24 Ekim 2010

Memlekete para yollayanlar

Cumhuriyet 24.10.2010
STUTTGART
AHMET ARPAD
 
Vincent uzun boylu, gençten, yakışıklı bir Afrikalı. Başındaki kasketi ters giymiş. Elinde cüzdanı sıranın kendisine gelmesini bekliyor. Sağına soluna bakınıyor, hafiften bir ıslık çalıyor. Sırada ondan önce iki kişi daha var. Önündeki çekik gözlü Asyalı biraz huzursuz gibi. Yerinde pek duramıyor. En öndeki orta yaşlı, sarışın kadın elindeki Avro'ları gişede oturan memura uzatıyor. Ona bir şeyler söylüyor. Çok hızlı konuşuyor. Yaptığı işi pek sevmediği yüzünden belli olan canı sıkkın memurun uzattığı formları imzalıyor. Yine bir şey söylüyor, fakat yanıt alamıyor. Asyalı, daha ne kadar bekleyeceğim, der gibi başını şöyle bir ileri uzatıyor. Sonra arkasına dönüyor. Sıra uzamış. Uzun boylu, Afrikalı bakışlarını tavana dikmiş ıslığa devam ediyor. İkinci gişe nedense bugün açık değil. Stuttgart'ın göbeğindeki bu küçük büro bütün dünyaya para transferi yapan bir kuruluş. Müşterileri kentte yaşayan yabancılar, daha doğrusu üçüncü dünya ülkelerinden buraya gelmiş, kıt kanaat geçinmelerine karşın yine de her ay birkaç yüz Avro'yu ne yapıp yapıp, "memlekette" para bekleyen fakirin fakiri ailelerine göndermek zorunda olan insanlar. Birleşmiş Milletler'in verilerine göre günümüzde tam 70 milyon azgelişmiş ülke insanı endüstri ülkelerinde çalışmakta. Dünya Bankası, bu insanların 2009 yılında vatanlarına havale ettiği tutarı 320 milyar dolar olarak açıklıyor. Yurtdışında çalışanların en çok para yolladığı iki ülke, ellişer milyar dolar ile Hindistan ve Çin. Geçen yıl yurtdışından Polonya'ya on bir, Romanya'ya dokuz milyar dolar girmiş. Azgelişmiş birçok ülke bu kişisel transferler olmasa çoktan iflas ederdi! 
 
Sıranın kendisine gelmesini sabırla bekleyen Vincent o gün Kongo'daki ailesine 150 dolar yollayacak. Stuttgart'taki Robert Bosch fabrikasında ayda eline geçen 1800 Avro'nun ortalama yüzde onu memlekete gidiyor. Bu para annesiyle babasının bütün aylık geçimine yetiyor. Endüstri ülkelerinde çalışanları vatandaki yakınlarının "emekli maaşı" olarak kabul etmek gerekiyor! Vincent buraya üç yıldır geliyor. "Çoğu insan dişinden tırnağından arttırarak evine para yolluyor," diye anlatıyor. "İki yüz Avro'dan fazla yollayan pek yoktur. Şu sırada duranlar hep düşük gelirli insanlar. Almanya'daki bir işsizin anasına yolladığı 50 Avro kadının bir ay karnını doyurur!" diyor. Vincent, geçenlerde burada Kenyalı bir genç kızla tanıştığını söylüyor. Zengin bir ailenin çocuklarına bakan kız eline geçen üç yüz Avro'nun yüzünü her ay anasıyla babasına yolluyormuş. 
 
Ana babalara, yakın akrabalara her ay yollanan paralar geçinmeleri, kiraları, büyük alışverişleri, düğünleri, cenazeleri, borçları için… Endüstri ülkelerinde gece gündüz çalışan, en zor ve dayanılmaz işleri yapanların yolladığı bu paralar olmasa birçok azgelişmiş ülke ekonomisi ayakta duramaz. Dünya Bankası'nın verilerine göre Tacikistan'ın gayri safi yurtiçi hasılasının yüzde ellisini ve Moldovya'nın yüzde otuz birini yurtdışındaki vatandaşların bu transferleri oluşturuyor. Asyalı işi biter bitmez, hızla dışarı fırlıyor. Vincent cüzdanından çıkardığı iki yeşil Avro'yu kasadaki kıza uzatıyor. "Kongo'ya 180 Avro," diyor... 
 
www.ahmet-arpad.de

3 Ekim 2010

İnsanı umursamayan politikacılar

Cumhuriyet 03.10.2010
STUTTGART
AHMET ARPAD
 
Anıtkabir mimari Emin Onat'ın projesini kabul eden uluslararası jürinin başkanlığını yapan Prof. Paul Bonatz, Hitler'den kaçan Alman profesörlerdendi. Yaşamını 1954 yılına kadar Türkiye'de sürdüren Bonatz, ülkemizde birçok önemli yapı ve projeye imzasını atmış bir ünlüydü. Bu yapıların arasında Ankara Saraçoğlu Mahallesi, Sergievi'nin tiyatro ve opera binasına dönüştürülmesi de vardır. Ayrıca İTÜ Taşkışla Binası'nın değişim ve onarımını da Emin Onat'la ortak gerçekleştirmiştir. Şehir plancısı ve mimarı Bonatz Bina Bilgisi kürsüsünde dersler vermiş, 1946-1954 yılları arasında mimari proje öğretmenliği yapmıştır. Bonatz'ın 1943 yılında Türkiye'ye kaçmasının nedeni Münih tren istasyonu projesini kendi kafasına göre değiştirmek isteyen Hitler'le anlaşmazlığa düşmesiydi.
 
Şu günlerde Bonatz adı Almanya'da yine dillerde. Onun önemli eserlerinden biri olan Stuttgart'ın tarihi tren istasyonu kısmen yıkılmaya başlandı. Binanın "korunması gereken tarihi yapı" olmasını umursamayan ve Alman Devlet Demiryolları ile ortak bir "dev proje"ye imza atmayı amaçlayan sağcı eyalet hükümeti yıkıma başladı bile. Stuttgart'ta projeye karşı çıkan insanlar altı aydır sokaklara dökülüyor. Nüfusu 480 bin olan kentte her hafta 50-60 bin kişi nümayiş yapıyor. Son kamuoyu araştırmalarına göre, kentlilerin yüzde altmış beşi Bonatz'ın istasyonun kısmen yıkılıp işlevini yitirmesine, yeni istasyonun da yeraltına inşa edilmesine ve Stuttgart-Münih yönünde yepyeni bir tren hattı yapılmasına karşı. Şu sıralar tüm Almanya'nın yakın ilgisini çeken tüm nümayişlere karşın politikacılar bildiklerini okumaya devam ediyor. 2020'de gerçekleştiğinde ülkeye 10 milyar Avro'ya patlayacak olan bu proje çok pahalı olduğu gibi, ekonomik de değil. Stuttgart parkında, 300 tarihi çınarı yeraltı istasyonuna yer açmak için yok edecekler. Geçen perşembe günü bu ağaçların kesilmesini çimenlere oturarak engellemek isteyen genç, yaşlı insanları geri tepen binin üzerindeki polisin kaba kuvvet kullanması sonucu 450 kişi yaralandı. Yeşiller Partisi Eşbaşkanı Stuttgartlı Cem Özdemir, "Yönetenler acımasız bir buldozer politikası uyguluyor" diye konuştu. 
 
