22 Şubat 2026

Hitler'i ayakta tutanlar

 

CUMHURİYET, 22 Şubat 2026

Peşine yüzbinleri takan Adolf Hitler'in 30 Ocak 1933'te şansölye olarak atanmasıyla başlayan Üçüncü Reich, Nürnberg Mahkemesi'nin aldığı kararlarla 1946'da sona ermişti. Hitler'in Nazi diktatörlüğüne destek vermiş olan 42 "endüstri babası" da Nürnberg'de yargılanmıştı.

İDAM YERİNE 9 AY HAPİS

Adolf Hitler ve yandaşları 8 Kasım 1923'te Bavyera'da bir darbe girişiminde bulunurlar. "Geçici Alman Ulusal Hükümeti"ni ilan eden darbeciler ertesi gün silahlanıp Feldherrenhalle'ye yürürler. Çıkan çatışmada Hitler ve adamları dört polisi öldürür. İhtilal girişimi başarılı olmaz, darbeciler tutuklanır. Darbe girişimi ile devletin güvenliğini tehlikeye sokmuşlardır. Bu suçun cezası idamdır. Ancak Hitler sadece beş yıl hapis cezasına çarptırılır. Çünkü onu destekleyenler, başta eyalet adalet bakanı Franz Gürtner olmak üzere politikaya damgalarını vurmuş kişilerdir. Hitler, Landsberg hapishanesinde dokuz ay kaldıktan sonra serbest bırakılır.

ONLARSIZ HİTLER BİR HİÇTİ 

Adolf Hitler, 30 Ocak 1933'te Almanya Cumhurbaşkanı Paul von Hindenburg tarafından Almanya şansölyesi olarak atandı. Almanya'ya el koyan Hitler ile yardakçılarının palazlanması ve 13 yıl ayakta kalması, Alman endüstrisinin "babaları" olmasaydı başarılamazdı ve Hitler bir hiçti. Nazi Almanyası'nın orduları, Flick, Krupp, Thyssen ve şürekâsı olmadan komşu ülkeleri istila edemez, savaşamazdı. Onlar sayesinde Nazi Almanyası 1942- 1944 arasında silah gücünü üçe katlamıştı. Adolf Hitler'e verilen büyük parasal destek daha 1920'li yıllarda Bavyera'da başlar. Oradan diğer Alman kentlerine, Avusturya'ya ve İsviçre'ye de sıçrar. Avrupa'ya kaçmış bazı varlıklı Rus asilleri "Bolşevik düşmanı" Hitler'e destek verirken Henry Ford da Hitler'in partisi NSDAP'ye bağışta bulunur! Aynı dönemde Mussolini yönetimindeki İtalyan faşistlerinin bile İsviçre bankaları kanalıyla milyonlarca markı Führer'e yollamış olduğu biliniyor.

Hitler hapiste olduğu günlerde de para aramayı sürdürmüştü. O günlerde desteğini kazandıkları arasında besteci Richard Wagner'in oğlu ile eşi de vardı. Gelini Winifred Wagner de Hitler gibi birisine destek vermeye hazır olduğunu söylemişti...

ÇIKARLAR KARŞILIĞINDA DESTEK

Evet, o dönemlerde herkes çıkarları karşılığında Nazileri desteklemişti! İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazilerin yanında oldukları için Nürnberg mahkemesinin suçlu gördüğü endüstri patronları günlerini bir zamanlar Hitler'in kaldığı Landsberg hapishanesinde geçirirler. Yeni Almanya için ortak planlarını orada yaparlar. 60 milyona yakın insanın ölümünden Hitler'e hizmet etmiş olan bu endüstri patronları da sorumludur! İngilizlerle Amerikalılar kurdurdukları Batı Almanya'ya, Sovyetler'e karşı "kale" görevini verirler. Ancak ülkenin bir an önce güçlenmesi gerekmektedir. Hitler'e hizmet vermiş olan endüstri patronları hâlâ hayattadır. Solcuları sevmeyen, politik görüşleri en sağda bu insanlar ülkeye yine gerekli oldukları için aklanırlar. Dizginler yeniden Flick, Krupp, Abs, Sohl ve Zangen'in elindedir...

'TEMİZ SUYUN OLMADIĞI YERDE' 

Batı Almanya'nın ilk başbakanı Konrad Adenauer'in dediği gibi, temiz suyun olmadığı yerde kirli su dökülemezdi! Bugün yabancı düşmanı Neo Nazilerin Almanya'da etkin olması insanı, "Acaba bu gibilerin kökleri niçin bir türlü kurutulamıyor" diye düşündürüyor. 3 Şubat 2026 günü yapılan resmi bir açıklamaya göre Başbakan Friedrich Merz'in partisi CDU/CSU bugün seçim olsa %26.1 oy alacak, aşırı sağcı AfD de %25.1 oy oranıyla tekrar meclise seçilecek! 1939'da başlattığı savaşla yaklaşık 60 milyon insanın ölümüne neden olan Hitler'in politikasına inananlar niçin bugün de ülke yönetiminde yer almak istiyor, milyonlarca seçmen onlara niçin oy veriyor?

