğün var

Aydınlık Avrupa, 14.09.2025

MÜNİH – Ahmet Arpad

Münih tren istasyonundan bindiğimiz 8 numaralı metro bizi 50 dakikada Bavyera'nın güzel göllerinden Ammer'in kıyılarına getirmişti. Herrsching'te inip iskeleye doğru yürüyoruz. Az sonra Breitbrunn'dan gelen şirin göl gemisi iskeleye yanaşıyor. Biniyoruz. Yarım saatlik güzel bir yolculuğun ardından karşı kıyıdaki Diessen'e yanaşıyoruz...

Önünden geçtiğimiz bir evin pencerelerinden Carl Orff müziği dışarı taşıyor. Bir an için merakla durup insanın ruhunu dolduran melodiye kulak kabartıyoruz. Sonra yine ağır ağır tepeye doğru yolumuza devam ediyoruz. Uzun yokuşun sonunda Meryemana Katedrali tüm görkemiyle karşımızda göğe yükseliyor. Kocaman kapıyı açıp içeri adım atıyoruz. Burada da müzik.

Orgdan Mozart melodileri duyuluyor, kubbelerde Mozart'tan bir arya yankılanıyor. Katedralde düğün var. Az sonra org susuyor, soprano aryasını bitiriyor. Beyazlar içindeki yaşlı papaz duasına başlıyor. Düğün erkânı ayağa kalkıp hep bir ağızdan ona eşlik ediyor. Melekler, tanrılar, çıplak kadınlar uçuşuyor, şaha kalkmış atlar yükseliyor gökyüzünün sonsuzluğuna. Yüksek pencerelerden giren güneş ışınları barok ve rokoko dev yapıyı aydınlatıyor, kubbelerdeki, duvarlardaki melekleri, çıplak kadınları, aşağıdaki insanlara tepeden bakan İsa'yı...

Az sonra yine Carl Orff Müzesi'nin önünden geçerek göle doğru iniyoruz. Carmina Burana'nın yaratıcısı daha 17 yaşında bir opera ve pek çok şarkı bestelemişti. Çocukluğunda sık sık geldiği şirin Ammer gölü kıyısındaki Diessen'e 1955 yılında yerleşir. Evinin pencerelerinden gölün karşı kıyısında, Andechs yamaçlarındaki dev manastır görünüyor. Bu arada rüzgâr çıkmış. Göl dalgalı. Yelkenliler, motorlar, gezi gemileri yine de gidip geliyor, martılar uçuşuyor. Kazlar, ördekler ise kıyıya çıkmış, ağaç altlarına sığınmış.

"Mavi Atlılar" 

Yolumuz güneye, Alp eteklerine doğru uzanıyor. Berrak havada dorukları hafif beyaz dağlar ne kadar da yakın. Tarihi evleri ve sokakları ile ünlü Weilheim'da bir yemek molası verip Staffel gölü kıyısındaki Murnau'ya ulaşıyoruz. Dışavurumcu sanatçılar Wassily Kandinsky ve Gabriele Münter 1908'de Murnau'da bir ev satın alıp doğasına hayran oldukları yöreye yerleşmişlerdi. Münter Evi'nde günümüzde sanatçının yapıtları sürekli sergileniyor.

Marianne von Werefkin, Aleksey Javlenski, Franz Marc, August Macke kısa süre sonra Kandinsky ile Münter'e katılır. 1911'de burada "Mavi Atlılar" grubunun temeli atılır. Aynı yapının üst katında, yine yıllarını burada geçirmiş, Macar-Avusturyalı yazar Ödön von Horváth sürekli bir sergiyle anılıyor. 1924'ten, Hitler Almanyası'ndan kaçtığı 1935 yılına kadar yaşadığı Murnau'da değerli eserler verir. Ünlü romanı "Allahsız Gençlik" (Türkçesi: Burhan Arpad) 1938'de Nazilerce yasaklanır. 

Akşama doğru ovaya sis iniyor. Gölün suları durgun, kıyılarında yüksek otlar, sazlıklar. Geniş çayırlar yamaçlarda yükseliyor, Alplerin eteğinde küçük köyler, çiftlikler, korular, az ötede başka göller. Bizim yolumuz Starnberg'e, göl kıyısındaki şirin Seeshaupt'a. Batmaya hazırlanan güneş otel odasının kocaman pencerelerinden içeri giriyor. Balkondaki rahat koltuklara kurulup aşağıdaki iskeleye yanaşan son gemiyi seyrediyoruz. Anılarda o gün yaşadıklarımız...