Kentin altına ve Ulm yönündeki dağlara açılacak toplam 60 kilometrelik tüneller de yöre arazisinin büyük bir bölümü kireçtaşından oluştuğu için suyla karıştığı anda büyük riskler taşımakta. Karaormanlar'da geçen yıl yapılan deneme kazılarında bu sorun yaşandı ve yakındaki bir küçük kentte sayısız bina kaymaya, temel ve duvarları çatlamaya başladı. Budapeşte'den sonra Avrupa'nın ikinci büyük kaplıca kenti olan Stuttgart'ta bu projeyle şifalı yeraltı suları da büyük tehlike altında. Bütün bunlar niçin mi yapılmak isteniyor? AB'nin 215 milyon Avro ile katıldığı projeyle Paris-Budapeşte arasında trenlerin daha hızlı çalışması amaçlanıyor. Ancak 10 milyar Avro'luk Stuttgart-Münih bağlantısıyla iki kent arası sadece 26 dakika kısalacak! Uzun yıllar Devlet Demiryolları'nda önemli görevlerde bulunmuş, şu anda da kuruluşun danışmanı olan bir kişi basına yaptığı açıklamada: "Hızlı tren ICE 1995'te bu hattı 2 saatte alırdı, bugün ise 2 saat 20 dakikada alıyor," dedi. Nedeni çok basit: Tüm Almanya'da rayların ve trenlerin bakımına son on yılda yapılan yatırım hemen hemen sıfır! 
 
Alman Devlet Demiryolları 2010 yılında tam 15 milyar Avro borçlu bir kuruluş! Geçenlerde Frankfurt'tan Stuttgart'a gelen hızlı tren ICE istasyona girmeden az önce iki kilometrelik bir tünelde kalıverdi. Havalandırması da bozulan trende 400 yolcu tam üç saat kurtarılmayı bekledi! Havaların çok sıcak gittiği temmuz ayında tüm Almanya'da elli hızlı trende havalandırmaları çalışmadığı için sayısız yolcu hastanelere kaldırıldı, tren seferleri günlerce altüst oldu. Sonunda da demiryolları 23 bin yolcuya 2.7 milyon tazminat ödemek zorunda kaldı. Bonatz'ın istasyonundaki yıkımla kentin büyük kuruluşlarından Wolff & Müller görevlendirildi. Stuttgartlı ünlü bir sağcı politikacının danışmanı olduğu bu şirket websitesinde açıkladığına göre 1936'da kurulmuş ve 1939'dan sonra "hızlı bir çıkış" yapmış, 1945'e kadar sayısız büyük projeye imzasını atmış. Hitler dönemindeki bu projelerin neler olduğunu yazılı sorduğumuz şirketten haftalardır yanıt yok! Zenginle fakir arasındaki uçurumun her geçen gün derinleştiği Almanya 13.5 trilyon Avro borçlu. Devlet verilerine göre bu borç günbegün 390 milyon Avro artıyor. Beş milyon insan devlet yardımı olmasa aç kalacak! Gırtlağına kadar borçlu Almanya eğitim sorunlarının da altından bir türlü kalkamıyor. Berlin'deki hükümeti şu anda seçmenlerin sadece yüzde 35'i onaylıyor. On milyar Avro'luk demiryolu projesi insanları politikacılardan iyice soğuttu. Bonatz'ın tarihi istasyonunu kanatsız bir kuşa çevirmekte, çok riskli bir projeye olmayan milyarları yatırmakta inat eden, on binlerin günbegün sokaklara dökülmesini sürekli göz ardı eden Stuttgart eyalet hükümeti hızla güven yitirmeye devam ediyor. 
 
www.ahmet-arpad.de

4 Temmuz 2010

Göçmen çocuklarına onlar sahip çıktı

Cumhuriyet, 04.07.2010

STUTTGART
AHMET ARPAD
 
İktisadi İşbirliği ve Gelişme Teşkilatı (OECD) verilerine göre harcamalarının sadece yüzde 10’unu eğitime ayıran Almanya, Batı ülkeleri arasında sonlarda! Almanya Öğretmenler Birliği dikkati çekiyor: "Ülkeye 16 bin öğretmen daha gerekli... Öğretmen açığı son 30 yılın en doruk noktasında." Almanya’da eğitimsizlik bütün eyaletlere yayılıyor, zenginle yoksul arasındaki mesafe her geçen yıl daha çok büyüyor. Bu olumsuz gelişmelerden en büyük zararı, aralarında bizim insanlarımızın da bulunduğu, fakirleşen sınıfın çocuk ve gençleri görüyor.
 
İşte bu durumdan Alman yasalarındaki boşlukları iyi bilen, çoğu öğrenci, akademisyen, işadamı olan "Hocaefendiciler" yararlandı. Bundan on beş yıl önce bu ülkenin üzerine serpiştirdikleri tohumlar artık yeşerdi. Alman okullarında başarısız olan Türk çocuklarını kısa sürede kendilerine çektiler, toplumun itelediği bu göçmen çocuklarına sahip çıktılar! Her renkten politikacıyı "zararsız Müslüman" ve "girişken genç işadamları" olduklarına inandırdılar. Böylece emin adımlarla ilerlediler, bugünkü güçlü konumlarına ulaştılar. Tabii onları eleştirenler de olmadı değil. Kimi kentlerdeki belediyelerin ve politikacıların dikkatini çekmeye çalışan Türkler yıllardır boşuna uğraşıyor gibi. Karşı çıkanlara, sanki suçmuş gibi, "Onlar laik Türkler, Atatürkçüler" deyip, özellikle Almanların gözlerini korkuttular. Yetkililere göre bu genç işadamlarının kafasında buradaki Türk çocuklarına iyi bir eğitim vermekten başka düşünceleri yok! "Siz Fethullahçısınız" demeye kalkışanı dava açmakla korkutup sindirdiler. Alman gazeteciler bile yıllardır üzerlerine gitmeye cesaret edemiyor. Bazılarını arada sırada Türkiye gezilerine davet edip yumuşatıyorlar.
 