***

Yine Nürnberg mahkemesine dönelim. Yargılanan 24 üst düzey Nazi'den 12'si idama mahkûm edilir. Cesetleri, 1920'li yıllarda her şeyin başladığı Münih'e götürülür. Yakılır. Külleri kentin içinden geçen güzel İsar Nehri'nin sularına savrulur!

15 Şubat 2026

Politikacılar ve skandallar

Avrupa Aydınlık, 15 Şubat 2026

STUTTGART - AHMET ARPAD

Bonn Tarih Müzesi'nin yayını olan "1945'ten Sonra Almanya'da Skandallar" adlı belge kitap geçenlerde bir rastlantı sonucu elime geçti. Kitap savaş sonrası Almanyası'nda yaşanmış olan politik skandalları tüm belgeleriyle ele alıyor. 1949 yılında demokrasiye kavuşan yeni Almanya'da çıkarlarını her şeyden üstün tutan kimi üst düzey "gözü açık" politikacının neden olduğu skandallar bu büyük yapıtta tüm belgeleriyle okunuyor. Ancak şimdi 50-60 yıl sonra anılarınızda geriye döndüğünüzde zamanla her olayın üstünün örtüldüğü, neden olan politikacı ve endüstri patronlarının da burnunun bile kanamadığı acı gerçeğini gözler önüne sermesi... 

"Günahkâr"

Ünlü rejisör Willi Forst'un 1950 yapımı filmin adı "Günahkâr". Hildegard Knef bir sokak kadınını oynuyor. Çok kısa da olsa (beş saniye!) çıplak görünüyor. Filmde önce sevgilisinin, ardından da kendisinin intiharı savaş sonrası Almanya'sında büyük bir skandala neden olmuştu. Katolik ve Protestan kiliselerinin büyük tepkisi üzerine politikacılar araya girmiş ve filmi yasaklamaya çalışmışlardı. Ancak bunu başaramamışlar ve "Günahkâr" aylarca kapalı gişe oynamış, rejisörüyle artistleri de büyük üne kavuşmuştu.

Sokak Kadını Nitribitt

1950'li yılların "ahlak düşkünü" Almanyasını sarsan ikinci skandalını, politikacılarla zengin endüstri patronlarının yataklarından çıkmayan, Frankfurtlu sokak kadını Rosemarie Nitribitt cinayeti yaratmıştı. Savaş sonrasının bu en büyük toplum skandalına neden olan Nitribitt, 1957 yılında öldürüldüğünde 24 yaşında, çok zengin ve çok ünlüydü. "Sevgilileri" arasında yeni Almanya'nın ünlü patronları Harald Quandt, Krupp ailesinden Harald von Bohlen ve Gunter Sachs da vardı. Banka hesabı çok şişkin, altında o yılların en şık ve en pahalı otomobili kırmızı Mercedes 190 SL ve Frankfurt'un en güzel yerinde büyük bir apartman katına sahip olan Nitribitt'in katili hiçbir zaman bulunamadı. Not defterindeki isimler, adresler ve telefon numaraları da hiç açıklanmadı. Ölüm nedeni hep bir sır kaldı.

Uçak Alımında Oyunlar

1961 yılında Batı Almanya, ABD uçak fabrikası Lockheed'den tam 916 adet F-104 Starfighter savaş uçağı almaya karar verir. Adenauer hükümetinin Savunma Bakanı Franz Josef Strauss 'tur. O yıllarda Lockheed, İtalya, Hollanda, Japonya'ya da aynı uçaklardan satar. Son ana kadar Fransız Mirage uçaklarının alınmasını isteyen bakan Strauss, bir Amerika ziyaretinin ardından fikrini değiştirir. Starfighter'ların Almanya'ya tesliminden kısa süre sonra "Der Spiegel" dergisinde yayımlanan bir makalede, Lockheed fabrikasının lobicisi Ernest Hauser Savunma Bakanı Strauss ve partisi CSU'ya şirketin 10 milyon dolar "bağış" yapmış olduğunu açıklar. Bakanlık, ülke sırlarını açıkladığı iddasıyla dergi aleyhine dava açar. Strauss'un isteği üzerine başsavcı "Spiegel"de arama yaptırır, kaynaklarını açıklamayan gazeteci Ahlers ile genel yayın müdürü Augstein tutuklanır. Adenauer hükümetinin basın özgürlüğüne darbe indirdiğini söyleyen beş bakan istifa eder. Savunma Bakanı Strauss da görevinden ayrılır.