Harry'nin Kulübesi

Cumhuriyet, 14.09.2025

STUTTGART - Ahmet Arpad

Yaşamının 13 yılını evsiz barksız geçirmiş Harry Pfau. Birkaç yıldır başını sokacak bir odası var. Fakat çoğu sokaklarda, kimi zaman alkol bağımlısı geçen yıllarını hiç unutmamış, günümüzde yaşamları onun gibi geçenlere elinden geldiğince yardıma karar vermiş. Geçim zorluğu çekenler Stuttgart'ın St. Maria Kilisesi'nin yanında kurmasına izin verdikleri kulübede, marketlerde artık satılmayan ancak yine de yenilebilir gıda maddelerini bulabiliyor.

Fakirlik sınırındaki 250- 300 insan, Harry ve yaklaşık 50 gönüllünün ortak girişimi sonucunda topladığı gıda maddelerini almak için her gün ona uğruyor! Beş yıldan bu yana 1000 tondan fazla gıda kurtarılmış ve gereksinimi olanlara (açıklanan rakam yaklaşık 300 bin insan) ücretsiz dağıtılmış. Finansman tamamen özel şahıslar, kuruluşlar ve bölgesel işletmelerin bağışlarıyla sağlanıyor. Çöpten kurtarılan yiyecekler kilisenin yanı başındaki kulübeden haftanın altı günü insanlara dağıtılıyor.

SOSYAL BİR ORTAM

Bu projenin benzersiz yanı, Harry'nin Kulübesi'nin sosyal veya maddi durumu ne olursa olsun herkese açık olması. Orası sadece bir gıda dağıtım merkezi değil, aynı zamanda insanları da bir araya getiren "sosyal bir buluşma noktası". Ben sormadan o anlatıyor: "Uğrayan çok insan için gün boyu konuştukları tek insan benim. Çoğunun karnına buradan aldıklarından başka bir şey girmiyor." Yanında duran sandıktan bir elma alıyor. "Bak" diyor, "Birkaç ezik var. Manav satamıyor, bize veriyor." Son yıllarda ödüllendirildi 64 yaşındaki Harry. 2023 yılında "Yılın Stuttgartlısı" seçildi. Geçen yıl Almanya Gıda ve Tarım Bakanı Cem Özdemir onu ziyarete geldi. Bu yıl mayıs ayında da Baden-Württemberg eyalet başbakanının elinden "liyakat nişanı"nı aldı.

OKULA AÇ GİDEN ÇOCUKLAR

Günümüz Almanya'sında 83 milyonun yaklaşık yüzde 20'si fakir. Resmi açıklamalara göre, 300 bin fakir çocuğu her sabah evden kahvaltısız çıkıyor. En son verilere göre de 52 bin insan sürekli sokakta yatıp kalkıyor. Toplumların yaşadığı her krizde ilk elenenler dipsiz uçurumun kenarındakiler, en güçsüzler. Fakirleşen insan zamanla özgürlüğünü yitirebiliyor, kişiliğini de.

"Sofra", Harry'nin Kulübesi'ne on dakika uzakta. Bugün kapılarını açmasına daha bir saat var. Önündeki uzun kuyrukta çoğunlukla yaşlılarla sığınmacılar dikkati çekiyor. Ellerinde torbalar hem bekleşiyorlar hem de birbirleriyle çene çalıyorlar. Büyük marketler akşam kapanırken satamadıkları ve ertesi gün de satamayacakları için atılması gereken gıda malzemelerini "Sofra"lara hibe ediyor. Tazeliğini yitirmiş, görünümü pek çekici olmayan, bu nedenle de paralının almak istemediği sebze ve meyvelerin yanı sıra süt, tereyağı, ekmek, peynir ertesi sabah "Sofra"larda çok düşük fiyattan geçim güçlüğü çekenin elindeki torbaya giriyor. Sosyal yardım ve işsizlik parası alanlar, sosyal yardım dairesinin verdiği kartları göstererek "Sofra"lardan alışveriş yapma hakkına sahip. Oralarda satılan her şey marketteki fiyatının yaklaşık yüzde 80 altında. Bugün altı muz 30 cent, bir yeşil salata 10 cent, bir kilo ekmek 50 cent...