Hocaefendicilere göre, Almanya çapında açtıkları dershane ve liselere yaptıkları milyonlarca Avro’luk yatırımın kaynağı son 15 yılda kurdukları küçük şirketlermiş! İnanmak zor. Stuttgart Belediyesi yabancılar ve uyum sorumlusunun bir zamanlar gazetelere yaptığı, "Gülen’e yakın olduklarını biliyoruz, yurtdışından destek geldiğini de tahmin ediyoruz, ancak kanıtlayamıyoruz" açıklaması resmi makamların ne kadar aciz olduğunu gösteriyor. İnatla, "Niçin Fethullahçı değiliz diyorsunuz" diye sorana hep, "Gülen adından rahatsız oluyoruz, çünkü o siyaset yapıyor" yanıtını verdiler.
 
Ancak son bir iki yıldır nasıl olduysa Gülen hareketinin başındakiler ve okulları kuran genç işadamları birden dönüverdiler. "Biz Gülen hareketinden değiliz, fakat onun kitaplarını okuyoruz" demeye başladılar; "düşünce ve görüşleri hoşumuza gidiyor". Çoğu genç üniversite öğrencisiyle iş hayatına yeni atılmış akademisyenlerin kurduğu küçük dernekler artık görkemli salonlarda görkemli Gülen sempozyumları düzenliyor. On binlerce Avro’yu bu uğurda hiç çekinmeden harcıyorlar. Kendilerine yakın buldukları, desteklerinden emin oldukları Alman din adamlarını, politikacıları ve gazetecileri, gerekirse yurtdışından getirtip, bu toplantılarda konuşturuyorlar. Gülen’i öven sözler havalarda uçuşuyor. Ancak aynı Gülenciler, karşıtlarıyla açık oturumlarda tartışmaktan nedense kaçınıyorlar, yapılan katılma önerilerini hep reddediyorlar! Kısacası, bir bildikleri olmalı ki, şeffaflıktan hâlâ çekiniyorlar. Sürekli diyalogdan söz edenler son aylarda yazılı sorularımızı, "Siz Gülen Hoca hakkında olumsuz yazıyorsunuz" deyip yanıtlamıyorlar.
 
Hocaefendicilerin paralı okullarında Türk öğrencilerin oranı yüzde 80’i buluyor... Filologlar federasyonunun, "Uyumun başarılı olması için sınıflarda yabancı öğrenci oranı yüzde yirmiyi geçmemeli" demesi hiçbir işe yaramıyor. Çünkü çoğu politikacı ve yerel yöneticinin kafası neler döndüğünü pek almıyor! Tek rahatsız olanlar, kent belediyelerindeki uyum sorumluları. Fakat onların da elinden bir şey gelmiyor. Başbakan Erdoğan’ın, Gülencilerin atılım yaptığı son yıllarda iki kez "Almanya’da Türk liseleri açılsın" isteğinde bulunması acaba bir rastlantı mı? Yeşiller Partisi’nden Berlin eyalet milletvekili Özcan Mutlu, Erdoğan’ın bu ısrarlı çıkışından şüphe duyanlardan. 
"Almanya’da Türk okullarını Gülen tarikatı üyeleri kuruyor, sadece Berlin’de üç okulları var" diyen Mutlu bu isteğe olumsuz bakıyor. Marburg Philipps Üniversitesi’nden Türkolog Profesör Ursula Spuler-Stegemann da Başbakan Erdoğan’ın bu çıkışına ve Gülenci okullara şüpheyle bakanlardan. Yabancıların çoğunlukta olduğu Berlin-Neukölln Belediyesi’nin başkanı Heinz Buschkowsky de, "Erdoğan’ın amacı burada nasyonalist Türkler yaratmak mı" diye soruyor.
 
İşte içinde bulunduğumuz bu aşamada Almanya’daki, yıllardır böylesine yaşamsal konuda sesi pek çıkmayan Türk toplumuna, onu temsil eden kuruluşlarla derneklere ve sivil toplum örgütlerine çok önemli görevler düşüyor...
 
www.ahmet-arpad.de

13 Haziran 2010

Büyüklerin düşler dünyası

Cumhuriyet 13.06.2010

STUTTGART
AHMET ARPAD
 
Bir yılan örneği kıvrılıyor uzun tren. Vagonları kıpkırmızı. Şatoların ve üzüm bağlarının arasından süzülüyor, dağların içindeki tünellere girip çıkıyor, nehir kıyılarından geçiyor, köprüleri aşıyor. Romantik tarihi kentler geride kalıyor. Son istasyona varıyor. Duruyor. Hiç kimse inmiyor. Çünkü bu trenin yolcuları cansız! Plastikten onlar. Burası bambaşka bir dünya, içinden minyatür trenlerin geçtiği büyüklerin "düşler dünyası"... Evler, saraylar, şatolar, kiliseler, hayvan sürüleri, otomobiller, kamyonlar, tramvaylar, ellerinde bavulları istasyonlarda bekleşen yolcular... Karlı yamaçlara tırmanan teleferikler, doruklardan aşağı süzülen kayakçılar... Aralarından geçen yolcu trenleri, yük trenleri, her ülkeden upuzun trenler. Buharlısı, elektriklisi, dizeli sayısız lokomotif, boy boy, renk renk yüzlerce vagon, bin metrenin üzerinde ray ve düzinelerle tren dizisi.
 
Salonda pek kadın yok. Gezinenler orta yaşın üzerinde babalarla küçük oğulları. Almanların bu tür oyuncak trenlere merakı sonsuz. Evinin bir odasını trenlerine ayıramayan çatı arasına ya da bodruma el koyuyor. Küçük lokomotiflerin, uzun vagon dizilerinin, ormanların, dağlarla tepelerin oluşturduğu "düşler dünyası"nda yaşayanlar çocuklar değil yetişkinler, yaşını başını almış insanlar. Küçük memurundan banka müdürüne, lise öğretmeninden başhekime, mühendisten yargıca her meslekten insan minyatür trenlerle kendi dünyasını kuruyor. Çocukluğunda salonda halının üzerine kurduğu birkaç metre ray, bir lokomotif ve iki-üç vagonla o dünyaya bir giren büyüdükçe bu hevesi uğruna hiçbir giderden kaçınmıyor. Alman minyatür tren meraklıları her yıl milyonlarca Avro'yu bu uğurda çekinmeden harcıyor.
 