Kohl: "Hiçbir Şey Anımsamıyorum"

Batı Almanya 1981 yılında yine çok büyük bir politika skandalı ile sarsılır. Ülkenin en büyük endüstri kuruluşlarından Flick Holding'in, 1975'te Deutsche Bank hisse senetlerinin satışından elde ettiği 2 milyar markı yeni bir yatırımda kullanmak ve vergisini vermemek için bütün partilere 260 milyon mark bağışta bulunduğu ortaya çıkar. Bağıştan yararlananlar arasında sağcı ve solcu partilerden öteye bazı büyük sendikalar da vardır. Der Spiegel "bağışların" İsviçre'de aklandığını tespit eder. Suçlanan şirket yöneticileri ve parti "babaları" ufak cezalarla kurtulurlar. Başbakan Kohl de "hiçbir şey anımsamadığını" söyler.

Hitler'in Anıları!

1983 yılında "Stern" dergisi "Hitler'in Anıları"nı 9.3 milyon marka satın alır! Bu savaş sonrası Almanya'sında bir sansasyondur. Satanlara göre savaş bitiminden az önce Doğu Alman topraklarında, Börnersdorf yakınlarına düşmüş olan bir nakliye uçağında bulunmuştur. "Stern" bu "anıları" büyük bir coşkuyla yayımlamaya başlar ve aradan on beş gün geçmeden sahte oldukları ortaya çıkar. Stuttgartlı ressam Kujau'nun elinden çıkmış olan 59 ciltlik "Hitler'in Anıları"nı Stern, eski Nazilerin aracılığı ile almıştır. Almanya'nın ünlü haftalık dergisi rezil olur. 

Mossad'ın İntikamı mı?

1987 yılında Schleswig-Holstein seçimlerini mutlaka kazanmak isteyen eyalet başbakanı Uwe Barschel, rakibi sosyal demokrat Björn Engholm'u, basın danışmanı yaptığı gazeteci Pfeiffer'in hazırladığı dalaverelerle ağır ithamlar altında bırakır. Olaya el atan "Der Spiegel" bu skandalı ortaya çıkarır. İstifa eden Barschel, Kiel'den ayrılır ve dokuz gün sonra Cenevre'nin göl manzaralı çok ünlü Beau Rivarge Oteli'nin 317 numaralı odasında, içi su dolu banyoda, giysileri üzerinde ölü bulunur. Otopside midesinde sekiz ilaçlık bir "kokteyl" tespit edilir. Barschel'in öldürülmüş olduğu ileri sürülür. İsrail'in Kuzey Almanya'daki gizli bir silah ticaretini engellediği için, "Mossad'ın intikamı" denir. Kiel'deki tersane HDW'nin Güney Afrika'dan aldığı denizaltı siparişi gerçekleşmeyince, aracılık ettiği ve rüşvet aldığı için öldürüldüğü iddiası da ortaya atılır. Cenevre'de kaldığı günlerde silah kaçakçılarının bir toplantısına Barschel'in de katılmış olduğu söylenir. Alman Haberalma Servisi BND'nin bir adamının onunla aynı otelde kalmış olduğu da ortaya çıkar. Bir CIA ajanının Barschel'i öldürmüş olduğunu açıklayan Afrikalı silah taciri Dirk Stoffberg kısa süre sonra ölü bulunur. Barschel olayı gizemini hiç yitirmedi...

Tahtadan oyulan duygular

Cumhuriyet, Pazar Eki, 15 Şubat 2026

STUTTGART 
AHMET ARPAD


Şaraphaneden sokağın taşlarına vuran ışıkta iki kara kedi oturuyor. İçeri girmek için fırsat kolluyorlar. Şarap kadehleri elden ele dolaşıyor. Çakırkeyif insanlar coşkulu. Yaşlı bir kadın toprak sürahide daha çok şarap getiriyor. 

Hava soğuk. Birden kırbaç sesleri. Eski evlerin duvarlarında yankılar. Kediler kaçışıyor, karanlıkta kayboluyorlar. Şaraphaneden insanlar sokağa dökülüyor. Rengârenk giysili kadınlar, erkekler. Kahkahalar atıyorlar. Bağrışıyorlar. Ellerindeki uzun deri kırbaçları havada şaklatan gençler sokağa giriyor. Çığlıklar. Kırbaç şaklatanlar sokağın karanlığında uzaklaşıyor. Dar sokaklar karanlık. Bomboş. Cumbalı evlerin küçük pencerelerinde tek tük ışık. Perdeler ardında insanlar uyanıyor. 

Birkaç sokak ötede başka bir şaraphanenin önü de kalabalık. İçeriden müzik sesi geliyor, neşeli insanların şarkıları. Kırbaçlıları görenler el sallıyor, bağrışıyor. İçerde ayakta duracak yer yok. İnsanların yüzleri boyalı. Beyaz, kırmızı, turuncu. Giysileri de renkli. Müzisyenler masalara çıkmış. Genci yaşlısı, insanlar hopluyor zıplıyor, burada da şarap kadehleri elden ele dolaşıyor. Bunalan kendini dışarı atıyor.