'1993'TE KURULDU'

"Sofra"ların şoförleri çevredeki anlaşmalı marketlerden kapanış saatinden sonra "atılacak" gıda malzemelerini alıp depoya getiriyor. O gün ne satılacağına sabah dükkân açıldığında karar veriliyor. Müşteri çoğunlukla umduğunu değil bulduğunu alıyor. İlk "Sofra" 1993'te Berlin'de kurulmuş. Stuttgart şubesini de 1995 yılında Leonhard Kilisesi başpapazı Martin Fritz açmış. Bugün Almanya'da 984 "Sofra" sayısız kuruluştan ve yardımseverlerden gelen bağışlarla ayakta durabiliyor. Çoğu emekli 1.7 milyon insan günbegün ucuz gıda alabilmek için "Sofra"ların önünde kuyrukta bekleşiyor. Resmi verilere göre "Sofra"lardan aldıklarıyla karınlarını doyuran yoksulların sayısı giderek artıyor.

11 Eylül 2025

Eduard Mörike ve Alman romantizmi

Cumhuriyet, KİTAP Eki, 11 Eylül 2025

Ahmet Arpad

Alman romantizminin önemli bir temsilcisi kabul edilen Eduard Mörike 8 Eylül 1804'de Stuttgart'ta doğmuştu. Yapıtları onun güçlü bir gözlemci olduğunun kanıtıdır. O kimi zaman içine kapanıktır, duygusaldır. Romantizmin öğelerini yaşama odaklayarak düşündürücü yapıtlar yaratmasını, okuru yazdıklarına çekmesini başarır.

***

Ülkemizde „Stuttgart Cücesi" ve „Mozart Prag Yolunda" kitaplarıyla tanınan Eduard Mörike 18. yüzyılın sonu ile 19. yüzyılın başlarında Almanya'da yaşanan sanat ve edebiyat akımı Alman romantizminin önemli bir temsilcisi kabul edilir. Stuttgart yakınlarındaki Württemberg Dükalığı Ludwigsburg'da doğan Mörike, bölge sağlık danışmanı olan babasının isteği üzerine uzun bir süre dini eğitim aldı, ardından Urach'ta kiliseye bağlı yatılı okulda eğitimini sürdürdü. Bu arada şair Wilhelm Waiblinger ile dostluk kurdu. O günlerde Waiblinger'in yakın tanışları arasında Friedrich Hölderlin de vardır. Klasik çağın ve romantizm akımının en önemli temsilcisi kabul edilen Hölderlin şiirlerinde klasik dönemin ölçü ve biçim özellikleri ile romantik dönemi kendine özgü bir görüşle birleştirmiştir. 

Mörike, Tübingen Üniversitesi'ndeki ilahiyat eğitimin ardından papaz oldu. Lutherci Protestan bir papaz olarak 1826 ile 1843 arasında Württemberg eyaletinin değişik kent ve kasabalarında görev yaptı. 1827 yılından başlayarak kendini edebiyat çalışmalarına da verdi. Ona göre şair olmak, tanrılarla insanlar arasında, rahiplerin yapabileceği bir aracılık göreviydi. Bu nedenle bir gazetede redaktör olarak da çalışmaya başladı. Ancak yedi yıl sonra din adamlığı görevine geri döndü. Cleversulzbach'a pastör olarak gitti. Huzursuz bir yaşam sürdüren Mörike o yıllarda değişik meslekler denedi. Bir süre Tübingen Üniversitesi'nde çalıştı. Sonra çeşitli küçük kentlerde pastör yardımcısı olarak görevlendirildi, ancak bu yaşamından hiç memnun değildi. Cleversulzbach'ta geçirdiği yıllarda kilisedeki görevin altında ezildiğini de fark etmişti. Kırk yaşındaydı. Rahipliğe son verdi. Bir yılda eline geçen 280 Gulden emekli maaşına Stuttgart Katharina Vakfı'nda kadınlara Shakespeare ile Goethe'den ve Yunan trajedisinden yaptığı okumalarla katkıda bulundu. Yaşamının son yıllarına kadar bu öğretmenlik görevini sürdüren Mörike 1873 yılında eşinden boşandı. Nürtingen'de, daha sonra da Stuttgart'ta, o dönemin toplumsal sorunlarından uzak sakin bir yaşam sürdü. Paul Heyse (1830 – 1914), Theodor Storm (1817 – 1888), Emanuel Geibel (1815 – 1884) ve Gottfried Keller (1819 – 1890) gibi edebiyatçı dostlarından uzaklaştı.