Avrupa'nın en büyük ve en eski oyuncak trenler yapımcısı Maerklin, Stuttgart'a yarım saat uzaktaki Göppingen'de. 1859'da kurulan, ilk yıllarda oyuncaklarla buharlı minyatür makineler yapan fabrikanın müzesini her ay on binler ziyaret ediyor. 2009 yılında ziyaretçi sayısı iki yüz bini aşmış. 2007 ve 2008 yıllarında kriz geçiren Maerklin geçen yıl kendini toparladı, cirosunu 110 milyon Avro'ya çıkardı. 2010 Nürnberg oyuncak fuarında sunduğu iki yüze yakın yeni modelle tam bir sürpriz yaptı. Tüm lokomotiflerde artık en modern dijital teknik uygulanıyor. Maerklin'in 1935'te sadece 300 adet imal etmiş olduğu ünlü İsviçre lokomotifi "Timsah" günümüzde açık arttırmalarda bir otomobil fiyatına alıcı buluyor. Bundan beş yıl önce Maerklin müzesinden bir gece yarısı çok değerli lokomotiflerle oyuncaklar çalınmıştı. Kuruluş 200 bin Avro ödül koydu. Hırsızlar bir Doğu Avrupa ülkesinde yakayı ele verdi, milyonlar değerindeki oyuncaklar da yine müzeye geri döndü. Babalarla oğullarının 19. yüzyıldan bu yana severek birlikte oynadığı tek oyuncak minyatür trenler. Ve bu böyle kalacağa da benziyor. Boş zamanlarını buharlı ve elektrikli lokomotiflerin çektiği trenlerin dünyasında geçiriyor bu "çocuklar".
 
www.ahmet-arpad.de

12 Haziran 2010

Burhan Arpad'ı Anımsamak

Cumhuriyet, 12.06.2010 
Turgay Olcayto
 
Gerçek değerlerin yerine sahtelerinin konulduğu günümüzde Burhan Arpad adını bilen, onun engin kültüründen haberdar olanların  sayıca azlığını yadırgamıyorum. Giderek içine çekildiğimiz sen-ben kavgası, bireyci ve ben merkezci tutum siyasetten toplumun tüm katmanlarına yayılmışsa  bundan yazar, çizer, aydın kesimlerini ayrı tutabilmenin de olanağı kalmamış demektir. 19 Mayıs 2010 gazeteciliğin hemen her dalında kalem oynatmış usta  yazar ve çevirmen Burhan Arpad'ın 100. doğum günüydü. Adına bir anma düzenlense de, ülkenin her gün değişen iç siyaset ağırlıklı gündemleri arasında  kültür insanlarımıza yazılı ya da görsel basının ilgi göstermemesini de doğal karşılar olduk. Anamal düzeninde medyanın toplumu aydınlatmak ,bilgilendirmek,kültür değerlerini öne çıkarmak gibi bir kaygısı neden olsun ki. Şimdilerde medyanın işlevi  önce bağlı bulundukları sermayeye,sonra da siyasetin güç odaklarına şirin görünmek. Popüler kültürle de toplumu uyutmak. Haklarını yemeyelim. Bu alanda çok başarılılar...  

5 Haziran Dünya Çevre günüydü. Çevre bilincine, çağdaş kentleşmeye değin pek çok yazıya imza koymuş Burhan Arpad'ı böyle bir günde anmanın sırasıdır diye düşündüm. İstanbul'da doğal ve tarihi güzelliklerin, kültür yaşamının giderek yok edildiğini daha 70’li yıllarda fark etmişti Arpad. Gazete yazılarında yetkilileri uyarır, batının kentsel çalışmalarından örnekler verirdi.Ne yazık ki ne yetkililer,ne de çevre bilincine yabancılaştırılmış toplumumuzun bireyleri onun uyarılarına kulak verdi.Ve sonunda çarpık kentleşmenin karmaşasının yaşandığı ,rant paylaşımının egemen olduğu,yeşilin betona kurban edildiği günümüze gelindi. 1986 tarihli “Küçüksuyu “anlattığı bir yazısını şu tümceyle noktalar Arpad : Yeşili ve doğa güzelliğini umursamayan toplumlarda her şeyin başı paradır. “

TRT’de çalıştığım yıllardı. Burhan Arpad'ı tanıma mutluluğunu yaşadım. Bir program için gelmişti. İnsanı rahatlatan gülümseyen bakışları kazınmış belleğime. Alçak gönüllülüğü ve kısa tümcelerle sizi içine çekiveren konuşma biçemi de. Dimitir Dimov'un May yayınlarından  çıkan “Tütün “ kitabını Arpad'ın çevirisinden  okumuştum. O dönemlerde en sevdiğim kitaplarım arasındaydı. Kitabı çıkardım. Gülümsedi ve adıma imzaladı. Tarih 12 / 8/ 1981. Sonraları daha yakından izledim Arpad'ı. Öykülerini,tiyatro yazılarını,tiyatro eleştirilerini  ama ille de onun beğenisinin izlerini taşıyan yazarlardan yaptığı çevirileri okudum keyifle.Çağdaş Alman ve Avusturya yazınını tanıma olanağı buldum.Stefan Zweig'ı da Arpad sayesinde ekledim sevdiğim yazarlar arasına.Selim İlerinin de vurguladığı gibi Türk okuru Stefan Zweig'ı  tanımak açısından Burhan Arpad'a her zaman gönül borcu duyacaktır.

Köşe yazıları, sonraki kuşağın gazetecilerine örnek olarak gösterilebilir. Duru bir türkçeyle, anlatmak istediği konuyu söz kalabalığına boğmaksızın, hemen hep ayrı ölçüde kısa yazabilmek her babayiğitin harcı olmasa gerek.

Toplumcu bir yazardır Arpad. Öykülerinde sıradan insanlar, ağırlıkla emek insanlarını işler.Onun yazdığı dönemlerde solcu olmak,emekten yana yazılar yazmak kolay değildir.Ne yazık günümüzde de bu anlayış sürüyor...”Bir İstanbul Var İdi “ adıyla (Doğan yayıncılık)   kitaplaştırılan gazete yazılarından biri “4 Aralık 1945 başlığını taşır. Bu yazısında Arpad, İkinci Dünya Savaşı bitimi Türkiye'sini anlatır. Yöneticilerin dış dünyaya karşı Türkiye'nin demokrat bir ülke olduğu görünümünü oluşturmak istediklerini  ama öte yandan Tan matbaasına, Berrak yayınevine , Salah Birsel ve İhsan Devrim'le kendisinin kurdukları ABC'nin yayınladıklarına bile tahammül edemediklerini vurgular. Hükümetin kışkırttığı gençlerin ve kimi sağ görüşlü grupların önce Cağaloğlu yokuşunda Sertellerin Tan matbaasını ve ardından ABC yayınevini yerle bir  ettiklerini ardından aynı saldırgan grubun Beyoğlu'na da geçerek Cami Başkurt'un Fransızca “La Turqui “ gazetesini ve Berrak Yayınevini de tahrip ettiklerini,okura  kısa fakat çarpıcı tümcelerle anlatır. Yazı, Sıkıyönetim komutanlığınca kapatılan sol partilerden, hapse tıkılan şair yazar ve aydınlara, Kore macerasından 6/7 Eylüle dek değinmelerle devam eder. Sonuçta yazısını şu tümcelerle bağlar Burhan Arpad :

Ve 1945 daha korkunç boyutlarla sürer gider. Bu karanlık çizgiler kötümserliğe yol açmasın. Cahit Saffet Irgat ne diyor?