Kentin ıssız sokaklarında yürümek güzel. Havada kar kokusu var. Sabah olmak üzere. Ötelerden yine müzik sesleri. Gittikçe yaklaşıyor. Ve kadınlı erkekli büyük bir orkestra köşeyi dönüyor. Rengarenk giysili bu insanlar da coşku dolu. Az sonra güneşin ilk ışınlarıyla bütün kent ayaklanacak! Rottweil'in tarihi sokaklarında kırbaç ve müzik sesleri...

Kırbaçlar havada şaklıyor

... Yolun iki yanı insan dolu, dizi dizi. Cumbalı evlerin pencereleri de. Salkım saçak... Herkes bekleşiyor. Tarihi taş kulenin kocaman saati sekize geliyor. Heyecan doruk noktasında. İnsanlar konuşmuyor, bekleşiyorlar. Sadece küçük çocuklar heyecanla sağa sola koşuşturuyor. Birden çan sesleri tüm kenti dolduruyor. Rottweil'da güneş doğuyor. Taş kulenin altındaki büyük kemerin kara kapıları ağır ağır açılıyor. Trompetlerin, borazanların ve davulların çaldığı Faşing marşı duyuluyor. Gergin bekleşen insanlar artık kendilerini tutamıyor. Hep birden bağrışıyorlar, haykırıyorlar, zıplıyorlar... Kimileri yola fırlıyor, dans ediyor. Kemerin loşluğunda ortaçağ süvarileri görünüyor. Arkalarında rengârenk giysileri ile müzisyenler, uzun kırbaçlarını havada şaklatanlar...

Maskeli, renkli uzun giysili insanlar kara kapıdan geçiyor. Hoplaya zıplaya. Gülen, ağlayan, şaşkın, öfkeli, kötü bakışlı maskeler tahtadan oyma. Değişik. Giysiler gibi. Somurtkan, dişlerini gösterip sırıtan, ağızlarını kocaman açan korkutucu suratlar erkek maskeleri. Gülen, gülümseyen, yumuşak hatlı olanlar kadın maskeleri. Afacan, yaramaz, kimi yılışık maskelerin ardında çocuklar... Giysiler gibi maskeler de çok eski, tarihi. Yenilerini yapan ustalar artık ender Karaormanlar'da. Çıngırak ve zil sesleri müziğe karışıyor. Yürüyüşü bırakıp yol kenarında duran insanlara koşan, onları ellerindeki uzun sopalarla dürtükleyen, kulaklarına bir şeyler mırıldanıp acayip kahkahalar atanlar oluyor. Sonra hoplayarak, zıplayarak yine uzaklaşıyorlar. Tuhaf yaratıklar bunlar. Komik ve hüzünlü, çekingen ve korkutucu maskelerin ardında kimler gizli? İnsanlar onlara gülüyor, onlardan çekiniyor da... Karaormanlarda kış kovalanıyor!

Karaormanlar'da Faşing maskesi deyince akla öncelikle Schramberg, Rottweil ve Schonach gelir. İstanbul doğumlu Ergun 1964 yılında annesi babasıyla Almanya'ya gelip Karaormanlar'ın şirin kasabası Schramberg'e yerleştiğinde altı yaşındaydı. İlk maskesini on beş yaşında yapmış. Üniversite öğreniminin ardından atıldığı makine mühendisliği yıllarında da yan uğraşısını hiç unutmamış. Yaşamını Stuttgart'ta sürdüren eski dost Ergun Can'ın elinden bugüne dek ıhlamur ağacından yaklaşık 100 maske çıkmış. Çoğu korkutucu cadılar değişik süreçlerde sergilenmiş! Bu da 'uyumun' bir başka yanı!

"Çılgınlık günleri"nde sevinç ve hüzün

Önümüzde duran, olup biteni sesisizce seyreden yaşlı adamın yüzü kireç rengi. Yanındaki yaşlı eşi de hüzünlü gibi, neredeyse gözlerinden yaşlar akacak. Tek sevinen ellerinden tuttukları küçük kız. Başını uzatıp geçenlere bakıyor. Bıraksalar fırlayıp maskelilerin arasına karışacak. Rottweil'in ana caddesinde duygular doruk noktasında. "Çılgınlık günleri"nde kent insanlarının içinden neler geçtiğini anlamak pek kolay değil. Sevinç ve hüzün, özlem ve sonsuzluk duyguları... "Bu kara kapıdan geçip kendini kentin sokaklarına bıraktın mı bambaşka bir insan oluverirsin", diyor yaşlı adam elinden tuttuğu küçük kıza eğilerek. Sanki bütün vücudu bir an için titriyor. Eski Faşing marşları duyuluyor. Büyük bir orkestra görünüyor. Üzerlerinde ortaçağ giysileri. Rottweil'da Faşing dev bir sokak eğlencesi, halk sevinçli. Kışı kovalıyorlar, ilkyazı karşılıyorlar. Bu sevinç bazen gürültülü, bazen anlaşılmaz... 