"Ressam Nolten"

İki bölümden oluşan "Ressam Nolten" Eduard Mörike'nin 1832'de yayınlanan romantik bir yapıtıdır. Şiirlerin yanı sıra uzun öykü ve romanlar da yazan Mörike'nin yayınlanan tek romanı "Ressam Nolten" bir sanatçının yaşamını konu etmektedir. Bu yapıt Goethe'nin "Wilhelm Meister" romanının bir uzantısı gibidir. Mörike "Ressam Nolten"le ilk psikolojik romanların birini yaratmıştır. Yazar bu yapıtında duygusal bölümlerin yanı sıra şiirlere, mektuplara, günlük tutanaklara, monologlara da yer vermiştir. 1832'de yayınlandığında Mörike bu yapıtı için "iki bölümden oluşan uzun bir öykü" demişti. Yirmi yıla yakın onu yeni baştan kaleme almayı denemiş, bunu başarmak için de çok emek vermişti. Yazar, 1853'ten ölümüne kadar değişik bir anlatımla ikinci bir versiyon üzerinde çalışmıştı. Her iki versiyon da ressam Theobald Nolten ve nişanlısı Agnes'in kaçınılmaz bir komplo ağına dolanan trajik aşk öyküsünü anlatır. Mörike ölüm yatağında da yakınlarına "Ressam Nolten"den söz edip durmuştu. "Ressam Nolten"in yeni derlemesi ölümünden iki yıl sonra 1877 yılında yayınlanmıştı. 

"Stuttgart Cücesi", en önemli yapıtı

Eduard Mörike'nin "Stuttgart Cücesi" (1853) adlı uzun öyküsü yazarın en önemli yapıtı kabul edilir. Öykü, bir cüce olan Zwerg Nase'nin yaşamını anlatır. 'Zwerg Nase', Alman folklorunda yaygın olan bir karakterdir. Öykü, bir cücenin hayatındaki dönüşümü ve maceralarını konu alır. Cücenin fiziksel olarak çirkin ve kaba bir görünümü vardır. Günün birinde bir cadının büyüsüyle güzelleşir ve bir prensesle evlenir. Yapıt, dönüşüm, güzellik, iyilik ve kötülük gibi temaları işlerken, aynı zamanda Alman folklorunun ve masallarının izlerini de taşır. Mörike'nin anlatımı, öykünün büyüleyici atmosferini ve karakterlerin canlılığını okuyucuya aktarır. Bu uzun öyküde okur Alman masallarını tadını hissediyor.

Seppe adında bir kunduracı yaptığı işten ve patronundan pek memnun değildir. Bu nedenle oradan ayrılmak ve kendine başka bir yerde iş bulmak istemektedir. Ancak Seppe çok kararsızdır. Çalıştığı yerden ve çalışma arkadaşlarından kesinlikle ayrılacağı gün geldiğinde karşısında bir cüce görür. Cüce kendisine yardım edeceğini söyler. Ona bir çörek verir, fakat Seppe ne kadar yerse yesin çörek hemen kendini yeniden tamamlar. Çöreği, bir kerede aralıksız yediğinde bitiverir. Cüce ona iki çift ayakkabı da verir. Onlardan bir çiftini istediği yere bırakmasını, diğerini de giymesini söyler. Bu ayakkabıların ona uğur getireceğini sözlerine ekler. Seppe'nin macerası böyle başlar. Mörike'nin masalsı klasik uzun öyküsü, sanatsal anlatım yapısıyla ve bölgesel lehçelerin kullanımıyla etkileyicidir. Kunduracı çırağı Sepp'i konu alan ana öykü iç içe geçmiş değişik öykülerden oluşur. İçlerinde en ünlüsü, Eduard Mörike'nin kahramanı efsanevi bir figür olan, Blaubeuren yakınlarındaki Blautopf'ta yaşayan denizkızı 'Güzel Lau' üzerine yazılmış mizahi öyküdür. 