    Değer mi deme,bu çektiğimiz.
    Böyle yaşamanın da kahrı çekilir.
    Güzel günler uğruna,böyle yaşamanın da ...

Burhan Arpad yapıtlarını okumanın tam sırası dostlar. Bir inanç insanının kendisine yönelik tüm engellere karşın hiç yakınmadan nasıl çalışıp üretebildiğini, çelebi görünümünün altındaki yiğit duruşu, hakça bir düzen için çırpınan savaşçı  kocaman yüreği anlayabilmek adına yapılmalı bu. Arpad'ı genç kuşaklara tanıtmak üretken, titiz, bir yazın emekçisi için bizlere düşen bir ödev diye düşünüyorum.

21 Mayıs 2010

Burhan Arpad'lı Yıllar...

Cumhuriyet 21.05.2010
ODAK NOKTASI
AHMET CEMAL

Bu satırları yazdığım 19 Mayıs Çarşamba, gazeteci, yazar ve çevirmen Burhan Arpad'ın doğumunun 100. doğum yıldönümüne rastlıyor. 17 Mayıs Pazartesi günü, Arpad'ı Türkiye Gazeteciler Cemiyeti'nin salonunda düzenlenen bir toplantıda, Cemiyet Başkanı Sayın Orhan Erinç'le birlikte, bir izleyici topluluğunun katılımıyla andık.
 
Bir hafta kadar önce, toplantının ayrıntılarını görüşmek üzere, Cumhuriyet'te sevgili İbrahim Yıldız'ın odasında bir araya geldiğimizde, Orhan Erinç söze: "O kadar çok yanı vardı ki!" diyerek başlamıştı. Evet, tuhaftır; kimi zaman bir insanın aslında ne kadar çok yönlü olduğunu, o yaşarken, pek fark edemeyiz. Daha doğrusu, her birimiz o insanın ancak bizi ilgilendiren yanları üzerinde odaklanırız. Bir hayat, çoğu zaman ancak günü gelip noktalandıktan sonra genel bir değerlendirmenin konusu olabiliyor.
 
Benim Burhan Arpad'la tanışmam yetmişli yılların başına, İstanbul'daki Avusturya Kültür Ataşeliği'nde çalıştığım döneme rastlar. O sıralarda henüz çevirmen değildim; sadece çok hevesli bir çevirmen adayıydım. Bir gün Kültür Ataşesi Prof. Hans E. Kasper'i ziyaret eden Burhan Arpad, onun yanından çıktıktan sonra bana geldi ve Altın Kitaplar Yayınevi için oğlu Ahmet Arpad'la birlikte "Sosyal Gerçekçilik Açısından Alman Edebiyatı" başlıklı bir seçki hazırladığını, bu seçkide yer alacak bazı metinleri benim çevirmemi istediğini söyledi. Bana gelmesi, sanırım sevgili Doğan Hızlan'ın yönlendirmesiyle olmuştu. Önerdiği metinler Schiller ve Goethe'ye ait olduğundan, biraz ürktüm. Ancak Burhan Arpad, o sonraki yıllarda sıkça karşılaşacağım sevecenliği ile karşılaşabileceğim güçlüklerde bana memnuniyetle yardım edeceğini söyledi.
 
Çevirmen Ahmet Cemal, ilk kez o kitapla birlikte ortaya çıktı. Ve Burhan Arpad, benim çeviri alanındaki ilk hocam oldu. Onun bu hocalığından, engin hoşgörüsüne sığınarak, sonraki yıllarda da hep yararlandım. Ne zaman başım sıkışsa, özellikle akşam saatlerinde, evine telefon ederek bir şeyler danışmaktan ve sormaktan hiç çekinmedim. Beni yönlendirmeleri sırasındaki titizliği ve araştırmacı yanı, sonradan hep onun örnek aldığım nitelikleri oldu.
 
Fakat onu örnek alışım, bu kadarla sınırlı kalmadı. Zamanla Burhan Arpad'ın çevireceği yazarları hangi ölçütlere göre seçtiğine dikkat etmek de benim için önem kazanmaya başladı. Stefan Zweig, Anna Seghers, Thomas Mann, Erich Maria Remarque, Joseph Roth, Fritz Habeck ve diğerleri; bunların tümü, edebiyat açısından taşıdıkları değerin yanı sıra, hümanist ve toplumcu dünya görüşleri nedeniyle de sivrilmiş yazarlardı. Bu olgu, karşımıza dünya edebiyatından çevireceği yazarları seçerken, içinde yaşadığı kendi kültür iklimine nelerin getirilmesinin yararlı olacağı sorusuyla da sürekli hesaplaşan bir çevirmen ve düşünür kimliğini çıkarıyordu. Sonraki yıllarda bu kimliği, kendi çeviri uğraşım bağlamında elimden geldiğince örnek almaya çalıştım.
 
Burhan Arpad, çalışma ile yaşamayı ve yaşananlar ile hesaplaşmayı bütünüyle özdeşleştirmeyi başarabilmiş ender aydınlarımızdandı. Sanki dünyaya hep çalışmak için gelmiş dev bir karıncaydı. Daha çevirmenlikte emeklemeye başladığım yıllarda böyle bir hocaya kavuşabilmiş olduğum için mutluyum.
 
Anısı önünde saygıyla eğiliyorum.

19 Mayıs 2010

Burhan Arpad 100 Yaşında

Cumhuriyet 19.05.2010
ÇED KÖŞESİ
OKTAY EKİNCİ


Bugün yedi düvelin çullandığı güzel vatanımızda özgürlüğümüzü kazanmamızın "ilk adım" günü...

91 yıl önce Samsun'da başlayan yürüyüşün dünyayı hayretler içersinde bırakan kahramanlıkla ulusumuza armağan ettiği bağımsız ve laik Cumhuriyet, sadece bizim değil, insanlık tarihinin de yüz akıdır.

O efsanevi vatanseverliğin destanlaşmış onur savaşını kuşaktan kuşağa en yüce gurur kaynağımız yapan Mustafa Kemal Atatürk ve tüm ulu büyüklerimizi bir kez daha kutsuyor, kucaklıyoruz...

Yurtsever 'kentsever'

Yine bugün, aynı vatanseverliği aynı onurla yaşayarak, bizlere "yurtsever kentsever"liği öğreten; Cumhuriyet gazetesinin kente ve çevreye "Kuvayi Milliye ruhuyla" sahip çıkması geleneğinin korkusuz kalemi Burhan Arpad'ın da 100. doğum günü...