Güney Almanya'da bir Faşing daha geride kaldı.

5 Şubat 2026

Burjuvazinin çöküş şarkısı!

CUMHURİYET Kitap Eki, 5 Şubat 2026

"Buddenbrooklar – Bir Ailenin Çöküşü" 

AHMET ARPAD

Dört kuşağın öyküsü…

Dünya edebiyatında Alman romanını temsil eden yazarların başında gelen Thomas Mann kendi ailesinin üç kuşak boyunca yaşam öyküsünü anlattığı "Buddenbrooklar – Bir Ailenin Çöküşü" romanını (Almanca aslından çeviren: Burhan Arpad, Ketebe Yayınları) yazdığı yıllarda Nietzsche, Schopenhauer, Goethe ve Tolstoy‘la ilgileniyordu. Thomas Mann, kendisini bir anda dünya çapında üne kavuşturan bu yapıtını 1900 yılında tamamladığında yirmi beş yaşındaydı. Roman bir yıl sonra yayımlandı. Mann 1929 yılında bu eseriyle Nobel ödülünü aldı.

Buddenbrook'lar Baltık Denizi kıyısındaki Lübeck kentinde buğday ticareti ile uğraşan köklü bir ailedir. Yüz yıllık bir geçmişleri vardır. Zengindirler. Toplumdaki konumlarıyla gurur duyarlar. Thomas Mann ilk büyük romanında bu ailenin dört kuşak boyunca yükselişini ve çöküşünü çok gerçekçi bir anlatımla okura sunar. "Buddenbrooklar - Bir Ailenin Çöküşü"nde yaşananlar 1835 ile 1877 yılları arasını kapsamaktadır. Yapıt Johann Buddenbrook ile başlar ve Hanno Buddenbrook ile sona erer. 

"100 Büyük Roman" adlı incelemenin yazarı Abraham H. Lass kitabında "Buddenbrook Ailesi"nden şöyle söz eder: "Thomas Mann'ın bu yapıtı dış koşulların herhangi bir baskısı altında değil psikolojik kuvvetlerin etkisi altında gerileyen ve parçalanan bir ailenin öyküsüdür. Her nesilde, daha kuvvetli bir şekilde ortaya çıkan, ailenin değişik fertlerinin enerjisini ve kendilerine olan güvenlerini körelten anti-burjuva ruhu bunda önemli bir rol oynuyor." Abraham H. Lass'a göre diğer nedenler arasında ailenin bazı fertlerinin disiplinli yaşamdan kopmaları da vardır.

Yapıtın özünde, zengin bir tüccar ailesi olan Boddenbrook ailesinin çöküşü ve eski toplumsal düzenlerin modernite karşısında ortadan kaybolması vardır. Bu çöküş sadece ekonomik değil, aynı zamanda ahlaki ve kültürel nitelikteydi de. Yaşanan süreçte gündelik toplumsal hayatın doğası kökten değişmiş, yaşantılarımızın en kişisel yanları da etkilenmişti.

Çözülüp kopan aile bağları

Thomas Mann ilerde yazarlıktaki başlangıç yıllarından şöyle söz etmişti: "Buddenbrook'lar, iki cilt olarak 1901 Şubat‘ında çıktı. Satış fiyatı 12 Mark'tı. Kitabın hemen kapışıldığını söylemeliyim. İlk bin baskı yıl sonunda bitmişti. Yayınevi, yerinde öğütlere uyarak, kitabı tek bir ciltte yeniden bastı. Çok geçmeden basında övgü sesleri yükseldi. Yabancı dergi ve gazetelerde çıkan övgü dolu yazılar da gittikçe arttı." 

Kuzey Almanya'nın saygın ve varlıklı burjuva ailesi Buddenbrooklar için dışarıdan bakıldığında her şey kusursuzdur: Görkemli ziyafetler, karşılıklı saygı görmeler, kuşaklar boyu süregelen çok başarılı bir ticaret yaşamı... Çok parıltılı bir vitrin, ancak arkasında gittikçe modernleşen dünyanın çarkları arasında ezilen değerler, çözülüp kopan aile bağları ve sessizce büyüyen ruhsal bir tükeniş gizlidir. Biyografik unsurlar içermesini amaçladığı ilk büyük yapıtı için Thomas Mann'ın ön hazırlık çalışmaları yapması gerekmişti. Lübeck'teki salon sohbetlerinden alıntıları analiz etmişti. Akrabalarından ve arkadaşlarından büyük ailesi üzerine bilgiler istemiş, değişik belgeler toplamıştı. Bunların içinde sayısız mektuplar ve sertifikalar, aile üyelerinin ve tanıdıklarının biyografileri, mali durumları üzerine kayıt belgeleri, hatta aile yemek tarifleri de vardı.