"Mozart Prag Yolunda"

Yayınlandığı yıllarda ilgi toplayan "Ressam Nolten"den daha başarılı bulunan "Mozart Prag Yolunda" (1856) adlı yapıtını Wolfgang Amadeus Mozart'ın yüzüncü doğum günü nedeniyle kaleme almıştır. Mörike bu uzun öyküde, 1787 yılında 'Don Juan' adlı yapıtının galasına katılmak üzere Viyana'dan eşiyle Prag'a giden Mozart'ın Kont von Schinzberg'in şatosunda verdiği molayı anlatır. Mozart, kontun ailesinin yeğeni Eugenie'nin nişanını kutladığı şatoya davet edilmiştir. Kutlama, Mozart'ın büyük piyanonun başına oturup operasından bir bölüm çalmasıyla doruk noktasına ulaşır. Davetliler coşku içindedir. Sadece Eugenie yaklaşan ölümünün kaçınılmazlığını hisseder. "Mozart Prag Yolculuğunda" çocukça bir yaşam sevinciyle büyük bir ağırbaşlılık, sevinç ile üzüntü aynı anda yaşanır. Mörike'nin Mozart'ın olağanüstü kişiliğini göstermek amacıyla öykünün bazı bölümlerinde melankoliye kaçtığı görülür. Şiirlerinin çoğu bestelenen Mörike'nin bir sanatçının bir diğerine armağanı diyebileceğimiz bu yapıtı aynı zamanda bir yaşamöyküsü tadındadır. 

Goldmann Yayınevi'nde 1957 yılında çıkan baskısına bir giriş yazısı kaleme almış olan Gerhard Hermann yapıt üzerine şu görüşü öne sürüyor: "Mozart Prag Yolunda'yı Alman edebiyatının uzun öykülerinden en başarıları arasında kabul etmeliyiz. Neşeyle yakın ölüm arasında dolaşan duygu Mozart'ın kişiliğini birçok büyük biyografiden daha iyi yansıtmakta. Mörike'nin buradaki ustalığı, gerçekçiliği. Anlatımına küçük bir mizah duygusu da katarak, Mozart'ın yaratıcılığını okuyucuya başarıyla aktarabiliyor." 1939 yılında Avusturyalı opera sanatçısı ve rejisör Leopold Hainisch tarafından Mozart'ın ünlü yapıtı "Eine kleine Nachtmusik" ("Küçük Bir Gece Müziği") adıyla sinemaya uyarlanan bu kitap sanatçının dünyası ile sıradan insanların dünyasının farklılığına da değinen bir klasik yapıttır. 

Mörike yakın dostu şair Friedrich Theodor Vischer'le sık sık mektuplaşırdı. İki dost birbirlerine şiirler yollardı. Vischer 1839 yılında Mörike'nin şiirleri üzerine ayrıntılı bir inceleme kaleme almıştı. Dostu şairin bu incelemesi Mörike'nin çalışmalarına eğilen bir bakış açısıdır. Vischer'e göre Mörike'nin şiirlerindeki anlatım "olağanüstü ve insancıl"dır. Mörike yarattıklarıyla romantizm ile realizm arasında bir köprü kurmasını başaran bir şairdir.

Yapıtları Mörike'nin güçlü bir gözlemci olduğunun da kanıtıdır. O kimi zaman içine kapanıktır, duygusaldır. Kişisel deneyimlerine, özlemlerine, günlük yaşamın getirdiklerine yapıtlarında yer verir. Kendine özgü anlatımıyla yarattıklarında yer yer derin bir hüzün sezilir. O romantizmin öğelerini yaşama odaklayarak hem düşündürücü yapıtlar yarattı hem de okuru yazdıklarına çekti.

Eduard Mörike, Anakreon ve Theokritos gibi antik şairlerden yaptığı çok başarılı çeviriler ve duygusal mektuplar aracılığı ile de edebiyat dünyasındaki ününü pekiştirmiştir. Yazarın yaşamı boyunca kaleme almış olduğu öyküleri, şiirleri ve 305 mektubu günümüzde Stuttgart'taki Klett Cotta Yayınevi tarafından 20 ciltte bir araya getirilmiştir.

Eduard Mörike bundan 150 yıl önce, 4 Haziran 1875'te Stuttgart'ta yaşamını yitirdi.