19 Mayıs 1910'da Mudanya'da doğduğunda, ülkesini karanlıklardan kurtaracak o "kutsal isyan"ın 10 yıl sonra aynı gün başlayacağını elbette bilmiyordu...

3 Aralık 1994'te İstanbul'da yaşama veda ettiğinde, ülkeyi yeniden karanlığa sürüklemek isteyenlerin sadece laik Cumhuriyete değil, kentlerimize, doğal ve kültürel değerlerimize, yaşam kaynaklarımıza da "aynı hırs"la saldırmalarının "rastlantı olmadığı"nı bilen ve sorgulayan gazetecimiz olarak basın tarihimize geçiyordu...

Arpad'ın gazetemizdeki "Hesaplaşma" köşesi yağmacıların, neden hep "gericilik"le sarmaş dolaş olduklarının eşsiz belgeselidir. Bugün Cumhuriyetin kazanımlarını yok etmeye "reform" diyenlerin, aynı zamanda kıyılardan sitlere tüm güzelliklerimizi pazarlama yasalarına da imza atmalarındaki "koşut"luğu merak edenler, yaşadığımız sürecin "80 sonrası"nda hazırlanan "altyapı"sını gazetemiz arşivindeki 'Hesaplaşma'lardan izleyebilirler...

Dahası, yine şu anayasa değişikliği için "12 Eylül artık yargılanacak" diyenlerin, aynı 12 Eylül'ün talan yasalarından tam 30 yıldır nasıl bir iştahla yararlandıklarını; faşizmin yağma düzenlemelerini kaldırmak yerine nasıl genişleterek uyguladıklarını, Arpad'ın kitaplarından öğrenebilirler...

Aydınlanma emektarı

Gözü pek yazarımız "çevirmen" olarak da aydınlanma yürüyüşümüze eşsiz katkılarda bulunmuştur.

Dünya edebiyatının ünlü isimlerini okuduysanız; örneğin Erich Maria Remarque'un "Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok" ve "Dönüş Yolu"yla… ya da Stefan Zweig, Anna Seghers, Joseph Roth, Odon von Horvath, Thomas Mann, Ingeborg Bachmann, Fritz Habeck, Ignazio Silone, William Saroyan, Henry Wallace, Şalom Aljehem, Dimitir Dimov, Haşek, Silanpaa ve Istrati'nin eserleriyle tanıştıysanız, tüm bu büyük isimlerle "Türkçe" kurduğunuz beraberlikleri Burhan Arpad'a borçlusunuz.

Arpad edebiyat yaşamına 1936'da Servet-i Fünun dergisinde başlamış, Hürriyet, Memleket ve Vatan'da muhabirlik yapmıştı. Özellikle ilerleyen yaşlarında "genç"lerin yurt ve çevre bilinciyle yetişmelerine öncülük eden "Alnımdaki Bıçak Yarası" (1968), "Hesaplaşma" (1976), "Direklerarası" (1983), "Yok Edilen İstanbul" (1983) ile ölümünden sonra yayımlanan "Bir İstanbul Var İdi" (2000) kitaplarını bugünün kent ve ülke yöneticilerine "ders" olarak okutabilsek...

Büyük üstadımız, yine bugünlerde "1 Mayıs Meydanı" özlemleriyle gündeme gelen Taksim'in asıl adının "Cumhuriyet Meydanı" olduğunu da "Yok Edilen İstanbul" adlı kitabında şöyle anımsatıyordu:

"Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk anıtı Taksim'de yapılmış, çevresinde küçük, ama derli toplu bir alan oluşmuştur. 'Taksim Cumhuriyet Anıtı ve Alanı' İstanbul'da Türkiye Cumhuriyeti'nin sembolüdür..."

Emeğin ve alınterinin de yılmaz savunucusu olan "Cumhuriyet devrimcisi" yazarımız Arpad'ı, 100. doğum yıldönümünde saygıyla anıyoruz... 

16 Mayıs 2010

Varoluşun dayanılmaz hafifliği

Cumhuriyet 16.05.2010
STUTTGART
AHMET ARPAD
 
Oturmuş göl kenarındaki tahta iskeleye, sallandırmış çıplak ayaklarını sulara, anlaşılmaz bir şeyler mırıldanıyor. Çevre çok sessiz, doğa uzun süren kış uykusundan yeni yeni uyanıyor. Göl kıyısındaki, dalları sulara değen ağaçlar yeşermiş, ıslak çimenleri rengârenk çiçekler bürümüş. Tahta sıralardan birine oturuyoruz. Adam bizi görmüyor, kendinden geçmiş gibi. Mırıldandığı şeyler yabancı bir dilde. Bir yandan da hafifçe sallanıyor. Gölün durgun sularına kuşlar inip kalkıyor, güzel renkli ördekler, peşlerinde yavruları bembeyaz kuğular kıyı yakınında yiyecek bir şeyler arıyor. Adam susuyor. Şimdi hiç kıpırdamıyor. Az sonra ayağa kalkıyor ve bizi görüyor. Gülümseyerek yanımıza sokuluyor, karşımızdaki boş sıraya oturuyor. Biz sormadan konuşuyor: "Ne güzel bir gün, ne güzel bir doğa!" Sesi çok usul, şarkı söyler gibi. Giysileri bembeyaz. Gülümsemeye devam ediyor. Yanımdaki tanış, kim bu tuhaf adam, der gibi bana bakıyor.
 
"İnsan yüreği hep buradaki çiçekler gibi açmalı..." Başını çevirip doğaya bakıyor, ayağa kalkıyor, dans eder gibi kendi etrafında dönüyor. Biz hâlâ suskunuz. "Gülümse ve sev... Sevmeye hep devam et..." Yine kendi dünyasına dalmış gibi. "Sen sevdikçe seni seven de olacaktır..." Çimenlere doğru yürüyüp menekşeler topluyor, kollarını havaya kaldırıyor, bale yapar gibi birkaç adım atıyor, dönüyor. Dudaklarında hep bir gülümseme. Gidip kıyıdaki sazların arasında oturuyor, gözleri kapalı güneşe bakıyor. "Gel, kalkalım" diyor tanışım. "Yolumuza devam edelim." Stuttgart'ın kuzeyindeki ormanlarda uzun bir yürüyüşteyiz. Trenle Murrhardt'a gelmiştik, orman yollarından Schwaebisch Hall'e gitmekti amacımız. Yöre her mevsimde güzel. İlkyazın bu ılık günlerinde, böyle bir doğada insan kendine geliyor, canlanıyor. Irmaklar, dereler, göl ve gölcükler, yeşil yamaçlar ve çayırlar, korular, ormanlar... Kızıl çamlar, ladin ağaçları, kayınlar, akça ağaçları, dişbudaklar, gürgen ağaçları... Az sonra ağaçlar bitiyor, üzüm bağlarıyla kaplı yamaçlarda uzanıyor yol. İkimiz de konuşmuyoruz. Buralar büyük kent insanının nefes alabildiği bir yöre, doğanın ciğeri. Yüzlerce kilometrelik yürüyüş ve bisiklet yollarıyla, balık avlanan, kürek çekilen, yüzülen küçük gölleriyle, yöresel yemek ve şarapların sunulduğu lokanta ve şaraphaneleriyle bir doğa cenneti. Uzaktan Rosengarten görünüyor. Tanışım, sanki aklımdan geçeni okumuş gibi: "Burada mola verelim" diye konuşuyor. Ne de olsa öğleyi bulmuştuk. "Köy girişinde küçük bir lokanta vardır. Bugün açıksa ne iyi olurdu."
 