"Dünya beni övgüleriyle yüceltiyor"

Kısa sürede romanın yeni baskıları birbirini kovalar. Thomas Mann artık Almanya'da tanınan bir yazardı. İlk günlerde romanın çok uzun olduğunu söyleyen yayıncının kuşkuları uçup gitmişti. Okurlardan sürekli mektuplar geliyordu. Zenginlikte ilk adımlarını atmıştı. Roman üzerine sürekli makaleler yazılıyordu. O günlerde Mann çok mutluydu: "Dünya beni övgüleriyle yüceltiyor ve mutluluk dilekleriyle kucaklıyor." 

Thomas Mann, "Buddenbrooklar"da dört kuşağın hikâyesini anlatırken katı disiplin ile sanatsal duyarlılık, görev bilinci ile bireysel mutluluk arasındaki amansız çatışmayı gözler önüne seriyor. Kitabın yayınlanmasının ardından Lübeck'te birçok kişi öfkelenmişti, çünkü romanda kendilerini veya kendilerine benzeyen kişileri tanımıştı. Mann'ı "halkına ihanet eden" olarak damgalamışlardı. Ancak eleştiriler kısa sürede unutulmuştu. Modern klasiğin en güçlü aile destanlarından biri sayılan ve "burjuvazinin çöküş şarkısı" olarak nitelendirilen bu dev roman, bir soyadının ağırlığı altında ufalanan hayatları ustalıkla betimliyor.

Dilbilimsel bir mücevher

Eleştirmenlerin "Alman usulü bir trajedi" diye tanımladığı ve Thomas Mann'a 1929 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazandıran "Buddenbrooklar" görkemli ve sarsıcı bir başyapıttır. Destansı bu roman kısa süre sonra sadece Alman edebiyatının bir başyapıtı olarak değil, aynı zamanda dilbilimsel bir mücevher olarak da kabul edilmişti. Yazar bu yapıtında Almancanın üç farklı biçimini, daha doğrusu yer yer Lübeck toplumundaki üç lehçeyi kullanıyor. Buna, karakterleri tanımlamak, sosyal ortamları tasvir etmek ve romanın karmaşık temalarını okura iletmek, toplumsal hiyerarşiyi tasvir etmek için ince ayarlanmış bir araç da diyebiliriz. Buddenbrooks bir aile destanı, bir toplumsal panorama ve psikolojik bir incelemedir. Okur onda değişik gerilimlerle yüzleşiyor. Romanın kahramanları kendilerine odaklanıyor, sürekli gelişmek ve istedikleri hedeflere ulaşmak, kişisel olarak gelişmek için zayıflıklarının üstesinden gelmeye çabalıyor, ancak sonunda başarısızlığa uğruyor. 

"Buddenbrooklar – Bir Ailenin Çöküşü" Alman edebiyat tarihinde bir dönüm noktasıdır, uluslararası alanda tanınan ilk büyük Alman toplumsal romanıdır.

Savaş sonrasında Almanya'ya dönmedi

Nazi yönetimi 1936'da Thomas Mann'ı Alman vatandaşlığından çıkarınca Stefan Zweig ona biraz hiciv dolu şunları yazar: "Resmen Alman vatandaşlığından çıkarılıp bir dünya vatandaşı olmaya hak kazandığınız için sizi tebrik ederim!" Başta Hermann Hesse olmak üzere bazı yakın dostlarının desteği ile 1938 yılında Amerika Birleşik Devletleri'ne yerleşen Thomas Mann uzun yıllar Princeton Üniversitesi'nde dersler verdi. 1944'de Amerikan vatandaşlığına geçti. II. Dünya Savaşı'nın bitiminden sonra Almanya'ya dönmedi. 1952 yılında İsviçre'ye yerleşti ve yaşamının sonuna dek Zürih'te yaşadı...

Buddenbrooklar – Bir Ailenin Çöküşü / Thomas Mann / Almanca aslından çeviren: Burhan Arpad / Ketebe Yayınları / 744 sayfa / 2026

1 Şubat 2026

'Bizi nereye götürüyorsunuz?'

Cumhuriyet, 1 Şubat 2026

Stuttgart - Ahmet Arpad

Ağaçlıklı yol uzun, geniş. Yüzyıllık ıhlamurlar bembeyaz. Son günlerin soğuğunda donmuşlar. Güneşli bir gün Stuttgart'ın 60 kilometre güneyindeki Grafeneck'in bembeyaz yamaçlarında. Otomobilden iniyoruz. Mezarlık az ötede. Kara demirden kapısı açık. Ağır ağır yürüyoruz. Mezar taşları kısa, tekdüze, hepsi bir elden çıkmış gibi. Üzerlerinde isim, soyadı ve ölüm tarihlerinden başka hiç yazı yok. Az ileride, duvarların sona erdiği yerde büyük iki mezar dikkatimizi çekiyor. Üzerinde taş filan yok. Merak edip sokuluyoruz.

"Bu mezarlarda tam 250 ölünün külü var!" İrkilerek arkamıza dönüyoruz. Üzerinde rengi atmış mavi bir giysi, başında beyaz bir başörtü, zayıf, neredeyse kemikleri çıkmış, uzunca boylu, yaşlı mı yaşlı bir kadın duruyor hemen yanımızda. Nereden çıkmıştı? Biz geldiğimizde mezarlık bomboştu. Sırtı hafifçe kambur, yüzü buruşuk. Bir tuhaf. Olsa olsa filmlerde görürsünüz onun gibisini. Ve konuşuyor, anlatıyor, anlatıyor. Sormamıza gerek yok. "İyi ettiniz de buralara geldiniz" diyor. "Herkes görmeli Grafeneck'i, bilmeli burada 1940'ta yaşananları, Nazilerin korumasız, zavallı insanlara yaptıklarını!"

KARA OTOBÜSLER

Birlikte çıkıyoruz mezarlıktan, yürüyoruz. Uzun yolun sağında solunda tek katlı kocaman evler, sonunda sarayımsı bir bina... O konuşuyor, anlatıyor. Hep geçmişten söz ediyor. 1950 yılında burada çalışmaya başladığında 16 yaşındaydı. Yardımcı hemşire olarak işe almışlardı onu. Tepenin altındaki Gomardingen kasabasında doğmuştu. "Sanırım biliyorsunuz, savaş yıllarında Nazilerin burada ne yaptığını" diye soruyor birden. Biliyorduk, Hitler'in doktorlarının Ocak 1940 ile Aralık 1940 arasında Grafeneck'te tam 10 bin 654 engelliyi gaz odalarında öldürdükten sonra yaktıklarını!

"O aylarda, çoğu zaman gece yarısı, kara otobüsler geçerdi kasabanın sokaklarından" diye devam ediyor. "Önceleri ne olduğunu anlamamıştık. Fakat sonra günün birinde papaz efendi babama, bize tepeden bakan, sarayı andıran binayla çevresindeki barakalarda her yaştan özürlü insanların tedavi edildiğini anlatmış." Çoğu gece bacalardan dumanlar yükseldiğini fark etmişti kasabalılar...

Grafeneck tepesinde bugün de engelliler var. Ağaçlıklı yolun sağına soluna yapılmış kocaman tek katlı evlerde kalıyorlar. Kimi zaman birkaç ay, kimi zaman da bütün bir ömür boyu. Nazilerin barakaları çoktan yerle bir edilmiş. Yerlerine toplantı ve okuma salonları yapılmış. Personel odaları da. Yaşlı kadının yaşamı emeklilikten sonra da burada devam ediyor. "Gidin bakın şuraya" diyor ve eliyle yeni yapılmış tek katlı bir binayı gösteriyor. "Orada bir belgeler müzesi var. Grafeneck'te neler olup bittiğini görmeli ve kavramalısınız!" Sonra küçük adımlarla uzaklaşıyor, geldiği gibi selam sabahsız.

'DUŞA GİDİYORSUNUZ!'

Uzun yıllar süren araştırma ve çalışmaların ürünü belgeler vitrinlerde, fotoğraflar çerçevelerde. Okudukça, baktıkça içiniz bir tuhaf oluyor, sarsılıyorsunuz. Hitler 1935 yılında partisinin genel kurulunda, iyileşmesi mümkün olmayan, "Daha çok azap çekmesinler" dediği özürlü insanların ortadan kaldırılması emrini vermişti. "Bir özürlü yatağında yatarken savaş yaralısı yatak bulamıyor" sözleri onundur. Güney Almanya'daki yurt ve hastanelerden toplanan bedensel ve zihinsel engelliler getirildikleri Grafeneck'te kısa bir muayenenin ardından, tıpkı Yahudilere yapıldığı gibi, "Duşa gidiyorsunuz" kandırmacasıyla gaz odalarına gidiyorlardı. Grafeneck'te 10 bin 654 engelli "yok edildi".

Hitler'in hüküm sürdüğü Almanya'da 1939-1945 yılları arasında iğne yaparak, Luminal denen ilacı içirerek, aç bırakarak, gaz odalarında karbondioksit vererek yedisinden yetmişine, "Yaşamasına değmez" dedikleri 200 bin engelli ölüme yollanmıştır.

Dışarı çıkıyoruz. Yaşlı kadın az ötede kazların yanında durmuş, konuşuyor, konuşuyor. Kim bilir neler anlatıyor onlara!