Az sonra dışarı atılmış tahta masalarda, yanında patates salatası, içi ıspanak dolu Alman mantısı yiyip, yörenin şaraplarını yudumlarken keyifler yerindeydi. "Adamcağız meditasyon yapıyordu, rahatsız ettik" diye konuştu tanış. Anlamamış gibi suratına bakınca da devam etti. "Kim bilir hangi gurunun müridi?" Ben hâlâ, ne demek istiyorsun, diye ona bakıyor olacaktım ki konuşmasını sürdürüyor: "Belki de Bhagwan'ındır? Bizim enişte de 80'li yıllarda mistisizme meraklanmış, hatta taa Poona'lara gitmiş, gurunun yanında iki ay kalmış." Kadehimdeki son şarabı yudumlayıp, soruyorum: "Hindistan'a mı gitmiş?" Garson kadına işaret ediyorum. "Evet, onun müridi olmuş" diyor tanış. "O yıllarda Amerika'dan, Japonya'dan, Avrupa'dan genç yaşlı, ünlü ünsüz ona gider, gerçek benliğine kavuşmayı düşlerdi." Garson kadın ikinci kadeh şarapları getiriyor. Bu kadarı yeterdi, yoksa hedefe varamazdık bugün. Tanış devam ediyor: "Bhagwan, sonra ona Osho adını da verdiler ya, çevre etkisiyle sahte bir benlik oluştuğunu savlardı. Gelecek yüzyılda meditasyon dinsiz Batı zenginlerinin yeni dini olacaktır, sözü de onundur." Mistisizm üzerine bir şeyler daha söylüyor, ama benim bakışlarım ışıl ışıl doğanın güzelliğinde. Bana ne onun anlattıklarından! Anımsıyorum, Bhagwan için, modern zamanın en sahte ve zengin gurusu, diyenler de olmamış mıydı o yıllarda? Susuyorum. Gözlerimi hafif kısıyorum. Ötelerde, yamaçlar ardında hedefimiz tarihi kent Schwaebish Hall. Daha ötelerde, kuzeyde, Main nehri ve daha çok ormanlar, akarsular, göller, yüzlerce kilometre yürüyüş yolları...
 
www.ahmet-arpad.de

18 Nisan 2010

İsviçre'ye sadece işgücü kaçmıyor

Cumhuriyet 18.04.2010
STUTTGART
AHMET ARPAD
 
Yedi buçuk milyonluk İsviçre'de iki yüz binin üzerinde Alman var. Sadece doktorlar, mimarlar, otel elemanları yeğlemiyor güney komşuyu. Kilise adamından medya mensubuna hemen hemen her meslek dalında Alman "işçiler" İsviçre'de ekmek parası peşinde! Özellikle işsizliğin arttığı son üç yılda patlama yapmış güney komşuya göç. İsviçre'de sürekli yaşayan iki yüz bin Almanın yanı sıra günübirlik sınırı geçip, burada çalışan ve akşama yine evine dönen on binlerce Almanı da unutmamak gerek. İsviçre'deki ırkçıların gündeminde çoktandır sadece minareler yok. Almanlar da ilgilerini çekmeye başladı! İki komşu ülke arasında bir süredir gerilim yaşanıyordu. Son aylarda buna bir de "kara para" gerilimi eklendi! İsviçre'nin vergi kaçıranlar için bir cennet olduğu sır değil. Bu dünyanın parababaları, uyuşturucu ve silah kaçakçıları, fakirin fakiri Afrika ülkelerinin Avrupa, Amerika destekli milyarder kralları, cumhurbaşkanları, başbakanları paralarını hep sırdaş hesaplara yatırdılar. Hitler'den kaçan Alman komünistleri ile 25 bin Yahudiyi sınır kapılarından geri çevirmiş olan İsviçre'nin, Nazilerin el koyduğu tonlarca Yahudi altınını kasalarında ta 1990'lı yıllara kadar gizlediğini de unutmamak gerek. Son haftalarda ortaya atılan verilere göre vergi kaçıran varlıklı 100 bin Almanın İsviçre bankalarındaki sırdaş hesaplarında 23 milyar Avro parası yatıyor. İsviçreli ünlü bilim insanı, politikacı ve kitap yazarı Jean Ziegler'e göre bankalar oligarşisi ülke politikasını çoktan ele almış. "İsviçre insanı bankalarının arkasındadır" diyor Ziegler. "Ona göre banka hesaplarının gizliliği neredeyse insan haklarına eşit bir özgürlüktür! Ülkemde 21. yüzyılda çoğu gerçek hâlâ dışlanmaya devam ediyor." Ziegler için bankalarda yatan yabancı para ülkenin tek hammaddesi! "Fakat altın devir çoktan geride kaldı" diye konuşuyor ünlü bilim insanı. "Birleşmiş bir Avrupa'da böyle yaşamaya devam edilemeyeceğini İsviçreli kabullenmek zorunda." 
 
Binlerce Alman zengininin gizli hesaplarını kopyalayan kim oldukları bilinmeyen kişiler, ellerindeki CD'leri Alman hükümetine, Bavyera, Kuzey Ren Vestfalya ve Baden-Württemberg eyaletlerine milyonlarca Avro karşılığı satmayı önerdiler. Aradan bir ay geçtikten sonra da yakalanıp, büyük cezalar alacağından korkan tam altı bin kişinin kendisini ihbar ettiği şu günlerde ortaya çıktı. Ödedikleri vergi kişi başına ortalama 100 bin Avro! Kaba bir hesaba göre bu kişilerin İsviçre'deki hesaplarında en az yarım milyon Avro kara para yatıyor olmalı! Kendini ihbar eden zenginler arasında serbest meslek sahipleri çoğunlukta. İçlerinde bir mali müşavir, devletten işsizlik parası alan bir zenginle, İsviçre'ye 600 bin Avro kaçırdığı ortaya çıkan Katolik bir papaz da var! Frankfurt yöresinde, yanında avukatı maliyeye giden biri 40 milyon Avro vergi borcunu hemen ödemek istediğini söylemiş. Bu kişinin İsviçre'deki hesabında tahminen yarım milyar Avro yattığı sanılıyor. Eyalet maliyelerine kendilerini ihbar edenler arasında varlıklı emeklilerin sayısı da az değil. Hessen eyaletinde, cebinde 40 bin Avro maliyenin kapısını çalan çok yaşlı biri, para dolu zarfı memurun masasına bırakmış... 
 