İnsan nereye bakacağını şaşırıyor

Avrupa Aydınlık, 01 Şubat 2026

AHMET ARPAD

Daha içeri adımınızı atar atmaz gözleriniz kamaşıyor. Sanki Topkapı Sarayı'nın hazine dairesine girdiniz. Bulgari, Tiffany, Heuer, Chopard... İnsan nereye bakacağını şaşırıyor. Vitrinler kolye, küpe, yüzük, kol saati dolu. Pahalı mı pahalı. Altın, platin, gümüş. Pırıl pırıl, ışıl ışıl camekânlar. Birkaç müşteri göze çarpıyor. Pek Alman'a benzemiyorlar. Kadınlar alışveriş yapıyor, adamlar sohbet ediyor. Paralı Doğu Avrupalılar olmalı. Bin beş yüz değişik parfümün satıldığı şık Beauty Department'e hiç uğrayan yok. Bir kat yukarıda Gucci, Dior, Chanel. Burada da müşteriden çok personel var. Güzel kızlar elleri önlerinde gülümseyip bekleşiyorlar. Her taraf şık, ışıl ışıl, modern, bakımlı. Satılanlar güzel ve çekici. Gereksinimi olmasa bile bir şeyler almak istiyor insan. Tabii cebinde parası varsa!

Hitler KaDeWe'ye el koymuştu

Günlerden çarşamba, öğle üzeri. Avrupa'nın en büyük satış merkezlerinden Berlin KaDeWe'nin bütün katları bomboş, in cin top oynuyor. Bundan iki yıl önce yüzüncü yaşına basan 60 bin metre satış alanına sahip mağazada 380 bin çeşit eşya satışa sunuluyor. Sabahtan akşamın geç saatlerine yüzlerce personel müşteri bekliyor. Katları birbirine altmış dört yürüyen merdiven ile yirmi altı asansör bağlıyor. Kısa süre öncesine kadar gün be gün elli bin insanın ziyaret ettiği bilinen KaDeWe son yıllarda geçmişini mumla aramaya başlamıştı. 2024 yılında sahipleri onu elden çıkarmıştı. Yeni sahipleri günümüzde Tayland‘lı Central Group!

Batı Avrupa'nın bu dev mağazasını dünya savaşları bile sarsamamıştı. Hitler daha 1933 yılında Yahudi aile Tietz'i satışa zorlayıp KaDeWe'ye el koymuş, başına da Aryan birini getirmişti! On yıl sonra bir Amerikan savaş uçağının üzerine düşmesiyle harap olan mağaza 10 Temmuz 1950'de yeniden açıldığında tam 180 bin Berlinli coşkuyla kapılarına saldırmıştı. KaDeWe aynı hücumu, onlarca yıllık düşleri sonunda gerçekleşen Doğu Berlinlilerin Kasım 1989'da duvarın batı tarafına geçmesiyle yaşamıştı!

Her gün Paris'ten gelen pastalar

Berlin'i ziyaret eden her turistin uğradığı söylenen KaDeWe'nin bugün sadece üst iki katı müşteriyle dolu. Rusya'nın, İran'ın havyarları, Fransa'nın şampanyaları, adını bilmediğiniz ülkelerin şarapları, uzakların narenciyeleri, Pasifik adalarının egzotik yiyecekleri otuz şarküterinin vitrinlerini dolduruyor. Kat kat, dizi dizi peynirler, dev jambonlar, yer mantarları, dört yüzün üzerinde ekmek ve sandviç çeşidi... Parisli Lenôtre'nin vitrinlerinde, sabahın altısında uçakla gelmiş, olağanüstü görünümde ve lezzette pastalar, ağızda eriyen inanılmaz çeşitte fondanlar. Bu kat hiçbir krizden etkilenmeyen insanlarla dolu. Cepleri paralı, giyimleri şık mı şık hanımlarla beyler ayaküstü bir şeyler atıştırıyor, şampanya yudumluyor. Istakozlar, istiridyeler, havyarlar, füme balıklar onları bekliyor. 

Biz ise en üst kattaki self-service lokantayı yeğliyoruz. Burasını daha çok turistler doldurmuş. Aşçıların gözünüzün önünde hazırladığı değişik yemekler çekici. Adam başı en az 30 Avro'ya karnınızı doyurduğunuza değiyor. Berlin ayağınızın altında. Az sonra Unter den Linden Bulvarı'ndaki Café Einstein'da masalar dolu. Salzburglu bir edebiyatçı tanışla içimi yumuşak Viyana kahvesi yudumlayıp Sacher Torte yerken o akşam katılacağımız sempozyumundan söz ediyoruz. Parlamento az ötede. Başbakanlığı yıllarında Angela Merkel‘in Café Einstein'a sık sık uğradığı bilinirdi...