Tam 330 bankaya sahip küçücük Alpler ülkesinde sırdaş hesaplarda yatan paranın 1.4 trilyon Avro olduğu söyleniyor. Credit Suisse'in bir belgesine göre de bu paranın yüzde sekseni vergi kaçıranlara ait. Sadece bir yıllık faizi yaklaşık 80 milyar Avro. Uzmanlar sonbaharda İsviçre'den yeni CD'ler geleceğini tahmin etmekte. Türkiye'den de yurtdışına toplam 100 milyar dolar para kaçırıldığı söylenmekte. Ankara'daki hükümetler yürekli olsaydı, özellikle İsviçre bankalarından bu vatandaşların isimlerini çoktan isterdi. Acaba İsviçre'de bizim para babalarının hesaplarını CD'ye kopyalayan kişiler de var mı? Böyle olsa hükümet o CD'leri almak yürekliliğini gösterir mi dersiniz? Sanmıyorum...
 
www.ahmet-arpad.de 

21 Mart 2010

'Savaşı önlemek istemiştim'

Cumhuriyet 21.03.2010
STUTTGART
AHMET ARPAD
 
Münih'in tarihi birahanesi Hofbraeuhaus'un salonları öğle saatlerinde yine dolu. Az ötede küçük bir turist grubu oturmuş, önlerinde beyaz sosisler, bira kadehleri. Aralarında İngilizce konuşuyorlar. Rehberleri Münih'ten, biradan ve Hitler'den söz ediyor. Kulak kabartıyorum. "Münih, Nasyonal Sosyalistlerin merkezi, bu birahane de toplantı yerleriydi" diyor. Viyana'da başarılı olamayan Hitler 1913'te Münih'e yerleşir. Kısa süre sonra kendini aşırı sağcı grupların arasında bulur. Gönüllü olarak gittiği Birinci Dünya Savaşı'nın ardından yine Münih'e döner. Şubat 1920'de Hitler'in de üye olduğu Nasyonal Sosyalist İşçi Partisi NSDAP kurulur. Sık sık Hofbraeuhaus Birahanesi'nde bir araya gelirler. 8 Kasım 1923'te orada aldıkları bir kararın ardından darbe girişimini denerler, ancak başarılı olamazlar. Hitler ve yandaşları tutuklanır. Ülkenin güvenliğini tehlikeye soktukları için Leipzig'deki Devlet Mahkemesi'ne çıkarılmaları gerekmektedir. Suçlarının cezası idamdır. Fakat Bavyera Adalet Bakanı Franz Gürtner, yasaları çiğneyerek davanın Münih'te görülmesini sağlar. Çünkü Hitler'e darbe girişiminde destek verenler Bavyera'da politikaya damgalarını vurmuş kişilerdir. Nasyonal Sosyalist ideolojiye olan yakınlığı bilinen baş yargıç Neithardt'ın kararı 5 yıl hapis olur. Ancak Hitler Landsberg cezaevindeki özel hücresinde sadece 9 ay yatar, "Kavgam"ı yazar ve çıkar çıkmaz da aşırı sağcı NSDAP'yi yeniden kurar. 27 Şubat 1925'teki kuruluş toplantısı yine Hofbraeuhaus Birahanesi'nin salonlarında yapılır. Türkiye'de Atatürk'ün Cumhuriyeti gerçekleştirdiği günlerde, Almanya'da Hitler Nazi ideolojisinin temellerini atmıştır! Birkaç ay içinde 27 bin kişi NSDAP'ye üye olur. Aradan geçen beş yılda parti büyük bir patlama yapar, 1930 yılında 400 bin Alman Hitler partisine üyedir. Ortam artık hazırdır. 1923'te darbeyle ele geçirmediği ülke yönetimine aradan on yıl sonra seçimle el koyar! Naziler, faşist iktidarların tümünün yaptığı gibi korkutma, sindirme ve hile yollarına başvururlar. Kısa zamanda hem yürütme, hem de yasama gücü Hitler'in eline geçer. İşte o yıllarda Georg Elser ortaya çıkar. Özgürlük düşkünü gençten bir marangozdur. Nazilerin felaket getireceğine inanmıştır. 1938 güzünde üst düzey Nazilerin öldürülmesi gerektiğine karar verir. Hitler Münih birahanesinde 1923 darbesinin 15. yılını kutlarken davetliler arasına Elser de karışmasını becerir. Suikast girişimi kafasına iyice yerleşmiştir. İleri aylarda geceleri sık sık birahaneye saklanır, planlar çizer. Saatli bomba yapacaktır. Hitler'in 8 Kasım 1939 akşamı yine birahaneye geleceğini biliyordur. Konuşacağı kürsünün hemen yanındaki sütunun içine üç gece önceden yerleştirdiği saatli bombaları 8 Kasım saat 21.20'ye ayarlamıştır. Hitler, yardımcısı Rudolf Hess'in ardından kürsüye gelir ve o gece Berlin'e dönmeye karar verdiği için de kısa konuşur. Aynı saatlerde Elser, Konstanz'dadır. Führer saat 21.10'da kürsüden iner, bomba on dakika sonra patlar. Sekiz kişi ölür, altmış da yaralı vardır. Elser, o gece yarısı İsviçre'ye geçerken üzerinde birahanenin bir kartpostalıyla salonun planları bulunduğu için tutuklanır. İşkencenin ardından suçunu itiraf eder. Atıldığı Dachau toplama kampında savaşın son haftalarında kurşuna dizilir. Cesedi üzerindeki giysiyle yakılır. "Ben savaşı önlemek istemiştim," diyen Elser'in bugün mezarı yoktur... 

Rehber ayağa kalkıyor. "Şimdi Nazi döneminden kalmış olan ve günümüzde Müzik ve Tiyatro Yüksekokulu'nu barındıran yapıyı ziyaret edeceğiz" diyor. Turistler adamın peşinden dışarı çıkıyor. Bizi de içinde kralların, kont ve konteslerin 400 yıl boyunca yaşadığı, Rönesans, Barok ve Rokoko salonlarıyla görkemli bir yapı olan Residenz bekliyor. Hocaefendi'nin yandaşları bugün orada bir sempozyum düzenliyor da... Hitler'in 1924 yılında Leipzig Devlet Mahkemesi'nde yargılanmasını önleyenler 60 milyon insanın ölümünden sorumludur. 

www.ahmet-arpad.de